30 Ocak 2025 Perşembe

Kahve Soğumadan Önce

 

Kahve Soğumadan Önce, Metaverse’de Murakami’nin Yerine Gitmek ve Özgüvenin Zararları

Toshikazu Kawaguchi, Kahve Soğumadan Önce isimli bu kitabı normalde bir oyun olarak yazmış. Japonya’da sahnelenen ödüllü bir tiyatro oyunuymuş bu aslında ama işini bilen bir editör yazarı ikna etmeyi başarmış ve Toshikazu Kawaguchi isimli yazarın ilk romanıyla böylece dünya tanışmış. Ben de bu kitabı Epsilon Yayınevi’nin Ekim 2022 tarihli 6. baskısından okudum. İngilizceden çeviren Şebnem Tansu’nun da ellerine sağlık diyerek başlayalım kahvelerimiz soğumadan.


Bu yazı kitap hakkında tat kaçıracak bilgiler (spoiler) içerebilir.

Kitap dört bölümden oluşuyor. Dört farklı kısa hikâye gibi de düşünebilirsiniz ama birbiriyle tamamen bağımsız da diyemeyiz. Okurken zaten bir oyundan uyarlandığını anlıyorsunuz hemen. Ama merak etmeyin, o tiyatro metinleri gibi karakterlerin isimleriyle, konuşma çizgileriyle falan yazılmamış. Bölümlerin başlıkları şu şekilde: Âşıklar, Karıkoca, Kız Kardeşler ve son olarak da Anne ve Çocuğu. Her bölümden sonra yeter artık bunda ağlamayacağım diye direndim ama gözyaşlarımı tutamadım okurken.

Kitap önce kısaca kurallardan bahsediyor ama oraya çok takılmayın çünkü bu kurallardan her bölümde tekrar tekrar bahsettiği için zaten ezberliyorsunuz artık. O yüzden ben hiç oralara girmeden ilk hikâyemizden başlıyorum:

“‘Ah, Tanrım! Saat kaç olmuş? Üzgünüm, gitmeliyim,’ diye mırıldandı adam kaçamak bir şekilde. Ayağa kalkıp çantasına uzandı.
‘Öyle mi?’ dedi kadın.
Aklı karışmış bir hâlde adama bakıyordu. Ağzından ‘bitti’ diye bir söz çıktığını duymamıştı. Adam onu, üç yıllık kız arkadaşını arayıp ciddi bir konuşma yapmak için çağırmıştı. Sonra da çalışmak için Amerika’ya gideceğini söylemişti ansızın! Üstelik hemen, birkaç saat içinde yola çıkması gerekiyordu. Malum sözcükler dile getirilmemiş olsa da kadın, adamın ciddi konuşmadan kastının ayrılık konuşması olduğunu artık anlamıştı. Ciddi konuşmanın ‘Benimle evlenir misin?’ gibisinden bir yere gideceğini düşünmekle -bunu ummakla- bir hata yaptığını da artık biliyordu.
‘Ne oldu?’ dedi adam umursamaz bir tavırla. Göz teması kurmamıştı.
‘Bir açıklamayı hak etmiyor muyum?’ diye sordu kadın.
Kadının sorgulayıcı üslubu adamın hiç hoşuna gitmemişti. Bodrum katta, penceresiz bir kafedeydiler.”(s.11)

Kitap sanırım böyle başlıyordu. İlk hikaye ve ben kafe hakkında neredeyse aklıma gelen bütün gereksiz ayrıntıları söyledim zannediyordum, ama penceresiz de bir kafe. Evet, onu atlamışım ve bir diğer sıkıntı da problem de o. İşte koltukta, zaman yolculuğunun yapıldığı, geçmişe gittiğiniz koltukta her zaman bir kadın oturuyor. Beyaz elbiseli bir kadın sürekli tek başına oturmuş, orada kahvesini içerken bir yandan kitap okuyor ve sıkı durun.

Şimdi bütün bunlar eğer kitabı fantastik yapmaya yetmediyse sıkı durun, hemen spoilerı da veriyorum. Gerçi bu daha başta yazıyor ama şimdiden, evet uyarayım ben bu kitabın yine her şeyinden bahsedeceğim. Bence kesinlikle okuyun bu kitabı, “Kahve Soğumadan Önce”, çok güzel bir kitap çünkü bence. Ne diyordum? Evet, o sandalye her zaman dolu. Çünkü orada beyaz elbiseli bir hayalet oturuyor, bir hayalet kadın sürekli kahvesini içiyor. Kesinlikle oradan bütün gün kalkmamaya yemin etmiş gibi durup sürekli kahvesini içip kitabını okuyan, kimseyle göz göze gelmeyen, süre zarfında sadece garsonla göz göze gelen ve onu oradan kaldırmaya çalışan birisi olursa ona böyle ters ters bakarak lanetleyen, onun böyle bütün enerjisini alan, yere yığılıyor yani. Hatta onu oradan kaldırmaya çalıştıklarında böyle bir hayalet var kitapta.

Bir de, peki nasıl yapacağız bu yolculuğu? Günde bir kere sadece tuvalete gitmek için kalkıyormuş o kadın. Böyle de bir püf nokta var. Yani garson bütün bu az önce bahsettiğim kuralları açıklıyor. Buraya sırf bunun için gelen müşteriler olursa ve hala eğer kalkıp gitmeye ikna olmazlarsa, niyetlilerse yani, en son o niyetlerini aslında göstermek için (bu da bir sınav gibi bir şey) bütün gün orada oturup beklemeleri gerekiyor. Hatta bazen gece oluyor, artık kafe kapanacak, kadın yerden kalkmamış oluyor ama o zaman da mesai yapıyor çalışanlar, yine bekliyorlar onu. Çalışanlar zaten çok müşteri odaklı değil, kendi hallerinde arka mutfağa gidiyorlar, geliyorlar, çok rahat bırakmışlar zaten. Yani bir hayaletle yaşıyorlar orada. Hayalet sayesinde zaten klima olmamasına rağmen, o yazın en sıcak zamanlarında bile hep soğuk orası. Öyle de bir güzel yanı var.

Keşke böyle bir kafe İstanbul’da da olsaydı, yani ben de giderdim sürekli. Japonya’da böyle, eğer zamanda yolculuk diye bir şey de olsa, yine gitmek isteyeceğim bir kafe. Daha var aslında, Murakami’nin işlettiği o jazz kafe. İmkanım olsa oraya da gitmek, görmek isterdim. Hatta ben bunun böyle bir gelecekte, bir sanal bir böyle metaverse evreni gibi, bu Murakami’nin işlettiği o kafeye gidip orada kitap okuyup müzik dinleyebileceğiniz… Ya şu an nasıl işte Spotify’da, YouTube’da falan onun playlistleri varsa, kitaplarında geçen müzikler, onları dinleyebiliyor mesela. Ama bu metaverse de yani çok tutmadı gibi. Koca Facebook adını değiştirdi falan ama, ya başka bir şirket yapsa herhalde böyle bir hata batardı diye bir şey okumuştum. Ben onlar da çok zarar etmişler, ama bazı teknolojiler de böyle önce bir gelmeyecek gibi oluyor, sonradan uyum sağlıyor yavaş yavaş.

Neyse, biz dönelim kitabımıza. Şimdi bu kadın kötü bir duruma düştü, ona da üzülerek başladı, tam bir duygu sömürüsü. Yani aslında bu kitap böyle… O bizde de vardır ya, illa ağlatacağım diye işte. Aras Bulut zaten şu an güncel. Hem gerek dizilerde gerek filmlerde, adam Atatürk bile oldu yani. İyi ağlıyor diye her rolü de veriyorlar, dizilerde de zaten her bölüm herhalde ağlıyor. Bilmiyorum da ben, fragmanlarında, reklamlarından falan gördüğüm kadarıyla.

Biraz bu kitapta da, evet yazar ağlatmaya çalışmış. Yani sürekli böyle olmayacak senaryoyla çıkıyor karşımıza. Ama etkileyici olması için de böyle olması lazım. Şimdi bu kadın burada biraz da haklı yere, haklı olarak yani, adama kızıyor ama bunu da ifade edemiyor. Hep içinde kalıyor yani o söylemek istediği şeyler, o keşkelerle kalıyor yani. Ve sonradan kafe hakkında yazılmış o yazıyı görüyor, buluyor bir yerden o efsane gibi dolaşan hikayeyi ve aradan bir hafta geçtikten sonra geliyor o kafeye. Ve Kazu isimli, evet bizim o garsonun da meşhur kafenin sanki o yolculuklardan sorumlusu gibi bir hali, tavrı olan, insanlara yardımcı olan garsonla tanışıyor ve bütün bu kurallara ikna oluyor.

Sadece o aklında şimdiki zamanın hiçbir şekilde ne yaparsa yapsın değişmeyeceği, sevgilisi yine gidecek, biraz içinde o tereddüt var. “E o zaman yani niye yapsın, niye geçmişe gitsin, yani ne değiştirecek?” kafasında böyle sorular da var. Ne istediğini aslında kendi de bilmiyor, sadece içindeki o pişmanlık. Benim de biraz onu anlatan, sonrasını da anlatan… Evet, sonrasından da varmış anlatım. En iyisi ben hemen onları paylaşayım.

“Kadının adı Kazu Tokita’ydı. Kazu kafenin sahibinin kuzeniydi. Bir yandan Tokyo Sanat Üniversitesi’nde okurken bir yandan da garsonluk yapıyordu. Oldukça güzel yüzlü, beyaz tenli, badem gözlü bir kızdı. Ne var ki yüzü pek akılda kalıcı değildi. Ona baktıktan sonra gözlerinizi kapayıp ne gördüğünüzü hatırlamaya çalışsanız zihninizde hiçbir şey canlanmazdı. Göze çarpan biri değildi. Albenisi yoktu. Çok arkadaşı da yoktu. Öte yandan bunu dert ettiği de söylenemezdi. Zira Kazu insan ilişkilerini hayli yorucu bulan bir tipti.
‘Peki… ona ne oldu? Şimdi nerede?’ diye sordu Hirai elindeki fincanla oynarken. Adamın nerede olduğunu pek umursuyor gibi görünmüyordu.
‘Amerika’da,’ dedi Fumiko ve yanaklarını şişirdi.
‘Yani erkek arkadaşın işi seçti, öyle mi?’ Hirai kelimelerini meselenin tam kalbine saplamakta ustaydı.
‘Hayır, bu doğru değil!’ diye itiraz etti Fumiko.
‘Hadi ama! Gerçek bu. Sonuçta gitmiş işte Amerika’ya!’ dedi Hirai. Fumiko’yu anlamakta zorlanıyordu.
‘Anlattıklarımı anlamadın mı?’ dedi Fumiko öfkeyle.
‘Kısmen.’
‘Gitme diye haykırmak istedim ama gururumdan yapamadım.’
‘Pek çok kadın için bunu yapmak kolay değil tabii!’ Hirai yüzündeki alaycı gülümseme ile arkasına yaslanacakken dengesini kaybedince az kalsın sandalyeden düşüyordu.
Fumiko, Hirai’nin tepkisini görmezden geldi. ‘Sen beni anladın, değil mi?’ deyip destek beklercesine Kazu’ya baktı.
Kazu derin düşüncelere dalmış bir edayla, ‘Yani özetle onun Amerika’ya gitmesini istemediği söylüyorsun, değil mi?’ diye sordu.
Kazu doğrudan konuya giren biriydi.
‘Yani, sanırım… hayır istemiyordum. Ama…’”(s.17)

Ya burada daha da üzülüyorsunuz, yani düşeni bir tekme de kafe çalışanları vuruyor gibi bir şey. Hirai de burada kafenin aslında patronu. Bir de onun karısı var, tam bir aile şirketi gibi bir durum söz konusu yani. Zaten bu kafede başka çalışmak mümkün değildi, kolay kolay insanlar barınamaz da sanırım. Buradaki olay aslında biraz da vazgeçirmek, yani onu denemek, sınamak. “Bak ne yaparsan yap, o yine Amerika’da olacak. Şu anki zamanı, şimdiki zamanı değiştiremezsin, istediğin kadar bir hafta önceye dön.” Ama Fumiko, evet Fumiko’ydu kadının ismi, kararlı. Ya bunlar ne derse desin, çünkü artık içinde öyle bir pişmanlık var ki, tüm cesaretini toplamış ve o gün bekliyor ısrarla. Artık çalışanları da, Kazu da ikna ediyor ve o gün bekliyor ısrarla, ama kadın kalkmıyor bir türlü, hayalet kadın. Onun bir ismi yok.

Ve bu arada onun neden hayalet olduğunu öğreniyoruz, orası da çok çarpıcı. Kadın orada hayalet olarak kalmış, çünkü o da bir gün kahvesini içip geçmişe dönmek için gelmiş oraya ve kahve soğumadan önce kahveyi bitirememiş orada. Belki de bu oyunun en önemli kuralı bu ve insanların buradan vazgeçmesinin, kaçıp gitmesinin belki de hatta en önemli nedeni de bu. Eğer kahveniz soğursa, o hayaletin yerini alacakmışsın artık, artık orada yaşamaya mahkum olan bir insana dönüşeceksin gibi bir durum var. O zavallı kadın da orada geçmişte kahvesini soğutmuş ve o hayalete dönmüş.

Ama buna rağmen Fumiko gözünü karartmış, işte çok kendisine güveniyor. Zaten böyle kendine güven, özgüven hep aşılanır insanlara, yüklenmeye çalışılır özellikle bu kişisel gelişim kitaplarında, eğitimlerinde vesaire. Ama bu çok kendine güvenmenin de böyle bir yan etkisi var: sevdiğiniz insanları kırabiliyor, çok fazla gurur yapabiliyorsunuz. Fumiko iş hayatında çok başarılı bir kadın, ama işte biraz yaşı da ilerlemiş ve ondan küçük kız kardeşi de evlenmiş. Ve ondan daha da küçük erkek kardeşinin de bir sevgilisi var, o da evlenmek üzere ve ailesi sürekli başının etini yiyor yani. Japonya’da da bizdeki toplum baskısı çok daha fazladır hatta. Orada kadınlara iş hayatında belki daha rahat zannediyoruz ama bayağı ikinci sınıf vatandaş gibi davrandıklarını da ben okumuştum bir yerde. Çok böyle Japonların işte o her şeyi abartma özellikleri, bu yönde de varmış sanırım. Neyse, burada konu o değil, biz de bilip bilmeden konuşmayalım.

Ve sonunda o hayalet kadın tuvalete gidiyor, Fumiko da hemen geçiyor oturuyor ve adamın aslında ne kadar özgüvensiz olduğunu, kendisini o kadının yanına hiçbir şekilde yakıştıramadığını öğreniyoruz, görüyoruz. Fumiko başta kendisini çok ifade edemiyor ama bakıyor ki kahve soğuyacak, yani artık az zamanı kalmış. O da işte çok güzel bir ayrıntıyı orada… Yani normalde böyle bunları rahat rahat konuşabilecek bir insan değil ama işte yani son çare. Zaman akıyor. Bunun bilincinde olduğunuzda belki de hiç olmayacağınız kadar cesaretli oluyorsunuz.

Ve o zaman da o adam da yani bunları açıklıyor ilk defa ve onun kendisine bu kadar aşık olduğundan haberi yokmuş. Onun sadece tek hayali Amerika’da o bir oyun şirketinin, bir oyun şirketi varmış, onun hayallerindeki onunla çalışmak ve bu fırsatı da yakaladığında yani Fumiko’nun çok üzüleceğini bile zannetmemiş. İşte erkekler biraz, bizde de o var. Söylenmeyen, çok anlamıyoruz, bas bas bağıran lazım bazen. Kadınlar mesela o konuda çok daha duygularını hem ifade etmede hem anlamada… İşte çocukluktan beri böyle yetiştikleri için sadece bizde de değil bu demek, bütün kültürlerde “Erkekler ağlamaz, duygularını göstermez, göstermemesi gerekir, ciddi olacak çünkü savaşacak, savaşmak zorunda hep, hatta kazanmak zorunda” gibi bir algı her yerde var yani. Demek ki o da işte biraz erkeklerin duygulara yabancılaşmasını da sağlıyor. Hem anlayamıyoruz, “Sen kendin göster,” görmeyince. Bu sefer görünce de anlamıyorsun, bir şey hayatında olmayınca yavaş yavaş onu unutuyorsun, kaybediyorsun.

Çok da saçma sapan da bir şey yüzünden, yani bir yüzünde bir yanı kesikmiş saçıyla hep onu kapatıyormuş. Oralar biraz… Evet, kitabın kurgusunda biraz basit kaldı ama bir yandan da işte bir oyun da sonuçta. Orada insanlara tek bir mekanda, belli başlı karakterlerle bir şeyleri göstermek zorunda olduğu için çok bunlara takılmadım yani. Sonuçta bunun bir kitaba çevrilmesine şükreder bir haldeydim okurken, çünkü kalkıp da Japonya’ya gidip bir oyun seyredebileceğim bir kafe falan bir şey açılırsa anca öyle gidebilirim yani şu an Japonya’ya.

Neyse, sonuçta dediğim gibi Fumiko konuşuyor, birbirlerine içlerini döküyorlar o kahve soğumadan önce, o kadar kısa bir sürede bile. Çünkü 3 yıldır da yani sevgililer artık, ama belki de hayatlarında ilk defa o 3 dakikada konuşabiliyorlar, anlaşabiliyorlar. Ve adam kalkmadan önce diyor ki “3 sene sonra beni bekle, geleceğim.” Ve bu da artık Fumiko’nun bütün kafasını karıştırıyor. Yani hem rahatlıyor gerçeği öğrendiği için, hem de en son bunu duyunca içini bir umut da kaplıyor. Ve kalkıyor, hesabı ödemek üzere tezgaha doğru ilerliyor.

“Kazu tezgaha dönünce, ‘Nasıl geçti?’ diye sordu üstünkörü.
Fumiko bu sözleri duyunca geçmişe gittiğinden emin oldu. O güne, bir hafta öncesine dönmüştü. Ama öyleyse…
‘Düşünüyorum da…’
‘Evet?’
‘Şimdiki zamanı değiştiremiyoruz, değil mi?’
‘Doğru.’
‘Peki ya gelecekte olacak şeyleri?’
‘Neden bahsettiğini anlamıyorum.’
‘Bundan sonrasını diyorum,’ dedi Fumiko. ‘Yani geleceği değiştirebiliyor muyuz?’
Kazu doğrudan Fumiko’nun gözlerine baktı. ‘Pekâlâ, gelecek henüz yaşanmadığına göre sanırım bu sana bağlı…’ dedi. İlk kez gülümsemişti.
Fumiko’nun gözleri parladı.
Kazu kasanın önüne geçti. ‘Kahve servisi artı gece vardiyası için ilave ücret; 420 yen lütfen,’ dedi usulca.
Fumiko başını sallayıp kasaya yöneldi. Ayakları âdeta yerden kesilmişti. 420 yen ödedikten sonra Kazu’nun gözlerine baktı.
‘Teşekkür ederim,’ deyip başını eğdi.
Kafenin içine göz gezdirdikten sonra başını bir kez daha eğdi, bu seferki kafeyi selamlamak içindi. Sonra da kafasındaki bütün soru işaretlerinden kurtulmuş olarak kafeden çıktı.
DİNG-DONG
Kazu sanki sıradışı bir şey olmamış gibi duygusuz bir ifadeyle parayı kasaya koydu. Elbiseli kadın elindeki Âşıklar adlı kitabı yüzünde hafif bir tebessümle kenara bıraktı.”(s.58,59)

İlk hikaye böyle sonlanıyor. O aradaki “ding dong” da kafeye her birisi girip çıktığında kapıdaki çalan zil gibi bir şey. Onun sayesinde garsonlar, yani birinin geldiğini gittiğini anlıyorlar. Çünkü o derece etrafı kayıtsızdır artık. Belki de insan böyle oluyor. Yani kafenizde bu kadar olağanüstü bir durum yaşanıyor, her şey size doğal geldiği için, yani hayatta onları hiç şaşırtacak bir şey yokmuş gibi, her şey sıradanlaşmış, her şey olağanlaşmış bir şekilde yaşıyorlar.

Ama merak etmeyin, bu olaylardan onlar da nasibini alacak. Hatta bu çok uzakta da değil. Hemen bir sonraki hikayeyle başlıyor. Kitabın iki tane müdavimi var. Hatta ilk hikayede de Fumiko orada beklerken bir adam da geliyor, sürekli gözlüyor, işte “Ben de oturacaktım, siz sırada mısınız?” falan gibi darlıyor orada Fusagi’yi. Ama o adam zaten her gün geliyormuş oraya, sonradan bunu öğreniyoruz ve sürekli orada geçmişe gitme endişesi var. Artık oradaki çalışanlar da şaşırıyor. Yani soruyorlar, hatta “Sen niye oraya oturmak istiyorsun?” diye. Çünkü o adamın karısı, zaten alıntımı da yazıyor, bir hemşire. O da zaten o kafeye sürekli girip gidiyor.

Ama Fusagi neden gitmek istediğini… Burada bir önemli püf nokta var: zaten zamanında bu Fusagi’yle Kohtake mektuplaşarak tanışmış ve Fusagi aslında eğitimsiz, çok zor okuyor. Onu geçtim, zaten çok zor yazabiliyor. Yani bir kelimeyi böyle 2 saat falan yazıyor. Artık nasıl yazıyor… Bu Japonların bir de alfabeleri de bir değişik olduğu için, kadın zamanında ona böyle sayfalarca mektup yazarmış. Ama Fusagi sadece böyle bir cümlelik, iki kelimelik, bazen de hatta onun yazdıklarını da çok anlayamazmış.

Değişik bir hikaye yani. Böyle bir dizide de sanki bizim bir dizimizde işlenmişti bu durum. Yine Gibi miydi? Ama evet, Gibi’ydi galiba. Kız arkadaşı sürekli emojilerle cevap yazıyordu, cevap atıyordu. Meğer okuma yazma bilmiyormuş. Bak o gelmemişti kitabı okurken aklıma, gelseydi en azından arada böyle gülerdim. Bunlar böyle podcast’te geliyor aklıma.

Neyse, biz hikayemize bu alıntı eşliğinde başlayalım.

“Alzheimer hastalığından önce Fusagi bu tür masallara inanacak türden biri değildi. Kohtake kafenin insanları geçmişe gönderdiğine dair söylentilerden bahsedince onunla alay ederdi. Ne hayaletlere ne de paranormal olaylara inanırdı.
Fakat hafızasını kaybetmeye başladıktan sonra bir zamanların kuşkucu Fusagi’si kafeye gelip elbiseli kadının yerinden kalkmasını bekler olmuştu. Kohtake ilk duyduğunda buna inanmakta zorlanmıştı. Ama karakter değişikliği Alzheimer belirtilerinden biriydi, hastalık ilerliyordu ve Fusagi son zamanlarda iyice dalgınlaşmıştı. Bu tür değişiklikler nedeniyle Kohtake onun inandığı şeylerin değişmesinin de garip olmadığına kanaat getirmişti.
İyi ama neden geçmişe dönmek istiyor? Kohtake bunu çok merak ediyordu. Bunu ona birkaç kez sormuştu ama Fusagi her seferinde, ‘Bu bir sır,’ demişti.
‘Sanırım sana bir mektup vermek istiyor’ dedi Kazu, sanki Kohtake’nin zihnini okumuş gibi.
‘Bana mı?’
‘Hı-hı.’
‘Bir mektup mu?’
‘Fusagi sana bir türlü vermediği bir şey olduğunu söyledi.’”(s.80)

Buradan sonraki anlatımda da tabii ki o mektubu olduğu gibi paylaştım. Benim zaten bu mektup sayfam inatla her kitapta, her hikayede karşıma çıkıyor. Kohtake’nin hemşire olduğunu, aslında yani bir önemi yok, insanların mesleğine falan çok dikkat etmem ama Kawaguchi gözümüze sokuyor. Yani artık hatta orası beni biraz gıcık da etmişti. Orada kocasının Alzheimer olması, ama “Ben zaten hemşireyim” diyor, “Yani onunla ilgilenirim, bizim için sorun olmaz” falan diyerek bir yandan kendini hazırlıyor güya o duruma. Ama sürekli de böyle bunu belirtmesi biraz sinir ediyor insanı. O da onun bir savunma refleksi belki de, anlayış göstermek lazım.

Ama işte bu mektupta ona cevabı çok güzel vermiş kocası ve bu mektubu o kim bilir kaç günde yazdı. Yani o, çünkü o eciş bücüş yazılardan anlıyor. Bir de onun yazdığını… Öyle de ayrıca bir önemi var, değeri var bu mektubun Kohtakeiçin. Ve bütün bu olayların yetmezmiş gibi daha da trajik bir yönü: Tam da o gün Fusagi artık karısını da hatırlamıyor. Kafeye geldiğinde “Sen kimsin?” diyor. Ve Kohtakeda bunu görünce artık anlıyor, yani çok geç kaldığını. Kocası da muhtemelen geçmişe dönüp ona veremeyecek o mektubu.

“Ben alsam, ben nasıl alabilirim, nereye saklıyor acaba?” diye düşünürken aklına geliyor. “O zaman ben” diyor, “geçmişe gideyim. Belki bugünü değiştiremeyeceğim ama geçmişte ondan o mektubu almaya çalışayım” diyerek bir yolculuğa çıkıyor, bizi bu hikayenin sonuna götürüyor ve bu hikâye şöyle bitiyor:

“Kazu gözyaşları içindeki Kohtake’ye baktı ve mektubu yüksek sesle okumaya başladı.
Bir hemşire olduğu için çoktan fark ettiğini tahmin ediyorum. Bir şeyleri unuttuğum bir hastalığım var.
Ben hafızamı kaybetmeye devam ederken senin duygularını bir kenara atıp hemşire kimliğinle, ne kadar garip şeyler söylesem ya da yapsam da hatta seni unutmuş olsam da benimle ilgilenmeye devam edeceğini tahmin edebiliyorum.
Bu yüzden senden bir şeyi asla unutmamanı istiyorum. Sen benim karımsın. Karım olarak hayatın çok zorlaşırsa beni bırakmanı istiyorum. Hemşire olarak yanımda kalmak zorunda değilsin. Bir koca olarak iyi değilsem, o zaman beni bırak. Senden sadece karım olarak yapabileceklerini yapmanı istiyorum. Biz karıkocayız. Hafızamı kaybetsem de karıkoca olarak birlikte olmamızı istiyorum. Sadece merhamet yüzünden yanımda kalmana dayanamam.
Bu yüzüne söyleyebileceğim bir şey olmadığından mektupta yazdım.
Kazu okumayı bitirdiğinde Kohtake ve Kei tavana bakıp yüksek sesle ağlamaya başladı.”(s.102)

Kei de ilk hikayedeki kafenin sahibi dediğim Hirai’nin karısı. O da tabii ki Kotak ile oraya sürekli gelip gittiklerinde artık arkadaş olmuş ve Kei’nin ağzı okumayı bitirince o da ağlıyor. Ben artık baktım ikide bir, o zaman böyle biraz kendimi zorlamıştım, dedim artık yeter yani, her hikayede ağlamayacağım. Hatta acaba dedim, bu kitabı yarıda bırakıp sonra tekrar gelip mi devam etsem, ama sonra dayanamadım.

Tabii biraz da bu psikolojiyle okuduğum için bu üçüncü hikaye beni çok sarmadı, diğer iki hikaye kadar etkilemedi diyebilirim. Ama yani şimdi düşününce belki de aslında en ağır olanlarından biri de buydu. Yine kafenin müdavimlerinden bir kadın var. Hemen onun da yan tarafta hatta bir oteli var. Otelde mesaiye başlamadan önce her gün gelip orada kahvesini içiyor. Onun da küçük bir kız kardeşi varmış. Ailesi biraz zengin gibi bir durumları var, ama bu kadın biraz ailesini de terk edip geldiği için, kız kardeşinin onu bulup sürekli onunla konuşmak istemesini yanlış anlıyor ve bir türlü onunla konuşmuyor.

Onu çeşitli bahanelerle, biraz benim o sinemaya gitmeme için uydurduğum o saçma sapan bahaneler gibi şeyler söyleyerek sürekli kız kardeşini oyalıyor, görüşmemek için. Çünkü konuşurlarsa onun onu eve çağıracağını düşünüyor. Ama öyle bir olay oluyor ki, ya bu kafeyi belki de sadece o ortamı yüzünden seven, hiç o fantastik masayla ilgilenmeyen kadın bile geçmişe yolculuk yapmak istiyor, yapmak zorunda kalıyor yani bir anlamda.

Ve bu hikayede de yine karşımıza çıkan güzel bir ayrıntı: Kei onun bardağına bir pipet gibi bir şey koyuyor ve son kez uyarıyor onu gitmeden önce. “Kahve soğumadan dön, koyduğum pipet de” diyor, “tam kahve soğumaya yakın bir ses çıkaracak. Onu duyduğunda ne olursa olsun kahveyi iç ve geri dön” diyor. “Bu çok önemli” diye ikna ediyor, ondan söz alıyor. O şekilde geçmişe dönüyor. Ve ondan sadece bir alıntı mı? O küçük kızın adı da, kız kardeşinin adı da Kumi demiş. Bu arada bunu da şimdi görünce hatırladım.

“Kumi ablasına şefkatle baktı. ‘Yok bir şey,’ demesine rağmen yine de konuşmasını bekledi, söylemek istediği bir şey olduğunu anlamıştı.
Uzun süredir sana karşı bu kadar korkunç davranmama rağmen bana nasıl da sevecen bakıyorsun. Bunca zaman beni beklemeye devam ederken duygularından güç aldın. Otelde birlikte çalışmamızı istedin. Asla pes etmedin. Ama ben…
Duyguları arasında kaybolan Hirai uzun süren sessizliğin ardından iki kelime söylemeyi başardı. ‘Teşekkür ederim.’
Bu cümlenin tüm duygularını içerip içermediğini ya da nasıl hissettiğini anlatıp anlatmadığını bilmiyordu. Ama o anda her şeyi bu iki kelimeye sığdırmıştı.”(s.148)

Bu alıntıda tabii bunu biraz kitapta görmeniz lazımdı. Sadece o “Teşekkür ederim” cümlesi seslendirilmiş, geri kalanları onun duygu ve düşünceleri, zihninden geçenler. Ve bu alıntının da devamı var aslında, ama ben burada da ağlamak istemiyorum. O yüzden burada bırakıyorum.

Zaten kısa bir süre sonra da o kahvenin içine koyduğu pipet ses çıkarmaya başlıyordu ve kahvesini soğumadan önce içmek zorunda kalıyordu bu karakterimiz. Ve o çalmaya başladığında da kafedeki çalışanlar anlıyorlardı onun nereden döndüğünü, onun neden geldiğini, neden yaptığını, neden o masaya oturduğunu. Çünkü sadece belli başlı durumlarda veriliyormuş o pipet.

Çok gerçekten hayata dair izler taşıyor. Ve gelelim biz son bölüme: “Anne ve Çocuk”. Yani yeterince ağlamamış gibi bir de böyle bir başlık… Ama bu bölüm şöyle başlıyor:

“Haiku şiirlerinde görünen higurashi ağustosböceği mevsimi sembolize eder ve sonbaharla ilişkilidir.”(s.155)

Bu kitapla aynı gün okuduğum “Bir Kediyi Terk Etmek” kitabında da Murakami, babasının haiku yazdığından bahsediyordu. Hemen ondan sonra da burada bu kitabın en güzel bölümünün bu cümleyle başlaması da beni mutlu etti. Haikular böyle iki-üç cümlelik, en azından benim gördüğüm örnekleri öyleydi, kısa şiirler gibi bir şey. En az kelimeyle en fazla duygunun aktarılmaya çalıştığı bir edebi tür gibi bir şey. Murakami’nin babası da yazarmış o tarz haiku. Hatta çeşitli dergilere göndermiş, onların bazıları basılmış falan.

Burada da tabii ki Kazu’nun haikuyla ilgilenmesi… Zaten onun resimle de ilgisi var. Onunla ilgili artık, yani bu kafe çalışanlarıyla zaten abi kardeş gibi oluyoruz okurken ve adeta kendi ailemizden insanlarmış gibi tanıyoruz onları, bir bağ kuruyoruz. Kazu da o insanlardan biri. Zaten bu son hikaye tamamen kafe çalışanları arasında geçiyor. Doğal olarak bir oyun olduğu için bu, ben zaman zaman da böyle onları seyrediyormuş gibi de hissettim, gözümde öyle canlandırdım. Yani hep sahne dönüşü, oturuyoruz böyle sahneler, o geçişler, perdeler…

Belki bu kitap ilerde beyaz perdeye de uyarlanır. O zaman da o filmi seyretmek isterim mutlaka. Böyle bir şey olursa bir yorum falan atın bölüm için, benim de haberim olsun. Yoksa ben duymam yani, böyle şeyleri çok geç öğrenirim. Ve geçelim işte Kazu’nun o resim merakı ile ilgili anlatımı. Picasso severler özellikle buraya dikkat etsin:.

“Kazu’nun çizimleri aşırı gerçekçiydi. Sadece kalem kullanarak fotoğraf kadar gerçeğe yakın işler çıkarıyordu ama sadece kendi gözlemleyebildiği şeyleri çizebiliyordu, çizimleri asla hayali tasvirler içermiyordu.
İnsanlar bir şeyleri düşündükleri kadar nesnel biçimde görüp duymazlar. Görsel ya da işitsel bilgiler zihne girerken; tecrübeler, düşünceler, şartlar, vahşi fanteziler, önyargılar, tercihler, bilgiler, farkındalık ve zihnin sayısız diğer faaliyeti aracılığıyla bozulur. Pablo Picasso’nun sekiz yaşında yaptığı çıplak adam çizimi olağanüstüydü. On dört yaşında yaptığı Katolik cemaat töreni tablosu çok gerçekçiydi. Ancak sonra en iyi arkadaşının intiharının ardından yaşadığı ve Mavi Dönem olarak bilinen yıllarında tabloları mavinin gölgesine bürünmüştü. Sonrasında yeni bir aşka yelken açmış, Kırmızı Dönem’de parlak ve renkli resimler yapmıştı.
Afrika heykellerinden etkilenerek kübizm akımının bir parçası olmuş, ardından neoklasik tarza dönmüş, sürrealizle devam etmiş ve nihayetinde ünlü Ağlayan Kadın ve Guernica tablolarını yapmıştı.
Bu sanat eserelri dünyayı Picasso’nun gözünden aktarıyordu. Her biri Picasso’nun zihin süzgecinden geçenlerin sonucuydu. Şimdiye kadar Kazu insanların fikir ya da davranışlarına karşı koymaya ya da onlara meydan okumaya yeltenmemişti. Bunun nedeni, kendi duygularının dünya ile girdiği etkileşim sonucu süzgecinden geçirdiklerinin parçası olmamasıydı. Ne olursa olsun güvenli uzaklıkta kalıp etkilenmemeye çalışırdı. Kazu’nun tutumu, yaşam tarzı buydu. Başkalarına da böyle davranırdı.”(s.175)

İlk defa kitabın belki son 15–20 sayfasına geliyoruz, ama bir roman okuduğumuzu ben bu cümlelerle hissettim. Bence burası da güzel bir ekleme olmuş. Ekleme olmuş diyorum çünkü bunu oyunda yer almıyordu herhalde, ya da belki bir dış ses gibi anlatılıyordu, bilmiyorum.

Ben sadece şöyle bir anekdot aktarabilirim buna dair: Zaten bunu da defalarca farklı farklı yerlerden hem duyduğum hem okuduğum bir şeydi bu. Bu da defalarca farklı yerlerde hem duyduğum hem okuduğum, gözüme çarpan bir şeydi. “Ya kesin yaşanmıştır” derler ya… Ya öyle ironi olarak değil. Ama Picasso zaten çok acayip bir adam. Bu Guernica tablosu… Bir de bir asker, yani soruyordu sanırım “Kim yaptı?” diye sormuş, yani bu tabloyu. Picasso da “Siz yaptınız” demiş. O da dünya tarihinden etkileyici bir sahnedir. Elindeki fırçayla bile cephedeki askerlerin yapamayacağına daha fazlasını yapabilen bir adam Picasso.

Ve gelelim son alıntıma. Burada artık sonunda son hikayeden üç tane alıntı almışım. Ama sadece bu, aslında olay örgüsüne dahil.

“Tomako cenazede ağlamış ama o günden sonra üzgün olduğuna dair en ufak bir belirti görülmemişti. Eskisinden daha çok güler olmuştu. Kei annesinin neden sürekli gülümsediğini anlayamıyordu. Bir gün ona, ‘Babam öldüğü hâlde sen neden mutlusun? Neden üzülmüyorsun?’ diye sordu.
Kei’nin ölümü çok karanlık bir kutu olarak tarif ettiğini bilen Tamako, ‘Baban bizi o çok karanlık kutunun içinden görüyorsa sence ne düşünüyordur?’ diyerek cevap vermişti bu soruya. Kei’nin babası için güzel duygular dışında bir şey beslemeyen Tomako, Kei’nin suçlayıcı sorusuna elinden geldiğince en iyi yanıtı vermeye çalışmıştı: ‘Neden bu kadar mutlusun?’
‘Baban o kutunun içine istediği için girmedi. Bir nedeni vardı. Mecburdu. Baban bize o kutudan bakıyor ve senin her gün ağladığını görüyorsa sence ne düşünüyordur? Bence bu onu üzüyordur. Babanın seni ne çok sevdiğini biliyorsun. Sence sevdiği birinin mutsuz olduğunu görmek baban için acı verici değil midir? Neden her gün gülümseyip bababın da o kutuda gülümsemesini sağlamıyorsun? Bizim gülmemiz onu da güldürür. Bizim mutluluğumuz babanı da o kutuda mutlu eder.’ Bu açıklamayı duyan Kei’nin gözleri dolmuştu.”(s.178)

Aslında bu da çok olay örgüsüne dahil değilmiş ben… Evet, son hikaye yani o kadar ağır ki hiç ondan bahsetmeye… En azından kitabı okumamış olanlar için de bir şeyler kalsın yani, değil mi? Ben burada bazen kitapları ziyan ediyormuş gibi de hissediyorum.

Son hikaye yani… Her şeyi gördük, daha ne olabilir diyeceksiniz belki ama hiç o kadar emin olmayın. Son hikaye… O da bambaşka. Sonuç olarak çok hüzünlü ama bir o kadar da güzel bir kitap “Kahve Soğumadan Önce”. Ama o kadar uzun bir bölüm oldu ki bu da, hiçbir kahve dayanılmaz herhalde buna, çoktan soğumuştur, çoktan soğutmuştur.

Ben dikkat edeceğim, başka şeylere de dikkat edeceğim bundan sonra. O kütüphaneden farklı bir insan olarak çıktım kitabı bitirdikten sonra. Zaten akşam da olmuştu, hava kararmıştı. Hafif bir yağmur da çiseleme… Ama durmuştu, çok güzel de bir hava vardı. Tam böyle bir film sahnesi gibiydi yani benim için.

Umarım sizin için de güzel bir yazı olmuştur. Buraya kadar gelip zaman ayırdığınız için çok teşekkür ediyorum. Çok sağ olun.




27 Ocak 2025 Pazartesi

Tuhaf Kütüphane

 

Tuhaf Kütüphane, Yeni Ayakkabıların Ses Çıkarması, Exten Next Olmaması ve Osmanlı’da Vergi

Haruki Murakami okumalarıma yine illüstratörün Kat Menschik olduğu 62 sayfalık kısa bir kitapla devam ediyorum. Daha önce Doğum Günü Kızı ya da Fırın Saldırısı kitaplarını duyduysanız ya da gördüyseniz hatırlarsınız belki.


Bu tarz yazılarım, kitap hakkında tat kaçıracak bilgiler (spoiler) içerebilir.

Okuduysanız zaten benim gibi hayranı olmuşsunuzdur bu serinin. Doğan Kitap tarafından Şubat 2022 tarihli 8. baskısını baskısını buldum
bir kütüphanede ve çeviri de Ali Volkan Erdemir’e aitti.

Tam böyle kütüphanede de okunacak güzel bir masal niteliğinde bir kitap, ama büyükler için masal, büyükler için yazılmış bir masal. Daha çok, çocuklara uygun değil, o konuda da uyarayım. Gerçi karakterimiz küçük bir çocuk, ama hikâye biraz karanlık.

Murakami’nin o hayal gücü… Ama beni bu kitapta en çok sevindiren şeylerden biri Murakami’nin o dörtlemesinde hatırladığımız koyun adamın karşımıza çıkması. Burada da önemli bir rol oynuyor aslında. Gerçi kitap kısa, ama orada da böyle… Tabii resimler tam sayfa, kuşe kâğıt, ciltli kapaklı ve çok güzel bir kitap.

Şu cümlelerle başlıyor hikâye:

“Kütüphane her zamankinden daha sessizdi. O gün yeni deri ayakkabılarımı giymiştim. Gri yer döşemesi üzerinde yürürken, gacır gucur diye tok sesler çıkıyordu ayaklarımdan. Benim ayak sesim değildi sanki. Yeni ayakkabıların çıkardığı sese alışmam hep zaman alırdı.”(s.5)

Yani yine çok güzel bir tespitle başlıyor ve benim o sürekli aradığım sessiz kütüphane ortamı… Maalesef ben öyle bir sessizlik bulamıyorum. Gerçi bu kitaptaki gibi bir kütüphane bulmayın yani, olmasın aman!

Yeni ayakkabıların gerçekten garip bir durumu var. Özellikle de daha öncesinde o ayağınızdan çıkan ayakkabılar o kadar eski görünür ki insana. Yani bu gerçekten inanılmaz, “Bunu mu giyiyormuşum?” dersiniz kendi ayakkabınızı küçümsersiniz. Yani aslında yapacağım en son şeydir, ama bana bile öyle gelir o eski emektar ayakkabınız. Halbuki muhtemelen çok daha rahattır. Yani o eski ayakkabınız, uzun süre o eskimenin de verdiği şeyle ayağınızla artık bütünleşmiştir.

Gerçi ne kadar uzun artık giyebiliyorsanız… Muhtemelen en fazla bir iki sene artık, eğer çok iyi bir ayakkabı değilse. Ki onlar bile o kadar gitmiyor artık. Her şey biraz kullan-at kültürüyle yoğunlaştığı için.

Bu arada ben bu notlarıma biraz bakayım dedim de, çok fazla, yani bu kadar kısa bir kitap için neredeyse her yeri almışım. Biraz, tabii Murakami olunca kendime hakim olamadım. O yüzden bu kayıt sanırım uzun sürecek, şimdiden uyarayım. Ve spoilerlar olacak.

“Kendimi son derece rahatsız hissetmiştim. Doğrusunu söylemem gerekirse, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki vergi tahsil sistemi ile ilgili bir şeyler okumak istiyor değildim. Okuldan dönerken gelmişti aklıma, Osmanlı İmparatorluğu’nda vergi nasıl tahsil ediliyor acaba, diye. Annem çocukluğumdan beri, bilmediğim bir şey olduğunda hemen kütüphaneye gidip araştırma yap diyerek eğitmişti beni.”(s.10)

Burada da karakterimizin annesiyle olan bağını görüyoruz. İyi yetiştirmiş, 13 yaşlarında bir çocuk yani bu ve böyle aklına gelen konuyla ilgili hemen kütüphaneye gitmiş ve Japonya’da olmasına rağmen “Osmanlı İmparatorluğu’nda vergi nasıl tahsil ediliyor” diye bir şey merak etmiş. Yani bu kitap bizim açımızdan da biraz değişik.

Gerçi o (kütüphaneci) daha sonrasında üç tane kitap verecek adam ona. Bir tanesi bir vergi tahsildarı günlüğü gibi bir şey. Yani o karakterin adı, işte üç tane karısı, onbaşı, çocukları falan… Çizilen İstanbul portresi çok hoş değil ama yine de böyle bir konu seçmesi, tıpkı benim o filmlerde işte Türk bayrağı gören “Aa, Türkiye’de, İstanbul’da!” diye heyecan yapan biri gibi, kitaba biraz daha bağlayıcı bir etken oluyor ister istemez.

Ama hikâye aslında buradan sonra başlıyor. Adam bu kitapları verip kitapların kütüphaneden çıkarılamayacağını söylüyor. “Ödünç alınamaz bunlar” diyor, “okuyacaksan burada okuyacaksın.” “Ben o zaman gideyim” diyor çocuk, ona da izin vermiyor. “Ben bu kadar kitabı boşuna mı getirdim sana” diye falan kızıyor bu kütüphane sorumlusu yaşlı adam. O zaman “Tamam, bir yarım saat vaktim var, okuyayım” diyor ve adam seviniyor. Ondan sonra “Hah” diyor, “Tamam öyle gel” diyor, “seni okuma odasına götüreyim.”

Bodrum kata iniyorlar ve labirent gibi bir sağa bir sola yürüye yürüye adam sonunda bir kapıya götürüyor onu. Ardından bu kapıyı da kilitliyor. Çocuk iyice korkuyor tabii, “Ne olacak şimdi?” diye, “Niye kapıyı kilitledin?” falan. “Sana bir ay süre” diyor, “Bu üç kitabı okuyacaksın, ezberleyeceksin. Ancak ondan sonra çıkabilirsin, kelimesi kelimesine.” Bir de yani kocaman ansiklopedi gibi kitaplar bunlar. Bunların okunmasını geçtim, bir de ezberlenecek. Mümkün değil gibi bir şey yani.

Çocuk tabii şok oluyor ama çok daha böyle naif, pasif bir çocuk. Böyle içine kapanık, hemen her şeyi kabul eden, biraz iyi niyetli bir çocuk. Yani o bile artık “Nasıl olacak?” gibisinden şikâyet edince, adam bu sefer ona şöyle diyor:

“Sen önemli önemsiz gibi ayrım gözetmeden her şeyden şikayet eden karakterde biri misin?”(s.15)

Ben de sinir olmuştum bu karaktere iyice. Daha ne yapsın yani çocuk? Ya öyle bir şey bizim başımıza gelse… Şikâyet neymiş, o zaman görür çocuk. Yani yine hiç bağırmıyor bile, ama tabii o odaya kapanınca başlıyor ağlamaya, “Ne olacak, ne yapacağım?” derken koyun adam çıkıyor karşısına.

Ve koyun adam da tabii o bütün saflığıyla, naifliğiyle anlatıyor bildiği kadarıyla: “Bu adam” diyor, “senin beynini çıkarıp yiyecek.” Hemen dan diye, pat diye söylüyor bunu. Biz de şaşırıyoruz, “Nasıl yani?” falan derken çocuk da artık dayanamıyor, soruyor: “O adam gelir mi şimdi?”

“‘Baksana Koyun Adam’ dedim. ‘Neden o yaşlı adam benim beynimi yemek istiyor ki?’
‘Bilgiyle dolu beyin çok lezzetli olur çünkü. Yumuşacıktır. Aynı zamanda böyle topak topaktır.”(s.27)

Evet, mesaj var. Mesaj bırakayım. Çocuklara mı yazdı bu? Bu bir masal mı? Nasıl bir masal? Çocuklara böyle bir şey yazmaz, büyüklere yazmıştır diye belki arka kapakta yazıyor. Ama mesajlar da biraz daha çocukça belki.

Ya da belki de Murakami artık kendini ispatladı, sonra yazdığı bir kitap olduğu için. Ya böyle bir şey bir yazarlık atölyesinde hiç tanınmamış bir yeni bir yazar adayı tarafından yazılsa basılır mıydı bu kitap? Bilmiyorum. Yanlış da anlaşılmak istemem ama öyle de bir gerçek var.

Ve evet, bundan sonraki anlatımda o esrarengiz kız hakkında… Bir kız da geliyor ona yemekleri getiren hücresine. Konuşamıyor mu? İşaret diliyle mi anlaşıyorlar? Onun söylediklerini böyle farklı bir işaret koyarak yazmış yazar, ama çok rahat anlaşıyor yani.

Çocukla koyun adam geldiğinde de ona soruyor “O kız kimdi?” diye. Koyun adam da “Burada bir kız falan yok, yemeklerini ben getirmiştim” diyor. Az önce çocuğun kafası iyice karışıyor ve artık tekrar kız geldiğinde soruyor ona bu sefer.

“‘Söyler misin sen kimsin?’ diye sordum.
<Ben benim, hepsi bu.>
‘Ama Koyun Adam bana senin var olmadığını söyledi. Dahası…’
Kız, parmağını ince dudaklarının üstüne koydu. Hemen sustum.
<Koyun Adam’ın kendi dünyası var. Benim, kendi dünyam. Senin sana ait bir dünyan var. Öyle değil mi?>
‘Öyle tabii.’
<Bu yüzden Koyun Adam’ın dünyasında benim var olmamam, benim var olmadığım anlamına gelmez.>”(s.35)

Artık biraz kitap ilginçleşiyor. Okurken de ilginç bir şekilde her okuduğunu ezberliyor, ezberlediğini fark ediyor. Her okuduğu canlanıyor, yani böyle gözünde de canlanıyor, kendisini o karakter yerine de koyuyor. İşte “İstanbul sokaklarına kahve ve sigara kokulu” falan diye anlatıyor. Hatta “O dönemlerde bile bunun hayal gücünde demek İstanbul böyleymiş.” Doğrudur da bir şey de diyemiyorsunuz maalesef, bugün bile aynı olduğu için.

Bu sefer de okumaya başladığını gören yaşlı adam seviniyor. Hemen oradan devam edeyim ben de.

“Akşamüzeri, yaşlı adam beni görmeye geldi. Masa başında kitap okumaya dalmış olduğumu görünce sevindi. Onun sevindiğini görünce ben de biraz mutlu oldum. Ne olursa olsun, birisinin sevindiğini görmek hoşuma gidiyordu.
‘Aferin sana’ dedi yaşlı adam, hışır hışır çenesini karışken. ‘Düşündüğümden daha fazla ilerledin. Akıllı çocuk.’
‘Evet, teşekkürler’ dedim. Övülmeyi çok severim.
‘Kitap okumayı ne kadar erken bitirirsen, buradan da o kadar erken çıkabilirsin’ dedi yaşlı adam. Sonra parmağını kaldırıp, ‘Anladın mı?’ diye sordu.
‘Evet’ dedim.
‘Seni rahatsız eden bir şey var mı?’
‘Evet’ diye yanıtladım. ‘Annem ve sığırcık kuşum iyiler mi acaba? Aklıma takılıyor da.’
‘Dünya bir şekilde dönmeye devam eder’ dedi yaşlı adam, kaşlarını çatarak. ‘Herkes kendini düşünür ve yaşamaya devam eder. Annen de öyledir, sığırcık kışın da. Dünya bir şekilde dönmeye devam eder.’”(s.44)

Burası aslında güzeldi. Bence bu yaşlı adam her ne kadar gıcık ve yani bir zorba da olsa, belki psikopat, hatta seri katil bile olabilir. Bu adam bir şeytan ama yine böyle doğru bir şey de söylüyor: Dünya gerçekten bir şekilde dönmeye devam eder. Toprağın altı vazgeçilmez insanlarla doludur. Biz kendimizi çok böyle büyük görüyoruz bazen. “Ne olacak bizden sonra? Kim bakacak bunlara?” gibi. Tabii insan evcil hayvanlarıyla ayrı da bir bağ kuruyor.

Yıldız Kenter’in oynadığı bir film vardı, şimdi o geldi aklıma. Yaşlı bir kadının eşi ve çocukları… Gerçi yaşıyor, gıcık da bir kızı vardı ama araları bozulmuş. Yani artık sadece bir kedisi var kadının ve kendisi de hasta mıydı, artık ölecek miydi, az bir vakti kalmış. Bu öleceğini biliyor ve kediyi ne yapacağını bilmiyor. Çok eski bir dönem İstanbul filmi olduğu için, o dönemler herhalde böyle bugünkü kadar bilinç de yok. Verecek kimseyi bulamıyor. “Yani ben ölürsem ne olacak bu Gümüş?” müydü kedinin adı, neyse şimdi hatırlamıyorum, seyredeli uzun zaman olmuş. Bir yazarlık atölyesinde bir hocamız önermişti “seyredin bu filmi” diye. Güzel bir filmdi gerçekten. Adını da söylemedim ama hatırlamıyorum çünkü. Bulabilirseniz seyredin yani, YouTube’da da hatta olması lazım.

Neyse, ve koyun adam. Evet, bir kere daha, bu sefer kaçarlar. Ken sahneye çıkıyor ve yine bizi o maceranın, o gerilim içinde bile güldürmeyi başarıyor. Çocuk kızla da konuştuktan sonra kaçmayı kafaya koyuyor, artık kaçabileceğine inanıyor. Bir gece yarısı ayakkabılarını da çıkarıyor, artık ses çıkarmasın diye. Burada işte bunlar hep bir sembol herhalde. Ben de az önce sanki böyle çok basit bir kitapmış gibi bahsettim, ama öyle de değil tabii, kolay da bir metin değil.

Her neyse, koyun adam da peşinde, o ona yol gösteriyor. Gerçi koyun adam da yani ne kadar yol gösterebilir, sürekli labirenti yanlış yerlere giriyor falan, ama sonunda bir şekilde tam çıkacaklar. “Ayakkabılarını unut” diyor ona daha şeyin başında, konuşmanın başında. “Kaldı o, artık onu geri alamayız, onu geri almak için dönersek yakalanırız” diye. Çocuk tabii her şeyi kabullendiği için onu da kabulleniyor, ama tam unutmuşken, çıkacaklarken ona yeniden soruyor:

“‘Ayakkabılarını unuttun artık değil mi?’
‘Evet. Unuttum’ diye yanıtladım. Ama bu soru, nihayet unutmuş olduğum ayakkabılarımı hatırlatmıştı yeniden.”

“Bir şey unuttun mu?” diye sorarsan hatırlayacak ve yaşlı adam yakalıyor. Bunlar en son tekrar çıkıyor karşılarına. Çocuğu da küçükken bir köpek ısırmış, o köpeği de görüyor. Hatta o köpek de bu yaşlı adamın köpeğiymiş meğer. Ya, bütün olaylar burada birbirine bağlanıyor, sırların düğümü çözülüyor yani burada ve çocuk kurtuluyor oradan. Bir şekilde evine giriyor, dönüyor.

Oraları çok anlatmayayım, oralar güzeldi. Biraz böyle işte “büyülü gerçekçilik” diyebilir miyiz, bilmiyorum. Masal tadında. Eve vardığında asıl şaşırdığı: Annesi hiç şaşırmıyor bile, yani “sen üç gündür neredeydin?” diye sorgulamıyor. Geliyor normal hayatına. O çıplak ayaklarla gelmesine rağmen ayakkabılarını da sormuyor. Çocuk buna hem seviniyor hem tedirgin oluyor. “Yani nasıl olabilir böyle bir şey” diye düşünürken, hiç beklemediğimiz bir şekilde kitap şöyle bitiyor:

“Geçen hafta salı günü annem öldü. Nedeni bilinmeyen bir hastalıktan çekiyordu, o sabah, silinip gider gibi sessizce ölüverdi. Küçük bir cenaze töreni yapıldı. Artık tamamen tek başıma kaldım. Annem yok. Sığırcık kuşum yok. Koyun Adam da yok. Kız da. Şimdi, saat gecenin ikisi ve ben tek başımayım, o kütüphanenin bodrumundaki hücreyi düşünüyorum. Tek başımayken, etrafımdaki karanlık çok koyu. Sanki hilal gecesinin zifiri karanlığı gibi.”(s.62)

Ve bitirmiş yazar o hilal gecesi karanlığı ayrıntısı da kaçtıkları gece. Evet, yine o hilal var gökyüzünde. Bunlar da acaba, yani o Osmanlı temasını kullanmasıyla alakalı mıydı? Bilmiyorum. Hilal daha çok böyle Doğu toplumlarını, bizi hatta temsil eden bir şeydir. Bir de yanına hatta yıldız koysa tam artık “as bayrakları” olacak, ama işte öyle bir son yapıyor ki yazar.

“Böyle bir şey olur mu, sen ne anlatıyorsun?” diye belki sorgulayacağız yazarı. Ama bu sonla aslında çocuk, annesini de kaybetmek üzere olan, hastalıklarla boğuşan bir annenin çocuğu olarak kim bilir neler yaşıyor. Yani hayat onun için ne kadar zor. Ya böyle zorluklarla boğuşurken gittiğiniz sıradan bir kütüphane bile belki size böyle şeyler hissettirebilir mi demek istiyor? Bilmiyorum. Herkesin farklı şeyler anlayabileceği bir kitap, farklı izler bırakacak, farklı zamanlarda okunabilecek değişik bir kitap: “Tuhaf Kütüphane”.

Hatta bir kütüphanede denk gelirseniz hiç düşünmeyin, alın okuyun direkt. 15–20 dakikada bitirebilirsiniz diyeyim ve bu yazı da tabii ki ondan daha da uzun olmasın, burada bırakalım.




23 Ocak 2025 Perşembe

Harry Potter ve Azkaban Tutsağı

 

Harry Potter ve Azkaban Tutsağı, En Mutlu Olduğun An, Ruh Emici Öğrenci İşleri ve Ders Seçme Hikâyem

Joanne Kathleen ROWLING, serinin üçüncü kitabı Harry Potter ve Azkaban Tutsağı’nı başladığım gibi bitirdim demek isterdim ama kitapta öyle bir bölüm vardı ki, baktım Harry bile uyuyacak, ben de daha fazla direnmeyeyim dedim ve yattım gecenin bir yarısı.

Bu tarz yazılarım, kitap hakkında tat kaçıracak bilgiler (spoiler) içerebilir.

Öbür gün de öğlene doğru bitirdim yani serinin en kısa sürede bitirdiğim kitabı oldu şu an için. Benim okuduğum Yapı Kredi Yayınlarının Mart 2018 tarihli 44. baskısıydı. Çevirenler Sevin Okyay ve Kutlukhan Kutlu’ydu. İlk iki kitabın aksine bundan sonra iki çevirmen olacak sanırım. 5. Kitap henüz elimde yok ama 4. kitaba da başladım ve onu da yine aynı iki isim çevirmiş. Neyse şimdi diğer kitaplara kaymayalım, bu kitap tam 22 bölüm ve 395 sayfa ve şu cümlelerle başlamış yazar:

“Harry Potter birçok açıdan son derece sıra dışı bir çocuktu. Her şeyden önce, yaz tatilinden yılın başka herhangi bir zamanından nefret ettiğinden daha fazla nefret ediyordu. Sonra gerçekten ev ödevini yapmak istiyordu, ama gecenin bir vaktinde, gizlice yapmak zorundaydı. Ayrıca da bir büyücüydü.”(s.9)

Son cümlesi özellikle güldürdü beni. Demek ki aslında yazar ilk iki kitabı okumayanlar için de bir başlangıç yapıyor gibi hissettim ben bu cümlelerle. Yani bunları da hatırlatıyor. Olamaz öyle serinin orta yerinden başlayan birisi varsa diye. Halbuki kitabın kapağında da bir yerde yazıyor galiba, sırtında da yazıyor sanki 3 diye. 3–4–5–6 onları yazmasını, ben sevmiştim görünce, yani pat diye de bu kitaptan başlanmaz bence bir seriye. Bilmiyorum siz ne düşünüyorsunuz, ama öncesini okumak lazım.

Yine de bazı yerlerde böyle hiç bilmeyenler için açıklama yapar gibi tanımlamalarda bulunuyor yazar. Ama Harry Potter gerçekten sıra dışı birisi zaten. Yoksa, ve bu kitap da az kalsın öncesinin en güzel kitaplarından biri. Şu ana kadar en azından ben bu kitabı beğendim. O Sirius Black zaten merak edilen bir isimdi.

Ayrıca bu kitapta sonunda iyi bir kara büyücü, Kara Büyülere Karşı Savunma profesörü oluyor sonunda kitapta. Yani ilk kitaptaki o küçük öğretmenlerin yerini bu sefer tam böyle “adam gibi” — adam gibi demem burada şimdi esprisini, tabii ki kitabı okuyanlar anlayacaktır.

Bu arada tabii ki ben her taraftan yine alıntılarım var, bakayım çok fazla alıntım, aslında bu kitapta 34 tane var. Ama yine sonundan da bahsedeceğim, bir spoiler kaygısı gütmeyeceğiz. Yani hemen baştan uyaralım ve ilk alıntıma geçelim.

“Harry merakla kadehe baktı. Lupin gülümsedi.
‘Profesör Snape lütfedip bana bir iksir hazırladı. Ben bu işlerde pek iyi değilim, bu iksir de çok karmaşık.’ Kadehi eline alıp kokladı. ‘Ne yazık ki, şeker atınca yararsız hale geliyor,’ diye ekledi. Bir yudum alıp ürperdi.
‘Neden -?’ diye başladı Harry. Lupin ona baktı ve yarım kalmış soruyu cevapladı.
‘Kendimi pek iyi hissetmiyorum. İyi gelen tek şey, bu iksir. Profesör Snape’le birlikte çalıştığım için çok şanslıyım. Bu iksiri yapabilecek büyücü azdır.’
Profesör Lupin bir yudum daha aldı, Harry birden kadehi vurup onun elinden düşürmek için çılgın bir dürtü hissetti.
‘Profesör Snape, Karanlık Sanatlar’la çok ilgileniyor,’ dedi kendine engel olamadan.
‘Sahi mi?’ diye sordu Lupin. İksirden bir yudum daha aldı, fazla ilgilenmiş görünmüyordu.
‘Bazıları diyor ki -’ Harry durakladı, sonra pervasızca ağzından baklayı çıkardı. ‘Bazıları onun Karanlık Sanatlara Karşı Savunma öğretmeni olmak için her şeyi yapacağını düşünüyor.’
Lupin kadehtekini bitirdi ve yüzünü buruşturdu.
‘İğrenç,’ dedi. ‘Eh, Harry, artık benim işime dönmem gerek. Daha sonra şölende görüşürüz.’
‘Tamam,’ dedi Harry, boş kupasını bıraktı.
Boş kadehten hâlâ dumanlar çıkıyordu.”(s.147,148)

Evet, burada az önce benim de dediğim karanlık sanatlar, karanlık sanatlarla ilgili öğretmen, yeni öğretmenimiz Lupin. Lupin burada Profesör Snape’in hazırladığı bir iksiri içiyor. Neden içiyor bu iksiri? Kitabın sonlarına doğru öğreniyoruz.

Ve zaten orada artık, kaç sayfaydı bu kitap? 400 sayfa neredeyse, 395. Son 100 sayfada tansiyon inanılmaz şekilde artıyor, bayağı bir aksiyon filmi tadında güzel doluyor. Ben sevdim. Ne olacağını çok kestiremiyorsunuz ve o ilk iki kitabın aksine böyle bir an evvel son gelmiyor, bayağı ilmek ilmek işlenmiş. Yazar artık burada ustalığını konuşturmuş bence.

Bu kitapta Profesör Snape — ben onun hep böyle daha iyi… Bilmiyorum, herhalde filmde bence biraz daha sempatik bir karakterdi. Ama bu kitapta, yani gittikçe artık böyle siz de gıcık oluyorsunuz hakikaten, Harry gibi hissettiğiniz oluyor. Snape o kadar da yani kötü değil belki, ama çok iyi bir insan da değil gibi.

Ama Lupin tam bir kahraman yani. Buradaki bir öğretmenin nasıl olması gerekenin, nasıl ders anlatması gerekenin cevabı. Hiç böyle teorilere falan takılmıyor, direkt uygulamalarla gösteriyor. Yani neredeyse sırf okurken biz bile büyücü olup çıkacağız, o derece güzel, eğlenceli bir ders anlatıyor, ders geçiriyor, çok şey öğretiyor tüm çocuklara, bize bile.

O işte “böcürt” denilen bir yaratık var, bir yine böyle sihirli bir yaratık gibi bir şey. Onunla ilgili anlatım var mıydı bakayım? Yok galiba. Evet, ondan ayrıca bahsederim diye almamıştım. Çünkü buraya… Bu canavar öyle bir şey ki herkese en korktuğu surette görünüyor. Hayatta en korktuğun şey neyse. Pandora’nın kutusu da mı böyleydi? Ondan bütün kötülükler mi çıkıyordu? Çok ben mitolojiden zaten anlamam ama bu tarz şeyler… daha önce belki okumuşsunuzdur.

Ancak burada onunla başa çıkma yöntemi, uygulanacak savunma büyüsü bana çok güzel geldi. “Expecto Patronum” muydu, “Patronus” muydu? Öyle bir şeydi. Neyse, önemli olan orada hayatta en mutlu olduğun anıyı düşünmek. Anı düşünmek… Bunu yaparken de çoğu öğrenci zorlanıyor. Düşündüm yani, ben de… İnsan tabii zorlanır. Hatta bazılarımız belki hiç yapamaz. Böyle bir anı biriktirmiş olanlar var mıdır hayatta? Bilmiyorum ama yani… O olmaması lazım tabii ki, ama maalesef çok fazla sayıda da değildir bu anılar.

Ve hayat aslında dönüp baktığınızda bu anıların, bu anların toplamından ibaret. Yani o arada kalan sıkıcı yerleri zaten hatırlamıyorsun. O yüzden işte güzel anı biriktirmek lazım diye düşündürdü bana okurken.

Ben herhalde bu kitapta hep Lupin’le ilgili yerleri aldım. Bir tane de Hagrid varmış. Hagrid de zaten en sevdiğim karakterlerden biri. Gelelim ikinci alıntıma.

“Sınıftan içeri kış güneşinden gelen bir ışık huzmesi sızıp Lupin’in gri saçlarını ve genç yüzündeki çizgileri aydınlattı.
‘Ruh Emici’ler bu dünyadaki en berbat yaratıklardandır. En karanlık, en pis yerlerde barınırlar, çürümeden ve umutsuzluktan zevk alırlar, etraflarındaki huzuru, umudu ve mutluluğu kuruturlar. Muggle’lar bile, her ne kadar onları göremeseler de, varlıklarını hisseder. Bir Ruh Emici’ye fazla yaklaştığında bütün iyi duyguların, bütün mutlu anıların emilip alınır senden. Bir Ruh Emici, eğer başarabilir de seninle uzun süre beslenirse, sonunda seni de kendi gibi bir şey haline getirir — ruhsuz ve kötücül. Elinde hayatındaki en kötü deneyimlerin haricinde hiçbir şey kalmaz. Ve senin başına gelen en kötü şey, Harry, herkesi süpürgesinden düşürmeye yeter. Utanacak hiçbir şeyin yok.’”(s.175)

Burada Harry’ye yine bir hayat dersi veriyor. Harry yine o saçma sapan Quidditch maçlarından birinde süpürgesinden düşüyor ve yeniliyorlar onun yüzünden. Ya ilk defa, sonunda bir kahramanlık yapamıyor yani. O başlarda çünkü o ruh emicileri görüyor. Ve bu ruh emicilerden çok etkileniyor Harry, en çok etkilenen öğrencilerden biri. Hatta o ilk gördüğünde de bayılıyordu. Ruh emiciler çünkü aynen burada anlattığı gibi…

Böyle insanlar da yok mu? Değil mi? Var. Bir de kendilerine realist, gerçekçi falan diyorlar. Karamsar, kötümser, pesimist değil de öyle bir kılıf da uyduruyorlar. Tamam yani, toz pembe de bakma hayata, biraz ciddi ol gerektiğinde ama sana sorulmayan tavsiyeyi de verme yani. Durduk yerde herkese yol göstermek zorunda değilsin. Hele bir de bunu kırıp dökerek, insanları yaralayarak yapıyorsan hiç yapma, daha iyi. “Ya bir güzel söz söyle ya da sus” demişler.

Ama işte yine burada satır arasında çok önemli bir yer var. “Eğer başarabilir de seninle uzun süre beslenirse” diyor ya, “sonunda seni de kendi gibi bir şey haline getirir.” İşte biz de o belki çok hoşlanmayacağımız o tarz insanlardan belki kaçınmaya çalışacağız, ama tabii hayatın içinde seçemiyorsun her zaman arkadaşlarını, dostlarını, aynı ortamda bulunduğun kişileri. Ve onlarla beraber uzun süre geçirirsen gerçekten sen de onlar gibi olacaksın. Yani bunun da bir kaçar yolu yok.

Hâlbuki Hagrid gibi mesela, bu kitaptaki saf, temiz, böyle insanlar da var… Dost canlısı, hayvansever… Onlarla da birlikte olursan onlar gibi birisi olursun ve onlar sana buradaki gibi bir ders verirler. Hemen o sevdiğim alıntıyı paylaşayım.

“Hagrid onlara çay koydu, bir tabak Bath çöreği ikram etti, ama kabul etmeyecek kadar akılları vardı. Daha önce Hagrid’in yemekleri konusunda hayli deneyim edinmişlerdi.
Hagrid ortalarına oturup ona yakışmayacak kadar ciddi bir görünüme bürünerek, ‘İkinizle bir şey konuşacağım,’ dedi.
‘Nedir?’ diye sordu Harry.
‘Hermione.’
‘Ona ne olmuş?’ dedi Ron.
‘Kafasını yiyecek, o olmuş. Noel’den beri sık sık bana geliyor. Kendini yalnız hissediyor. Önce Ateşoku yüzünden onunla konuşmadınız, şimdi de konuşmuyorsunuz çünkü kedisi -’
‘-Scabbers’ı yedi!’ diye haykırdı Ron öfkeyle.
‘Çünkü kedisi bütün kediler gibi davrandı,’ diye devam etti Hagrid inatla. ‘Bayağı bir ağladı burda, anlıyorsunuz ya. Kötü günler geçiriyor. Becereceğinden fazlasını yüklendi, bana sorarsanız, onca şeyi yapmaya çalışıyor. Yine de Şahgaga’nın duruşması için bana yardım edecek zaman buldu, ha… bana çok iyi bazı şeyler buldu… sanırım Şahgaga’nın şimdi hayli şansı var…’
‘Hagrid, biz de yardım etmeliydik — kusura bakma -’ diye kekeledi Harry.
‘Sizi suçlamıyorum!’ dedi Hagrid, eliyle Harry’nin özrünü bir kenara savurarak. ‘Tanrı biliyor ya, sizin de yapacak çok işiniz vardı. Gece gündüz Quidditch antrenmanı yaptığınız gördüm — ama size söyleyeyim, bak. Ben ikinizin arkadaşlarınıza süpürgeler ya da farelerden çok değer verdiğinizi sanırdım. Hepsi bu!’”(s.251,252)

Biraz konuyu hatırlamayanlar için ya da bilmeyenler için de bir açıklama yapmam gerekecek sanırım. Yine bu kitapta da Hermione ile Ron ve Harry’nin araları bozuluyor. Önce Ateşoku yüzünden. Ateşoku, Harry’nin yeni son model süpürgesi. Yine kimden geldiğini bilmeden bir hediye alıyor ve kitap boyunca korktuğumuz, kötü adam zannettiğimiz Sirius Black’ten geldiğini düşünüyor. Doğal olarak Hermione’nin zaten aklı da çıkıyor sonradan ve kötü büyü ya da işte diğer başka şeyler olabileceğinden şüphelenerek onu kullanmamalarını söylüyor. Ama tabii bizimkilerin aklı bir karış havada, hemen kullanmak istiyorlar. Hermione de doğal olarak söylüyor, yani hocalara bildiriyor.

Sonraki durum beni de biraz şey yapmıştı. Çünkü ben de o fareyi yedi zannettim. Hermione’nin de burada bir kedisi oluyor, çok değişik, zorda bir adı vardı, onu notu aldım mı bilmiyorum. Ve Ron’un o meşhur tek parmağı kopuk olan faresiyle didişiyor sürekli. O fareye gün yüzü göstermiyor. Yani onun peşinde, yemeye çalışıyor. Ron da tabii bu durumdan şikayetçi ister istemez. Biz de daha okurken “Bu kedinin derdi ne, sorunu ne?” diye düşünüyoruz. Bir yandan Hagrid’in dediği gibi de doğal bir şey. Ben o bilgeliğe sahip değilmişim yani, doğal olarak görmedim onu. Şüphelendim. Gerçi şüphede haklıymışım çünkü o fareyle ilgili bambaşka bir şey olarak çıkacak.

Şimdi burada artık son alıntıma da geçeceğim. Geçmeden önce bu kitabın olay örgüsünden biraz bahsetmem gerekecek. Şimdi bu bizim Profesör Lupin, aslında Harry Potter’ın babasıyla da, Sirius Black’le de ve bir çocuk daha var Peter diye (Pettigrew). Bütün okulun, bütün dünyanın hatta kahraman zannettiği, halbuki korkak ve Harry’nin babasına da ailesine de hainlik etmiş, Voldemort’un hizmetkarı olmuş, kötü tarafa geçmiş.

Bu dörtlü de zamanında çok iyi arkadaşmış. Lupin kurtadama dönüşüyor dolunay falan olduğunda. O her zamanki kurt adam muhabbeti yani. Muhtemelen vampir lafları da geçiyor ileride, bir vampir de çıkacak karşımıza. Bu yarı at işte, yarı geyik falan o tarz karakterler de vardı kitaplarda. Ama kurt adam ilk defa çıkıyor karşımıza ve Lupin olarak çıkıyor. Maalesef Lupin’in zaten o eski püskü giyinmesi, dış görünüşüne hiç dikkat etmemesi sanırım biraz da bununla alakalı.

Ama o arkadaşı Sirius, Sirius Black, James’in de arkadaşıymış. James, Harry’nin babası. Hatta onların düğününde de sağdıç olmuş. Aynı zamanda onların sırlarının koruyucusu zannediliyormuş. Ama Sirius burada anlatıyor: “En çok güvendikleri bendim ama sırrı koruyan kişiyi biz Peter olsun diye aramızda kararlaştırdık” diyor. Peter’dan kimsenin şüphelenmeyeceğini düşünüyorlar çünkü Peter korkak, pasif bir kişilik.

Burada aslında çok büyük bir hata yapmışlar. O da ortaya çıkıyor ve Peter da Voldemort’a satıyor onları. Ailesinin ölümünden aslında sorumlu olan oymuş, Peter. Peter da Scabbers aslında. Muhteşem bir kurgu yani. Bu ilk kitaplarda da geçiyordu sanırım. Yani yanlış hatırlamıyorsam Scabbers’ın bir parmağının olmaması, patisinde, onun resmini görünce anlamış Sirius ve Azkaban’dan kaçmış. Sirius Azkaban’da tutsak, 12 yıldır. Biraz böyle Monte Cristo Kontu havaları da var. O yüzden de çok sevdim Sirius’u.

Sirius kocaman bir köpek olmuş, Peter bir “Kılkuyruk” denilen o fare olmuş, James de bir “Çatalak” diye adlandırdıkları çatal boynuzlu bir geyik olmuş. Üç tane farklı hayvan olmuş bunlar. Neden? Çünkü Lupin’i, Lupin dedik ya kurt adamı, her ay öyle birkaç gün insanlardan uzakta tek başına kalıyor. Kalmak zor. Burada “Bağıran Baraka” mıydı? Evet, öyle bir kulübeye kapanıp başka insanları da ısırmamak için. Her zamanki işte klasik, her yerde okuduğumuz kurt adam hikayesi. Ama bunu çok iyi içeriye eklemiş yazar.

Bu arkadaşlarını da sırf onu yalnız bırakmamak için böyle hayvana dönüşebilmesi çok da zor bir yetenek gerektiren bir büyüymüş. Hemen ilk kitabında zaten Profesör McGonagall bir kedi oluyordu. Filmin de zaten açılış sahnelerinden biriydi. “Animagus” deniyormuş onlara, istedikleri zaman hayvan olabilen büyücüler. Bunların sayısı çok azmış, hepsinin listesi belliymiş. Bunlar saçma sapan bakanlıkları vesaire var ya, onlar tarafından denetleniyormuş. Ama bu üçlü hiç bilinmiyormuş, gizli kalmışlar okulda. Tam o “Çapulcu” dörtlüsü yani.

Ve “Çapulcu Haritası” diye bir şey çıkıyor burada karşımıza. Ron’un ikiz abileri veriyorlar Harry’ye bu haritayı. Bu harita öyle bir şey ki Hogwarts’ın bütün gizli kapılarını, gizli geçitlerini vesaire gösteriyor. Harry de hatta hafta sonları diğer arkadaşları böyle tatile gider gibi bir yere gidiyorlar. Çeşit çeşit oyunlar, eğlenceler, şekerlemeler falan. Ama Harry ailesinden izin alamadığı için, o eniştesi bir kağıt imzalayacak orada, nasıl satıyor onu için, gidemiyor. Harry’nin de başka bir vasisi yok, başında bir büyüğü yok. Ama buradan öğreniyoruz ki Sirius Black aslında Harry’nin vaftiz babasıymış. Yani aslında onların asıl yasal temsilcisi o olacak diye umutlanıyorum kitabın sonlarına doğru. Ama Sirius zaten canını zor kurtarıyor, Harry’yi kurtarmayı geçtim. Ama ileride o da ciddi bir rol oynayabilir, bunu belli ediyor.

Ve Lupin de kurtadam olduğunu hocalar biliyormuş. Dumbledore ikna ediyor bütün herkesi. Çünkü o ilk alıntıda da bahsettiğim gibi Profesör Snape ona bir özel iksir hazırlıyor ve o iksir sayesinde dönüşümünü kontrol edebiliyor. Sadece birkaç gün böyle rahatsız olarak derslere girmiyor falan, öyle bir durum. O şekilde geçiştiriyor. Yani bir önlem. Ama Lupin’in kurtadam olduğu ortaya çıkınca, bütün okulda yayılınca tabii ki velilerden bir sürü tepki gelecek. Halbuki belki de okulun en iyi öğretmeni. Yine istifa etmek zorunda kalıyor ve ayrılıyor. Bu da işte maalesef velilerin eğitimden anlamaması.

Bizim de mesela lisedeyken hazırlıkta özellikle çok iyi bir İngilizce hocamız vardı. Ama böyle hafif uzun saçlı, ensesini geçmiyordu ama işte, çok karizmatik, harika bir adamdı. Ve 40 dakikalık dersin ilk yarım saatini muhabbet ederdi bizle, konuşurdu. İngilizce konuşurdu tabii, bir yandan anlatırdı falan, bizi de konuşturur ve herkes o kadar mutlu, o kadar işte… Ders diye başa geçiyor. Ders işlemiyoruz o sıkıcı, bize bir şey yazdırmıyor, tahtaya yazı yazmıyor. Biz boş geçiyor zannediyoruz, halbuki aslında orada ders işliyor, bizi o dersin içine hazırlıyor.

Ve son 10 dakikada da “Hadi artık biraz ders yapalım” deyip, bütün herkesin dikkatini toplayıp asıl anlatması gereken o işte gramer olsun, diğer çeşitli İngilizcenin incelikleri, kalıpları olsun, 10 dakikada onları anlatırdı. Ve onları anlatırken de anlardık ki, aslında ilk yarım saat onun altlığını yapmış. Bizi o konuya hazırlamış, bizim onun üzerinde düşünmemizi sağlamış. Tabii ki doğal olarak hiç kimse derse hazırlıklı gelmiyor. Çok böyle Hermione gibi birkaç kız öğrenci var sadece, önceden o gün de işlenecek diye çalışıp gelen. Yani genelde bizim “çalışkan” dediğimiz insanlar bile dersten sonra ders çalışır. Halbuki öncesinde çalışman lazım.

Neyse, işte o 10 dakikada da herkesi yakalardı. Herkese bir şekilde diğer hocaların böyle belki bir haftada anlatamayacağı şeyi bir haftada bize öğretirdi. Çok iyi bir ders işleme tarzı vardı. Burada bu Lupin’i görünce benim de aklıma o geldi. Ve veliler gıcık olurlardı ona, çünkü onun özgür bir ruhu vardı, biraz küpe takardı mesela. Ama dersteyken takmazdı mesela, çıkışta takardı. Çünkü biz de işte hakikaten devlet okulunda okuduk. Saçıyla da mesela müdürler olsun… Müdürümüz gerçi çok rahattı. Ama mesela dedi müdür yardımcısı biraz gıcıktı. O sanırım zaman zaman takılıyordu bizim hocaya. Ama çok da iyi bir hoca olduğu için bir şey de diyemiyorlardı. Ama veliler yine onu böyle hiç ders anlatışını görmemiş, bilmeyenler böyle dışarıdan… Biliyorduk yani ona gıcık olduklarını.

Ve hoca da mesela şeye de hakimdi, yönetmeliğe, “işte enseyi geçmeyecek diyor yönetmelikte ve benim saçım da sadece oraya kadar geliyor” gibi böyle bize de açıklamalar yapardı. Halbuki anlatsın dersini, onun saçından, kılığından kıyafetinden… İşte saçma sapan nasıl öğrenciye bir baskı varsa öğretmenlere de belki daha fazlası var, saçma bir şekilde.

Bütün bu hengamede bir de Hermione o kadar çok ders almış ki, bazı dersler aynı saatte. Bu da bana benim üniversitede son sene yaşadığım durumu hatırlatmıştı. Ben de böyle mesela… İlk ben ikinci sınıfta şey yapacaktım aslında… Bu yatay geçiş denilen bir şey var, üniversite arası geçiş. Dikey geçiş var bir de, 2 yıllıktan 4 yıllığa. Bu benim yapmaya çalıştığım yatay geçişte başka bir okula… Halbuki ne bir anlamı var çok iyi bir okula geçmeyeceksen! Sadece geçtiğin okulun, yeni okulun diplomasını alıyorsun. O tabii güzel bir şey ama benim yaptığımın yani çok bir anlamı da yoktu. Çanakkale’den Bursa’ya geçecektim sadece. İstanbul’a hem daha yakın hem de orada bir benim liseden arkadaşım vardı.

İşte bu bizim kitaptaki dörtlü gibi benim de çok samimi olduğum, hatta direkt sıra arkadaşımdı. Orada ev falan da tutmuştu, ben direkt onun yerine geçecektim, kalacağım yer de hazırdı. Onun için ilk sene düşünmemiştim. Ama ben zaten 2. sınıfta, o 1. sınıfta o zaman. Böyle konuşmuştuk. “Tamam” dedim, “ben yapayım o zaman, geleyim yani uğraşayım yatay geçiş için”. Ne gerekiyor? İşte minimum 3.0 ortalama deniyordu o zaman, 4 üzerinden ve hiç şartlı dersin olmayacak.

Benim de ilk sınıftan şartlı dersim var, hem de muhasebe. Muhasebe, yani muhasebeye giriş… Ama ondan şartlı geçmişim. Bizim Çanakkale’deki muhasebe dersine giren hoca da yani buradaki Profesör Snape gibi bir şeydi. Geçmesi çok zor, ilk seneden alıyorsun millet son seneye kadar o dersle cebelleşiyor. Şartlı bile geçseler öpüp başlarına koyuyorlar. Ben de ilk seneden aslında şartlı geçecek, kadar DC almışım notumu. Ama işte bu yatay geçiş için ortalamayı yükseltmem lazım, en az 3.0. O üçü de gözüme kestirmiştim, “yaparım” diyorum. Tam 2.99 yapmıştım sene sonunda. Herkes “yapma etme, işte niye, hiç muhasebe alttan alınır mı, DC geçmişsin” ve gerçekten de onun finaline hazırlanırken normal 2. sınıf derslerinin yanında bir de onunla uğraşıyorum.

İyice böyle ben de karmakarışık olmuştum, dedim “kalacağım herhalde”. Geçtiğimiz dersi de yani yükseltelim derken iyice düşüreceğiz. Neyse ki yükseltmiştim. Sonra sonuçlar gelince şaşırmıştım. “3.0 ortalama yapacağım” demiştim, yani en az, tam 2.99 yapmıştım. O da işte… Halbuki niye 3.0 diyorsun değil mi? 3.0 da yetmeyecek muhtemelen, 3.10 yapmak gerekmişti o sene. Birinci yedek olmuştum ben, 4 kişilik bir kontenjan açılmıştı. Dört kişiden biri eğer geçmeseydi ben geçebilecektim. Ama tabii ki yedeğe kaldıysan zaten olmadı gibi bir şey. Ve olmamıştı hakikaten de.

Ne oldu sonradan? Ben buna bayağı üzüldüm başta ama hazır bu ortalamayı yükseltmişken öğrendim ki “üstten ders almak” diye bir şey varmış. Açıyorum bakıyorum o yönetmeliklere, kurallara, bunun bir sınırı var mı? 30 krediye kadar? Bütün dersleri alsam? Tam 30 kredi ediyor. Alabiliyorsun yani. Ama kağıt üstünde alabiliyorsun bunu. Gel de hadi öğrenci işlerine anlat. Gittim öğrenci işlerine, o ders seçimi zamanı erkenden. Bir de gitmek gerekiyor. Uğraşıyorum ediyorum onlarla saçma sapan…

Halbuki bütün ders seçimleri internetten yapılıyor, bir anda bitiyordu böyle. O ilk gün herkesin “iyi” dediği (yani aslında hocaların iyi olduğu, kolay geçtiği, “iyi” dediğim de bol not veren hocalar), bir de notu kıt olan hocalar var. Onlara geldim mi yandım, sonra kalanlar hep onların derslerine kalıyordu.

Ama ben normal ders seçimini geçtim, bir de üstten ders alacağım güya. Ona da sistem izin vermiyor, nasıl yapıldığını da yazmamışlar. Öğrenci işlerinden yapılacak herhalde. Gittim öğrenci işlerine. Beni orada adam bir ters karşıladı: “Üstten ders mi?” dedi, “Ya hiç ben öyle bir şey duymadım, öyle bir şey yok falan. Sen bunu nereden duydun?” gelmiş bana orada bir de kendi bilmediği işini bana bilmediğini anlatmaya çalışıyor. O da artık tamam, “Sen bilmiyorsun belki, ama niye?”. Yanlış, ben işte orada pasif kalsaydım, “He tamam, öyleymiş” deseydim, bir sene işte o 3 senede bitirme muhabbetim olmayacaktı, bir sene uzayacaktı. Yani tamamen saçma sapan bir adam yüzünden.

Sonra orada arkadan bir kadın Allah’tan yönlendirmiştir de demişti, “Bölüm sekreterinize gidin orada bir öğrenin falan, onlar yapıyor o işlemi” demişti. “Tamam” dedim ben de, gittim. Bunu da unutmuyorum, çünkü değişik bir macerası var. Orada bölüm sekreterine de, onun da önü kalabalık. Hep böyle işte dersten kalanlar, not itirazları falan, o tarz şeyler için millet sıra olmuş. En son bana geldiğinde sıra, dedim “Böyle böyle, ben üstten ders almak istiyorum” diyorum. “Allaaah allah!” Bana hemen “İşte şöyle olacak, böyle olacak, şartlı dersin olmayacak”. “Tamam” diyorum, “var”. “Evet, hepsi uyuyor, o uyuyor, bu uyuyor, en az 2.5 ortalama gerekiyordu”. “Tamam” dedim, “2.99 benimdi”.

İki saat beni savmaya çalıştı yani o zamana kadar… Baktı ben uyuyorum bütün kriterlere. Ondan sonra geçti bilgisayarın başına, böyle oflayıp sanki zorla orada iş yaptırıyoruz. Ya tamam, asistanların, yetkililerin işi çok yoğun, bütün sınavları hem onlar okuyor hem de bazılarını onlar hazırladığını söylüyorlardı bize, duyuyorduk. Orada asıl profesörlüğü onlar yapıyor yani. O yüzden ona da hak veriyorum, ama tabii işte şimdi böyle bu ruh emiciler gibi, biraz karalar bir şekilde yapıyorlar.

Geçti ondan sonra bilgisayar başına “Hangi dersleri alacaksın?” dedi. “Baktın mı onlara da?” dedi, böyle şey yaparcasına işte ben araştırmamışım ya her şeyi. Araştırmak da şey… Ne güzel işte senin işini yapmışım, gelmişim, kolaylaştırıyorum. Ona da içerlemiş, laf sokma peşinde. Dedim ki “Hepsini, 4. sınıfın bütün zorunlu derslerini almak istiyorum”.

Yine kafayı kaldırdı böyle, bana ters ters bakıyor. “Fazla gelmesin!” dedi. Allah’ım ya Rabbim! Bundan sonra baktım bunlar bana kafayı takacaklar. Alttan aldım: “Hepsini geçemem belki, ama” dedim, “bir iki tanesinden bile geçsem kârdır diye düşünüyorum” dedim. Durdu, ondan sonra “Doğru” dedi, “mantıklı” dedi. Tek tek işte seçti hepsini. “Bakalım seçebiliyor muyuz hepsini, ben de bilmiyorum” falan yaptı. Tam denk geldi dedi, “Tamam”.

İlk dönem işte bütün o 4. sınıf derslerini de almıştım ve hepsinde gene şartlı martlı olmaması lazım, en az CC alacaksın ki ikinci dönemde yine aynısını yapasın, okul üç senede bitsin. Bir yandan bizde devam zorunluluğu da var, bütün o derslere girmem gerekiyor. Ve bazı dersler hakikaten burada Hermione’nin olduğu gibi çakışıyor, aynı saatte. E nasıl yapacaksın bunu? Bazı hocalarla işte konuşuyorum. Konuşunca da ters tepiyor: “Benim hocam bir dersim daha var”. Onlar da alttan ders zannediyorlar. Kimisi hoşgörülü ama kimisi “Bu da ders” diyor yani, “Niye benim dersimi bırakıp ona giresin!”

Ben de işte ikinci öğretimdim, birinci öğretimlerle girerek çözüm bulmuştum. Zaten eve çıktığım bir arkadaşım da 4. sınıftı. Yani 4. sınıf derslerine birinci öğretimlerle girerdim, sonra kendi derslerime ikinci öğretimle. Sınavları da iyi ayarlamışlardı, herkes alttan falan da sınavlara girdiği için aynı anda sınav olmuyordu bizim okulda. Ama ben böyle bir günde üç tane, dört tane sınava girdiğim falan oluyordu bazen, aynı günde. Millet yani arkadaşlarım… Böyle aynı güne iki sınavı denk gelen olunca birini feda ederdi yani, hiç girmezdi bile, çalışmazdı. Derdi “İki tanesine uğraşırsam yapamam”. Ben aynı günde üç tane sınava girdiğim zaman, yani hiç bile birini feda edeyim gibi düşünmemiştim. “Hepsini geçerim” diye kendimi bir de böyle gaza getiriyordum.

Ve gerçekten aslında güzeldi o sınavlar. Çünkü genelinde de böyle sözel, klasik olduğu için hep birbiriyle bağlantılı dersler. Ondan öğrendiğimi öbürünü de yazıyorum, öbüründen öğrendiğimi diğerine yazıyorum falan. Yani ne okusam, hangi derse girsem hiç boşa gitmiyordu, bütün kağıtları dolduruyordum. Ve hepsinden bir şekilde en az CC ile geçip ikinci dönemde de yine bütün dersleri almıştım. Bir yandan da kütüphanede de, okumadığım işte klasik kalmadı falan, bir yandan da kitap okuyorum yani. Böyle bir son sene olmuştu, güzeldi, maceralıydı. Harry Potter evreni kadar olmasa da, şimdi anlatırken bile mutlu oldum. O zamanlar bunu da hiç bilmediğim insanlara anlatacağım aklıma gelmezdi.

Ama bu kitapta Hermione’nin o aynı anda farklı derslere girme olayını görünce cuk oturdu yani. Peki Hermione nasıl yapıyor bunu derseniz, bir “Zaman Çarkı” gibi bir şey vermişler ona kitabın daha başlarında. Onu da ısrarla söylemiyor hiç Harry’ye, nasıl o kadar derse girebildiğini… Cübbesinin içinde sakladığı bir zaman çarkı var, bir kere çeviriyor, bir saat geriye, zaman da geriye gidiyor. Ve bunu sadece ders için kullanacağına söz vermiş, yemin etmiş Hermione. Tabii o kadar kurallara bağlı ki bunu kitabın sonuna kadar hiç başka bir şey için kullanmıyor. Halbuki ne kadar tehlikeli de bir şey.

Ama kitabın sonunda artık her şey bir sarpa sarmış. Şahgaga diye yine evcil olmayan ama bakmasını bilirsen çok da uysal olan güzel bir hayvanı var Hagrid’in. Hagrid de öğretmen oluyor bu arada, o da bir ders vermeye başlıyor. Harry onun da masumluğunu kanıtladığı için geçen kitapta, o Azkaban’dan tutsak olmaktan kurtulup bir de burada öğretmen olacak kadar yükseliyor. Ama dersleri tabii ki hep öğrenciler tarafından engellendiği için kötü geçiyor.

Ve o Şahgaga, derste Malfoy’a, hatta onun kolunu mu kırıyordu ne yapıyordu… O da tabii ki numara yapıyor hemen, çok büyük zarar görmüş gibi. Ve o hayvanın cezalandırılması için işte mahkemeler, bir şeyler… Bayağı idam edilecek yani hayvan. Ve ediliyor da, kurtaramıyor onu. Kurtarabilmek için işte sadece Hermione yardım ediyor Harry’ye. Diğerleri hep o Quidditch maçları peşinde. Harry onunla uğraşıyor. Hagrid’in de kıymetini bilmiyorlar aslında.

Ama işte kitabın sonunda Lupin, Black, Peter hepsi birleştiğinde, yine işler sarpa sarıyor. Sirius Black yakalandığında, Snape de hatta dahil oluyor o ortama ve iyice yani tam bir karmaşa, çözümsüzlük. “Ne biçim bitecek, nasıl bitecek bu kitap?” derken Dumbledore geliyor. Ron’un artık kolu bacağı kırılmış, o da hasta yatıyor, ölümden zor kurtulmuşlar. Şahgaga ölmüş, Sirius yakalanmış, Lupin işte kurt adam olduğu ortaya çıkmış. Berbat bir son.

Burada yazar yine ustalığını konuşturmuş ve Hermione’nin o derslere nasıl girdiğini, o zaman çarkı sayesinde zamanı geri alarak neler yaptığını ve bunu Dumbledore’un da bildiğini görüyoruz. Dumbledore işte onları odaya kilitliyor ve diyor ki sadece üç, hemen 10 saniye içinde öyle bir açıklıyor ki ne yapmaları gerektiğini sadece Hermione anlıyor. Zaten Harry’nin de hiçbir şey anladığı yok. Harry o zamana kadar haberi yok çünkü bunun. Hermione gerçekten sözünü de tutmuş, hiçbirine söylememiş.

Ama üç çark fazla, yani neden üç çark? Üç çarka kadar. Sadece bir çark yapsalar, bir saat geriye gidip yine Sirius’u kurtarabilir gibi geliyor. Ama üç çark yapınca anlıyorlar ki Şahgaga’yı da kurtarabilirler. Şahgaga’yı kurtardıkları zaman, bu da yine Hermione zekâsını kullanıyor, o çözüyor zaten her şeyi. Önce Şahgaga’yı kurtaracak, alacaklar. Bu hayvan zaten uçan da bir hayvan, onunla uçarak işte diğerlerini gözleyecek ve Sirius’un saklandığı yeri de söylüyor. Ambar, en son onun yanına gidecekler, onu da alacaklar. O da işte Şahgaga’yla kaçacak, gidecek, kendini kurtaracak. İsmi temize çıkmayacak belki ama en azından Azkaban’a tutsak olmayacak.

Çünkü zaten tekrar Azkaban’da tutsak olmak gibi bir durum da yok Sirius için. En azından bu Ruh Emiciler artık onun ruhunu da, ad üstünde, emecek gibi bir durum var. Kukuletalı böyle yüzü görünmeyen varlıklar bunlar ve o şapkalarını çıkardıklarında ruhunu emiyorlarmış. Yani o şekilde bir öldürme tarzları var, idam gibi bir şey. Sirius’a da bunu yapacaklarını söylüyorlar çünkü onu herkes suçlu zannediyor. Halbuki asıl suçlu olan Peter.

Peter’ı da bir büyü yapıp o fare halinden çıkartıyorlar. Meğer ondan şüphelenen Hermione’nin kedisi de o yüzden, yani onun peşindeymiş, anlıyormuş bazı varlıkların böyle Animagus olduğunu falan. Ya bu şekilde bir son. Yani çok, ben de hepsini anlattım burada iken ama çok güzel bağlanmıştı bence.

O zaman çarkı kullanırken kesinlikle kendilerine de görünmemeleri lazım. Görünürlüğü için okuduğu için daha önce denk gelmiş buna. Tarihte olan olayları anlatıyor. İnsanlar kendilerini gördüklerinde ya kendilerini öldürmüşler diyor ya kafayı yemişler. Zamanda yolculuk tam bir paradoksa getirdiği için kendinle ilgili yapacağın her şey çok tehlikeli. O yüzden hiç görünmeden. Ama Harry kendini görüyor, görüyor gibi bir şey ama babası zannediyor kendini, orası da güzeldi yine.

Ben neyse, son alıntımdan sonra biraz da oradan konuşalım.

“‘Çabuk ol, Remus,’ diye hırladı Black. Yüzünde korkunç bir açlık ifadesiyle hâlâ Scabbers’ı gözlüyordu.
‘Bitti bitiyor, Sirius, tamam…. eh, hepimiz dönüşebildiğimiz için önümüzde son derece heyecan verici olanaklar vardı. Çok geçmeden Bağıran Baraka’dan çıkıp geceleri okul arazisinde ve köyde dolaşmaya başladık. Sirius ve James öyle büyük hayvanlara dönüşmüşlerdi ki, bir kurtadamı kontrol altında tutabiliyorlardı. Hiçbir Hogwarts öğrencisinin okul arazisi ve Hogmeade hakkında bizim kadar çok şey öğrendiğini sanmam… İşte Çapulcu Haritası’nı yazmaya böyle başladık, lakaplarımızla da imzaladık. Sirius Patiayak’tı, Peter Kılkuyruk. James ise Çatalak.’
‘Ne tür hayvan -?’ diye başladı Harry, ama Hermione onun sözünü kesti.
‘Yine de çok tehlikeliymiş! Karanlıkta bir kurtadamla birlikte dolaşmak, ha! Ya ötekileri atlatıp da birilerini ısırsaydınız?’
‘Bugün bile aklımdan çıkmayan bir düşünce,’ dedi Lupin ciddiyetle. ‘Ve birçok kez de, böyle bir şeyin olmasına ramak kaldı. Sonradan bunları hatırlayıp gülerdik. Gençtik, düşüncesizdik — kendi zekâmızdan başımız dönmüştü.”(s.324)

Yine ders verir nitelikte, Lupin zaten bu genç ve düşüncesiz halini hatırladığı için istifa ediyor. Yine olur da kurtadama dönersem diye, çünkü işte bu son, en son onları kurtarmaya giderken Snape’in hazırladığı iksiri içmeden çıkmış. Tam da tabii ki klasik, o gün dolunay var. Bu büyük olayların yaşandığı gün olmazsa olmaz ve Lupin de kurtadam oluyor. Sirius Black hemen o büyük köpek haline geliyor. Sirius ile birlikte de o fareyi tekrar Peter haline getiriyorlar ve onu öldürecekler artık.

Ama Harry bunu engelliyor. Tabii ki iyi bir çocuk olarak, hala onun kendi anne babasının ölümüne belki yol açtığını bilmesine rağmen affetmiyor. Ama diyor ki: “Ruh Emiciler onun cezasını verir. Onu Azkaban’a gönderir. Onu siz öldürmeyin.” Burada da aslında Harry büyük bir ders veriyor onlara. “Babam” diyor, “en iyi arkadaşlarının onlar yüzünden katil olmalarını istemezdi” diyor.

Harry da zaten yine kitabın sonlarında “Babam da olsa aynı böyle yapardı” diyerek hak veriyor Harry’ye. Harry, kitabın başında ilk cümlede söylediği gibi yazarımızın gerçekten sıra dışı bir çocuk büyücü olması, belki de onun en sıradan özelliği kitaptaki.

Ve sonlara doğru Sirius’la da araları düzeliyor. Tam o Harry’nin hayallerindeki yaz tatilini geçirecek. Yani güya Sirius, “Çünkü ben senin vaftiz babanım” diyor. “İstersen benim yanımda kalabilirsin.” Yani tam artık kurtulacak o gıcık teyzesinden, eniştesinden diye düşünürken, Sirius kaçmak zorunda kalınca o hayalleri de suya düşüyor Harry’nin ve kitap şu cümleyle bitiyor.

“Bu yaz geçen yılkinden çok daha iyi olacağa benziyordu.”(s.395)

Yani yine bunlara rağmen yine teyzesinin yanına gidecek. Bu klişe sona alıştık artık. Yani Rowling umarım diğer üç kitapta buna benzer bir son yapmaz. Ama 7 kitap ve okul da sanırım 7 sene sürüyormuş. Bu 7 sınıfta. Çünkü Ron’un o abilerinden biri zaten mezun olmuştu.

Bu mezun olanlar da ne yapıyorlar? Ya bir büyücü öğretmeni oluyorlar, bir büyücü okulunda çalışıyorlar, ya onların işte çeşitli bakanlıklarında. Ya da böyle Ron’un abisi mesela ejderhalarla uğraşıyordu. Ama Ron’un buradaki o çalışkan abisi de babası gibi bakanlıkta çalışmak istiyor, onun için sınavlara ve şeylere giriyor, hazırlanıyor.

Ve dediğim gibi 7 sene sürüyor sanırım. Şu an bilmiyorum tabii, ama sanırım her sene böyle bir kitap. En son Harry’yi mezun edip bırakacağız galiba. Her kitabın bu girişleri de uzuyor. Bakayım, bu hemen ilk sayfada “Harry Potter Serisi Ek Kitapları” diye bir açıklama var. Orada sadece üç kitap falan vardı diğer kitaplarda. Şu an onlar artıyor. 4. kitaba da başladım ben, onda da daha da artmıştı o ek kitapları.

Da okur muyum şu an bilmiyorum, ama en azından bu 7 kitabı, seriyi bitirmeyi kafama koydum diyeyim. Yani şu an dörtteyim, bakalım kalanları ne zaman bitireceğiz. Okumak işte sorun değil de, böyle müsait bey ulu bu kayıtları almak, sonra bir de bunların düzenlemesi var. Onu falan zaten hiç düşünmek istemiyorum. Biraz yorucu olacak.

Bir zaman çarkım olsaydı kullanmazdım herhalde ya. Tekrar tekrar geri git, tekrar aynı şeyleri yap. Hermione zaten vazgeçiyor sonradan. Çarkı geri mi veriyordu? McGonagall’a öyle bir şey yapıyor. Daha normal bir hayat için. O hoşlanmadığı dersleri bırakıyor yani.

Neyse, şu ana kadar serinin en güzel kitabıydı bence ve hala sadece ilk filmi seyrettim. Muhtemelen ben bütün filmleri seriyi tamamen bitirince seyredeceğim. Buraya kadar dinlediğiniz için çok teşekkür ediyorum, zaman ayırdınız, beni yalnız bırakmadınız. Sağ olun.