Harry Potter ve Felsefe Taşı, Asa Kolu, Askerliğin Bedeli ve Paha Biçilemez Kura Maceram
J. K. Rowling Harry Potter serisini 1990 yılında yazmaya başlamış. Yapı Kredi Yayınları da ilk baskısını 2001 yılında yapmış. Ama tabii ki benim okuduğum ilk baskısı değildi. Eylül 2006'da basılan 51. baskısını okudum ben. 272 sayfalık bu kitabı Ülkü Tamer çevirmişti.

Bu tarz yazılarım, kitap hakkında tat kaçıracak bilgiler (spoiler) içerebilir. Her hâlükârda önce kitabı okumuş olmanızı ya da doğaçlama konuştuklarımı yazıya dökmeye çalıştığım bu yazıyı benden dinlemek için hesapkitappodcast’e kulak vermenizi dilerim.
Tam 17 bölümden oluşan harika bir çocuk kitabı. Zaten bu seri 450 milyondan fazla satmış, 78 dile çevrilmiş ve gişe rekorları kıran 8 sinema filmine uyarlanmış. Toplamda 7 kitap var neden 8 film olmuş diye merak eden varsa benim gibi son kitap olan Ölüm Yadigârları 2 bölüm olarak yayınlanmış 2010 ve 2011 yıllarında. En son Dune için de böyle tek filme sığdıramamışlardı ya, onun gibi bir durum oldu galiba. Bu arada ben bugüne kadar hiçbirini seyretmemiştim ama bu kitabı bitirince dayanamayıp ilk filmini seyrettim. En azından şu isimlerin telaffuzunu falan öğrenirim hiç olmazsa diye kandırdım kendimi. Sırf meraktan değil yani, vallahi bak.
İyi ki de seyretmişim ilk filmi çünkü daha önce hiç seyretmemiştim. Diyorum ama tabii ki o Harry Potter afişlerini falan görüyorum, yani en azından gördüm ister istemez kaçınılmaz da. Ve Dumbledore’dan benim çok haberim yoktu. Bunun böyle Gandalf’la falan kıyaslandığını biliyorum ama ben onu şey zannediyordum, Profesör Snape. Çünkü o da önemli bir karakter ve hiç yaşlılığından, işte sakallarından, şeyden bahsetmiyor kitapta. Benim mi gözümden kaçtı yoksa, bilmiyorum. Çok ben daha genç diye aynı şekilde Profesör McGonagall için de…Bunları görünce, daha kitabın başını, çok yaşlı geldiler bana. O yüzden bütün o hayalimdeki tasarlamaları çöpe gitti diyebiliriz.
Ve dediğim gibi daha bu zamana kadar hiç seyretmemiş olsam da, bütün o “Gandalf mı, Dumbledore mu?” kıyaslamaları… Her zaman “Tabii ki Gandalf!” kafasındaydım. Daha Dumbledore’u bilmiyorsun ki yani, nasıl Gandalf? Şimdi de daha ilk filmden, daha bir numarasını görmedik belki ama, ya Dumbledore bana çok çok daha sempatik geldi. Yani en azından daha içten, espri falan yapıyor. Gandalf çünkü en azından filmde, yani ne zaman ihtiyaç olsa zaten kaybolan bir karakterdi.
Ama bu kitaptan da bir kere daha anlıyoruz ki kitap çok daha güzel, arkadaşlar. Ben de o yüzden bu seriyi bitirdikten sonra Yüzüklerin Efendisi’ni de okumak istiyorum. O da üç kitap mı tam emin değilim. Ama ben onun bir tane böyle tuğla büyüklüğünde tek cilt versiyonunu gördüm. Acaba o bütün hepsini kapsıyor mu? Onu da bilen varsa yazabilir. Çünkü ben ona da biraz göz koydum, daha bana pratik geldi. Ama öyle bir kitabı okumak tabii daha zor olacağı için, yine o cilt cilt alabilirim, belli de olmaz.
Neyse, biz hemen kitabımıza dönelim. Çünkü çok fazla alıntım yok aslında. Hatta not aldığım iki-üç tane sayfa vardı sadece. Ama filmi de bitirdikten sonra kitabı açtım önüme ve böyle “Aa burası da güzel, aa burası da güzel” derken bir baktım bayağı bir yazmışım. Yani o yüzden hemen yazarımızın bu efsaneyi başlattığı cümleleri paylaşmak istiyorum:
“Privet Drive dört numarada oturan Mr ve Mrs Dursley, son derece normal olduklarını söylemekten gurur duyarlardı, sağ olun efendim.”(s.9)
Bu konuda da ben… Bu “Mr” “Mrs” ayrımı… Şey de aklıma gelmişti, “Mrs. Dalloway” okurken… “Bayan Dalloway” demek gerekmiyor mu? Yani orada bunların Türkçesi bay ve bayan şeklinde bir hitap şekli… O zaman da mı “bayan” demiyoruz acaba? “Kadın” dersen ama olmaz ki… Burada bilmiyorum, ama bu kitapta da mesela böyle çevrildiğine göre herhalde biz de mi “misses”, “mister” diyeceğiz? Çünkü kitapta çok fazla yerde de geçiyor. İşte bu çocuklara bile işte “Mr. Potter” diyorlar sürekli.
He, gerçi ben evet, dublaj olarak seyretmedim filmi. Orada acaba ne dediler? “Bay Potter” deyince de… Ya işte bizde olmuyor bazı şeyler.
Neyse, gelelim… Bu… Daha ilk cümlede hemen onlardan bahsetmesi biraz değişik. Ama zıtlığı öyle kurmuş yazar. Bunlar son derece normal ve normal olmaktan gurur duyan insanlar. Kesinlikle hayatlarında hayal gücüne, sihre, büyüye falan yer yok. Ama gelin görün ki bunlar Harry Potter’ın teyzesi ve eniştesi aynı zamanda. Ve Harry onların yanında yaşamak zorunda kalıyor on bir yaşına kadar. Hemen bir sonraki alıntıda yine bununla ilgili olduğu için onu oradan devam edeyim ben bu aileye…
“Vernon Enişte, arabayı kullanırken Petunia Teyze’ye boyuna yakınıyordu. Her şeyden yakınmak hoşuna giderdi; işçiler, Harry, kurul, Harry, banka ve Harry en çok yakındığı konulardan birkaçıydı. Bu sabah motorsikletlerden yakınıyordu.
Yanlarından bir motorsiklet hızla geçerken, ‘… genç serseriler, deli gibi sürüyorlar,’ dedi.
Ansızın hatırladı Harry. ‘Düşümde bir motorsiklet gördüm,’ dedi. ‘Uçuyordu.’
Vernon Enişte az kalsın önündeki arabaya toslayacaktı. Arkaya dönerek Harry’ye bağırdı, suratı bıyıklı dev bir pancara dönmüştü: ‘MOTORSİKLETLER UÇMAZ!’
Dudley ile Piers kıkırdadılar.
‘Biliyorum uçmadıklarını,’ dedi Harry. ‘Sadece bir düştü bu.’”(s.29)
Göreceğiniz üzere, tamam anladık yani gerçekçi insanlarsınız, ama bu ne şiddet ne celal! Yani aşırı kötüler bu karakterler, masal kötüsü. Hele onların o çocukları, işte “Dudley” denilen Harry Potter’ın kuzeni. Yani aynı zamanda “Olmaz olsun böyle kuzen!” dedirten… Bu kadar mı kötü olur? Gerçi kitabın sonlarına doğru birkaç böyle “Acaba iyi olacaklar mı?” diye düşündürüyor sizi, ama yok. Yani kesinlikle aşırı kötü.
İşte “çocuk kitabı” diye ben de başta o yüzden dedim, yoksa aslında demezdim. Hem çok basit okunuyor hem çocuklara yönelik yazdığı belli. Yani zaten bu baş karakterlerde işte 10 yaşında, 11 yaşında çocuklar. Harry… Artık yani bu olayı da bilmeyen var mıdır hala benim gibi bilmiyorum, ama ben yine böyle gelişini, aklıma geldikçe olay örgüsünden de bahsedeyim diyim. Bol bol spoiler içerecek yani kitabın başından sonundan, onun da uyarısını yapayım.
Harry’nin annesi ve babası daha o çocukken, daha o yeni doğduğu sıralarda herhalde ölüyor ve Harry onların trafik kazasında öldüğünü zannediyor. Bu teyzelerle büyüyor, öksüz ve yetim bir çocuk olarak. Ve o kadar kötü davranıyorlar ki ona… Dupleks, tabii ki iki katlı müstakil bir evleri var ve o merdivenin altında böyle CB demişler, şeyde yani biraz vitrin mantığı mı desem ne desem, bir dolap, yani dolap bile olamayacak gardırop gibi bir şey… Onun içinde yaşıyor. Yani insan yerine koymuyorlar Harry’i, öyle bir ayrımcılık yapıyorlar ki o ailede.
Halbuki kendi çocuğuna da… Yani ne kadar kötü bir örnek! Öyle davranırsan çocuk da o yüzden muhtemelen insanlıktan çıkıyor. Sen onu kendi çocuğundan ayırmayacak ki çocuk paylaşmayı öğrensin. Neyse, tabii o zaman da Harry Potter olamazdı muhtemelen.
Ve Harry Potter’a bir mektup gönderiliyor baykuş tarafından. İlk başta kitabın arka kapağından hemen orası yazı, o bölüm. Ama orada mesela Harry kendisine gönderildiğinden emin olduğu bir mektubu bile açamıyor, iki saat bakamıyor, yine götürüyor eniştesine. Daha doğrusu diğer mektuplar da geliyor, ama yani sen onu sana nasıl davrandıklarını biliyorsun, onu elinden alacaklarını tahmin edemedin mi? Biraz böyle safça da bir çocuk. Çok böyle akıllı gibi çizmişler ama bilmiyorum, bana Harry o kadar da akıllı gelmedi. Harry’nin olayı daha çok cesaret, merhamet gibi bence.
Neyse ki kitapta yine çok akıllı bir görüntü çizmeyen, hatta saf diyebileceğimiz, biraz boşboğaz olan bir Hagrid karakterimiz var. Benim en sevdiğim karakterlerden biri oldu. Bir de onu doğru canlandırmış yani gözümde onu, çünkü güzel betimliyor yazar. Kocaman, dev gibi bir adam. O biraz sahip çıkıyor Harry’ye. Yani zaten Harry’yi getiren de o, aileye ilk teslim eden de o. Bir anlamda Harry’yi kurtaran, tam 11 yaş gününde, 31 Temmuz’da… 31 Temmuz tarihi de önemli yazar için özellikle. Ben de yazarın adını öğrenmek için aratırken gördüm, 31 Temmuz’da doğmuş kendisi, tıpkı Harry Potter gibi. Ya bu küçük dokunuşlar da bence güzel, güzel olmuş yani, kendinden bazı şeyler katması. Ve o küçük kız da bana biraz yazar gibi geldi açıkçası. Muhtemelen yazarın kendi hayatından çok izler taşıyan karakterdi o da.
Neyse, Harry öğreniyor ki kendisi bir büyücüymüş, annesi babası da büyücüymüş. Onlar bir trafik kazasında ölmemiş. Hagrid açıklıyor ona bunları, bütün o mektupları alamadığını o zaman öğreniyor. Çünkü 31 Temmuz son günü artık o davet aldığı büyücülük okuluna başvurusunu yapmak zorunda. Katılmak için alması gereken ders kitapları, formalar, öteki araç gereçler gibi bir liste var hatta. Ve onun altında da şöyle bir not yazıyor:
“Öğrenciler bir baykuş YA DA bir kedi YA DA bir kurbağa getirebilirler.
VELİLERİN DİKKATİNE: BİRİNCİ SINIF ÖĞRENCİLERİNİN SÜPÜRGELERİNİ KULLANMALARI YASAKTIR.
Harry, şaşkınlıkla, ‘Bütün bunları Londra’da bulabilir miyiz?’ diye sordu.
‘Gideceğin yeri biliyorsan, elbet,’ dedi Hagrid.”(s.65)
Evet, buradan sonra artık kitap başlıyor diyebiliriz. Macera ve gördüğünüz gibi artık her tür fantastik olay… Gerçi ilk başta o evine gelen mektuplarda da (ya filmde de onun bazı yerlerini göstermişler), yani kadın yumurta kırarken yumurtanın içinden bile Harry’nin mektupları çıkıyor. Artık o derece! Ama bir kırıyor, iki kırıyor, üç kırıyor… Ondan sonra artık kadın dayanamıyor, çığlık atıyor falan. Yani nasıl insanlarsınız? Orası da komik yani.
Neyse, “Bu gideceğin yeri biliyorsan, aradığın şeyi de bulabileceğin…” Ya bu alınması gereken kitaplara, şeylere de ben çok hep sinir olurdum. Bizim zamanımızda da vardı yani. Özellikle bu kitaplar şimdi dağıtılıyor sanırım, bedava veriliyor ya devlet okulunda. Zaten öyle olması lazım. Eğer bu zorunluysa, benim kuruş para çıkmaması lazım benim anlayışıma göre çocuğun cebinden. O zaman okul nasıl dönecek? Bana ne arkadaş! Okulu ben mi döndüreceğim? Gerek işte belediyeler, gerek valilik… Yani sahip çıkması lazım okullarına diye düşünüyorum.
İşte o gerekli defterler, listeler… Hocaların böyle dayatması olurdu bizim zamanımızda. İşte yok “4 ortalı defter olacak”, “büyük boy 8 ortalı”, yok işte “benim dersime harita metod defteriyle gireceksiniz”… Böyle ilk günden yazarlardı tahtaya. O herkes o listesini anasına babasına verir. Ne kadarını aldırabilirsin? Bayağı açık, ciddi bir masraf yani. O zaman kırtasiyelerin biraz ayakta tutulması için yapılan uydurulmuş saçmalıklar. Çünkü alan var, alamayan var. Kimi zaten var, kimi aileler çünkü hiç önemsemez bu tür şeyleri.
Kitaplar… Hele kitapların alındığı zamanlar, o iyice rezillik! Kimileri böyle eski kitaplar… Bu benim yani üniversite hayatımda bile değişmedi. Bizim bir iktisat profesörümüz vardı. Yani bir de en zor derslerden biri: Genel İktisat. Bir de yani halbuki giriş… Makro, mikro bile değil. Adam bir kitap yazmış, her sene kapağının sadece rengini değiştiriyordu. Benim dönemimde okuyanlar Çanakkale’de bilirler. Ya böyle saçmalıklar… Muhtemelen sadece bizim üniversitede olamaz. Yani başka yerlerde de oluyordur.
Adam o kitaptan ödev veriyordu. Zorunlu bir ödev! Finallerinin işte yüzde kırkı mıydı, otuzu muydu, öyle bir puan sırf ödevden ve ödev için hocanın kitabını alıyorsun, gidiyorsun hocanın odasına, kitaptan belli bir bölüm çiziyor sana. Ve o seneki kitabın rengi neyse o kitapla gelmen lazım. Sarı kaplı mesela kitap o sene, bir önceki sene bambaşka bir renk oluyor. Bir de hiç böyle alakası olmayan kırmızı, mavi… Mesela mavi kitapla gelirsen yok! “E aynısı bu kitap, birebir noktası virgülüne aynı” yani, sadece baskı, yeni baskı. Hiçbir değişiklik de yapmıyor üzerine, bir şey koysa, eklese, tamam diyeceğim. Yeni… Yok, o da yok. Eski kitapla gelirsen ödev vermiyor yani sana, ve işte %70 üzerinden geçmen iyice zorlaşıyor. Yani o yüzden herkes de alırdı mecbur. Böyle bir şey yine aklıma geldi, sinir oldum.
Neyse, biz gerçek hayata değil, büyülü hayata dönelim. Burası evet, Potter’ın artık bir asa alacağı zaman…
“Mr Ollivander, Hagrid’e dik dik bakarak, ‘Hmmm,’ dedi.
‘Eh — Mr Potter. Bir bakalım.’ Üstü gümüş çizgili uzun bir mezura çıkardı cebinden. ‘Asa kolunuz hangisi?’
‘Şey — ben sağ elimi kullanırım,’ dedi Harry.”(s.79)
Bu da bana şeyi hatırlattı. En son ben de öyle, ondan bahsetmiş miydim acaba size? Hatırlamıyorum, ama oldu, birkaç ay oldu. Bir kan verme maceram var. Üsküdar’da yani şeyde oturuyorum, deniz kenarında. Bu bizim kitap toplantısının yapılacağı zamandı, yanlış hatırlamıyorsam. Ve orada bir tır kurmuşlar, bu Kızılay’ın kan alma şeyleri oluyor ya, bilenler bilir, Kızılay’ın kan alma oluşumu yani. Ve bangır bangır orada yayın yapıyorlar.
Ben artık onları dinlerken ezberledim yani onların sloganlarını: “On beş dakikada üç hayata dokunun.” Bir yandan da dedim, yani hazır vaktim var, kan verileli de bayağı olmuştu. Geçtim orada, hiç sıra bir şey de yok zaten. Hemen formu doldurdum, bir dakikada. O formlar da üç sayfa falan, soru cevap şeklinde. Ama bildiğim için hızlı hızlı yaptım ve çıktım. Kağıdı uzattım işte oradaki doktora, görevliye. Şey demişti bana:
“Yazı yazdığınız kolunuzu uzatır mısınız?”
Ben de bunu duyunca, aynı Harry Potter gibi şaşkınlık yaşamıştım. “Acaba” dedim, “yazı yazdığımı nereden biliyor?” Yani salak mısın! Salak mısın? Onu soracak hali yok orada. İncelik yani aslında. Çünkü bizim dilimizde de işte sağlak çok denmediği için, insanların da doksanı sağ elini kullandığı için… Ama “Yazı yazdığınız kolunuzu” deyince bana şey gibi gelmişti. Hem güzel gelmişti hem de bir an için böyle “A!” dedim, “acaba medium falan mı okuyor, beni tanıyor olabilir mi, nereden tanıyacak?” İşte sanki ünlü bir yazarmışım gibi… Uzattım sağ kolumu. Öyle bir kan alma macerası olmuştu. Bunu okurken o geldi aklıma.
Ve Harry de o Hogwarts’a giderken trende… Bu arada evet, Harry oraya gitmeden önce, bu alışverişleri yapmadan önce Hagrid’le bir Büyücüler Bankası gibi bir yere de gidiyor ve öğreniyor ki kendisine bayağı bir miras kalmış. Aslında fakir bir çocuk değilmiş, zengin bile sayılır yani, en azından arkadaşlarına göre. Orada yanına bir miktar para da alıyor.
Ve trende Weasley, Ron Weasley onunla tanışıyor hemen orada. Ona da bir şeyler ısmarlıyor yani. Bir o saçma sapan yedikleri şekerlemeler, bir şeyler var… Bizim zamanımızda işte cipslerden tasolar falan çıkardı, aynı onun gibi. Ya da böyle işte Pokemon kartları, futbolcu kartları… Evet onlara daha çok benziyor, o tarz bir şey yapmışlar. Ama bunlar tabii büyülü kartlar, karttaki resimler oynuyor, geziyor, gidiyor falan.
Bütün zaten bu Hogwarts’taki özellikle resimlerin olayı, hepsi canlı gibi bir şey. Sizi görüyor, el sallıyor, normal bir fotoğraf yok yani. Ve Harry’ye de kartlarda hemen Albus Dumbledore çıkıyor. Onunla ilgili bir alıntım var…
“Harry kartın arkasını çevirip okumaya başladı:
Albus Dumbledore, Hogwarts Müdürü.
Birçok kişi tarafından modern zamanların en büyük büyücüsü olarak kabul edilen Profesör Dumbledore, özellikle 1945'te kara büyücü Grindelwald’ı yenmesiyle, ejderha kanının on iki ayrı konuda kullanılışını bulmasıyla ve arkadaşı Nicolas Flamel’la simya konusunda yürüttüğü çalışmalarla ünlüdür. Profesör Dumbledore oda müziğinden ve on lobutlu bowlingden hoşlanmaktadır.”(s.95)
Diye geçiyor. Burada bir püf nokta var aslında. Okurken de ileride sorguluyor çünkü bunu Harry: “Ben bunu nereden hatırlıyorum acaba?” diye. Burada eğer gözünüzden kaçtıysa, siz de o zaman benim gibi düşünüyorsunuz: “A evet, ben bu ismi görmüştüm!” diye. O yüzden çok da hızlı okumamak lazım. Ve bir de Harry’nin okul seçmeleri var. Bu da bana askerdeki bizim kura çekimimizi hatırlattı biraz. Ama önce ben şu alıntıyı paylaşayım:
“Adı söylenince, hemen ileri atıldı Malfoy, şapkayı daha kafasına değdirir değdirmez karar açıklandı: ‘SLYTHERIN!’
Malfoy, son derece hoşnut, arkadaşları Crabbe ile Goyle’un yanına gitti.
Pek fazla kişi kalmamıştı şimdi.
‘Moon’… ‘Nott’…’Parkinson’… sonra bir çift ikiz kızkardeş, ‘Patil’ ile ‘Patil’…sonra -
‘Potter, Harry!’
Harry bir adım atınca, alev hışırtılarını andıran fısıltıların yükseldiğini duydu salonda.
‘Potter mı dedi?’
‘Şu ünlü Harry Potter mı?’
Şapka gözlerine inmeden önce Harry’nin son gördüğü şey, salondakilerin onu dikkatle süzmeleri oldu. Sonra da şapkanın içindeki karanlığı gördü. Bekledi.
‘Hmm,’ diye incecik bir ses geldi kulağına. ‘Güç. Çok güç. Bakıyorum, bayağı gözüpek. Kafa da fena değil. Yetenek de var, evet, öyle — kendini kanıtlama tutkusu… bak, bu ilginç… Seni nereye yollasam acaba?’
Harry taburenin kenarlarına sımsıkı yapışıp, ‘Slytherin olmasın, Slytherin olmasın,’ diye düşündü.
İnce ses, ‘Slytherin olmasın, ha?’ dedi. ‘Emin misin? Biliyor musun, büyük usta olabilirsin sen, hepsi kafanın içinde, Slytherin de büyük ustalık yolunda çok şey kazandırabilir sana — hayır mı? Eh, öyle istiyorsun madem — GRYFFINDOR!’”(s.110,111)
Diye bağırıyor burada en son ve sadece o “Gryffindor!” demesini duyuyoruz biz. Ben öyle anlamıştım okurken, diğerlerini Harry duyuyor sadece beyninin içinde. Ama filmde tabii onu nasıl yapacaklar, bütün hepsini herkes duyuyormuş gibi yapmışlar.
Ve oraya çıkana kadar da Harry… Harry’nin böyle tabii o pimpirikliği: “Ya bana hiçbir okul söylemezse, ben orada oturur böyle dakikalarca beklersem?” falan diye korkuyor. Ya biraz güven kendine değil mi? Oraya kadar gelmişsin, herkes seni tanıyor, ünlüsün, paran da var. Hâlâ Harry’nin bu çekingenliği beni biraz sinir etti açıkçası. Yani hiç de bir aslan burcu erkeği gibi değil. Ama tabii o kahramanın yolculuğunu vermek istiyor biraz da Rowling, o yüzden ilk başlarda böyle silik bir profil çizmesi.
Ve evet, he şey diyecektim, bizim kura çekimimiz. Bizim tabur da 124 kişiydi ve 125 kişi olsa… O ilk 12, ilk 12 dediğim şey yüzde ona girenler, 12 kişi istediği askerlik şubesini seçebiliyor sıralamaya girenlerden. Ve ne oyunlar dönüyor orada! Ya oyunlar dediğim, bizimkilerin arasında… Çünkü o yüzde ona girmeyi kafaya koyan, ciddi anlamda böyle manyak gibi… Orada askere gelmişsin, ders çalışan adamlar vardı sınavlara geçmek için.
Ve sadece sınav değil, 3 tane farklı alandan puan alıyordun. Bayağı bir 5–6 tane dersten, böyle 80–90 değil yani, onların direkt 100 alması lazım ki o yüzdeye girebilsin. Onu geçtin, orada hadi girdin diyelim. Sonra spor var, spordan da yine çok yüksek bir puan alman lazım. Hadi onu da geçtin diyelim, sonra bir de atış var, atıştan da çok yüksek… Ben yani bir de o diğerlerinin o hırsını görünce ve öyle özellikle gitmek istediğim bir yer de yoktu benim. Aslında İstanbul olsa tabii güzel olurdu. Hafta sonu kendi evimde olurdum, hafta içi askerlik şubesine gider… 10 numara 5 yıldız bir memurluk gibi olurdu yani. Ve o aldığım maaş da direkt bana kalırdı. Ama dedim hiç uğraşamam yani. Böyle saçma sapan… Aslında istesem yapabilirdim gibi de hissediyorum bazen. Ama ya bambaşka bir hayat olurdu o zaman belki benim… Zaten bu uzun dönem çıkması da ayrı.
Bir geçenlerde bir stand-up seyrettim. Aradaki komedyen de diyordu, “Bizim zamanımızda askere gidiliyordu!” diye. Aynı işte askerlik artık böyle parası olmayanların gittiği bir yer haline döndü. Ama bizim zamanımızda gidiliyordu yani hakikaten.
Ve işte o kura çekimini anlatacaktım aslında… İlk 12'ye girenler çıktı hemen, kendi istedikleri yerleri, işte İstanbul’ları, İzmir’leri… Genelde herkes kendi oturduğu yerleri seçti, güzel yerler gitti yani bir anlamda. Ondan sonra artık curcuna… Ama kura yani… Bence 13. kişiyle sona kalan kişi arasında hiçbir fark yok. O yüzden zaten sona kalana da şey deniyor: “torbacı”, torbada kalan en son yeri çektiği için. Sona kalan kişiye mesela Maltepe çıktı, İstanbul Maltepe Askerlik Şubesi. Yani çocuk ne kadar şanslı! Aralarda işte şimdi illeri de kötülemek gibi olmasın ama kimsenin istemediği, bir asker olarak özellikle bulunmak istemeyeceği… Ben de 81. sıradayım 124 kişiden. İşte hiç dersleri umursamayınca… Tam böyle spordan da 60 ortalama almıştım mesela, ama hiç koşmadım o üç kilometre koşuda. Sıfır alıp, ona rağmen o 60 ortalama. Çünkü onu da yapamazsan bütünlemeye kalıyorsun 60'tan aşağı olursa. Bu sefer iyice zırvalıklar çıkıyor ve onu da yapamazsan, hatta uzun döneme dönüyorsun, öyle de bir şeyi var. 3 ay orada yaptığın askerlik de sayılmıyor, üzerine bir de 12 ay. Neredeyse normal üniversite bitirmenin bir anlamı kalmıyor yani, o derece.
Geçen sene de bir kişi mi olmuş öyle? Yok, o da bizle beraber, pardon. Yok şöyleydi galiba: İlk başta kalırsan bir 3 ay daha sıfırdan tekrar alıyorsun aynı eğitimi. Onda da geçemezsen, o zaman uzun döneme dönüyorsun gibi bir saçma sapan olaylardı yani. Neyse ki ben hiç onlarla uğraşmak zorunda kalmadım, o sporda diğerlerinden… Çünkü şınav, barfiks, mekik falan bunlar benim için daha yapılası, daha kolay şeyler. Ama koşu… Ben orada yanlış bir stratejiyle böyle sanki 100 metre koşusuymuş gibi başladım, sonra herkes beni geçti.
Neyse, 81. olarak çıktım orada kura çekimine. Gerçekten inanılmaz bir heyecan. Çünkü önünde bütün o komutanlar, en ön sıradan seyrediyorlar seni. Öyle acayip bir heyecan ki! Kuradan çekiyorsun, veriyorsun oradaki komutana. Sen de okumuyorsun, o okuyor. O okurken de böyle upuzun bir şey okuyor. Ne okuduğu da belli değil. Bana “Malatya” falan dedi, gerisini ben duymadım, o derece! “Malatya” zannettim. Hatta yerime geçene kadar döndüm, ondan sonra “Neresi çıktı?” diye arkadaşlara sormuştum. Malatya’ya bağlı Elbistan Askerlik Şubesi olduğunu o zaman öğrenmiştim. Çok güzel bir anıydı yani aslında benim için.
Bir askerlik anısıyla daha bir kitabı harcadım burada. Ama ben orada 21 yaşındaydım mesela, burada çocuk 11 yaşında. Ve ben orada yine en genç asteğmendim 124 kişi arasında. Ama yani benden çok daha büyük, böyle işi gücü elinde; avukatlar, hakimler, savcı vardı bir tane. Hatta bunlar böyle görece tehlikeli yerler seçince, çekince kuradan, ağlayanlar falan vardı yani korkudan! Askersin sen de yani!
Ve evet, şöyle bir de nazar, artık büyü gibi bir şey. Bunu zaten bize komutanlar da daha önceden söylerlerdi. Evci çıkan… Bu İzmir’de, Gaziemir’deyiz. Bir de o ilk üç ayda evci çıkanlar var. İlk ay gerçi çıkamıyorlardı ama ondan sonraki hafta sonlarında evlerine gidenler… Bayağı onların acemiliği bile bize nazaran rahat geçti yani. Çünkü sen akşam beşte — akşam beş diyorum yani düşün, beş, daha hava kararmıyor — tekrar koğuşta olmak zorundasın hafta sonları bile! Onlar ama evinde, kendi yatağında yatan şanslı kişiler.
Onların hepsi — İzmir’de oturan çocuklar — hep böyle en zorlu yerleri çektiler kurada. Bunlardan da ağlayanlar olmuştu. Genelde de böyle olurmuş: Evci çıkanlar kurada en sert yerleri çekerlermiş. Ben memnundum Malatya’dan, Elbistan’dan. İlk bir ayda Malatya’da geçiyor. Orada da bir yine bir eğitim ama çok rahat artık. Teğmen rütbesi aldıktan sonrası, orada evindesin falan. Hiç dert tasan yok, güzel zamanlar.
Geçelim artık benim kitaptaki en beğendiğim yere… Yani büyü dediğin, sihir dediğin böyle olur yani. O görünmezlik pelerini bile beni çok etkilememişti ama bu başka…
“Filch’le Snape’ten ses gelmediği için korkusu yatışmaya başlayan Harry, aynaya bakmak istedi; kendini görmeyecekti, ama olsun — yaklaştı.
Çığlık atmamak için ağzını elleriyle kapamak zorunda kaldı. Arkasına döndü hızla. Kitabın haykırışında bile bu kadar çılgınca atmamıştı yüreği — aynada sadece kendini görmemiş, arkasında bir yığın insan daha görmüştü.
Ama oda boştu. Soluk soluğa, yine aynaya döndü usulca.
Oradaydı işte, kendi yansımasını gördü, yüzü korkudn bembeyaz kesilmişti, arkasında en az on kişi daha vardı. Harry omzunun üstünden baktı — kimseler yoktu yine. Yoksa onlar da mı görünmezdi? Görünmez insanlarla dolu bir odaya mı girmişti, aynanın özelliği, ister görünür olsun, ister görünmez olsun, her şeyi yansıtmak mıydı?
Aynaya bir daha baktı. Kendi görüntüsünün arkasında duran bir kadın ona gülümsüyor, el sallıyordu. Kolunu uzattı, eli bir şeye değmedi. Kadın orada olsaydı ona dokunurdu, görüntüleri öylesine yakındı ki — ama havadan başka bir şey yoktu — kadın da, ötekiler de varlıklarını sadece aynada sürdürüyorlardı.
Çok güzel bir kadındı bu. Koyu kızıl saçları vardı, gözleri ise — gözleri tıpkı benim gözlerime benziyor, diye düşündü Harry, aynaya biraz daha yaklaştı. Yemyeşil — biçim aynı… Kadının ağladığını fark etti; gülümsüyordu, ama aynı anda da ağlıyordu. Yanında duran uzun boylu, siyah saçlı, ince adam kolunu onun omzuna dolamıştı. Gözlük vardı gözünde, saçları dağınıktı. Arkası, tıpkı Harry’nin saçları gibi, yatmamıştı.
Harry o kadar yaklaşmıştı ki aynaya, burnu neredeyse kendi görüntüsüne değecekti.
‘Anne?’ diye fısıldadı. ‘Baba?’”(s.185)
Burada Harry ilk defa anne ve babasını görüyor o aynada. Ama burası da filmde yine farklı işlenmişti, sadece onları görüyordu yani, o diğer birçok insan yoktu. Ve fark ettiğiniz üzere Harry’nin gözü yeşil arkadaşlar, annesinin, babasının olduğu gibi, yemyeşil gözleri var. Yeşil zaten en az bulunan, en az oranda olan göz rengi insanlarda diye okumuştum ben bir yerde. Mavi göz belki zannedilir ama mavi çok daha fazla, saf yeşil çok daha az. Benim gözlerimi de böyle yeşil zannederler bazen. Değil maalesef, değil ben… Ben de aynı yaşım gibi, gözümün rengini soranlara da “değişiyor” diyorum, değişiyor çünkü.
Peki bu ayna ne? Ne gösteriyor? Bizim saf Harry tabii sonradan… O arkadaşı Ron’a da… Ronald’mış mesela onun da uzun adı. Ama herkes Ron dediği için benim de aklımda öyle kaldı. Hatta kitabın bir yerinde de “Roy” diye geçiyor, yanlışlıkla herhalde, orada düzelmemiş. Çünkü Roy diye ben bir karakter görmedim. “Sonra başka birisi mi?” diye okudum, ama sonra da anladım Ron olduğunu. O kızıl saçlı, çilli çocuk, Harry’nin yine en iyi arkadaşlarından, hatta en iyi arkadaşı diyebiliriz.
Onu çağırıyor. O mesela aynaya bakınca kendini takım kaptanı falan görüyor orada. O da bir sürü kardeşten en küçüğü olup, hep onların eskileriyle büyüdüğü için, onlardan daha üstün gördüğü an kendini… Neyse onu zaten açıklıyor galiba bir sonraki anlatım.
Evet o da yine uzun, ama onunla ilgili de bir hikayem olduğu için yazmışım hepsini. Onu paylaşayım hemen, çünkü burası da yoktu, neden… Heh ve o diyecektim, Harry mavi gözlü… Neyse.
“Üçüncü gece yolu çok daha çabuk buldu. Öyle hızlı yürüyordu ki, aklı başında birinin edemeyeceği kadar gürültü ediyordu, ama kimseyi görmedi.
İşte annesiyle babası karşısındaydı, gülümsüyorlardı, büyük babalarından biri de keyifle baş sallıyordu. Harry aynanın tam karşısına, yere oturdu. Bütün geceyi orada, ailesinin yanında geçirmesine hiçbir şey engel olamazdı. Hiçbir şey.
Sadece -
‘Eee — demek yine geldin, Harry?’
Harry bütün içinin buz kestiğini sandı. Arkasına baktı. Duvarın dibindeki sıralardan birinde Albus Dumbledore oturmaktaydı. Harry, onu fark etmeden dosdoğru aynaya gitmişti herhalde.
‘Sizi — sizi görmedim, efenim.’
‘Görünmez olmak görme gücünü de azaltıyor galiba,’ eddi Dumbledore; Harry onun gülümsediğini görünce biraz rahatladı.
Dumbledore, sıradan kalkıp Harry’nin yanına çöktü. ‘Demek, sen de, senden önceki yüzlerce kişi gibi, Kelid Aynası’nın yarattığı mutluluğu buldun.’
‘Adının bu olduğunu bilmiyordum, efendim.’
‘Ama özelliğini anlamışsındır herhalde.’
‘Şey — ailemi gösteriyor bana -’
‘Ron’u da Öğrenciler Başkanı olarak gösterdi.’
‘Nereden biliyorsunuz?’
Dumbledore, yumuşak bir sesle, ‘Görünmez olmak için bir pelerin gerekmez bana,’ dedi. ‘Şimdi söyle bakalım, Kelid Aynası bizlere ne gösteriyor?’
Harry başını iki yana salladı.
‘Ben söyleyeyim. Dünyanın en mutlu insanı, Kelid Aynası’nı sıradan bir ayna gibi kullanan insandır, ona bakınca kendini olduğu gibi görür. Anlatabildim mi?
Harry düşündü. Sonra ağır ağır, ‘Ne istediğimiz gösteriyor bize… görmek istediğimizi…’ dedi.
Dumbledore, ‘Hem evet, hem hayır,’ dedi usulca. ‘Bu ayna yüreklerimizin derinliklerinde yatan tutkuları, istekleri gösterir bize. Aileni hiç bilmedin sen, onları görürsün. Kardeşleri tarafından ezilen Ronald Weasley, kendisini onlardan üstün görür. Ama bu ayna bizi bilgiye, doğruya götürmez. Gösterdiklerinin gerçek olmadığını bilmeyenler onun önünde eriyip gitmişlerdir ya da akıllarını kaçırmışlardır.
‘Ayna yarın yeni bir binaya götürülecek, Harry, bir daha gidip bakma ona. Günün birinde karşına çıkarsa da, hazırlıklı ol. Düşler dünyasına dalıp gerçek dünyayı, yaşamayı unutmak doğru değildir, unutma bunu. Hadi, şimdi o eşsiz Pelerin’i sırtına geçir, yatağına git.’
Harry ayağa kalktı.
‘Efendim — Profesör Dumbledore? Size bir şey sorabilir miyim?’
Dumbledore gülümsedi. ‘Tabii, sordun ya zaten. Ama istersen bir şey daha sorabilirsin.’
‘Ayna’ya bakınca siz ne görüyorsunuz?’
‘Ben mi?’ Elimde bir çift yün çorapla kendimi görüyorum.’
Harry boş boş baktı.
‘İnsanın hiç yeteri kadar çorabı olmuyor,’ dedi Dumbledore. ‘Bir Noel daha gelip geçti, bir çift çorap veren olmadı. Herkes bana kitap armağan ediyor.’
Harry yatağına uzanınca, Dumbledore’un belki de doğruyu söylemediği düşündü. Scabber’ı yastığından iterken aklına geldi: Ona çok kişisel bir soru sormuştu herhalde.”(s.189,190)
Evet, bu son bölümde yazarın esprili bir dili var. Bunların çoğu filmde yer almıyor, o yüzden bence kitap daha güzel diyeyim. Bu gibi ayrıntılardan dolayı, film 2–2,5 saatten fazla sürüyordu yanlış hatırlamıyorsam. E tabii ki böyle ayrıntıların hepsini işleyemezdi. Belki de şu an böyle bir malzeme olsa, bence bütün kitapların dizileri çekilirdi sezon sezon. Biraz film yaparak ziyan etmişler yani aslında malzemeyi. Ama tabii o zaman da bu çocuk oyuncular büyüyor.
Neyse, benim burada aklıma gelen hikâye neydi: Bir Ramazan zamanı, Ramazan akşamı, ben de yine bak 10–11 yaşlarındayım, ortaokuldayım. Son ders böyle sınıfta iftar yapıyoruz. Şu an belki tuhaf gelebilir dinleyenlere ama öyle bir ortam vardı yani. Hocalar izin veriyordu, çünkü akşam ezanı o sıralarda okunuyordu ve biz ortaokulda olmamıza rağmen, sınıfımın en azından büyük çoğunluğu oruç tutuyordu. Ve evden böyle beslenme gibi de değil, artık hem büyümüşsün, bayağı güzel yemekler getiriyorduk. İşte sarmalar, dolmalar… İftar olduğu için de bir o dayanışma, o paylaşım ruhu da oluyor herkeste. Herkes birbiriyle paylaşıyor, hocalar da hatta bizle yiyorlar. Ortalıkta hem gezerken, hem bir de son ders olduğu için sınıf kaynıyor ya, herkesin işine geliyordu. Öğrenci milleti, canına minnet! Ders işlenmesini… Üniversitelerde bile ders boş geçtiği zaman sevinen öyle öğrenciler olur. Ulan, sana o derse para verdin, boş geçince niye seviniyorsun? Öyle bir psikoloji işte, sevmeyince.
Bizim de işte çok böyle karizmatik bir hocamız vardı, Özlem hocamız. Bana da o kompozisyonu, yazıyı aslında sevdirdi. Çünkü o zamana kadar diğer Türkçe derslerinde işte standart bize öğretmişler: Giriş, gelişme, sonuç… Üç tane paragraf yazarsam tamam. Bir konu vermişti yine, ben böyle yazmıştım, üç tane paragraf da tabii yaptım. Ve hoca okumuştu onu, yazıyı beğenmişti ama bitirdiğinde dedi ki: “Bunun tamamı aslında giriş ve çok güzel bir giriş olmuş ama gelişme ve sonuç yok.” Kızmıştı bana. Dedim ben de işte “Üç paragraf yaptım…” “Üç paragraf yapmak yeterli değil, sen upuzun bir giriş yapmışsın sadece” demişti. İşte “Zaman yetmedi” falan diyorum ben de. “Hocam, yok” dedi, “olmaz, yani yazabiliyorsun, devamını da yazacaksın” falan diye böyle bana biraz da buradaki bu kitaptaki Snape gibi, aslında Profesör Snape gibi. Onu o an belki böyle çocuk aklında “Hoca sana taktı” falan gibi düşünüyorsun ama orada aslında seni geliştirmek istiyor, sana yol göstermeye çalışıyor. Ben de bunu anladığımda sevmiştim o hocamı.
Öğrencilikle o sınırı çok iyi çizen bir öğretmendi. Yani çok iyi bir öğretmendi ya. Sınıfta işte o biraz fırlama çocuklar olur ya, onlardan bir tanesi sormuş. Diğer çoğu hocanın biz biliyoruz oruç tuttuğunu. Onlar da gözümüze sokar yani, artık bazıları özellikle. Ben de ona sinir olurum zaten. Ya tutuyorsan bana mı tutuyorsun?
Mesela bunun da Fenerbahçe’den yine iki tane alakasız örnek vereyim. İkisi de Ramazan döneminde. İki eski başkan (bak eski dedim, biri hala başkan gerçi). İkisinin o tutumları… O ikisinin arasındaki… Ben dediğim gibi ikisine de sinir olmuştum. Biri Aziz Yıldırım, konuşma yapacak, çıkıyor kürsüye, önüne işte su da koymuşlar. “Tabii alın bunu buradan” diyor, “Ramazan’da ne suyu” falan. Ya şov yapıyor yani. O hoca “kısa kes” diyordu ya şeyde… O da yine bizim başkan, Ali Şen miydi? Neyse, çok itici gelmişti bana onun o tavrı. Ya güya işte oruç tutanlara saygı gösteriyormuş gibi ama bilmiyorum.
Bir diğer örnek de işte bu sefer Ali Koç. O da mesela lıkır lıkır içmişti. O da mesela hiç Ramazan’ı takmıyor. Tamam yani, afiyet olsun. Ama öyle yani kameralar karşısında sanki böyle insanların gözüne sokuyor mu gibi. O da mesela bana çok samimi gelmemişti.
Ve burada da işte hocaya… Biz bilmiyoruz çünkü Özlem Hoca oruç tutuyor mu tutmuyor mu… Tutuyormuş gibi davranırdı yani, yemezdi normal vakitlerde ve iftar saatinde bizim gibi o da yerdi. Ve işte o arkadaşlardan bir tanesi “Hocam” dedi, işte “Siz oruç tutuyor musunuz?” Ve bütün sınıfta böyle bir sessizlik oldu, sorulan sorunun da biraz haddi aşan, burada Harry’nin aklına geldiği gibi çok kişisel bir soru olması ve bütün sınıfın orada sessizliğe gömülmesi… Ben biliyorum herkes merak ediyor aslında ve o arkadaş cesaret edebilmişti sormayı. Ama ben merak etmiyordum mesela, ben orada daha çok hoca nasıl bir cevap verecek onu merak ediyordum.
Ve hocamız da demişti ki o zaman, onu hiç unutmam: “Senin bana böyle bir soru sorman lazım değil” demişti, “Bu sizi ilgilendirmeyen bir konu”. Devam etmişti, sonrasını çok hatırlamıyorum. Ama o işte… Yıllar sonra bir “Sınırlar” diye bir kitap okumuştum, onda bahsetmiştim, ondan da böyle yine satır aralarında bahsetmiş olmam lazım. Çok güzel bir kitaptı, biraz yabancı kişisel gelişim kitabı gibi duruyor ama iyiydi yani, çizilmesi gereken sınırlar hakkında. Bu kadar kişisel bir soru bizim sormamamız lazım, soramamamız lazım bir öğrenci olarak. Ve “sana ne de” diyebilir tabii ki, öğretmen olduğu için demiyordu. Ama çok güzel bence orada kendini ifade etmişti.
Ve geldik artık kitabın sonlarına. Buranın olmamasını, aynı o Dune filminde, o ikinci filmde özellikle Aliya’nın, Muad’Dib’in kardeşinin o son sahnede yer almaması gibi, hatta neredeyse hiç yer almaması gibi beni nasıl sinir ettiyse, burada da bu sahnelerin olmaması… Çünkü sen sonra nasıl bağlıyorsun? O zaman her anime’ye de 10 puan vermem lazım. Neyine verdim yani? Orada da film o açıdan çok anlaşılmıyor. O yüzden bence filmi seyredip kitabı okumamış olanlar, bence kitabı da okusunlar mutlaka. Ve “ne diyor bu?” diye şaşıranlar için alıntıya geçelim:
“‘Harry — biliyor musun, çok büyük bir büyücüsün sen.’
Harry, onun kollarından ayrılırken, utanarak, ‘Senin kadar değil,’ dedi.
‘Benim kadar değil mi?!’ dedi Hermione. ‘Kitaplar! Kafa çalıştırma! Daha önemli şeyler var — dostluk, cesaret — ah, Harry — dikkatli ol!’
“Önce sen iç,’ dedi Harry. ‘Hangisi olduğunu iyice biliyorsun, değil mi?’
‘Yüzde yüz,’ dedi Hermione. Yuvarlak şişeden koca bir yudum aldı, titremeye başladı.
Harry, endişeyle, ‘Zehir değil ya?’ dedi.
‘Hayır — ama buz gibi.’
‘Çabuk ol, etkisi geçmeden.’
‘İyi şanslar — dikkatli ol -’
‘GİT!’
Hermione dönüp mor ateşten geçti.
Derin bir soluk aldı Harry, en küçük şişeye uzandı. Siyah alevlere çevirdi yüzünü.
‘Geliyorum işte!’ dedi, şişenin içindekini tek yudumda içti.
Gerçekten de buz gibi oldu bedeni. Şişeyi yerine koyup ilerledi; siyah alevler her yanını sarıyordu, ama onları duymuyordu bile — bir an o kara ateşten başka bir şey göremedi — sonra öteki yanda, sonuncu odada buldu kendini.
Biri daha vardı orada — ama Snape değildi bu. Voldemort bile değildi.”(s.252,253)
Burası gerçekten güzel, çok güzel bir ters köşe yapıyor burada yazar. Ben beğendim, o açıdan başarılı buldum ve dediğim gibi bu sahne de çok güzel kurgulanmıştır, çok güzel yazılmıştı. O Hermione (onun da adı çok zor, Harmoni mi, Hermayni mi? Hermione derdim ben olsam, biraz da değişik yazılıyor), neyse onun o zekasını görüyoruz. O sadece sınıfın en çalışkan kız öğrencisi değil, yani kafası da çalışıyor; sadece ezberden o büyüleri, şeyleri, kitapları ezberlemekten ibaret değil, mantık da var kızda.
Ve o bir bilmece gibi, bir yedi tane iksir var. İşte o iksir hocasının işi, muhtemelen Snape’in. Sadece biri ilerletebiliyor ve önlerinde ve arkalarında, önlerinde siyah alev, arkalarında mor bir alev var. Ve o yedi iksirden üçü işte zehir, ikisi başka bir şey yapıyordu, biri de işte siyah alevlerden, diğeri de mor alevlerden geçiş sağlıyor. Orası çok güzel kurgulanmıştır bence yani, kitabın en güzel, en zeka kokan yeri.
Filmde yer almıyor arkadaş ya! Ne olacak yani? Bu kaç dakika sürebilir? Şunu 5–10 dakika daha ekleyemedim mi filme? O Ron satrançtan sonra düşünce, kendini feda edince, onun yanında kalıyor ve “Sen git devam et” diyor yani Harry’ye. Ve Harry direkt oradan sonra bu sahneye geçmiş oluyordu.
Filmi seyrederken de anlıyorsunuz Snape’in iyi tarafta olduğunu, o gerçek kötü karakteri. Çok şaşırmıyorsun yani. Ama kitapta, özellikle de o son bölüm “İki Yüzlü Adam” başlıklı (başlığı da harika), kitapta gerçekten bir ters köşe oluyor yani. Ben en azından, ben anlayamamıştım, şaşırmıştım, güzel bulmuştum.
Zaten ben öyle çok… Biraz da anlamaya da çalışmam polisiyelerde falan. Hep böyle kendimi… Çok polisiye okumuyorum ama ben her zaman kurguya kendimi kaptıran, iş işten geçtikten sonra “Ya en son, vay be, güzel düşünmüş bunu” diye… Çok böyle bariz aklıma gelmediği sürece yazara teslim olan bir okurum. Yani tam o yazarların sevdiği… Sonrasında tabii eleştiriyorum bazen ama çok tatmin etmezse. Tabii zaman zaman eleştiri hakkımız da var bence okur olarak.
Burası da mesela yine filmde geçmeyen bir ayrıntı. Burada Dumbledore’la konuşuyor hastanedeyken. Aralarında geçen bir diyalog, şöyle diyor Dumbledore:
“Günün birinde baban öyle bir şey yaptı ki, Snape onu hiç bağışlamadı.’
‘Ne yaptı?’
‘Onun hayatını kurtardı.’
‘Ne?’
Düşlere dalmış gibi, ‘Evet…’ dedi Dumbledore. ‘Garip değil mi, insanların kafası nasıl çalışıyor? Profesör Snape babana borçlu kalmayı kaldıramadı… O borcu ödemek için de bütün bir yıl seni korumaktan perişan oldu. Babana nefretini artık huzur içinde hatırlayabilir…’”(s.264)
Burada da o kahramanların motivasyonunu çok iyi vermiş bence yazar, çok başarılı. Snape narsist yani. Ya bir insanın hayatını kurtardın diye, yani her zaman aran iyi olacak diye bir şey yok. Bazen hatta bile ters atabilir.
Burası da güzeldi yani bence ve daha da güzel olan bir başka bölüm… Bunu mesela hiç filmin sonunu böyle yapmışlar. Ya arkadaş, sen niye Hagrid’i harcıyorsun? Burada da Hagrid’in o emeğine yazık olmuş yani filmde, çünkü hiç anlaşılmıyor. Orayı da paylaşayım hemen:
“Deri ciltli, güzel bir kitaba benziyordu bu. Harry merakla açtı kapağını, içi büyücü fotoğraflarıyla doluydu. Annesiyle babası her sayfadan gülümseyerek el sallıyorlardı ona.
‘Annenle babanın bütün eski okul arkadaşlarına baykuşlar yolladım, onlardan fotoğraf istedim… Sende hiç olmadığını biliyordum… Beğendin mi?’
Konuşamıyordu Harry, ama Hagrid anlıyordu.”(s.267)
Evet, burada çok güzel bir jest. Yani bu Hagrid, tam da Hagrid’in yapacağı, saf temiz duygularla yapılmış çok güzel bir hediye. Ama filmde sadece kapalı albümü açıp annesi babasını görüp “Ah ne güzel” yani. İşte yine ziyan edilmiş bir malzeme.
Ve kitabın sonu da tabii ki farklı. Orada işte buradaki espriyi de Hagrid’e yaptırmışlar öyle bir… Ya tabii, zaten kitaptaki o tren istasyonu sahneleri biraz çok daha uzundu. O aileleri zaten katarsan işin içine, onları iyi yapmışlar bence. Onları törpülemesi güzel olmuş ama ben yine de kitabın sonu böyleydi diye onu da paylaşayım:
“Hermione, Vernon Enişte’nin arkasından kararsızca bakarak, ‘Dilerim… şey — güzel bir tatil geçirirsin,’ dedi; bir insanın nasıl bu kadar sevimsiz olabileceğine akıl erdiremiyordu.
‘Geçireceğim,’ dedi Harry; yüzüne yayılan sırıtma arkadaşlarını şaşırttı. ‘Evde büyü yapmamızın yasak olduğunu onlar bilmiyor ki. Bu yaz Dudley’le çok, ama çok eğleneceğim…’”(s.272)
…diye bitiyor üç noktayla serinin bu kitabı. Hemen size ikinci kitaba başlatacak motivasyonu da çok güzel vermiş zaten yazar. Onu da bence çok iyi başarmış. Bu belli yani, bir seri olacak! Malzeme çok elverişli, her yere gidebilir. Ama ben bu ilk kitabın adını sadece “Harry Potter” zannediyordum mesela, “Harry Potter ve Felsefe Taşı” diye görünce şaşırdım. Çünkü ilk kitaplar genelde sadece karakterin adı olur, ondan sonra ve şu, ve bu diye ikiler üçler gelir. Burada bu yedi kitabın da ismi böyle upuzun “ve şu” ve “bu” diye gidiyor.
Hatta en son onu da söyleyeyim, çünkü kapakta yazıyordu diğer kitaplar: “Harry Potter ve Felsefe Taşı”, “Harry Potter ve Sırlar Odası” (ikinci kitap), “Harry Potter ve Azkaban Tutsağı” (3. kitap), “Harry Potter ve Ateş Kadehi” (4. kitap), “Harry Potter ve Zümrüdüanka Yoldaşlığı” (5. kitap), “Harry Potter ve Melez Prens” (6. kitap) ve son kitap da “Harry Potter ve Ölüm Yadigârları”. İşte bu son kitap sanırım ikiye bölünmüş bir tane film olarak.
Ayrıca “Harry Potter ve Felsefe Taşı”nın resimli özel baskısı da varmış, 2015 yılında çıkan. Bir de serinin ek kitapları diye alta yazmışlar: “Fantastik Canavarlar Nelerdir, Nerede Bulunurlar”, “Çağlar Boyu Quidditch” ve “Ozan Beedle’ın Hikayeleri”. Bunlardan da birkaç tanesi sanırım o alınacak kitaplar listesinde yer alıyordu ya da o kütüphane sahnesinde geçiyordu.
O kütüphanelerden şeylerden çok bahsetmedim, ama zaten uzun bir bölüm oldu. Ben bu serilerde biraz işi abartıyorum, aynı Dune’da da böyle olmuştu. Muhtemelen yine en az bir 7 saatlik… Bunu da yani insan okuyacak! Vay be Harry Potter!
Ayrıca bir de o en son puanlama bölümleri de var. İşte orada mesela kitapta çok daha mantıklı oluyor orası. Neville’e galiba ekstra on puan verilen, çocuk arkadaşlarına da karşı çıktığı için. “Cesaret sadece düşmanlara karşı değil, bazen dostlara karşı da kullanılması gereken güçtür” diye orada Dumbledore bir ders veriyor. Onun sayesinde de şampiyon oluyorlar ve armaları tabii ki aslan. İlk defa şampiyon oluyorlar ama böyle yani biraz şike varmış gibi. Bütün o diğer öğrenciler de çok seviniyorlar.
Ama ben zaten o puanlama sistemini çok şey yapamadım. Quidditch oyunu da bence çok… Harry’nin yaptığı iş çok önemli yani, çünkü yedi tane oyuncudan oluşan bir takım güya ama bütün iş Arayıcı’da bitiyor. Altın top’u bulduğun an, altın gol gibi bir şey yani, aslında maç bitiyor. 150 puan tek başına, yani çok büyük bir ihtimalle maçı kazanıyorsun. Ve tabii ki bunu bulacak olan da Harry.
Bilmiyorum, orada bir yerde hatta futbola da sallıyor yazar: “Sadece bir topun olduğu ve uçamayan oyuncuların bulunduğu bir oyunu nasıl seyrediyorsunuz?” falan diye. Haklı yani o açıdan, ama kendi tasarladığı oyun, Quidditch oyunu bence o kadar matah bir şey değil.
Ve bu arada yine bir podcast keşfetmiştim. Böyle ilk bölümleri “Vay be!” demiştim, ilk bölümlerini çok şaşırıp dinlediğim, “Sadece Film İzlemiyorum” diye bir podcast. Bu YouTube’daki “Filme Gitmeden Önce” kanalının sahibi çocuğun yaptığı. “Çocuk” diyorum, o da genç bir kardeşimiz, yirmili yaşlarında. Muhteşem bir iş çıkarmış. Ama işte bu birkaç bölüm sonra hemen bu Harry Potter serisinden bahsediyordu. Oraya gelince ben de artık o zaman bırakmıştım yani dinlemeyi, çünkü ben daha okumadım, “Hâlâ okuyacağım” diye.
O bahsediyordu mesela, gerçekten İngiltere’de, Londra’da böyle kalkan bir tren… “Kalkan tren” değil, hayır “kalkan tren” olur mu? Anonsu yapılıyormuş sadece. Ve o 1 Eylül mü artık, 31 Temmuz mu? O gün Harry Potter sevenler cosplay gibi, yani o elbiselerle, şeylerle gelirlermiş oraya. O anonsu dinler, kutlarlarmış o günü. En son işte bir sene yapılmamış da olay mı olmuş…
Çok işte dediğim gibi, oraları artık baktım bana da çok fazla spoiler olacak, bir de anlamıyorum da zaten neden bahsettiğini. Filmleri de seyretmediğim için kapatmıştım orada. Yarım bıraktığım ender podcast’lerden biri olmuştu. Şimdi bu seriyi de bitirdikten sonra ona da devam edeceğim, çünkü güzeldi.
Filmler üstüne, zaten kitaplar üstüne konuşanlardan çok daha fazla kanal var. Doğal olarak filmler daha çok izleniyor, daha daha tüketilir… En azından daha kolay tüketiliyor diyeyim.
Bunları peş peşe mi yayınlayacağım, bilmiyorum. Ona çok karar vermedim ama muhtemelen 2025 yılında başlayacağım, çünkü Aralık ayı komple doluydu yanlış hatırlamıyorsam. Aslında Temmuz sonunda yayınlasaydım güzel olurmuş. Neyse…
Beni de gerçekten hâlâ buraya kadar hiç aralıksız okuduysanız — tek seferde olacağını hiç sanmıyorum — ama istediğiniz zaman devam edebiliyorsunuz, hatırlıyor yani telefonlar en azından o kadar akıllı. Ama yine de biraz zamanınızı da almışımdır. Çok teşekkür ederim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder