25 Temmuz 2024 Perşembe

Yedinci Gün

 

Yedinci Gün, Ofis Hayatı, Bütün Geçmişin Sığdığı Sessizlik ve Ölüm Dediğin Nedir ki Gülüm?

Orhan Hançerlioğlu ismini bu kitapla tanışana kadar duymamıştım. Neyse ki okuma grubum sayesinde bu kitapla yollarımız kesişti.



Remzi Kitabevi tarafından basılan Yedinci Gün tahmin edebileceğiniz gibi tam yedi bölümden oluşuyor ve her bölüm Tevrat’ın Tekvin Bölümü’nden alıntılarla başlıyor. Mesela birinci bölüm şöyle başlıyor:

“Başlangıçta Allah gökleri ve yeri yarattı. Ve yer ıssız ve boştu. Ve enginin yüzü üzerinde karanlık vardı. Ve Allahın ruhu sularda yüzüyordu. Ve Allah dedi: Işık olsun ve ışık oldu. Ve Allah ışığı karanlıktan ayırdı. Ve akşam oldu ve sabah oldu, birinci gün.” TEVRAT, TEKVİN BÖLÜMÜ 1–5

Bu ilk bölümdeki Tevrat alıntısı, dünyanın 6 günde yaratılması ve ardından 7. gün dinlenilmesi ile başlar. Burada da bir insan, bir karakterimiz var: ana karakterimiz Ömer. Onun yeni bir insan oluşu, onun yolculuğu tam anlamıyla bir karakterin yolculuğu diyebiliriz aslında buna. Baş karakterimiz tıpkı yazarımız gibi, yazar Orhan Hançerlioğlu da devletin çeşitli kademelerinde çalışmış, birçok ilçede kaymakamlık yapmış, hukuk mezunu zaten kendisi. Tiyatro Genel Müdürlüğünde çalışmış, o zamanlar bu geçişler de daha kolay olduğundan, daha sonra şiirle ve edebiyatla uğraşmış. Çok fazla eseri var; romanları, hikayeleri kadar fikir kitapları, düşünce kitapları da var. Sözlükler yazmış kendisi. Bu konuda çok gelişmiş ve bu kitap da MEB’in 100 Temel Eserinde yer alıyor, o açıdan da ayrıca bir önemi var.

Şimdi böyle deyince de baş karakterimiz devletin çeşitli kademelerinde yer almış ve genel müdürlüğe yükselmiş, ve başında sadece hesap vermesi gereken tek bir pozisyon var: müsteşar. Ancak kitap şu cümleyle başlıyor:

“Ve Ömer, Müsteşar’ın suratını üç yumrukla darmadağın etti.”

Yani Dövüş Kulübü gibi, yerli bir Dövüş Kulübü kitabı gibi bir şey. Buradan bu cümleyle nasıl bir hikaye başlar? Bu cümleden sonra hikayenin devamı nasıl olur, nasıl gelişir? Kolay değil buradan devam etmek, hayata devam etmek tabii ki. Ne olacak? Yazarımız da çözümü bunda bulmuş: bir kaçış ama aslında kendinden kaçış. Ömer’in hangi ilde olduğu söylenmiyor, sanırım Eskişehir miydi, Ankara mıydı, geçmiyor. Sanki İstanbul’a dönüyor ama İstanbul’da okumuş zamanında. İstanbul’a dönmesinin de aslında hiçbir mantığı yok. Tamamen bilinçaltının verdiği bir kararla bir bilet alıyor ve yola çıkıyor. Bununla ilgili de şöyle bir alıntım var:

“İnsan pekâlâ, memleketin her yerinde ölebilirdi.”(s.9)

Yani ölmeyi kafaya koymuş aslında. Kahramanımız silahını da alıyor yanına. Evde huzursuz bir evliliği var, iki tane çocuğu var ama onlara da bir babalık duygusu hissetmiyor, sanki umurlarında değil. Açıkçası bu duruma karşılıklı diyebiliriz; çocuklar da pek onu önemsemiyor, eşi zaten ciddiye bile almıyor kendisini. Gerçi bunları da satır aralarından çıkartıyoruz. Sadece bir iki cümle var, çok yanlı bir bakış açısı olur sadece onları dikkate alınca. Ama sadece onları dikkate almak da ne kadar doğru olur bilmiyorum. Yolculuk yaparken de ara ara geri dönüşler yaşanıyor, bu yumruğu neden attığına dair. Onunla da ilgili bir alıntım var:

“Gözlerinin önünde bir şeyler uçuşmuş, kulakları hiçbir gürültü duymaz olmuştu. Ayağa kalkıp Müsteşar’ın yüzüne doğru eğilmiş, bir titreme nöbeti içinde:
‘Benimle böyle konuşulmaz…’ demişti.
Müsteşar:
‘Sen kim oluyorsun ki?…’ diye bağırmıştı, ‘kim oluyorsun ki seninle böyle konuşulmasın?…’”(s.12)

Bu sorudan sonra, yumruğu artık hak etmiş mi? Şiddete karşıyız tabii. Kitap biraz o açıdan, o memuriyetin, memurluk hayatının, aslında iş hayatının, bu beyaz yakayı da bunun içine sokabiliriz, düzenini eleştiriyor. Yazarımız kesinlikle birçok şehirde, birçok yerde çalışıp mutlaka görmüştür bu tarz insanları diye düşündüm ben okurken. Belki kendisi hissetmiştir, belki diğer çalışma arkadaşlarını da gözlemlemiştir. Özellikle de kötü bir üstünüz varsa, bu tarz emir-komuta zincirinin sağlam olduğu ofis, zaten ofis hayatı çok askeriyeden de bir farklı değil. İlk Amerika’da oluşmuş sanırım bu beyaz yaka ast üst durumları. Yanlış hatırlamıyorsam “officer” zaten subay demek İngilizcede ve daha önce iş hayatında bu işte genel müdürler, müdürler, müdür yardımcıları, o çeşitli kademeler o askeri yedek gibi, onbaşı, yüzbaşı, binbaşı gibi bir rütbeli yokmuş. Daha çok şu an, işte modern şirketlerdeki o açık ofis, herkesin birbiriyle yatay, herkesin birbiriyle konuşabildiği, fikir alışverişinde bulunabildiği, o hiyerarşinin çok fazla olmadığı, hissedilmediği en azından durumlar, daha önce iş hayatında daha çok varmış ve asker kökenli birisi bu iş hayatına girdiğinde demiş ki: “Bu böyle olmaz. Siz bu işi bilmiyorsunuz, ben size öğreteyim, göstereyim.” İşte her birimi çeşitli birimlere ayırmış önce, sonra her birimin başına bir yetkili, sonra o yetkililerden sorumlu bir yönetici, o yöneticiler derken böyle böyle şu an günümüzdeki sistemi kurmuş. Ve “ofis” kelimesi de oradan türetilmiş diye okumuştum. Ben eskiden böyle çok kurgu dışı kitaplar da okuyordum, hala okuyorum. Aslında onlar hakkında da yazardım eskiden. Onlar hakkında da çok iyi yazılarım vardı aslında. Şu son 3 sene içinde, ancak podcaste başladıktan sonra bir türlü fırsat olmadı. Kurgu dışı kitaplar, zaten hikayeler, romanlar çok birikti. Ama ilk fırsatta, bu tarz kişisel gelişim diyemeyeceğim, aslında çok daha kapsamlı sosyolojik, psikolojik kitaplar hakkında, kitaplarla ilgili bölümlerim gelecek diye umut ediyorum. O zaman en azından bu ofis örneği gibi, içi boş ya da nasıl diyeyim, havada kalmaz örneklerim diye umuyorum.

“Kim bilir, belki de bu gök yolculuğu onu amacına ulaştırır, tabancasını kullanmaya zaman bırakmazdı. Uçak, bu kocaman gök boşluğunda, toprağa asla erişemeden düşebilirdi. Ya da uçsuz bucaksız göğün içinde hiç bitmeyen bir yolculuğu sonsuzluğa doğru sürdürebilirdi. Yarım kalmış, bir türlü bütünlenemeyen bir şiir, bir sanatçının ömrü boyunca tüketemediği bir düşünce, sonuna erişilemeyen bir sevgi gibi… İyi ruhlar, bıkıp usanmadan, sonsuzluğa kadar bu şiirin, bu düşüncenin, bu sevginin çevresinde dolaşabilirdi. Bir renk, bir ışık yağmuru içinde, asla bitip tükenmeden…
Ama uçakta daha uzun yıllar toprağın üstünde bulunmak, bir şeyler yapmak, bir şeylere ulaşmak isteyen insanlar vardı. Uçak, onları aldatmamalıydı.”(s.13)

Bunlar Ömer’in düşünceleri hala, henüz uçaktayken İstanbul’a doğru yol alırken, uçağın düşmesini istiyor. Yani bir an için intihar etmektense böyle ölsem daha güzel olur gibisinden. Ama tabii diğer insanları da düşünmüyor, yani şu an düşmesine razı gibi bir psikolojisi de var orada. Bu da ayrı bir soru işareti karakter hakkında. Sadece çoluğunu çocuğunu bırakmış, onları umursamıyor değil; hayattan vazgeçmiş aslında. Burada bunu daha iyi görebiliyoruz. “Uzun yıllar toprağın üstünde bulunmak isteyen insanlar” diyor mesela. Yaşamak isteyenleri, yaşama sevinci derler ya, işte o gittiği an gerçekten çok tehlikeli bir hal alıyor insan. İnsanlık gözünüzde bitiyor çünkü artık hiçbir şeyin bir önemi yok, hiçbir şeyin bir değeri yok. Patlamaya hazır bir bomba gibi ölümü de sorguluyor karakterimiz ve onunla ilgili de şöyle bir cümlesi var:

“Ya bir son, ya bir aralık, ya da bir başlangıçtı ölüm…”(s.18)

 



 

Böyle “ya ya” diyerek bütün seçenekleri sayarlar ya, ben de çok “ya şöyle ya şöyle ya da şöyle” demek lazım en azından. Çünkü o ikiye ayrılan seçenekler bir illüzyondur aslında. “Çay mı içersiniz, kahve mi?” mesela bu tuzak sorulardan biri. Halbuki seçenekler çok daha fazladır, asla bitmez. Gerçi bunun bu alıntıyla çok bir alakası yokmuş ama işte doğaçlama yapınca da böyle olabiliyor. Ya bir son, ya bir aralık ya da bir başlangıçta ölüm diyor zaten. Ölüm sonrası hayata, ahiret inancına sahipseniz intihar sizin için bir seçenek olmaktan çıkıyor, çıkması gerekiyor en azından. Ben de o yüzden hiçbir zaman intihara yönelen, yönlendiren kitapları sevmem, o tarz yazılar yazmamaya çalışırım. Hayatın yaşamaya değer olduğuna inanırım. O yüzden karamsar kitapları aslında çok sevmiyorum, böyle çok bana göre değil. Ben daha çok yaşama sevinci veren, eğlenceli, maceralı, sürükleyici kitapları seviyorum. Bir yandan da bir şeyler öğrenebildiğim, okurken bana bir şeyler kattığını hissettiğim kitapları. Yıllar önce de mesela “Yeraltından Notlar”ı okuduğumda onun hakkında bir yazı yazmakta çok zorlanmıştım ve o kitapta, o yazıda daha doğrusu “The Fall” filminden bahsetmiştim. Bu “Düşüş” diye çevrilmişti sanırım. Muhteşem bir film, küçük bir kız çocuğu ve başrolde aslında bir dublör var, intihar etmek isteyen. Şimdi burada film hakkında da fazla spoiler vermeyeyim. Eğer izlemeyenler varsa tavsiye edip geçeyim ve devam edeyim.

“Ömer, bir an, ölüme midesinde birkaç gram çayla gidip gitmemek arasındaki ayrılığı düşündü.”(s.19)

Hala düşünüyor fark ettiyseniz ve sürekli intihar etmemek için bahaneler buluyor gibi bir şey çünkü bu ciddi bir karar, öyle basit bir şey değil ve aslında içten içe de insan yaşamak ister. Mesela ben bu satırları okuyunca aklıma bir şey gelmişti. Bir komedyen YouTube’da bir video yüklemişti, bir dizi miydi, mini dizi pilotu muydu, Deniz Göktaş’tı galiba, çok hatırlamıyorum ama avcuna bir kutu dolusu hapı dolduruyor ve yutacak, intihar edecek ama haplar yere dökülüyor ve tozlandığı için onları yutmaktan vazgeçiyor. Güya intihar edecek yani. Ama işte insan böyledir. O, çok da gerçekçi bir sahne gibi gelmişti bana. Yani olmayacak şey değil. Sonra intihar mektubu da mesela aynı şekilde insanı intihar etmekten vazgeçirebilecek kadar zordur yazması. Düşün ya da onu yazarken de vazgeçebilir insan. Çünkü yazmak bir terapidir aslında, insan yazarken kendini iyi hisseder. Ekseriyetle böyledir, herkes için geçerli olmayabilir ama neyse. İşte Ömer İstanbul’a vardığında, artık onun için paranın da bir önemi olmadığından önce hesabındaki paraları çekmeyi düşünüyor. İstanbul’a vardığında Sirkeci’de tam böyle sanat filmi otellerinden birine yerleşiyor. Zeki Demirkubuz filmlerindeki o karanlık otellerden birine yerleşiyor ve o gün intihar etmek istemiyor artık. Paranın da onun için bir önemi olmadığından önce hesabındaki paraları çekmek istiyor. Bunun için bankaya gidiyor ve işte olmayacak iş orada oluyor: bir rastlantı, orada çocukluk aşkı, ilkokul aşkı Gönül’e rastlıyor. Gönül, bir bankada gişe memuru olmuş. Kendisi ne yapacağını şaşırıyor, ilk başta parayı çekip çekmemekte tereddüt ediyor. Beni tanıdı mı tanımadı mı bu konuda da şüpheli ama Gönül onu tanıdığını söylüyor. Gazetelere, Ömer’in kayıp olduğuna dair bir ilan vermişler ama hiç o yumruktan söz edilmiyor. Bankadan çıkıp parayı alıyor, Gönül ona yardımcı oluyor. Onu tanıdığı için parayı çekmesine izin veriyor bir şekilde, yoksa normal şartlarda belli başlı yazışmalar yapılması gerekiyormuş. Kendi bulunduğu banka şubesi ile ilgili öyle. Başka şubeden hemen pat diye para çekilmiyor ya, günümüzde de onun gibi bir şey. Ama çıkıyor ve bankayı arıyor bu sefer. Çünkü intihar etmeden önce Gönül’le konuşmak istiyor, en son. Son bir o yarım kalan defteri kapatmak istiyor gibi bir şey aslında ama ne istediği de belli değil yani, sadece konuşmak istiyor. Ve kitapta burası çok güzel betimlenmiş. Hemen onunla ilgili alıntımı okuyayım ben:

“Durdu. Bölmenin bütün havasını içine çeken derin bir nefes aldı. Yürek çarpıntısını bastırmaya çalışarak, bir solukta:
‘Ben, Ömer…’ dedi.
Uzun bir sessizlik oldu. Bu sessizliğin içine, belki de, bütün bir geçmiş sığıyordu. Neden sonra, telefonun kulaklığında, bölmenin bunaltıcı sıcaklığına karşı, soğuk, üşüten bir ses dalgalandı:
‘Evet?’
Ömer, olanca gücünü yitirmiş gibi kekeledi:
‘Beni… tanımadın mı?…’
Üşüten ses duraksadı. Bir şeyler düşünüyor olmalıydı. Çekingenliğini belirterek yavaşça:
‘Tanıdım…’ dedi.”(s.42,43)

Ama sonrasında birden dünyanın en iyi insanına dönüşüyor. Hiçbir şekilde sorgulamıyor Ömer’i. “Sen neredeydin? Neden hiç haber vermedin? Ya da şu an nasıl işte terk ettin karını çocuklarını? Ne yapacaksın? Ne zaman döneceksin onlara dönecek misin?” Bunları sorgulamadan kabul ediyor Ömer’i. Tabii bunun öncesinde Ömer de kaldığı oteli değiştiriyor, başka farklı bir yere gidiyor, oraya davet ediyor başta Gönül’ü. Çünkü ilk bulunduğu otele zaten davet edecek gibi değil. Yeni gittiği otelde de Kir Hanım’dı sanki. Onu not almamışım ben buraya ama kitap için önemli bir karakter. Ömer için diyeyim en azından. Ya işte Kurtlar Vadisi’nde de mesela Ömer Baba olur ya böyle, onun gibi. Kitaptaki bilge karakterimiz, yol gösteren, doğruları söyleyen, yazarın düşüncelerini aktaran belki de. Onunla ilgili şöyle bir alıntım var:

“Küçük bir çocuk gibi hıçkırdı Ömer:
‘Yalnızım…’ dedi, ‘çok yalnızım…’
‘Eh, bizim anamız babamız mı var? Herkes yalnızdır şu dünya üstünde… Anası babası, çoluğu çocuğu olanlar bile yalnızdır. İnsan yalnız yaratılmış nasılsa… Yalnızca sürükleyecek ömürün…’
‘Değer mi ki?’
‘Değse ne olacak?… Gelmek senin elinde miydi de gitmek elinde olsun?… Marifet ölmekte değil, yaşamakta.’”(s.46,47)

İşte tam olarak benim de karakterimize söylemek isteyeceğim cümleler bunlar. Neyse ki kitapta o bilge karakterimiz Kiraz Hanım, Ömer Baba diyesim geliyor ana karakterin de adı Ömer olunca. Kurtlar Vadisi’nde de Polat’ın babası vardı, Ömer Baba. O da oradaki bilge karakterdi, hep böyle doğruları söyleyen, yol gösteren. Bu arada bu beylik sözleri okuyunca aklıma değişik ve komik bir anı geldi, bir arkadaşımın başından geçmiş. Söyleyeyim size: Yapmayın böyle başkalarının sözünü kendi sözünüzmüş gibi. Bir öğretmen arkadaşım ve nişanlısı mıydı, erkek arkadaşı mıydı, şimdi tam hatırlamıyorum. Ona şey diyor, bunu işte bizim arkadaş anlatıyor: “Bizimki de işte çok güzel sözleri var. Bana bir gün şey dedi, mesela: ‘Ölüm, ölüm dediğin nedir ki, gülüm? Ben senin için yaşamayı göze almışım.’” Bunu duyunca tabii ben en azından renk vermedim ama sonradan, yani olabilir, insan dizilerde, filmlerde gördüğü güzel sözleri sevdiklerine söyleyebilir ama tamamen kendi sözünüzmüş gibi işte benim aklıma geldi, sana özel bunu söylüyorum şeklinde yapmamak lazım. Çünkü o zaman karşı taraf bunu öğrenirse ters tepebilir. İşte bizim de o arkadaşa, sanki kendi sözüydü gibi söylemiş. Bizim o arkadaş da hiç Kurtlar Vadisi seyreden bir tip değil, dolayısıyla bilmiyor, onun o dizide geçtiğini ve kendisine özel söylendiğini sanmış. Bunu da bir ortamda dile getirdiğinde tabii hemen bozmuşlar, demişler: “Böyle böyle, bu dizide geçen bir söz.” O zaman çok morali bozulmuş öğrendiğinde bunu anlatırdı bize. İşte o yüzden size de ders olsun, böyle filmlerde sizlerde gördüğünüz, duyduğunuz güzel sözleri kaynak göstermeden alıntılarken iki kere düşünün. Ama kitaplardan sanki yapabilirsiniz çünkü tespiti daha zor olur. Gerçi bir kitaptan yapılsa bu alıntı, sanki o kadar antipatik gelmezdi gibime geldi. Şimdi çok da emin değilim, çok da karar veremedim buna. Şimdi yine rahatsız edebilir, evet, biraz amiyane bir tabirle olacak ama bu nasıl sattığına bağlı. Nasıl söylediğini, çok böyle işte böbürlenerek söylersen olmaz tabii ki ama bir samimi bir şekilde yapılan bir iltifat her zaman yerini bulur diyerek kapatayım bu saçma sapan konuyu, yoksa sonu gelmeyecek.


İşte Ömer, Gönül de onu kabul edince yeni bir hayata başlıyor. Bu kendine yeni bir karakter oluşturuyor, saçma sapan işlerle uğraşıyor, hayatını yeniden kazanmaya çalışıyor, sıfırdan yeni bir iş bulmaya çalışıyor. Girişimleri güldürecek sizi, farklı şeyler deniyor. Kitabın sonlarına doğru o silahını satıp intihar etmeyi düşündüğü silahı elinden çıkartıp daktilo alıyor ve bir arzu halcisi olmaya karar veriyor. O dönem Mustafa Kutlu’nun Uzun Hikaye kitabını da anımsattı burası bana, oradaki karakterleri. Bu kitap da aslında film olabilirmiş mi yani, MEB’in 100 Temel Eseri’ne nasıl girdiyse, çekilirse filmi de olur tabii ki. Bu arada kitabın en can alıcı bölümlerinden biri yine okurken insana biraz masalsı bir rastlantı gibi geliyor ama bir yandan da güzeldi oraları okumak. Ömer’in ve Gönül’ün birbirlerine yazdığı mektupları görüyor, Gönül hep saklamış o zamana kadar. Bir de onların hep en can alıcılarını çıkartıyor, okuyor evde. Daha misafirken ben oraları not almamışım, kitabın son cümlesini not almışım sadece.

“Ve Ömer, sokağa ilk adımını atar atmaz, derin derin, bir taze ekmeği koklar gibi toprağı kokladı.”(s.88)

diyor ve bitiyor. Burada hikaye bütün bölümler ve Ömer şeklinde başlıyor. Bu arada böyle gereksiz bir ayrıntı da vereyim size, benim dikkatimi çekmişti. Sanki söylenecek çok fazla şey varmış ama hiçbir şey aklıma gelmiyormuş gibi hissediyorum şu an. Ama şu an için aklımda kalanlar bu kadar. Bir roman olarak geçiyor ama bence daha çok novella, bir kısa hikaye gibi. 80–90 sayfalık çeşitli baskıları var, alırsanız da bir günde bir oturuşta rahatlıkla bitirebilirsiniz diye düşünüyorum.

NOTBu yazı, ilk olarak yukarıdaki videoda yayınlanmış podcast bölümümün otomatik olarak oluşturulan altyazısının yapay zeka yardımıyla metne çevrilmiş halini içerir. Tabii biraz düzenleme yaptım ama yine de gözümden kaçan hatalar olabilir. Eğer bir mahsuru yoksa yaşadığım zaman darlığından ötürü bundan sonra kitaplarla ilgili yazılarımı bu şekilde metne bağlı kalmadan doğaçlama konuşmalarımdan uyarlamayı düşünüyorum. Dolayısıyla biraz gecikebilir ama bölümleri yine zamanında, her Perşembe saat 19.00'da yayınlamaya çalışacağım. Hatta bu konuda kendimi biraz geliştirebilirsem haftada iki gün yapmaya da başlayabilirim. Ancak eğer yazılar okunacak gibi değilse ya da sizi rahatsız ettiyse, hiç çekinmeden yazabilirsiniz. Çünkü benim de içime sinmedi aslında. Yol yakınken vazgeçebilirim bu sevdadan.

Eğer bu platforma hâlâ üye değilseniz buradan ücretsiz üye olabilir,
her gün yazılan yüzlerce yazıdan notlar alabilir ve beğendiğiniz yazıları listeleyebilirsiniz. Hatta isterseniz siz de yazmaya başlayabilirsiniz.

01.10.2020 tarihinden beri burada her hafta yeni bir yazı yazıyorum ve artık biraz dinlenmek adına bu artık yılın özel günü olan 29 Şubat’tan itibaren yeni bir podcast yayınlamaya başladım. Youtube dahil bütün podcast platformlarından Hesap Kitap ismiyle de bana ulaşabilirsiniz.

18 Temmuz 2024 Perşembe

Anna Karenina

 

Anna Karenina, Yalnız ve Dopdolu ama Anlaşılamayan Yaşamlar, Yazar Levin ve Çakal Vronski

Tolstoy’un başyapıtlarından biri olan Anna Karenina’yı bitireli aylar oldu. Ancak bir türlü toparlayamadım bu kitap hakkındaki notlarımı. Ne kadar anlatsam eksik kalacak nasılsa diyerek, hazır doğaçlama da yapmaya başlamışken bu kitabı da aradan çıkartayım dedim.



Tolstoy’un başyapıtlarından biri olan Anna Karenina’yı bitireli aylar oldu. Ancak bir türlü toparlayamadım bu kitap hakkındaki notlarımı. Ne kadar anlatsam eksik kalacak nasılsa diyerek, hazır doğaçlama da yapmaya başlamışken bu kitabı da aradan çıkartayım dedim. Umarım Tolstoy hayranlarını üzecek kadar kötü bir bölüm çıkmaz ortaya diyerek ilk alıntımla yavaş yavaş başlıyorum:

“Bütün sekreterler gibi o da, işleri amirinden daha iyi bildiğini anlatan alçak gönüllü bir tavırla, elinde evraklar, Oblonski’ye yaklaştı, bir konuyu, karşılarına çıkan bir sorunu soruyormuş gibi açıklamaya başladı ona.”

Bu satırların kitabın olay akışıyla hiçbir ilgisi yok ama ne kadar güzel gözlemlemiş Tolstoy demek için not almıştım. Sadece sekreterlere de has değil bu özellik. Hemen hemen bütün astlar üstlerinin işten anlamadığını sanır. Kendilerinin daha çok şey bildiğini düşünür. Çünkü bu çoğu zaman doğrudur. Ancak burada düşülen hata şudur ki yöneticilerin görevi yapılan her işi bilmek değildir. Eskiden ben de bu hatalı düşünceye sahiptim o yüzden rahatlıkla söylüyorum şimdi. Yönetici eğer iyi bir liderse ekibinin yaptığı işi görüyor ve hakkını veriyorsa fazlasıyla yeterlidir bence. Biraz da o işin inceliklerini bilse daha ne olsun. İnsanlar istiyor ki yöneticisi kendi yaptığı işi de bilsin. Oldu, bir de istersen senin işini de yapsın diyeceğim ama ona da atlarlar hemen, emin olun, “Olur,” derler. Kitapla alakasız gibi oldu ama burada da kalkıp şimdi iki saat iş ve işçi haklarından konuşsam yeri var. Çünkü bir karakterimiz var kitapta, Levin. Aslında ana karakterlerden biri değil ama bence ana karakter en az Anna Karenina kadar onun da önemi var kitapta. Ve yazarımız Levin’e sadece kendi adından bir hece vermekle kalmamış, ona bir de kitap yazdırmış. Hatta o kitap pek tutmuyor ve okunmuyor ya da okuyanlar anlamıyor. O bölümlerden bir alıntımı şimdi hatırlamıyorum dediğim gibi, üzerinden çok fazla zaman geçti ve şu an doğaçlama yapmanın hem bir dezavantajı hem de aslında bence bir avantajıyla ben de sizlerle beraber karşılaşacağım bu çoğu alıntıyla. İlk defa okumuş gibi oluyorum, o kadar zaman geçmiş ki üzerinden. Ne söyleyeceğimi, neden bunları not aldığımı bile hatırlamıyorum şu an. Ancak bu da ayrı bir heyecan katıyor, o yüzden benim açımdan da değişik bir bölüm olacak bu diyerek uzunca bir alıntımla devam ediyorum:

“Onun orada olduğunu, yüreğini birden dolduran sevinç ile korkudan anlamıştı. Alanın öteki ucunda duruyor, bir bayanla konuşuyordu. Görünüşte giyinişinde de, duruşunda da bir olağanüstülük yoktu, ama Levin için onu bu kalabalığın arasında seçmek, ısırgan otları arasında bir gülü seçmek kadar kolay olmuştu. Her şeyi aydınlatan oydu çünkü. Çevresindeki her şeye ışık saçan bir gülümsemeydi. Levin, ‘Oraya, buza inip yanına yaklaşabilir miyim acaba?’ diye geçirdi içinden. Kiti’nin bulunduğu yer ulaşılmaz, kutsal bir tapınak gibi görünüyordu ona. Bir an oldu, az kaldı, dönüp gidecekti. Öylesine büyük bir korku kaplamıştı içini. Kiti’nin çevresinde her çeşidinden bir sürü insan olduğuna, kendisinin de oraya gidip kayabileceğine kendi kendini inandırabilmesi için hayli çaba harcaması gerekti. Aşağı indi. İnerken Kiti’ye -genç kız bir güneşmiş gibi- uzun süre bakmamaya çalışıyordu. Ama — güneş gibi- bakmadan da görüyordu onu.”

Dediğim gibi kitabı okuyalı o kadar zaman geçti ki bu satırları neden not aldığımı geçtim, bazı yerleri okuduğumu hiç hatırlamıyorum bile. Halbuki buraya yazdığıma göre defalarca okumuş olmam lazım, öyle değil mi? Levin’in kişiyi güneşe benzetmesi güzelmiş mesela. Bu arada, “Kiti kim, Levin kim, Anna nerede?” diye soracak olanlarınız olabilir. Hiç o işe kalkışmayın. Biliyorsunuz zaten Rus edebiyatı olduğu için herkesin birkaç tane ismi, unvanı falan var bu kitapta. Ve aradaki ilişkiler, bağlantılar, o akrabalıklar çok karmaşık değil aslında ama uzun süre okumanız gerekiyor bu duruma alışabilmek için. Bir an evvel de aslında bitirmeniz gerekiyor. Çok böyle bir ayda falan okunacak bir kitap değil bu bence. Benim okuduğum kitap 1035 sayfa. İletişim Yayınları tarafından basılmış ve Ergin Altay çevirmiş. Olabildiğince çabuk bitirmeniz lazım kitaptan zevk alabilmeniz için. Zaten Anna Karenina da çok sonra giriyor. 200 küsur sayfalardan sonra geliyordu yanlış hatırlamıyorsam. Yani o zamana kadar görünmüyor bile ve ilk bir trende karşılaşıyoruz kendisiyle. Aslında olay o açıdan da trende başlayıp trende bitiyor denilebilir. Tolstoy da evinden kaçarken bir tren yolculuğunda zatürre yakalanmış, bir yolculuğu sonrası öldüğü düşünülüyor gibi bir şey okumuştum zamanında. Evinden kaçarken değil de kendinden kaçarken. Tolstoy’un çok verimli, çok uzun bir hayatı olmasına rağmen çok da inişli çıkışlı. Böyle ruh hali, düşünceleri, dünyaya olan bakış açısı sürekli değişen. Çok fazla didaktik eserler yazdığı için eleştirilen. Dostoyevski ile sürekli kıyaslanan ve hangisi daha iyi, hangisini seviyorsun? İşte Messi-Ronaldo gibi şu an günümüzde. Sanki illa birini seçmek zorundaymış gibi. Ben de hiç sevmem böyle karşılaştırmaları. İkisini de zevkle okuyun. İkisi de kendilerine has, çok farklı özelliklere sahip bence. Ve birbirlerini de tamamlıyorlar aslında. Biri olmadan diğerinin de çok bir anlamı olmaz diyeyim demeyeyim ama değerini yükseltiyorlar diyeyim. Bence öyle en azından. Şimdi kısa kısa alıntılarım var. Yavaş yavaş onlarla devam edeyim.

“Kişinin, sevdiklerinin zayıf yanlarına gülümsediği gibi sevgiyle gülümsedi Anna.”

İşte Anna çıkmış artık karşımıza ve sevdiklerinin zayıf yanlarına gülümsediği gibi sevgiyle gülümsedi. Zayıf yanlarımız, o işte yumuşak karnımız denir ya. Bunları aslında hep saklarız. Sadece çok samimi olduğumuz ve sevdiğimiz insanlara bunları gösteririz hiç korkmadan. Ya da onlara bile çekinerek, ortaya çıkacak diye korkarız sürekli. Ama ona bile gülümseyebilen bir insan, işte o. Bence aşk da böyle bir şey. Karşındakinin hiçbir zayıf yönünü, karşındakinin hiçbir kusurunu yok gibi görürsün. Kusursuz bir insan haline dönüşür. O zayıf yönlerini göremezsin asla. Dolayısıyla bir de sizin zayıf yönlerinize sevgiyle gülümsüyorsa, siz de ona âşık olursunuz. Yani seversiniz, bu hoşunuza gider. Anna bu açıdan sadece fiziksel olarak güzelliğiyle değil, o aurasıyla, bu nasıl daha güzel ifade edebiliriz? Çevreye verdiği o enerjiyle sevilen bir insan, beğenilen bir insan. Hatta bu kitapla ilgili şöyle bir şey okumuştum: Tolstoy bu kitabı tefrika halinde, bölümler halinde gazetelere göndererek yayınlamış ilk başta. Her gönderdiğinde de tabii okurlarından da yorumlar alıyor, mektuplar oluyor. Aslında bu açıdan ilk değildir muhtemelen ama ilk büyük interaktif roman gibi bir şey. Böyle karşılıklı. Çünkü birçok insanın görüşlerinden faydalanmıştır diye düşünüyorum. Daha da önemlisi, karısından. Tolstoy’un karısı da bayağı bir çocuğu var, 12–13 tane yanlış hatırlamıyorsam. Onun yazılarını düzeltiyor sürekli. O değişik bir ismi vardı bu mesleğin. Neydi? Editörü gibi bir şey yani günümüzdeki. Hatta kendisi de yazdığı da ediliyor bazı yerleri en azından. Sürekli akıl verdiği, birbirlerine danıştıkları, fikir alışverişinde bulundukları bir gerçek. Ve Tolstoy, Anna Karenina’da kendi evliliğini de kendi kişisel görüşlerini ve başından geçen olayları yansıttığı için Anna Karenina kadar gerçekçi, bu kadar insanların kalbine dokunan ve herkesin sevdiği bir eser olarak kalmış yüzyıllardır. Dediğim gibi, çok da ayrıntılı bir şey yapmayacağım için ve herkesin bildiği şeyler anlattığımı düşündüğüm için hemen böyle kısa kısa başka alıntılarla devam ediyorum.

“Dost olamayız, bunu siz de biliyorsunuz, dedi. Ama dünyanın en mutlu ya da en mutsuz iki insanı olmamız sizin elinizde.”

Wronski söylüyordu yanlış hatırlamıyorsam, Anna’ya söylediği bir cümle bunu, onu ikna etmek için, onunla beraber olmak için. Anna evli, mutsuz bir evliliği var, bunun ama aslında çok farkında değil. Mutsuz derken bir çocuğu da var zaten. En çok kafaları karıştıran, onunla o bağ kurmamızı engelleyen de o çocuğu ilk başta. Çünkü onu bile bırakıp gidecek kadar âşık oluyor bu Wronski’ye. Wronski de zaten hem yakışıklı hem ya kocasının tam zıttı gibi düşünebiliriz, fiziksel olarak. Tutku açısından da aynı şekilde. Anna’nın kıymetini, değerini biliyor, onu çok daha iyi hissettiriyor en azından. Yani cümleye de zaten bakarsanız, dünyanın en mutlu ya da en mutsuz iki insanı olmamız sizin elinizde. Yani yine çok büyük sözler bunlar, kabul edersen en mutlu ama etmezsen de en mutsuz iki insanı olacağız. Böyle bir seçenek. İşte o daha önce bahsettiğim iki seçenek sunarsın karşı tarafa ve bu sanki seçim onun elindeymiş gibi bir ilüzyon yaratır. Halbuki burada işte bir seçenek yok. Burada insan nasıl desin, ben biz dünyanın en mutsuz iki insanı olalım diye. Tabii ki kabul edecek. İşte bu açıdan da yani çakal demek istemiyorum ama Wronski gerçekten, ya evli bir kadına belki böyle yaklaştığı için ahlaksız bulunabilir, o açıdan bir çakallık. Gerçi çakal da şimdi bir hayvandır sonuçta, bizim atfettiğimiz bir özellik. Bunlar tilkiler kurnaz olur demek ne kadar saçmaysa, çakalları da böyle kötü sıfatları betimlemek için kullanmak saçma olacaktır. Ama yani ben insanlara işte böyle salak, aptal, geri zekalı falan demektense, küfretmeyi zaten sevmem, tercih etmem mecbur kalmadıkça diyeyim. Dolayısıyla böyle çakal gibi hayvanları kullanabiliyorum o açıdan. Buradan bütün çakallardan özür dileyeyim peşinen. Ve devam edelim bakalım.

“Levin okumanın yanında, ilkbaharda daha çok dikkat isteyen çiftlik işlerinin yanında, o kış çiftlik üzerine bir kitap yazmaya da başlamıştı.”



 

Evet, işte bahsettiğim o Levin’in kitabı. Çiftlik üzerine demiş burada ama toprak, toprak reformu eee Çin diyorum, Çin nereden çıktı? Rusya, Rusya’da o dönem işte. Zaten Rusya sürekli çarlık Rusya’sı mı, o geçiş dönemi sürekli savaşlar, sefalet, açlık, komünizm, sosyalizm, karmakarışık bir ortam yani. Ama Tolstoy da tabii bir düşünce insanı olarak, bir fikir insanı olarak Levin üzerinden çözümlerini sunmaya çalışıyor. Ama dediğim gibi bu kitap, bu kitabın içindeki bu kitap bile başarıya ulaşamıyor aslında. Kimsenin Levin’i dinlediği, taktığı falan yok. Tolstoy gibi büyük bir yazar bile belki şey düşünüyordur sürekli: Benim kıymetimi bilmediler, anlamadılar beni, o kadar yazdık ettik ama boşa uğraşıyoruz gibi bir düşünceye sahip olabilir gibi geldi bana okurken. Hemen ardından yine şöyle kısa bir cümlemiz var:

“Öyle ki, yalnızdı ama -ya da yalnız olmasının bir sonucu olarak- yaşamı dopdoluydu.”

İşte benim en sevdiğim yalnızlık, bu yalnızlık türü. Şimdi yalnız olunca insanların aklına işte, hiçbir yapacak işi yok, zaman öldürüyor, boşa zaman harcıyor, kendi kendine dolanıyor duruyor gibi gelebilir. Ama bir de bunun tam tersi bir durum var aslında. O bazen bir yalnızlık sizin yaşamınızı dopdolu hale de getirebilir. Çünkü o kadar çok yapılacak iş vardır ki, oradan oraya, oradan oraya sürekli zaten başka insanlara vakit ayıramazsınız. Önce şunu yapacağım, sonra bunu yapacağım, sonra şu, sonra bu, sonra öteki derken o hengamenin içine zaten başka bir insan girmekte zorlanır. Bu da kötü bir durum, zor bir durum ya da en azından. Ama bu kitapta da rastlayınca ben de hemen o cümleyi not almışım, üzerine konuşurum diye.

“Konstantin Levin için köy yaşanılan, yani sevinç duyulan, acı çekilen, çalışılan yerdi. Sergey İvanoviç içinse köy, bir yandan dinlenme yeri, öte yandan, bozulmuşluğa karşı seve seve, yararı dokunacağını bile bile aldığı bir panzehir. Konsantin Levin köyü, iyi olduğundan kuşku edilmeyecek bir çalışma alanı olduğu için severdi. Sergey İvanoviç’in köyü sevmesinin nedeni ise, orada hiç çalışmamasının gerekmesi, çalışmak zorunda olmamasıydı.”

İşte bu iki farklı bakış açısı mesela. Aynı yer, tek bir yer, köy. Ancak bir kişi için çalışılacak bir alan olduğu için sevilirken, diğer taraf için yatma, dinlenme, eğlenme yeri olabiliyor. Halbuki aynı yer, aynı şekilde. Biz de mesela küçükken özellikle yazları köye giderdik. O kadar çok hoşuma giderdi ki o bir hafta, 10 günlük tatil. Çünkü o bizim için ve oradaki yaşam ama halbuki o süreyi biraz uzatsak, zaten son günlere doğru biraz öyle olurdu. Bir yandan da çok sıkıcı yani. Alışkın da değiliz. O kadar az insan, herkesin birbirini tanıdığı, işte evinin kapısını kilitlemek zorunda kalmadığın bir ortamdı o zamanlar. Bizim Zonguldak’ın civarı köylerde özel olarak ama her gün, her gün mesela hiçbir yeni insanı görememek. Ben bunu da Çanakkale’de bir kadar okurken yaşamıştım. Bazen işte insan görmek için böyle bir saat, bir buçuk saat otobüsle şehir merkezine falan gittiğimiz olurdu. İşte o medeniyet derdik, insanları, farklı insanları, yeni insanları görünce. Çünkü o kadar sıkılıyorsun ki. Hele o köy ortamında, bir tane kahvesi olan, bir tane işte küçük bakkal gibi bir şeyi olan, 5–10 tane evin olduğu, böyle tek katlı, derme çatma bir köy vardı bizim fakültenin karşısında. Ağaköy, Ağaköy. Aa, bak bunu unutuyorum aradan 10 sene geçince. Bunlar benim ne zamandır, tabii hiç anlatmıyorum, bahsetmiyorum kimseye. Böyle bir yerde yani bütün gününü nasıl geçireceksin? İmkansız gibi bir şey. Sürekli… Ya tabii ki bir alışma meselesi bir yandan ve ilk zamanlar çok güzel gelebiliyor insana. İşte kafa dinleyeceksin, bütün gün sana ait, hiç mesela seni rahatsız eden de yok. Çok fazla gürültü yok. Ben işte burada en ufak bir ses kaydı almak için bile sessiz bir an bulamıyorum mesela ve bu da biraz insanların konumlarıyla da ilgili. Şimdi bir öğrenci olarak mesela ben acemiliğimi de İzmir’de yapmıştım ve İzmir’in sadece ilk ay, zaten hiç iznimiz bile yoktu. İkinci, üçüncü aylarda hafta sonları çıkardım ve İzmir. Evet, çok güzel sahili, koronu, o vapurla işte karşıya geçmek, Karşıyaka, Konak, güzel yerler. Ama o an öyle orayı görünce, orada yaşamak da istiyorsun. Ama gidilebilecek en kötü durumdaydım yani. Özgürlüğün yok, elinde askersin işte. Beş oldun mu döneceğin kışlaya gibi gibi bir öyle. Orada yaşamak var. Ne kadar İzmir sana o zaman zaman güzel gelebilir, bir işte orada öğrenci olarak yaşamak var, orada memur olarak yaşamak var, işçi olarak bunların her biri çok farklı şeyler. Aslında mekan yine aynı ama sen kimsin, sen nesin, senin oradaki görevin ne? Bu bazen mekanın değerini ya da değer demeyeyim de işlevini çok fazla etkileyen bir faktör. Dünyayı da aslında bu şekilde bakabiliriz. Dünyada sonuçta hepimiz aynı dünyada yaşıyoruz. Belki, evet, farklı ülkeler, farklı coğrafyalar ve Türkiye’yi bu açıdan burada yaşayan insanlar bazen biraz fazla gömüyor bence. Fazla eleştiriyoruz. Çok işte Ortadoğu ülkesi diyerek zaman zaman. Evet, içimiz kararıyor bazı öyle yaşadığımız şeyler ama yani şu dünyada temiz suya ulaşamayan, şimdi o insanların olduğu coğrafyalar var, savaşın hiç dinmediği yerler var, sürekli kanın döküldüğü sömürge olan ülkeler var, bağımsızlığını kazanamamış, bağımsız olmayan topraklar, çok zengin olmasına rağmen, işte altın madeni çıkıyor, büyük altın yatakları var, kakao, en büyük kakao yetiştiren ülkeler. Bunlar hepsi sömürge. Biz de şimdi işte gaz çıkacak diye seviniyoruz ama yani mesele sadece yeraltı kaynakları ya da yerüstü kaynakları değil ki. Zaten biz o açıdan kendimize de yetebilen, dört mevsimin yaşandığı, ayrı değişik, her zaman öğretildiği gibi jeopolitik konumu nedeniyle çok önemli bir ülkeyiz. İki kıtayı birbirine bağlayan ama mesele bu değil işte. Sen ne kadar bağımsızsın, ne kadar özgürsün, bu senin ekonomik gücün, bunları ne kadar kullanabiliyorsun? Senin başına bela da olabilir. Çünkü bu tarz şeyler, senin iyi zannettiğin bir şey, bir yandan da işte komşularımız sürekli mesela savaş halinde. Hepsinin gözü bizim üzerimizde, en ufak bir zayıflık, bir güçsüzlük anında ortaya çıkacak. Hortlak, canavarlar gibi bir şey bunlar yani. Maalesef öyle olmasın istersin ama öyle değil. Rusya’da bu kitabın sonlarına doğru da Vronski, her şeyini bırakıp bizimle savaşmak için orduya yazılıyor. Neyse, ben şimdi şu an nerelere girdim, ne alakasız yerlere girdim. En azından böyle buradan kitaba döneyim ve alıntıma geçeyim.

“Seviyorum seni ben. İnsan sevdiğini olduğu gibi sever, olmasını istediği gibi değil.”

İşte yine muhteşem bir cümle. Gerçek sevmek işte budur zaten ya. Şöyle olsan çok iyi olur ya işte şunu yapsan gibi söylemler hem insanı rahatsız eder, irite eder hem de bu işte sevmek bu değil, koşul olmaması gerekir sevgide. Birini seviyorsan her şeyiyle olduğu gibi kabul etmen lazım. Ben onu düzeltirim, ben onu işte şöyle yaparım, böyle yaparım. Bunlar zaten söylemesi bile işte ne kadar çirkin geliyor kulağa. Ama bu düşüncelere sahip, buna inanan birçok insan var. Onlara da yine kitapta geçen şu cümleyi söylemek istiyorum:

“‘Rahat bırakın beni!’ diye öğretmenine değil, bütün dünyaya söylüyordu.”

Anna’nın oğlu söylüyor sanırım, küçük çocuk. Bunu da not almışım. Ben böyle en ufak sevdiğim, beğendiğim bir cümleyi de bazen not alabiliyorum. Bazen de işte çok daha muhteşem bölümleri es geçmiş oluyorum okurken. İşte kendinizi kaptırırsan bazen o sayfaları kaçırabiliyorsunuz, o cümleleri. Bazen de çok uzun olduğundan işte bunu 2 saat okuyamam, yazamam gibi bir şey de hissettiğim için es geçtiğim de olabiliyor. Ya da işte çok belli, bariz, herkes tarafından bilinen işte bu kitabın mesela ilk giriş cümlesi muhteşem bir girişi vardır. Hem felsefik açıdan. Herkes bilir zaten bunu diye mesela onu da paylaşmak istemedim. Aslında onun üzerine de dakikalarca konuşabilirim. Şu an sanki bir hata yapmışım gibi hissettim ama devam edeyim. Zaten 3 tane değil, iki tane sadece alıntı kaldı. Bu kadar, bu birin küsur sayfalık kitaptan çok az bölümleri almışım bu. Çünkü bizim son gittiğim işte yazarlık kursunda bitirme ödevi gibi bir şeydi bu kitap üzerine. Hatta bir yazı yazacaktık. Ona da benim başka bir programım mı çıkmıştı, bir şey olmuştu, katılamamıştım. Ama o inceleme yazısını belki yazamadım ama şimdi en azından bu podcast kaydını yapıyorum. Kitabın filmini de seyretmiştim. Ancak bu müzikal gibi olan bir filmiydi, sonradan çekilmiş sanırım. O filmde Keira Knightley ve Jude Law oynuyordu. Ben sınıf olarak filmi beğenmemiştim. Ben zaten müzikallere biraz önyargılıyım, o yüzden de beğenmedim. Ayrıca böyle bir kitabın iyi bir filminin çekilmesi bana göre imkansız gibi bir şey. Çok iyi kitapların çok iyi filmleri çıkmaz kolay kolay. Mesela bu kitapta Anna ile Vronski’nin ilişkisini o kadar üstü kapalı, o kadar ustaca satır aralarında veriyor ki, yani Anna “Ben hamileyim” diyene kadar, Anna’nın kocasını aldattığını bile fark edemiyorsunuz. Olabilirsiniz benim gibi, eğer böyle naif duygularla okursanız o an şaşırabilirsiniz. Bu derece kitabın sansürlenmesi de çekinerek işte dediğim gibi gazetede yayınlandığı için çok o ayrıntılara girmemiş. O işte +18 ibaresi hani vardır ya, şimdi işte genel izleyici, +18, +13 gibi yaş sınırlamaları. İşte o +18'e girmesin diye uğraşmış Tolstoy, belli ve çok profesyonelce yapmış bunu. Ama mesela film öyle değil. Çok gereksiz, saçma sapan demeyeyim ama gereksiz sahneler vardı bence. Ve Jude Law da mesela o Vronski’yi oynayacak… Levin’i oynayan, zaten Allah’ım yani bu kadar düz, bu kadar robot gibi bir oyuncuyu nereden bulmuşlar? Ben açıkçası hiç beğenmedim filmi. Sınıftaki diğer arkadaşlarım da hatta Keira Knightley’yi de Anna Karenina için uygun bulmamışlardı. İşte o kadın o kadar güzel mi falan gibisinden. Ona çok katılmıyorum çünkü Anna’nın tek özelliği sadece güzel olması değil. Ben eskiden dediğim gibi yıllar önce böyle bir okuduğum kitabın filmi falan varsa muhakkak bakardım, incelerim işte dizileri, filmleri çekilmiş mi, kaç kere uyarlanmış, işte en iyi filmi hangisi, mümkünse hatta hepsini izlerdim, bulurdum. Bu sanırım son benim hem filmini seyredip hem de okuduktan sonra filmini seyrettiğim kitap. Bundan sonra artık iyice o kafadan uzaklaştım diyebilirim. Şu an bana çok gereksiz geliyor. Yani ne gerek var bunun filmini de seyretmesinin? Hiçbir şey kaybetmezsiniz yani, o iki saatte, üç saatte yeni bir kitap okuyup bitirebilirsiniz bence rahatlıkla.

Yine benim dikkatimi çeken bir cümle var:

“Anna, kaba bir insanın söyleyebileceği en acı sözleri Vronski’nin ona söylediğini hayal ediyordu. Vronski bunları gerçekten söylemiş gibi nefret ediyordu ondan.”

Vronski bunları gerçekten söylemiş gibi nefret ediyordu ondan. İşte ben de buralarda böyle kitabın sonlarına doğru Anna’yı artık ne yaşıyor bu kadın gibi sorgulamaya başlamıştım. Yani bu kadar kıskançlık. Bu kadar… Yani düşünebiliyor musunuz? Karşısındaki insanın henüz söylemediği ya da hiç söylemediği o ağır sözleri sanki söylemiş gibi ondan nefret etmeye başlıyor, ona kızıyor, tepki veriyor. Bunlar hakikaten de oluyor insan ilişkilerinde. Çok garip ama yani işte bu özellikle her şeyi hissettiğini zanneden, işte o altıncı hissi ben zaten, benim altıncı hissim kuvvetli gibi zırvalıkları karşılaştığım zaman “Aha” derim, çattık bundan uzaktır uyduracak. Çünkü kafadan sonra buna kendisi inanacak. Olmayan şeylere kıskançlıklar, tripler, bir şeyler… Burada Vronski o kadar üzülüyorsunuz ki okurken. Yani adamın hiçbir suçu yok demeyeyim ama yani yazık diyorsunuz adama. Bu kadar çekilir mi? Bu kadar yani hastalıklı bir düşünceye sahip. Bence Anna oraya gidiyor. Artık kadın biraz da işte o çevrenin, toplum tarafından dışlanmanın etkisi de olabilir belki de. Yazar onu vermeye çalışıyor bize. İşte bu nasıl diyeyim, yasak ilişki, toplum tarafından hor görülme bir insanı çileden çıkartabiliyor mu demek istiyor acaba? Yoksa ben yani Anna’ya kendimi çok yakın hissedemedim. Tabii ki üzüldüm birçok şeye, birçok durumuna ama böyle işte Tolstoy gibi de kitabı elime alıp yerde canının pozisyonunda ağlamadım. Ben mi çok duygusuzum olabilir mi? Evet, biraz bazen fazla olayın dışından bakabiliyorum, çok kendimi kaptırmıyorum bazen. Bazen kaptırdığım, tabii üzüldüğüm de oluyor ama işte o yaptıkları hataları görünce, bu işte işte şu cümle gibi. Yani bir insan karşısındaki insana hiç söylemediği şeyler yüzünden onları söylemiş gibi düşünüp ondan nefret eder mi? Yani ne istediği de belli değil. Anna’nın sürekli şunu yapalım, şuraya gidelim, tamam diyor, bir de karşısındaki adam ama yine ya tamam dedin ama işte içinden gelmiyor, gerçek isteğinle demedin bunu gibi. Böyle yani eminim bu tarz şeyler başınıza gelmiştir, geliyordur. Çok zor durumlarda işte politik de davranman da gerekiyor tabii. Haklısın, ben nasıl istersen gibi alttan almalar gerekiyor mu? Bence gerekmiyor aslında ama zor. Yani bu tarz insanlarla her türlü ilişki çok zor. En güzeli onlara karşı kendimizi korumamız, kendimizi savunmamız. Çünkü işte bunlara bir hatalı bir yanlış yaklaştığınızda ya da onlar öyle zannettiğinden hayatınızda değil ya. Karşılıklı bütün o kötülükler nasıl iyilikler paylaştıkça çoğalırsa, kötülükler de çoğalıyor. Hatalar, yanlışlar zincirleme birbirine bağlanıyor, bir domino taşı etkisi gibi. En ufak biri düşünce peşinden çorap söküğü gibi geliyor diyeyim ve geleyim son alıntımı. Bu da aslında işte benim kişisel olarak kendi düşünceme ne kadar uyduğunu düşündüğüm için not almışım. Şimdi bir şöyle bir baktım da bu kitapta işte böyle de bir cümle geçiyor. Bir yandan Anna gibi bir zor bir karakter de var, bir narsist demek doğru olur mu bilmiyorum ama sorunlu bence bir karakter varken böyle de bir cümle geçiyor:

“İyiliğin bir nedeni varsa, iyilik değildir artık o. Sonucu, yani ödülü varsa iyilik olmaktan çıkmıştır. Öyleyse iyilik, neden ve sonuçlar zincirinin dışındadır.”

Altına imzamı atacağım bir bölüm olmuş yine. Eline sağlık Tolstoy, diyelim buna. Hiç katılmayacak olanlar da vardır belki. Hatta aramızda da vardır. Her şeyin bir çıkar ilişkisi olduğunu söyleyen, savunan insanlar mesela. Benim eski iş yerimde bir eğitim, böyle dışarıdan aldığımız sınırlı eğitimlerden biriydi. Bir kişisel gelişimci çok da iyi bir insandı ama şey demişti mesela, insanın yaptığı her şey bir çıkar ilişkisi sonucudur. Her şey diyor ama istisnasız. Yani bir şey yapıyorsan orada çıkarım vardır. İşte yemek yiyorsun açsın işte doyacaksın, işte çocuğun sana ileride baksın diye. Mesela savunduğu şey bu da bana çok hem bencilce hem saçma geldi. Ben böyle görmedim çünkü en azından biliyorum ki bunun genel geçer bir doğru olmadığını. O zaman da söylemiştim sanki ama iddia etti ve bizim oradaki kalabalık toplulukta hak verildi adama. Hocadan yana olma gibi bir şey vardır ya, ben orada tek kalmıştım ama düşüncemi değiştirmedim. Mesela o isterse bütün dünya gelsin, bana hayır, bu böyle değil desin. Ben de derim ki hayır, o öyle değil. Her şeyin altında bir çıkar aramak boşuna bence. Yani o da bir israf, o da bir zaman kaybı. Bir iyilik yapılıyor ama işte neden yaptı bunu bana diye düşünmemek lazım bence. Veyahut işte “Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez” gibi bizde de sözler var ama “İyilik yap denize at” diye de bir sözümüz var. Ben daha çok o tarafa yakınım. İlla bana bunun ne faydası var diye düşünmek bazen, evet, tam o kafada da olabiliyorum. Bir şey yapacaksan, sana bir şey katması lazım da diyorum. Burada da bazen belki demişimdir, bir işe yarasın işte. Mesela film, az önce de bahsettiğim gibi size bir şey katmaz dedim ama katabilir, onu da bilemem. Veya illa her seyrettiğiniz, her okuduğunuz şey hayatınızı değiştirmesi gerekmiyor. Bazen kafanızı boşaltması için okuduğunuz, seyrettiğiniz şeyler de olabilir. Ama konudan sapıyorum şu an fark ettim. İyilik ve ödül arasında bence böyle çok doğrudan bir ilişki olmaması lazım, olmaması gerekir diyerek yazara katıldığımı belirtiyorum.

Anna Karenina çok uzun, çok büyük bir roman. Virginia Woolf da sanırım kadın duygularını en iyi anlatan yazarlardan biri olarak gösterilmiş. Tolstoy, bu kitabı baz alarak dünya edebiyatında en büyük kadın karakter olduğu da söyleniyor. Anna Karenina’yı ben okumamıştım bu zamana kadar. O kadın kitaplar da beni korkutur. Böyle birkaç cilt olsaydı mesela, savaş ve barışı okumuştum dört ciltdi, üniversitedeyken okumuştum. Hayran kalmıştım ve Tolstoy’un çok çok büyük bir yazar olduğu her cümlesinden belli oluyordu. Ve o zaman da işte Anna Karenina bizim üniversitenin kütüphanesinde yoktu. Mesela bu kitap olsaydı bunu da okuyacaktım. Düşünün, yani bir üniversite kütüphanesinde, klasikler bölümünde Anna Karenina yok. Belki şimdi vardır, çünkü ben mezun olduktan sonra ayrı bir kütüphane yapılmıştı galiba. Ben okurken kütüphane böyle sınıftan hallice bir katın ufak bir bölümü gibi bir şeydi.


Harvard’da mesela bizim bütün Türkiye’deki üniversitelerin toplamından daha fazla kaynak varmış. Bu gerçek mi, doğru mu, bunu ben bir Youtube videosunda duymuştum. Ya adam gayet böyle emin bir şekilde söylüyordu, muhtemelen doğrudur. Çok acı ama gerçek deriz ya, işte o gerçeklerden biri eğer doğruysa. Ve yapılan bir araştırmaya göre de, artık nasıl bir araştırmayı bilmiyorum ama, kitap sizin hayatınızda kaçıncı sırada gibi bir sıralama istenmiş ve bizim Türk insanında 183. sırada mı ne çıkmış. Sonuç olarak yani, bu diğer bütün ülkelerden çok daha gerilerde çıkmışız. Aslında hesap kitapta bir dünya markasıyım da üstümüze yoktur ama işte kitap konusunda bir o kadar gerilerdeyiz maalesef. En azından hayatımızda bir öncelik olması açısından. Yazık, günah yani, 180 küsur şey nasıl? Saydın oraya kadar da 180 farklı şey saymak için de okumuş olman gerekiyor bence. O da ilginç bir durum.

Kitap, yani güya ben de kapanış yapacaktım, işte Anna Karenina çok büyük bir kitap, okuyun okutun diyecektim ama yine konu buralara geldi. Nasıl diyeyim yani, şimdi okuyun diye 1100 küsur sayfalık kitap, tuğla gibi denilen o betimlemeler uzun uzun açıklamalar. Levin’in işte o kitabı ben bile sıkıldım oralarda. Bu kadar da yani kalkıp bana Rusya’nın toprak sistemini anlatmasına gerek yoktu yazarın diye düşündüm. Ama mesela işte kitap bitmesi gereken yerde bitmiyor gibi de bir tespitim vardı benim. O zaman öyle bir şey görmüştüm çünkü. Artık tamam yani. Zaten bu kitabın adı da mesela Anna Karenina olmayacakmış, iki evlilik diye tasarlamış yazar. İşte karısı ikna etmiş, orada da yine devreye girmiş kitabın adı Anna Karenina olsun diye. Çünkü Tolstoy’un aklında belli, çünkü iki farklı evlilik birbirini kıyaslayacak. Biri bitecek, öbürü daha sağlıklı olması gerektiği gibi ilerleyecek gibi bir kurgusu varmış. Sanırım öyle olunca, evet, bu kitap ilerleyişi o açıdan mantıklı geliyor. O başlığa daha uygun. Ama Anna Karenina deyince mesela kitabın daha erken bitmesi gerekiyordu, o ardından yaşanılan olayları bizim çok bilmemize gerek yok gibi düşünebilirsiniz, benim aklıma öyle geldi en azından. Ama sonra da o da çok hoşuma gitti. Yani buradan da bence çıkarabileceğimiz dersler var. Kitabın adı her ne kadar bir karakter olsa da o karakter kitaba çok sonra 100–200 sayfa sonra girip yine onun ardından 100–200 sayfa daha ilerleyebilir. İsimlere bağlı kalmamak lazım gibi bir sonuç çıkardım. Ben kendimce, bilmiyorum, katılır mısınız katılmazsanız da yorum olarak yazabilirsiniz, katılırsanız da yazabilirsiniz. Böyle bir güzelliği var, bu podcast’lerde çok yorum imkanı yok ama zaten Youtube’da daha çok ilerliyoruz bu aralar. Podcast’te dinlenme sayıları artıyor sürekli ama çok orada görünmüyor da zaten takipçiler şeyler. Ama Youtube’da mesela takipçi sayıları artıyor dediğimde benim işte 20 küsur falan olmuştu en son. Yani şu an bu kaydı almak yerine camı açıp bağırsam daha çok insana ulaşabilirim aslında. Ama bunların orada kalacağını ve daha uzun ömürlü olacağını düşündüğüm için önemli mi, daha çok insana mı ulaşmak amacım olmalı, bunu bir ödül olarak mı görüyorum şu an, bir iyilik mi yapıyorum bir kitabı anlatarak, açıklayarak? Bu neden-sonuç ilişkisinin dışında kalması gerekmiyor mu? Kendimle mi çelişiyorum? Anna Karenina ne hale getirdin bizi? Ama acıklı bir kitap ya, o açıdan hassas kalpler için uyarıda bulunalım. Ama böyle şeyleri okumak insanın bence karakterini de geliştirir. Hep böyle güzel, mutlu, mesut hayatlar zaten onların biraz gerçek olmadığını da biliyoruz ya. Yani mutlu hikayeler daha çocukça, çocuksu geliyor insana bir yerden sonra. O açıdan bence bu kitap çok daha gerçekçi. Zaten yaşanmış bir olaydan esinlenilerek yazar da zaten o sona sadık kalıyor. Yani o çizginin dışına da çıkmıyor. Başı sonu belli bir şey aslında. O Rusya halkı tarafından da düşününce, bildikleri bir olay olmasına rağmen, nasıl sürükleyici bir şekilde okumuşlar, takip etmişler, sürekli mektuplar göndermişler yazara, muhteşem. Kim bilir kaç dakika olacak bu bölümde? O yüzden daha fazla uzatmayayım. Çok hakkını veremedim biliyorum ama beni de sürekli orada durduğu için rahatsız eden bir kitaptı bu. Bu zamana kadar okumadığım için, daha doğrusu bu bölümü hazırlamadığım için okuyup üzerinden de zaman geçtikçe daha da unutuyorum. Unuttukça süreç daha da uzuyor, birbirini kovalıyor. En azından bitirmiş olduk.

NOTBu yazı, ilk olarak yukarıdaki videoda yayınlanmış podcast bölümümün otomatik olarak oluşturulan altyazısının yapay zeka yardımıyla metne çevrilmiş halini içerir. Tabii biraz düzenleme yaptım ama yine de gözümden kaçan hatalar olabilir. Eğer bir mahsuru yoksa yaşadığım zaman darlığından ötürü bundan sonra kitaplarla ilgili yazılarımı bu şekilde metne bağlı kalmadan doğaçlama konuşmalarımdan uyarlamayı düşünüyorum. Dolayısıyla biraz gecikebilir ama bölümleri yine zamanında, her Perşembe saat 19.00'da yayınlamaya çalışacağım. Hatta bu konuda kendimi biraz geliştirebilirsem haftada iki gün yapmaya da başlayabilirim. Ancak eğer yazılar okunacak gibi değilse ya da sizi rahatsız ettiyse, hiç çekinmeden yazabilirsiniz. Çünkü benim de içime sinmedi aslında. Yol yakınken vazgeçebilirim bu sevdadan.

Eğer bu platforma hâlâ üye değilseniz buradan ücretsiz üye olabilir,
her gün yazılan yüzlerce yazıdan notlar alabilir ve beğendiğiniz yazıları listeleyebilirsiniz. Hatta isterseniz siz de yazmaya başlayabilirsiniz.

01.10.2020 tarihinden beri burada her hafta yeni bir yazı yazıyorum ve artık biraz dinlenmek adına bu artık yılın özel günü olan 29 Şubat’tan itibaren yeni bir podcast yayınlamaya başladım. Youtube dahil bütün podcast platformlarından Hesap Kitap ismiyle de bana ulaşabilirsiniz.