Kahve Soğumadan Önce, Metaverse’de Murakami’nin Yerine Gitmek ve Özgüvenin Zararları
Toshikazu Kawaguchi, Kahve Soğumadan Önce isimli bu kitabı normalde bir oyun olarak yazmış. Japonya’da sahnelenen ödüllü bir tiyatro oyunuymuş bu aslında ama işini bilen bir editör yazarı ikna etmeyi başarmış ve Toshikazu Kawaguchi isimli yazarın ilk romanıyla böylece dünya tanışmış. Ben de bu kitabı Epsilon Yayınevi’nin Ekim 2022 tarihli 6. baskısından okudum. İngilizceden çeviren Şebnem Tansu’nun da ellerine sağlık diyerek başlayalım kahvelerimiz soğumadan.
Kitap dört bölümden oluşuyor. Dört farklı kısa hikâye gibi de düşünebilirsiniz ama birbiriyle tamamen bağımsız da diyemeyiz. Okurken zaten bir oyundan uyarlandığını anlıyorsunuz hemen. Ama merak etmeyin, o tiyatro metinleri gibi karakterlerin isimleriyle, konuşma çizgileriyle falan yazılmamış. Bölümlerin başlıkları şu şekilde: Âşıklar, Karıkoca, Kız Kardeşler ve son olarak da Anne ve Çocuğu. Her bölümden sonra yeter artık bunda ağlamayacağım diye direndim ama gözyaşlarımı tutamadım okurken.
Kitap önce kısaca kurallardan bahsediyor ama oraya çok takılmayın çünkü bu kurallardan her bölümde tekrar tekrar bahsettiği için zaten ezberliyorsunuz artık. O yüzden ben hiç oralara girmeden ilk hikâyemizden başlıyorum:
“‘Ah, Tanrım! Saat kaç olmuş? Üzgünüm, gitmeliyim,’ diye mırıldandı adam kaçamak bir şekilde. Ayağa kalkıp çantasına uzandı.
‘Öyle mi?’ dedi kadın.
Aklı karışmış bir hâlde adama bakıyordu. Ağzından ‘bitti’ diye bir söz çıktığını duymamıştı. Adam onu, üç yıllık kız arkadaşını arayıp ciddi bir konuşma yapmak için çağırmıştı. Sonra da çalışmak için Amerika’ya gideceğini söylemişti ansızın! Üstelik hemen, birkaç saat içinde yola çıkması gerekiyordu. Malum sözcükler dile getirilmemiş olsa da kadın, adamın ciddi konuşmadan kastının ayrılık konuşması olduğunu artık anlamıştı. Ciddi konuşmanın ‘Benimle evlenir misin?’ gibisinden bir yere gideceğini düşünmekle -bunu ummakla- bir hata yaptığını da artık biliyordu.
‘Ne oldu?’ dedi adam umursamaz bir tavırla. Göz teması kurmamıştı.
‘Bir açıklamayı hak etmiyor muyum?’ diye sordu kadın.
Kadının sorgulayıcı üslubu adamın hiç hoşuna gitmemişti. Bodrum katta, penceresiz bir kafedeydiler.”(s.11)
Kitap sanırım böyle başlıyordu. İlk hikaye ve ben kafe hakkında neredeyse aklıma gelen bütün gereksiz ayrıntıları söyledim zannediyordum, ama penceresiz de bir kafe. Evet, onu atlamışım ve bir diğer sıkıntı da problem de o. İşte koltukta, zaman yolculuğunun yapıldığı, geçmişe gittiğiniz koltukta her zaman bir kadın oturuyor. Beyaz elbiseli bir kadın sürekli tek başına oturmuş, orada kahvesini içerken bir yandan kitap okuyor ve sıkı durun.
Şimdi bütün bunlar eğer kitabı fantastik yapmaya yetmediyse sıkı durun, hemen spoilerı da veriyorum. Gerçi bu daha başta yazıyor ama şimdiden, evet uyarayım ben bu kitabın yine her şeyinden bahsedeceğim. Bence kesinlikle okuyun bu kitabı, “Kahve Soğumadan Önce”, çok güzel bir kitap çünkü bence. Ne diyordum? Evet, o sandalye her zaman dolu. Çünkü orada beyaz elbiseli bir hayalet oturuyor, bir hayalet kadın sürekli kahvesini içiyor. Kesinlikle oradan bütün gün kalkmamaya yemin etmiş gibi durup sürekli kahvesini içip kitabını okuyan, kimseyle göz göze gelmeyen, süre zarfında sadece garsonla göz göze gelen ve onu oradan kaldırmaya çalışan birisi olursa ona böyle ters ters bakarak lanetleyen, onun böyle bütün enerjisini alan, yere yığılıyor yani. Hatta onu oradan kaldırmaya çalıştıklarında böyle bir hayalet var kitapta.
Bir de, peki nasıl yapacağız bu yolculuğu? Günde bir kere sadece tuvalete gitmek için kalkıyormuş o kadın. Böyle de bir püf nokta var. Yani garson bütün bu az önce bahsettiğim kuralları açıklıyor. Buraya sırf bunun için gelen müşteriler olursa ve hala eğer kalkıp gitmeye ikna olmazlarsa, niyetlilerse yani, en son o niyetlerini aslında göstermek için (bu da bir sınav gibi bir şey) bütün gün orada oturup beklemeleri gerekiyor. Hatta bazen gece oluyor, artık kafe kapanacak, kadın yerden kalkmamış oluyor ama o zaman da mesai yapıyor çalışanlar, yine bekliyorlar onu. Çalışanlar zaten çok müşteri odaklı değil, kendi hallerinde arka mutfağa gidiyorlar, geliyorlar, çok rahat bırakmışlar zaten. Yani bir hayaletle yaşıyorlar orada. Hayalet sayesinde zaten klima olmamasına rağmen, o yazın en sıcak zamanlarında bile hep soğuk orası. Öyle de bir güzel yanı var.
Keşke böyle bir kafe İstanbul’da da olsaydı, yani ben de giderdim sürekli. Japonya’da böyle, eğer zamanda yolculuk diye bir şey de olsa, yine gitmek isteyeceğim bir kafe. Daha var aslında, Murakami’nin işlettiği o jazz kafe. İmkanım olsa oraya da gitmek, görmek isterdim. Hatta ben bunun böyle bir gelecekte, bir sanal bir böyle metaverse evreni gibi, bu Murakami’nin işlettiği o kafeye gidip orada kitap okuyup müzik dinleyebileceğiniz… Ya şu an nasıl işte Spotify’da, YouTube’da falan onun playlistleri varsa, kitaplarında geçen müzikler, onları dinleyebiliyor mesela. Ama bu metaverse de yani çok tutmadı gibi. Koca Facebook adını değiştirdi falan ama, ya başka bir şirket yapsa herhalde böyle bir hata batardı diye bir şey okumuştum. Ben onlar da çok zarar etmişler, ama bazı teknolojiler de böyle önce bir gelmeyecek gibi oluyor, sonradan uyum sağlıyor yavaş yavaş.
Neyse, biz dönelim kitabımıza. Şimdi bu kadın kötü bir duruma düştü, ona da üzülerek başladı, tam bir duygu sömürüsü. Yani aslında bu kitap böyle… O bizde de vardır ya, illa ağlatacağım diye işte. Aras Bulut zaten şu an güncel. Hem gerek dizilerde gerek filmlerde, adam Atatürk bile oldu yani. İyi ağlıyor diye her rolü de veriyorlar, dizilerde de zaten her bölüm herhalde ağlıyor. Bilmiyorum da ben, fragmanlarında, reklamlarından falan gördüğüm kadarıyla.
Biraz bu kitapta da, evet yazar ağlatmaya çalışmış. Yani sürekli böyle olmayacak senaryoyla çıkıyor karşımıza. Ama etkileyici olması için de böyle olması lazım. Şimdi bu kadın burada biraz da haklı yere, haklı olarak yani, adama kızıyor ama bunu da ifade edemiyor. Hep içinde kalıyor yani o söylemek istediği şeyler, o keşkelerle kalıyor yani. Ve sonradan kafe hakkında yazılmış o yazıyı görüyor, buluyor bir yerden o efsane gibi dolaşan hikayeyi ve aradan bir hafta geçtikten sonra geliyor o kafeye. Ve Kazu isimli, evet bizim o garsonun da meşhur kafenin sanki o yolculuklardan sorumlusu gibi bir hali, tavrı olan, insanlara yardımcı olan garsonla tanışıyor ve bütün bu kurallara ikna oluyor.
Sadece o aklında şimdiki zamanın hiçbir şekilde ne yaparsa yapsın değişmeyeceği, sevgilisi yine gidecek, biraz içinde o tereddüt var. “E o zaman yani niye yapsın, niye geçmişe gitsin, yani ne değiştirecek?” kafasında böyle sorular da var. Ne istediğini aslında kendi de bilmiyor, sadece içindeki o pişmanlık. Benim de biraz onu anlatan, sonrasını da anlatan… Evet, sonrasından da varmış anlatım. En iyisi ben hemen onları paylaşayım.
“Kadının adı Kazu Tokita’ydı. Kazu kafenin sahibinin kuzeniydi. Bir yandan Tokyo Sanat Üniversitesi’nde okurken bir yandan da garsonluk yapıyordu. Oldukça güzel yüzlü, beyaz tenli, badem gözlü bir kızdı. Ne var ki yüzü pek akılda kalıcı değildi. Ona baktıktan sonra gözlerinizi kapayıp ne gördüğünüzü hatırlamaya çalışsanız zihninizde hiçbir şey canlanmazdı. Göze çarpan biri değildi. Albenisi yoktu. Çok arkadaşı da yoktu. Öte yandan bunu dert ettiği de söylenemezdi. Zira Kazu insan ilişkilerini hayli yorucu bulan bir tipti.
‘Peki… ona ne oldu? Şimdi nerede?’ diye sordu Hirai elindeki fincanla oynarken. Adamın nerede olduğunu pek umursuyor gibi görünmüyordu.
‘Amerika’da,’ dedi Fumiko ve yanaklarını şişirdi.
‘Yani erkek arkadaşın işi seçti, öyle mi?’ Hirai kelimelerini meselenin tam kalbine saplamakta ustaydı.
‘Hayır, bu doğru değil!’ diye itiraz etti Fumiko.
‘Hadi ama! Gerçek bu. Sonuçta gitmiş işte Amerika’ya!’ dedi Hirai. Fumiko’yu anlamakta zorlanıyordu.
‘Anlattıklarımı anlamadın mı?’ dedi Fumiko öfkeyle.
‘Kısmen.’
‘Gitme diye haykırmak istedim ama gururumdan yapamadım.’
‘Pek çok kadın için bunu yapmak kolay değil tabii!’ Hirai yüzündeki alaycı gülümseme ile arkasına yaslanacakken dengesini kaybedince az kalsın sandalyeden düşüyordu.
Fumiko, Hirai’nin tepkisini görmezden geldi. ‘Sen beni anladın, değil mi?’ deyip destek beklercesine Kazu’ya baktı.
Kazu derin düşüncelere dalmış bir edayla, ‘Yani özetle onun Amerika’ya gitmesini istemediği söylüyorsun, değil mi?’ diye sordu.
Kazu doğrudan konuya giren biriydi.
‘Yani, sanırım… hayır istemiyordum. Ama…’”(s.17)
Ya burada daha da üzülüyorsunuz, yani düşeni bir tekme de kafe çalışanları vuruyor gibi bir şey. Hirai de burada kafenin aslında patronu. Bir de onun karısı var, tam bir aile şirketi gibi bir durum söz konusu yani. Zaten bu kafede başka çalışmak mümkün değildi, kolay kolay insanlar barınamaz da sanırım. Buradaki olay aslında biraz da vazgeçirmek, yani onu denemek, sınamak. “Bak ne yaparsan yap, o yine Amerika’da olacak. Şu anki zamanı, şimdiki zamanı değiştiremezsin, istediğin kadar bir hafta önceye dön.” Ama Fumiko, evet Fumiko’ydu kadının ismi, kararlı. Ya bunlar ne derse desin, çünkü artık içinde öyle bir pişmanlık var ki, tüm cesaretini toplamış ve o gün bekliyor ısrarla. Artık çalışanları da, Kazu da ikna ediyor ve o gün bekliyor ısrarla, ama kadın kalkmıyor bir türlü, hayalet kadın. Onun bir ismi yok.
Ve bu arada onun neden hayalet olduğunu öğreniyoruz, orası da çok çarpıcı. Kadın orada hayalet olarak kalmış, çünkü o da bir gün kahvesini içip geçmişe dönmek için gelmiş oraya ve kahve soğumadan önce kahveyi bitirememiş orada. Belki de bu oyunun en önemli kuralı bu ve insanların buradan vazgeçmesinin, kaçıp gitmesinin belki de hatta en önemli nedeni de bu. Eğer kahveniz soğursa, o hayaletin yerini alacakmışsın artık, artık orada yaşamaya mahkum olan bir insana dönüşeceksin gibi bir durum var. O zavallı kadın da orada geçmişte kahvesini soğutmuş ve o hayalete dönmüş.
Ama buna rağmen Fumiko gözünü karartmış, işte çok kendisine güveniyor. Zaten böyle kendine güven, özgüven hep aşılanır insanlara, yüklenmeye çalışılır özellikle bu kişisel gelişim kitaplarında, eğitimlerinde vesaire. Ama bu çok kendine güvenmenin de böyle bir yan etkisi var: sevdiğiniz insanları kırabiliyor, çok fazla gurur yapabiliyorsunuz. Fumiko iş hayatında çok başarılı bir kadın, ama işte biraz yaşı da ilerlemiş ve ondan küçük kız kardeşi de evlenmiş. Ve ondan daha da küçük erkek kardeşinin de bir sevgilisi var, o da evlenmek üzere ve ailesi sürekli başının etini yiyor yani. Japonya’da da bizdeki toplum baskısı çok daha fazladır hatta. Orada kadınlara iş hayatında belki daha rahat zannediyoruz ama bayağı ikinci sınıf vatandaş gibi davrandıklarını da ben okumuştum bir yerde. Çok böyle Japonların işte o her şeyi abartma özellikleri, bu yönde de varmış sanırım. Neyse, burada konu o değil, biz de bilip bilmeden konuşmayalım.
Ve sonunda o hayalet kadın tuvalete gidiyor, Fumiko da hemen geçiyor oturuyor ve adamın aslında ne kadar özgüvensiz olduğunu, kendisini o kadının yanına hiçbir şekilde yakıştıramadığını öğreniyoruz, görüyoruz. Fumiko başta kendisini çok ifade edemiyor ama bakıyor ki kahve soğuyacak, yani artık az zamanı kalmış. O da işte çok güzel bir ayrıntıyı orada… Yani normalde böyle bunları rahat rahat konuşabilecek bir insan değil ama işte yani son çare. Zaman akıyor. Bunun bilincinde olduğunuzda belki de hiç olmayacağınız kadar cesaretli oluyorsunuz.
Ve o zaman da o adam da yani bunları açıklıyor ilk defa ve onun kendisine bu kadar aşık olduğundan haberi yokmuş. Onun sadece tek hayali Amerika’da o bir oyun şirketinin, bir oyun şirketi varmış, onun hayallerindeki onunla çalışmak ve bu fırsatı da yakaladığında yani Fumiko’nun çok üzüleceğini bile zannetmemiş. İşte erkekler biraz, bizde de o var. Söylenmeyen, çok anlamıyoruz, bas bas bağıran lazım bazen. Kadınlar mesela o konuda çok daha duygularını hem ifade etmede hem anlamada… İşte çocukluktan beri böyle yetiştikleri için sadece bizde de değil bu demek, bütün kültürlerde “Erkekler ağlamaz, duygularını göstermez, göstermemesi gerekir, ciddi olacak çünkü savaşacak, savaşmak zorunda hep, hatta kazanmak zorunda” gibi bir algı her yerde var yani. Demek ki o da işte biraz erkeklerin duygulara yabancılaşmasını da sağlıyor. Hem anlayamıyoruz, “Sen kendin göster,” görmeyince. Bu sefer görünce de anlamıyorsun, bir şey hayatında olmayınca yavaş yavaş onu unutuyorsun, kaybediyorsun.
Çok da saçma sapan da bir şey yüzünden, yani bir yüzünde bir yanı kesikmiş saçıyla hep onu kapatıyormuş. Oralar biraz… Evet, kitabın kurgusunda biraz basit kaldı ama bir yandan da işte bir oyun da sonuçta. Orada insanlara tek bir mekanda, belli başlı karakterlerle bir şeyleri göstermek zorunda olduğu için çok bunlara takılmadım yani. Sonuçta bunun bir kitaba çevrilmesine şükreder bir haldeydim okurken, çünkü kalkıp da Japonya’ya gidip bir oyun seyredebileceğim bir kafe falan bir şey açılırsa anca öyle gidebilirim yani şu an Japonya’ya.
Neyse, sonuçta dediğim gibi Fumiko konuşuyor, birbirlerine içlerini döküyorlar o kahve soğumadan önce, o kadar kısa bir sürede bile. Çünkü 3 yıldır da yani sevgililer artık, ama belki de hayatlarında ilk defa o 3 dakikada konuşabiliyorlar, anlaşabiliyorlar. Ve adam kalkmadan önce diyor ki “3 sene sonra beni bekle, geleceğim.” Ve bu da artık Fumiko’nun bütün kafasını karıştırıyor. Yani hem rahatlıyor gerçeği öğrendiği için, hem de en son bunu duyunca içini bir umut da kaplıyor. Ve kalkıyor, hesabı ödemek üzere tezgaha doğru ilerliyor.
“Kazu tezgaha dönünce, ‘Nasıl geçti?’ diye sordu üstünkörü.
Fumiko bu sözleri duyunca geçmişe gittiğinden emin oldu. O güne, bir hafta öncesine dönmüştü. Ama öyleyse…
‘Düşünüyorum da…’
‘Evet?’
‘Şimdiki zamanı değiştiremiyoruz, değil mi?’
‘Doğru.’
‘Peki ya gelecekte olacak şeyleri?’
‘Neden bahsettiğini anlamıyorum.’
‘Bundan sonrasını diyorum,’ dedi Fumiko. ‘Yani geleceği değiştirebiliyor muyuz?’
Kazu doğrudan Fumiko’nun gözlerine baktı. ‘Pekâlâ, gelecek henüz yaşanmadığına göre sanırım bu sana bağlı…’ dedi. İlk kez gülümsemişti.
Fumiko’nun gözleri parladı.
Kazu kasanın önüne geçti. ‘Kahve servisi artı gece vardiyası için ilave ücret; 420 yen lütfen,’ dedi usulca.
Fumiko başını sallayıp kasaya yöneldi. Ayakları âdeta yerden kesilmişti. 420 yen ödedikten sonra Kazu’nun gözlerine baktı.
‘Teşekkür ederim,’ deyip başını eğdi.
Kafenin içine göz gezdirdikten sonra başını bir kez daha eğdi, bu seferki kafeyi selamlamak içindi. Sonra da kafasındaki bütün soru işaretlerinden kurtulmuş olarak kafeden çıktı.
DİNG-DONG
Kazu sanki sıradışı bir şey olmamış gibi duygusuz bir ifadeyle parayı kasaya koydu. Elbiseli kadın elindeki Âşıklar adlı kitabı yüzünde hafif bir tebessümle kenara bıraktı.”(s.58,59)
İlk hikaye böyle sonlanıyor. O aradaki “ding dong” da kafeye her birisi girip çıktığında kapıdaki çalan zil gibi bir şey. Onun sayesinde garsonlar, yani birinin geldiğini gittiğini anlıyorlar. Çünkü o derece etrafı kayıtsızdır artık. Belki de insan böyle oluyor. Yani kafenizde bu kadar olağanüstü bir durum yaşanıyor, her şey size doğal geldiği için, yani hayatta onları hiç şaşırtacak bir şey yokmuş gibi, her şey sıradanlaşmış, her şey olağanlaşmış bir şekilde yaşıyorlar.
Ama merak etmeyin, bu olaylardan onlar da nasibini alacak. Hatta bu çok uzakta da değil. Hemen bir sonraki hikayeyle başlıyor. Kitabın iki tane müdavimi var. Hatta ilk hikayede de Fumiko orada beklerken bir adam da geliyor, sürekli gözlüyor, işte “Ben de oturacaktım, siz sırada mısınız?” falan gibi darlıyor orada Fusagi’yi. Ama o adam zaten her gün geliyormuş oraya, sonradan bunu öğreniyoruz ve sürekli orada geçmişe gitme endişesi var. Artık oradaki çalışanlar da şaşırıyor. Yani soruyorlar, hatta “Sen niye oraya oturmak istiyorsun?” diye. Çünkü o adamın karısı, zaten alıntımı da yazıyor, bir hemşire. O da zaten o kafeye sürekli girip gidiyor.
Ama Fusagi neden gitmek istediğini… Burada bir önemli püf nokta var: zaten zamanında bu Fusagi’yle Kohtake mektuplaşarak tanışmış ve Fusagi aslında eğitimsiz, çok zor okuyor. Onu geçtim, zaten çok zor yazabiliyor. Yani bir kelimeyi böyle 2 saat falan yazıyor. Artık nasıl yazıyor… Bu Japonların bir de alfabeleri de bir değişik olduğu için, kadın zamanında ona böyle sayfalarca mektup yazarmış. Ama Fusagi sadece böyle bir cümlelik, iki kelimelik, bazen de hatta onun yazdıklarını da çok anlayamazmış.
Değişik bir hikaye yani. Böyle bir dizide de sanki bizim bir dizimizde işlenmişti bu durum. Yine Gibi miydi? Ama evet, Gibi’ydi galiba. Kız arkadaşı sürekli emojilerle cevap yazıyordu, cevap atıyordu. Meğer okuma yazma bilmiyormuş. Bak o gelmemişti kitabı okurken aklıma, gelseydi en azından arada böyle gülerdim. Bunlar böyle podcast’te geliyor aklıma.
Neyse, biz hikayemize bu alıntı eşliğinde başlayalım.
“Alzheimer hastalığından önce Fusagi bu tür masallara inanacak türden biri değildi. Kohtake kafenin insanları geçmişe gönderdiğine dair söylentilerden bahsedince onunla alay ederdi. Ne hayaletlere ne de paranormal olaylara inanırdı.
Fakat hafızasını kaybetmeye başladıktan sonra bir zamanların kuşkucu Fusagi’si kafeye gelip elbiseli kadının yerinden kalkmasını bekler olmuştu. Kohtake ilk duyduğunda buna inanmakta zorlanmıştı. Ama karakter değişikliği Alzheimer belirtilerinden biriydi, hastalık ilerliyordu ve Fusagi son zamanlarda iyice dalgınlaşmıştı. Bu tür değişiklikler nedeniyle Kohtake onun inandığı şeylerin değişmesinin de garip olmadığına kanaat getirmişti.
İyi ama neden geçmişe dönmek istiyor? Kohtake bunu çok merak ediyordu. Bunu ona birkaç kez sormuştu ama Fusagi her seferinde, ‘Bu bir sır,’ demişti.
‘Sanırım sana bir mektup vermek istiyor’ dedi Kazu, sanki Kohtake’nin zihnini okumuş gibi.
‘Bana mı?’
‘Hı-hı.’
‘Bir mektup mu?’
‘Fusagi sana bir türlü vermediği bir şey olduğunu söyledi.’”(s.80)
Buradan sonraki anlatımda da tabii ki o mektubu olduğu gibi paylaştım. Benim zaten bu mektup sayfam inatla her kitapta, her hikayede karşıma çıkıyor. Kohtake’nin hemşire olduğunu, aslında yani bir önemi yok, insanların mesleğine falan çok dikkat etmem ama Kawaguchi gözümüze sokuyor. Yani artık hatta orası beni biraz gıcık da etmişti. Orada kocasının Alzheimer olması, ama “Ben zaten hemşireyim” diyor, “Yani onunla ilgilenirim, bizim için sorun olmaz” falan diyerek bir yandan kendini hazırlıyor güya o duruma. Ama sürekli de böyle bunu belirtmesi biraz sinir ediyor insanı. O da onun bir savunma refleksi belki de, anlayış göstermek lazım.
Ama işte bu mektupta ona cevabı çok güzel vermiş kocası ve bu mektubu o kim bilir kaç günde yazdı. Yani o, çünkü o eciş bücüş yazılardan anlıyor. Bir de onun yazdığını… Öyle de ayrıca bir önemi var, değeri var bu mektubun Kohtakeiçin. Ve bütün bu olayların yetmezmiş gibi daha da trajik bir yönü: Tam da o gün Fusagi artık karısını da hatırlamıyor. Kafeye geldiğinde “Sen kimsin?” diyor. Ve Kohtakeda bunu görünce artık anlıyor, yani çok geç kaldığını. Kocası da muhtemelen geçmişe dönüp ona veremeyecek o mektubu.
“Ben alsam, ben nasıl alabilirim, nereye saklıyor acaba?” diye düşünürken aklına geliyor. “O zaman ben” diyor, “geçmişe gideyim. Belki bugünü değiştiremeyeceğim ama geçmişte ondan o mektubu almaya çalışayım” diyerek bir yolculuğa çıkıyor, bizi bu hikayenin sonuna götürüyor ve bu hikâye şöyle bitiyor:
“Kazu gözyaşları içindeki Kohtake’ye baktı ve mektubu yüksek sesle okumaya başladı.
Bir hemşire olduğu için çoktan fark ettiğini tahmin ediyorum. Bir şeyleri unuttuğum bir hastalığım var.
Ben hafızamı kaybetmeye devam ederken senin duygularını bir kenara atıp hemşire kimliğinle, ne kadar garip şeyler söylesem ya da yapsam da hatta seni unutmuş olsam da benimle ilgilenmeye devam edeceğini tahmin edebiliyorum.
Bu yüzden senden bir şeyi asla unutmamanı istiyorum. Sen benim karımsın. Karım olarak hayatın çok zorlaşırsa beni bırakmanı istiyorum. Hemşire olarak yanımda kalmak zorunda değilsin. Bir koca olarak iyi değilsem, o zaman beni bırak. Senden sadece karım olarak yapabileceklerini yapmanı istiyorum. Biz karıkocayız. Hafızamı kaybetsem de karıkoca olarak birlikte olmamızı istiyorum. Sadece merhamet yüzünden yanımda kalmana dayanamam.
Bu yüzüne söyleyebileceğim bir şey olmadığından mektupta yazdım.
Kazu okumayı bitirdiğinde Kohtake ve Kei tavana bakıp yüksek sesle ağlamaya başladı.”(s.102)
Kei de ilk hikayedeki kafenin sahibi dediğim Hirai’nin karısı. O da tabii ki Kotak ile oraya sürekli gelip gittiklerinde artık arkadaş olmuş ve Kei’nin ağzı okumayı bitirince o da ağlıyor. Ben artık baktım ikide bir, o zaman böyle biraz kendimi zorlamıştım, dedim artık yeter yani, her hikayede ağlamayacağım. Hatta acaba dedim, bu kitabı yarıda bırakıp sonra tekrar gelip mi devam etsem, ama sonra dayanamadım.
Tabii biraz da bu psikolojiyle okuduğum için bu üçüncü hikaye beni çok sarmadı, diğer iki hikaye kadar etkilemedi diyebilirim. Ama yani şimdi düşününce belki de aslında en ağır olanlarından biri de buydu. Yine kafenin müdavimlerinden bir kadın var. Hemen onun da yan tarafta hatta bir oteli var. Otelde mesaiye başlamadan önce her gün gelip orada kahvesini içiyor. Onun da küçük bir kız kardeşi varmış. Ailesi biraz zengin gibi bir durumları var, ama bu kadın biraz ailesini de terk edip geldiği için, kız kardeşinin onu bulup sürekli onunla konuşmak istemesini yanlış anlıyor ve bir türlü onunla konuşmuyor.
Onu çeşitli bahanelerle, biraz benim o sinemaya gitmeme için uydurduğum o saçma sapan bahaneler gibi şeyler söyleyerek sürekli kız kardeşini oyalıyor, görüşmemek için. Çünkü konuşurlarsa onun onu eve çağıracağını düşünüyor. Ama öyle bir olay oluyor ki, ya bu kafeyi belki de sadece o ortamı yüzünden seven, hiç o fantastik masayla ilgilenmeyen kadın bile geçmişe yolculuk yapmak istiyor, yapmak zorunda kalıyor yani bir anlamda.
Ve bu hikayede de yine karşımıza çıkan güzel bir ayrıntı: Kei onun bardağına bir pipet gibi bir şey koyuyor ve son kez uyarıyor onu gitmeden önce. “Kahve soğumadan dön, koyduğum pipet de” diyor, “tam kahve soğumaya yakın bir ses çıkaracak. Onu duyduğunda ne olursa olsun kahveyi iç ve geri dön” diyor. “Bu çok önemli” diye ikna ediyor, ondan söz alıyor. O şekilde geçmişe dönüyor. Ve ondan sadece bir alıntı mı? O küçük kızın adı da, kız kardeşinin adı da Kumi demiş. Bu arada bunu da şimdi görünce hatırladım.
“Kumi ablasına şefkatle baktı. ‘Yok bir şey,’ demesine rağmen yine de konuşmasını bekledi, söylemek istediği bir şey olduğunu anlamıştı.
Uzun süredir sana karşı bu kadar korkunç davranmama rağmen bana nasıl da sevecen bakıyorsun. Bunca zaman beni beklemeye devam ederken duygularından güç aldın. Otelde birlikte çalışmamızı istedin. Asla pes etmedin. Ama ben…
Duyguları arasında kaybolan Hirai uzun süren sessizliğin ardından iki kelime söylemeyi başardı. ‘Teşekkür ederim.’
Bu cümlenin tüm duygularını içerip içermediğini ya da nasıl hissettiğini anlatıp anlatmadığını bilmiyordu. Ama o anda her şeyi bu iki kelimeye sığdırmıştı.”(s.148)
Bu alıntıda tabii bunu biraz kitapta görmeniz lazımdı. Sadece o “Teşekkür ederim” cümlesi seslendirilmiş, geri kalanları onun duygu ve düşünceleri, zihninden geçenler. Ve bu alıntının da devamı var aslında, ama ben burada da ağlamak istemiyorum. O yüzden burada bırakıyorum.
Zaten kısa bir süre sonra da o kahvenin içine koyduğu pipet ses çıkarmaya başlıyordu ve kahvesini soğumadan önce içmek zorunda kalıyordu bu karakterimiz. Ve o çalmaya başladığında da kafedeki çalışanlar anlıyorlardı onun nereden döndüğünü, onun neden geldiğini, neden yaptığını, neden o masaya oturduğunu. Çünkü sadece belli başlı durumlarda veriliyormuş o pipet.
Çok gerçekten hayata dair izler taşıyor. Ve gelelim biz son bölüme: “Anne ve Çocuk”. Yani yeterince ağlamamış gibi bir de böyle bir başlık… Ama bu bölüm şöyle başlıyor:
“Haiku şiirlerinde görünen higurashi ağustosböceği mevsimi sembolize eder ve sonbaharla ilişkilidir.”(s.155)
Bu kitapla aynı gün okuduğum “Bir Kediyi Terk Etmek” kitabında da Murakami, babasının haiku yazdığından bahsediyordu. Hemen ondan sonra da burada bu kitabın en güzel bölümünün bu cümleyle başlaması da beni mutlu etti. Haikular böyle iki-üç cümlelik, en azından benim gördüğüm örnekleri öyleydi, kısa şiirler gibi bir şey. En az kelimeyle en fazla duygunun aktarılmaya çalıştığı bir edebi tür gibi bir şey. Murakami’nin babası da yazarmış o tarz haiku. Hatta çeşitli dergilere göndermiş, onların bazıları basılmış falan.
Burada da tabii ki Kazu’nun haikuyla ilgilenmesi… Zaten onun resimle de ilgisi var. Onunla ilgili artık, yani bu kafe çalışanlarıyla zaten abi kardeş gibi oluyoruz okurken ve adeta kendi ailemizden insanlarmış gibi tanıyoruz onları, bir bağ kuruyoruz. Kazu da o insanlardan biri. Zaten bu son hikaye tamamen kafe çalışanları arasında geçiyor. Doğal olarak bir oyun olduğu için bu, ben zaman zaman da böyle onları seyrediyormuş gibi de hissettim, gözümde öyle canlandırdım. Yani hep sahne dönüşü, oturuyoruz böyle sahneler, o geçişler, perdeler…
Belki bu kitap ilerde beyaz perdeye de uyarlanır. O zaman da o filmi seyretmek isterim mutlaka. Böyle bir şey olursa bir yorum falan atın bölüm için, benim de haberim olsun. Yoksa ben duymam yani, böyle şeyleri çok geç öğrenirim. Ve geçelim işte Kazu’nun o resim merakı ile ilgili anlatımı. Picasso severler özellikle buraya dikkat etsin:.
“Kazu’nun çizimleri aşırı gerçekçiydi. Sadece kalem kullanarak fotoğraf kadar gerçeğe yakın işler çıkarıyordu ama sadece kendi gözlemleyebildiği şeyleri çizebiliyordu, çizimleri asla hayali tasvirler içermiyordu.
İnsanlar bir şeyleri düşündükleri kadar nesnel biçimde görüp duymazlar. Görsel ya da işitsel bilgiler zihne girerken; tecrübeler, düşünceler, şartlar, vahşi fanteziler, önyargılar, tercihler, bilgiler, farkındalık ve zihnin sayısız diğer faaliyeti aracılığıyla bozulur. Pablo Picasso’nun sekiz yaşında yaptığı çıplak adam çizimi olağanüstüydü. On dört yaşında yaptığı Katolik cemaat töreni tablosu çok gerçekçiydi. Ancak sonra en iyi arkadaşının intiharının ardından yaşadığı ve Mavi Dönem olarak bilinen yıllarında tabloları mavinin gölgesine bürünmüştü. Sonrasında yeni bir aşka yelken açmış, Kırmızı Dönem’de parlak ve renkli resimler yapmıştı.
Afrika heykellerinden etkilenerek kübizm akımının bir parçası olmuş, ardından neoklasik tarza dönmüş, sürrealizle devam etmiş ve nihayetinde ünlü Ağlayan Kadın ve Guernica tablolarını yapmıştı.
Bu sanat eserelri dünyayı Picasso’nun gözünden aktarıyordu. Her biri Picasso’nun zihin süzgecinden geçenlerin sonucuydu. Şimdiye kadar Kazu insanların fikir ya da davranışlarına karşı koymaya ya da onlara meydan okumaya yeltenmemişti. Bunun nedeni, kendi duygularının dünya ile girdiği etkileşim sonucu süzgecinden geçirdiklerinin parçası olmamasıydı. Ne olursa olsun güvenli uzaklıkta kalıp etkilenmemeye çalışırdı. Kazu’nun tutumu, yaşam tarzı buydu. Başkalarına da böyle davranırdı.”(s.175)
İlk defa kitabın belki son 15–20 sayfasına geliyoruz, ama bir roman okuduğumuzu ben bu cümlelerle hissettim. Bence burası da güzel bir ekleme olmuş. Ekleme olmuş diyorum çünkü bunu oyunda yer almıyordu herhalde, ya da belki bir dış ses gibi anlatılıyordu, bilmiyorum.
Ben sadece şöyle bir anekdot aktarabilirim buna dair: Zaten bunu da defalarca farklı farklı yerlerden hem duyduğum hem okuduğum bir şeydi bu. Bu da defalarca farklı yerlerde hem duyduğum hem okuduğum, gözüme çarpan bir şeydi. “Ya kesin yaşanmıştır” derler ya… Ya öyle ironi olarak değil. Ama Picasso zaten çok acayip bir adam. Bu Guernica tablosu… Bir de bir asker, yani soruyordu sanırım “Kim yaptı?” diye sormuş, yani bu tabloyu. Picasso da “Siz yaptınız” demiş. O da dünya tarihinden etkileyici bir sahnedir. Elindeki fırçayla bile cephedeki askerlerin yapamayacağına daha fazlasını yapabilen bir adam Picasso.
Ve gelelim son alıntıma. Burada artık sonunda son hikayeden üç tane alıntı almışım. Ama sadece bu, aslında olay örgüsüne dahil.
“Tomako cenazede ağlamış ama o günden sonra üzgün olduğuna dair en ufak bir belirti görülmemişti. Eskisinden daha çok güler olmuştu. Kei annesinin neden sürekli gülümsediğini anlayamıyordu. Bir gün ona, ‘Babam öldüğü hâlde sen neden mutlusun? Neden üzülmüyorsun?’ diye sordu.
Kei’nin ölümü çok karanlık bir kutu olarak tarif ettiğini bilen Tamako, ‘Baban bizi o çok karanlık kutunun içinden görüyorsa sence ne düşünüyordur?’ diyerek cevap vermişti bu soruya. Kei’nin babası için güzel duygular dışında bir şey beslemeyen Tomako, Kei’nin suçlayıcı sorusuna elinden geldiğince en iyi yanıtı vermeye çalışmıştı: ‘Neden bu kadar mutlusun?’
‘Baban o kutunun içine istediği için girmedi. Bir nedeni vardı. Mecburdu. Baban bize o kutudan bakıyor ve senin her gün ağladığını görüyorsa sence ne düşünüyordur? Bence bu onu üzüyordur. Babanın seni ne çok sevdiğini biliyorsun. Sence sevdiği birinin mutsuz olduğunu görmek baban için acı verici değil midir? Neden her gün gülümseyip bababın da o kutuda gülümsemesini sağlamıyorsun? Bizim gülmemiz onu da güldürür. Bizim mutluluğumuz babanı da o kutuda mutlu eder.’ Bu açıklamayı duyan Kei’nin gözleri dolmuştu.”(s.178)
Aslında bu da çok olay örgüsüne dahil değilmiş ben… Evet, son hikaye yani o kadar ağır ki hiç ondan bahsetmeye… En azından kitabı okumamış olanlar için de bir şeyler kalsın yani, değil mi? Ben burada bazen kitapları ziyan ediyormuş gibi de hissediyorum.
Son hikaye yani… Her şeyi gördük, daha ne olabilir diyeceksiniz belki ama hiç o kadar emin olmayın. Son hikaye… O da bambaşka. Sonuç olarak çok hüzünlü ama bir o kadar da güzel bir kitap “Kahve Soğumadan Önce”. Ama o kadar uzun bir bölüm oldu ki bu da, hiçbir kahve dayanılmaz herhalde buna, çoktan soğumuştur, çoktan soğutmuştur.
Ben dikkat edeceğim, başka şeylere de dikkat edeceğim bundan sonra. O kütüphaneden farklı bir insan olarak çıktım kitabı bitirdikten sonra. Zaten akşam da olmuştu, hava kararmıştı. Hafif bir yağmur da çiseleme… Ama durmuştu, çok güzel de bir hava vardı. Tam böyle bir film sahnesi gibiydi yani benim için.
Umarım sizin için de güzel bir yazı olmuştur. Buraya kadar gelip zaman ayırdığınız için çok teşekkür ediyorum. Çok sağ olun.


