29 Ağustos 2024 Perşembe

Mahalle Kahvesi

 

Mahalle Kahvesi, Dehşetli Sükût, Yalnız Hayal Kurmak ve Yol Soracak Birini Bulamamak

Sait Faik öykülerine kaldığım yerden devam ediyorum aslında ama bu podcaste başladıktan sonra bir türlü yeni bir kitabına başlayamamıştım.




Bugünkü kitabımda Mahalle Kahvesi, 22 öyküden oluşan 134 sayfalık bir kitap. Bu Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından basılmış ve kitabın sonunda da Orhan Veli Kanık tarafından 1 Şubat 1950 tarihinde yazılan “Sait Faik için” başlıklı yazısı yer alıyor.

Hemen içindeki hikâyeleri sayalım: Mahalle Kahvesi, Plajdaki Ayna, Uyuz Hastalığı Arkasından Hayal, Dört Zait, Hallaç, Baba-Oğul, Karanfiller ve Domastes Suyu, Bilmem Neden Böyle Yapıyorum?, Bir Sarhoşluk, Kınalıada’da Bir Ev, Süt, Gramofon ve Yazı Makinesi, Barometre, İzmir’e, ‘Kış Akşamı, Maşa ve Sandalye’, Bir Bahçe, Bir İlkbahar Hikâyesi, Sakarya Balıkçısı, Kestaneci Dostum, Söylendim Durdum, Ermeni Balıkçı ile Topal Martı ve Sinağrit Baba.

Kitaba adını da veren ilk hikâyemiz olan Mahalle Kahvesi’nde yazarımız hakkında bir şey daha öğreniyorum:

“Öyle bir uyuşukluk içindeydim ki kalkıp gidemiyordum. Gitmek ister gibi kımıldandığımı sezen kahveci:
— Eviniz yakınsa acele etmeyin, dedi. Biz bire kadar açığız. Buradan iyi yer mi bulacaksın?
— Ya? dedim. Bana bir çay daha yap öyleyse… Bir dilim de limon.
Tam bu sırada içeriye birisi girdi. Kaşına kirpiğine kar dolmuş, üstüne beyaz bir ceket giymişti sanki. Gelen adam sobaya doğru yürüdü. Üstünü başını süpürdü. Bir sandalyeye çöktü. Genç, çok genç bir adamdı. Yüzündeki karlar eriyince beyaz, yuvarlak bir yüz meydana çıkmıştı.
Kahvede o gelmeden evvel konuşmalar oluyorken o girince herkes susmuştu. Kenarda tavla oynayanlar da sükût büsbütün arttı, uzadı.
Genç adama baktım. Bir sandalyenin üzerinde oturmuş, önüne bakıyordu. İhtiyarlar sakin, ciddi, adeta haindiler. Kahveci başını iki eli arasına almış kahve ocağına oturuyordu. On dakika bir mecliste insanların susması korkunç bir şeydir: Dehşetli sükût uzuyordu.”(s.3)

Bu adam geldikten sonra neden öyle herkesin sustuğunu, neden onu dışladıklarını görüyorsunuz. Ama tabii, bizim yazarımız Sait Faik oldukça naif bir insan olduğu için ona başta iyi davranmaya çalışıyor. Şu sessizlik gerçekten çok uzun. On dakika kısa bir süre gibi gelebilir ama gerçekten çok uzun. Ben bile burada bazen arada duraksıyorum; o boşlukları hep kesiyorum editlerken. Eğer 3–4 saniyeden fazla bir boşluk veya sessizlik olursa, rahatsız ediyor çünkü bana öyle geliyor. En azından bu kitapta neredeyse her hikayeden şimdi içindekileri okurken de hatırladım, çoğu böyle hüzünlü gibiydi. Evet, çoğu ölüm anlatan, işte söylendim durdum diye de mesela tek bir başlık da var. Hep bir söylenme, hep bir sıkıntı, hastalıklar mesela.

“Uyuz Hastalığı Arkasından Hayal” hikâyesinde yazarımız uyuzun ne kadar can yakıcı bir hastalık olduğundan bahsediyor. Üstelik tedavisi de çok kolaymış. Ucuz bir merhem alıp üç-dört gün sürülse, iyileşirmiş. Ama uyuz olan bir sokak çocuğu ve tahmin edebileceğiniz gibi kimsenin ona yardım edeceği yok.

“‘Bir kadın bu çocuğu alıp evine götürüyor, uyuz merhemini sürüyor, üç beş gün evinde tutuyor, sonra isterse yine mikrobun kaynadığı sokağa onu tertemiz bırakıyor…’
Doğru, yalnız hayalle geçiniyorum; ben yalnız hayal kuruyorum.”(s.22)



 

“Dört Zait” hikâyesine geçmeden önce zaitin artı anlamına geldiğini ve kan tahlilinde dört tane artı işaretinin frengi anlamına geldiğini söylemem lazım. Zaten bu bilgi dipnot olarak sunulmuş, yoksa ben de bilmiyordum. Ve bu hikâye muhteşem tespitler içeriyor bence. Mesela yolda birine bir şey soracakken, o insanı neye göre seçiyorsunuz? Hiç düşündünüz mü bunu? Hiç düşünmediyseniz eğer siz düşüne durun, ben güzel bir alıntıyla başlayayım:

“Ben kendim, kaç defa, dakikalarca, yol soracak adam seçemediğimi hatırlıyorum. Sonra artık seçmeye bile sabrım kalmadı, düpedüz bir adama yanaşıp sorduğum olmuştur. Bazıları bildikleri halde göstermemiş, kimi de ne memnuncasına cıgaralarını uzatmışlardır. Bir saadet derecesine yükseliveren bir gülümseyişle gülmüşlerdir. Hele ümidin en az olduğu yerdeki bu dostluk gösterisine insanın nasıl teşekkür edeceğini bilmemesi ne hoş bir haldir; mersi, denir. Sonra teşekkür edilir. Eyvallah denir, çok mersi, denir. ‘Çok çok mersi’ tercüme edilir, çok çok teşekkür denir.
Ama şunu da bilirim ki insanoğlu tanımadığı insanoğluna bir şey sormak için, yirmi kişiden seni seçtiği zaman kendine göre birtakım hesaplar yapmıştır. Bu hesaplar da psikolojik hesaplardır.”(s.24)

Peki biri kimi niye seçeriz? Biri bizi seçtiğinde mesela, mutlu olur musunuz? Bu iyi insanız mı demektir? Yani bana sorsanız öyle derdim muhtemelen. Ama bakın yazarımız ne diyor:

“İyi adamız diye seçilmemişizdir. Kendisine sual sorulması münasip görülmüşüzdür: Yüzümüz iyi bir yüz müdür? Ne münasebet! Başka bahaneler bulmalıyız; elbisemiz mi eskimiştir, potinlerimiz mi boyasızdır? Gözümüzde hafif bir budalalık, halimizde bir tahammül, burnumuza eğrilik, yanaklarımıza bir bönlük mü oturmuştur? Yoksa, kravatımızın düğüm yerinde bir parlaklık mı vardır? Muhakkak bir şey vardır. Yahut da pek avareyizdir. Otomobilden atlayıp vapura doğru seğirten bir adamı tutup sual sorulur mu? Yahut da kaşlarını çatıp ağır ağır cıgara içen, halinden yeni lokantadan çıktığı anlaşılan kerliferli bir adamdan cıgara yakılabilir mi? Üstünden başından itina akan bir yolcudan yol sorulabilir mi? Hele potinleri pırıl pırıl boyalı bir adama sokakta toplanmış kalabalığın niçin toplandığını sormaya cesaret edebilir misiniz?
Bu böyle olduğu halde, ben, benden cıgara yakılmasına, yol sorulmasına çok az kızarım. Bazen sevgilim, seni görmeye gittiğim zamanlar bana yol sorulursa gidip potinlerimi boyatırım.
Üstü başı muntazam, hali tavrı pek şehirli birinin benden cıgara yakmasını sevmem. Neden derseniz, birçok adamdan cıgara yakmaya cesaret edememiştir bu adam da onun için… Halbuki, hiç de cesaret edilemeyecek şey değildir. Onlardan utanmıştır, benden utanmamıştır. Buna içerlerim doğrusu. Mademki, ayıp olmasa bile, hafifçe garip bir şeydir. Birçok insana yapılamayacak bir harekettir. Ben neden seçileyim? Buna karşılık, hiç düşünmeden, hesap etmeden yol soran köylü, saf, psikoloji ve fizyonomi cahili olanlardan hoşlanırım. Onlar sorsunlar. İçlerinde gizli, hesaplı düşünceler yoktur onların.”(s.25)

Ne kadar güzel anlatıyor değil mi? İnsanın hikâyeyi falan boşverip saatlerce okuyası, dinleyesi geliyor. Ben de böyle konuya giremem bazen uzun süre. O yüzden buraları bu kadar çok sevdim belki de.

“Sevgilim! Hikâyeye girmeden evvel uzun uzun gevezelikler yapmamalıyız. Ama ne yapayım? Kibritim olmadığı zaman cıgarasından cıgara yakılmaya müsait adamı nasıl aramam? Cıgara içmekten vazgeçilebilir mi? Hikâye yazmaktan da, kör olası, vazgeçemiyoruz. İşte bir müddettir ben de, elimden cıgara, adam arıyor gibiyim. Ne kadar üstü başı düzgünler, suratı ciddiler, hali azametliler içinde kalmışım ki bir türlü hikâyeme yanaşamıyorum.
Bak, yine hatırıma geldi: Cıgara yakılmaya, yol sorulmaya, ne münasip görülmek ne de münasip görülmemek iyi bir şeydir. Tuhaf değil mi? Dikkat edersen sevgilim, her iki cins insanda da bir iki aşırılık vardır. Birisi azametliyse, ötekisi pek düşkün, birisi kılıklıysa, ötekisi kılıksız, birisi mağrursa, ötekisi laubali, birisi temizse, ötekisi pis… Bu işin ortayı yok, sevgilim: Ne intihap edilmek, ne intihap edilmemek isterim. En iyisi rey vermek galiba! Onun da bir vebali var. En iyisi sevgilim, kibrit sahibi olmak, yolu iyi bilmek, planı çizmeden yola çıkmamak. Ne hakkımız var, değil mi sevgilim, herhangi bir adam hakkında, peşin hükümler sahibi kesilmemize?”(s.26)

Şimdi tabii hikâyeyi bilmeyenler farkında değil ama o kadar sert bir olayı anlatacakken bu kadar naif bir giriş yapması yazarımızın, bence onun ne kadar iyi yazdığının kanıtı. Az önce bahsetmiştim ya dört artı işaretinin ne anlama geldiğinden, işte bir adam geliyor ve o kadar insan arasından yazarımızı seçiyor. Elinde de işe girmek için istenen kan testinin sonucu var. Onun ne anlama geldiğini soruyor.

“Kan, üç şekilde muayene edilmişti. Üç şekilde de dört zait vardı.
— Sen bir hastalık mı geçirdin, dostum?
— Yok vallahi, dedi.
Yüzü gerildi. Gözlerinin rengi uçtu.
— Bilmem, anlamam ben bundan, dedim.
Yine sordu:
— Bir şey yok, değil mi?
— Yok herhalde, dedim. Doktor değilim. İyice anlayamıyorum.
— Götüreyim mi bu kâğıdı acaba? dedi. Bana iş verecek daireye?
Cevap vermedim. Yüzüne dikkatli dikkatli baktım. Bu bir dikkatten ziyade aptalca acıyan bir bakıştı…
Sen de galiba bir gün bana böyle acıyarak baktındı… Hani ben de senden, bir yol sormuştum: Saadet yolunu, hatırlıyor musun?
Ne söyledi o adama gözlerim, bilmem ki… Kâğıda bebaberce tekrar daldık. Ne götür dedim, ne götürme…Bakmak istiyor, gözlerinin içine bakıyordum. Adam bembeyaz kesilmişti.
Gittim. Potinlerimi boyattım. Eve koştum. Tıraş oldum. Temiz bir kravat bağladım. Bugün artık, kimsenin bana yanaşmaması için azametli bir tavır takındım. İşte o gün pardösümü de temizleyiciye verdim, sevgilim.”(s.28)

Dediğim gibi bu kadar sert, içinde hastalık ve ölüm barındıran bir hikâyeyi bu kadar güzel anlatabilmek, bu kadar güzel bağlayabilmek tam bir ustalık bence. Yazar adaylarının Sait Faik’ten öğreneceği çok şey var diye düşünüyorum. İyi ki onun bütün kitaplarını okumayı kafaya koymuşum diyorum bu yüzden de. Geç kaldım belki ama yazmaya başlamasam muhtemelen hiçbir zaman okumayacaktım bu hikâyeleri. O yüzden Sait Faik’in bana çok şey kattığını hissediyorum. Keşke bir mahalle kahvesinde karşılıklı oturup birer çay içebilseymişiz diyesim geliyor. Ben yıllardır sigara içmiyorum ama çok sık kaybolurum İstanbul’da. Daha doğrusu adres bulmakta pek iyi değilimdir o yüzden birilerine yol sorduğum çok olur. İnsan merak ediyor, acaba ona bir yol tarifi sorabilseydim bana kızar mıydı diye? Belki bizim de bir hikâyemiz olurdu böyle bir kitabın içinde.

Peki hep mi üzücü hikâyeler var bu kitapta? Benim o daha çok sevdiğim, içimize yaşama sevinci katan öyküler hiç mi yok? En azından satır aralarında var tabii ki, olmaz olur mu?

“Uyku nereden gelir bilinmez. Şu uyku insanın sevgilisi gibi bir şey, gelmeyince sinirlendiriyor. Ama yatağın atılmış diye içinde hafif, kuştüyü bir sevinç vardır.
O gün ne güzel bir gündü! Deniz ne serindi! Ne güleryüzlüydü sandallar, çocuklar, kadınlar! Sanki kimse kimseye bütün gün sövmemişti… Dünya yüzüne bir tek kötü lakırdı, kötü hareket, kötü düşünce o gün için -o günün başı için- insan elinden, insan dilinden, insan kafasından çıkmamış gibi bir akşam oldu.
Ben her zamanki gibi kimsesiz pazarımı bitirmiştim. Hayatımdan memnundum. Hayattan da memnundum. Her şey ışıl ışıldı. Her şey mavi, akşama doğru kırmızı, sonra lacivert oldu.
Bugün kimse ölmesindi. Bugün dövüş edilmesin, bugün kimse ağlamasındı.”(s.31)

Böyle neşeli bir şekilde başlıyor bu hikâyemiz ama maalesef aynı şekilde devam etmiyor. Zaten yazar bunun ipucunu da veriyor son cümlelerinde. Hallaç baba diye yaşlı bir adamı anlatıyor bu öyküde ve şöyle bir diyalog geçiyor aralarında:

“ — Yorulmuşsun baba, dedim.
— Yoruldum, dedi. Hiç yorulmazdım. Bilmem nasıl oldu?
— Sahi mi baba? dedim. Hiç yorulmaz mıydın?
— Tam yetmiş sekiz yaşındayım. Hiç yorulmamıştım.
— Allah daha ziyade etsin! Olur bazen insan.
— Yok, olmaz, dedi. Ben yorulmazdım.
— Ben hiçbir iş görmedim. Yine yoruldum. Olur böyle şeyler.
— İşsizlik insanı yorar, dedi.”(s.32)

O kadar iyi anlıyorum ki yazarı burada. Ben de çok çabuk yorulabilen bir insanım. Hiç öyle ağır işlere gelemem. Hatta bırakın öyle ağır işleri yapmayı, o işleri yapan birilerini görsem bile yorulurum. Bana göre günümüzde bu ağır işlerin hiçbirini insan yapmamalı. O kadar robotlar var, yapay zeka çağındayız diyoruz, yani bırakınız onlar yapsınlar artık. Değil mi? Bu ifadeyi hep kendini bilmez insan için kullanmak artık nereye kadar? Neyse bu hiç yorulmayan amcamızın yorulması tahmin ettiğiniz gibi hayra alamet değil. Üstelik çağırılan doktor da dalga geçer gibi değil de yazarımız deyimiyle “sanki genç olsa kurtaracakmış gibi” “Çok ihtiyardı” diyor.

Gelelim kitabın sonunda Orhan Veli’nin de en çok beğendiği hikâyelerden biri olan “Baba-Oğul”a. Ben bu kitapların sonundaki o yazılardan da çok şey öğreniyorum. Hatta bazen oralardan daha çok alıntım oluyordu ama bu kitap bilmiyorum, hassas olduğum bir ana mı denk geldi ama neredeyse bütün hikâyeleri çok etkiledi beni. Neyse işte burada da tipik hayırsız evlat vakasıyla karşı karşıyayız ve baba bundan dem vuruyor yazara:

“-Doktor oldu ama adam olmadı, dedi. Ölsem ondan bir şey istemem. Şimdi bizi tanımıyor. Hocasının kızıyla evlendiler daha geçenlerde. Yarım ağızla çağırdılar da İhsan gitti, ben gitmedim. Onun da bir tek temiz elbisesi var. Kardeşim diye tanıtmamış. Akrabalardan demiş. Yediği naneye bak.
Bunu da bahriye mektebine verdim. Durur oturur mu? Şimdi düşünüyorum, o da bir büyük adam olurdu. Gazete müvezzii babasını hatırlamazdı belki. Yahut hatırlardı da ondan utanırdı. Yani, beyefendi, insanın bazen abuk subuk düşündüğü oluyor. İyi ki bu adam olmadı, diyorum.
— Adam olan bu, beybaba, dedim.”(s.40)

Orhan Veli’nin yazısında bahsettiği diğer hikâye de “Kınalıada’da Bir Ev”di. Sait Faik’in nasıl insanları sevdiğini anlamamız için okumamız gerektiğini söylüyordu. Çünkü bu güzel hikâye şöyle başlıyor:

“Kınalıada’ya ömdümde inmedim. Ama orayı öyle severim ki, neden bilmem. Belki de orada kendisiyle hiç konuşmadığım bir arkadaşım oturdu da onun içinn. Kınalı’nın önünden geçerken hep o arkadaşımın hiç gitmediğim, hiç gitmeyeceğim evini düşünürüm.”(s.57)

İşte böyle bir giriş yapıyor yazar. Benim de böyle hiç gitmeden sevdiğim yerler var mı diye düşünmüştüm okurken ve evet, tabii ki var. Ama bende öteki türlüsü de var; hani sürekli yanlış diye anlattığım önyargılar. Ön yargılardan bahsediyorum ya bazen, maalesef ben de sahibim. Aslında hiç yemediğim bir sürü yemek var; mesela sadece görüntüsü tuhaf geldiği için ya da işte çoğu deniz ürününü çok açık olmam ve başka hiçbir seçeneğim olmaması lazım benim bir havyar ya da suşi yemem için. Halbuki yesem belki çok seveceğim ama o da ayrı bir dert; nereden bulacağım da yiyeceğim onları sürekli. En iyisi hiç tadını bilmemek mi gibi geliyor bana. Böyle deyince de hani ruhu fakir diye söylerler ya, öyleymiş gibi hissettim. Ama öyle olduğunu düşünmüyorum. Sadece yazarımızın da dediği gibi ben görmeden severim. Şu cümleyi paylaşayım:

“Ben görmeden severim bahçeleri, insanları, evleri.”(s.57)

Diyor yazar ve bu hikâyenin sonunda da neden hikâyeci olduğunun ipucunu veriyor aslında bize:

“İşte konuşuyorlar. Ne konuşuyorlar acaba? Bir vapurun projektörü yarı aydınlık odayı ışık içine daldırıyor. Sevdiğim kız yemek yerken çirkinleşmiyor. O kadar şen, o kadar sıhhatli ki yediğinin farkında olmuyor. Arkadaşımın yüzünde hep neşeli şeyler var. Ağzında bir lakırdı. Ne söylüyor merak ediyorum.

İşte bu yüzden hikâye yazarım. İşte bu merak yüzünden hikâyeci geçinirim. Hikâyelerimi beğenmezler üzülürüm. Beğenirler kızarım. Kendim beğenirim, budalalaşırım. Beğenmem, canım yemek istemez. Kınalıada’ya gelince… İşte onu pek merak eder, bir türlü de inemem, bu gidişle inemeyeceğim de…”(s.59)

Bir de “Süt” diye bir hikâye var ki, okurken gözümde canlandıramadım. Hiç öyle girip içeri oturup süt içtiğin bir dükkan görmemiştim ben. Turşucular oluyor bak ama onu da çok sonradan gördüm ben. Şu bir zamanlar her yerde açılan lokmacıları da görmüştüm mesela, bazılarının önünde kuyruklar olurdu ama dedim ya hani, ben önyargılıyım diye. Hiç o sıralara da girmedim. Canım bile çekmedi. Şimdi de öyle sütçü görmedim diye anlatıyorum ama ben zaten süt de içmem, sanki olsa ne yapacağım?

“Sütçü, ‘Bir bardak daha vereyim mi?’ dedi. Bir süt daha içtim. Hayır, artık deminki tesirini yapamıyordu.
Yağmurun içindeki her günkü dünya: ‘Hadi çabuk ol. Yeter artık. Gel buraya. Bizimle beraber olman lazım. Böyle biteviye sütçü dükkânında kalıp, yeniden doğmuş numarasıyla oturamazsın. Seni bekliyoruz. Onların arasında oynadığın oyunu bitirmeye mecbursun. Yeniden doğulmaz. Doğsan bile n’olacak? Seni iki senede, iki senede değil, iki günde aynı insan ederiz. Aynı kendini düşünen, aynı haris, aynı kıskanç, aynı kötü huylu, aynı sarhoş, aynı budala oluverirsin. Seni hastalıkla yıkmak için elimizde her şey var. Hem canım sen nasıl bir dünya istiyorsun? Görülmemiş, işitilmemiş, tadılmamış, yazılmamış, yaşanmamış… Olur mu böyle şey? Hadi gel. Dön her günkü hayatına.”(s.63)

Şu an bu sıcaklarda eminim ki herkes kışı özlemiştir, şöyle bir kar yağsa, yağmur yağsa, hava biraz serinlese, en azından biraz esse diye benim bile içimden geçiyor bazen. Özellikle öğle vakitleri. Ama kış gelince de yazı özleyeceğiz hemen. Yine de ben yazın insanıyım arkadaş, uzun uzun yazmıştım bununla ilgili bir yazı daha önce o yüzden hiç oraya girmeyeceğim ama yazarımız da sevmiyormuş kışı. Ama bunu bile ne kadar güzel anlatıyor bakar mısınız?

“Kar yağıyor. Kimi kürkü, kimi çizmesi, kimi lastiği, kimi çivili kundurası, kimi bastonuyla evine dönüyor.
Berbat şey şu kış! Kötü şey, kötü! Bakma şatafatına! Banka manzarayı İsviçre’ye çevirişine…”(s.90)

Bir Bahçe, de şöyle başlıyor ben yine dayanamamış not almışım hemen:

“Bir şehirde senelerce oturulur. Bıkılır. Usanılır o şehirden; her yerini gördüm, tanıdım sanılır. Ama daha ne görülmedik insanları, ne görülmedik sokakları, her gün önünden dört beş defa geçtiğimiz halde iyice göremediğimiz binaları vardır.”(s.91)

Gelelim “Bir İlkbahar Hikâyesi”ne. Hani geçenlerde bahsetmiştim ya bir arkadaşım youtube da kitap seslendirmeye başladı diye. İlk onun kanalında dinlemiştim bu öyküyü ve yine çok beğenmiştim. Bu kitabın içinde olduğunu görünce de ayrıca mutlu oldum. Ben burada belki ziyan ediyorum bu güzel hikâyeleri okumaya çalışırken, öyleymiş gibi hissediyorum bazen ama bence siz bu hikâyenin tamamını bulup kendiniz okuyun ya da daha güzel seslendiren birinden dinleyin. Yine de ben iki uzun alıntıyla en can alıcı kısımlarını paylaşmak istiyorum:

“Şu ömrü mevsimlere benzetenler iyi etmişler doğrusu. Herkesin bir ilkbaharı, bir yazı, güzü, kışı oluyor işte. İnsanın ilkbaharı, öteki hayvanlara bakarsak geç başlıyor. Bir at bir yaşında, hadi hadi iki yaşında ilkbaharındadır. Bir kuzu altı ayda koç olur. Ama insanoğlu ilkbaharını yirmisinden önce pek idrak edemez. Yirmiden evvel idrak edilen ilkbahar, bir yalancı ilkbahardır. Ben böyle bir yalancı ilkbaharın hikâyesini yazıyorum:
Tam otuz sene evvel on iki yaşındaydım. Anadolu’nun bir şehrinde otuyorduk. Babam memurdu.”(s.97)

Diye başlıyor yazarımız. Yine muhteşem bir giriş. İnsanın biraz sonra kalbe dokunan büyük bir hikâye okuyacağını o kadar iyi biliyor ki. Halbuki kısacık, sadece birkaç sayfa ama okuduktan sonra artık siz başka bir insansınız. Hayata bakışınız değişiyor. Abarttığımı sanıyorsunuz belki ama bence öyle. Ben bundan sonra nerede elinde aynayla oynayan birini görsem mesela aklıma bu hikâye gelecek ve yüzümde istemsizce büyük bir gülümseme oluşacak. Belki insanlar soracak ne oldu, neye gülüyorsun diye. Ki beni tanıyanlar alışıktır benim bu saçma sapan durumlarda gülümsememe, hiç sormazlar bile artık. Ama anlatabildiğimi zannediyorum. Gerçi hikâyeyi bilmeyenler ne anlamış olabilir ben sadece ayna deyince bilmiyorum o yüzden izninizle sonunu da paylaşmam gerekiyor bu seferlik:

“Başka hiçbir şeyle ilgim olmadığı için bir sabah evimizin önünde bir yaylı araba durunca şaşırmadım. Yalnız ben ayna oyunundayken annem tarafından yakalandım. Annem garip garip bahçeye, kıza, ayna ışığına, elimdeki aynaya baktı. Bana:
— Haydi, giyin! dedi.
Arabaya atladık. İki parça eşyamız arkaya bağlanmıştı. Babam başka bir yere tayin edilmişti. Yola çıktık. Bir ormanın içinden geçerken bulutların arasından bir güneş ormanın yeni yeşermeye başlayan ağaçlarında bir görüdü, kayboldu. İçimden bir daha göremeyeceğim ayna ışığı geçti. Hüngür hüngür ağlamaya başladım. Babam:
— Nesi var bunun? dedi.
Ben annemin çarşafına kafamı gömdüm. Annem eliyle, yüzüyle ne biçim bir işaret etti babama bilmiyorum ama hiç ses çıkarmadılar. Bütün hıncımla, kimsenin bana sus demey cesaret edemeyeceğini sezerek istediğim gibi ağladım.
Şimdi ilkbaharda odamın penceresine bir yerden kazara bir ışık vursa o gün ilkbahar her insana yaptığı gibi bana da üzüntüyle dolu bir yumuşaklık, bir yerinde duramayış, bir yürek çarpıntısı verir. O zamandan bu zamana tam otuz sene geçti. Kimsenin yüzüne ayna tutmadım. Kimse yüzüme ayna tutmadı. Ama kazara bir ışık, bir ilkbaharda odamdan parlak bir kırlangıç gibi geçiverse o gün ne ettiğimi bilmem.”(99–100)

İşte böyle bitiyor. Bu güzel hikaye üzerine daha başka ne söylenebilir bilmiyorum ama yürek dağlayan bir başka hikaye daha var. Kestaneci dostum, yine sokaklardan gelen bir hikaye. Sokaklarda yaşamın, hayatın nasıl çetin olduğu, zor olduğunu bize kanıtlayan bir hikaye. Zaten ondan sonra bilmiyorum, bu hikayeleri bu sırayla mı yazmıştır yazarımız ama o yakınmalar ondan sonra geliyor. Biraz insanı gerçekten böyle bir yakınma hali geliyor yani, alıntım var:

“Ben o zamana kadar pek üzülmemiştim. Fakat onun yüzünde üzüntüden de başka bir şey vardı. Bir buhran geçiriyor olmalıydı ki, saçlarını yoldu. Mangalı ufak çocuğa, ‘Senin olsun!’ diye bıraktı gitti.
Gazetelerin birinde adliye muhabirliği yaparken Ahmet’i uzaktan gördüm. Ellerini iple bağlamışlardı. Yüzü upuzundu. Üstünde kirli bir fanila, ayağında lacverdi kırmızılaşmış bir yırtık pantolon, ayakları çıplak, simsiyah…
Onu böyle görmektense geçip gideyim, dedim. Beni görünce kim bilir ne fena olacaktı. Çiğneyip geçecektim. Önümem yılışık bir tebessümle dikildi. Yanındaki jandarmaya:
— Dur yahu, dedi, harmanım, beyağabeyden bir cıgara alayım.
— Vay Ahmet! dedim. Paketimi kendisine verdim.
— Tıngırın varsa uçlan, dedi.
— Bir yirmi beşlik uzattım… Neden bu hale geldiğini sormuşum gibi cıgarasını ateşlerken:
— Eroincilikten ağabey, dedi.”(s.115)

Önce mutlaka bu hikayeyi de bulup okumaya çalışın ama kısaca bahsedeyim, yoksa havada kalacak. Burada bahsedilen Ahmet, elindeki son parasıyla bir kestane tezgahı satın alıyor ve ekmek parasını oradan çıkarmaya çalışıyor çünkü kimi kimsesi yok, yapabileceği bir iş tecrübesi de yok. Hatta o tezgahı aldıktan sonra kestane alacak parası bile yok. Elinde kalmış ama çok da temiz yüzlü, ahlaklı, saygılı bir çocuk. Hep etrafına karşı öyle olduğu için onu çok seviyorlar ve yardımcı oluyorlar. Kestanecilik işinde de zamanla dikiş tutturuyor, dişiyle tırnağıyla bir yerlere gelmek derler ya, işte o misal hayata tutunuyor sokaklarda. Bu vesileyle yazarımızla da iyi bir sohbeti oluyor. Tabii ki Sait Faik çok iyi anlaşıyor onunla ve Ahmet de onu ne zaman görse kestaneler ikram ediyor ve kesinlikle para istemiyor. Sait Faik, ne zaman elini cebine uzatsa, kızıyor. Bu yüzden burada da “senin paran geçmez” deriz ya hani, onun gibi. Ama işte bu Ahmet’i sahipsiz görünce, etrafındaki diğer çalışanlar, diğer insanlar ya da kim oldukları çok söylenmiyor; onu orada barındırmıyorlar, tezgahını elinden alıyorlar, dövüyorlar çocuğu ve sonra da ondan hiç haber alamıyor yazarımız. Ta ki bu olayı yaşayana kadar. Orada çiğneyip geçmek diyor mesela; o da sanırım yanından geçip gitmek, hiç görmemiş gibi yapıp öyle açıklıyor. Öyle geçmeyi planlıyor ilk başta yazarımız ama sonra olaylar gelişiyor. Tabii orada ondan istediği paranın da bir maddi değeri yok aslında. Zaten Sait Faik de hemen veriyor parayı çünkü mesele o para değil, o da farkında ve sanki sormuş gibi de Ahmet eroincileri deyince orada. Aslında onun içinde hala o küçük, masum çocuğun olduğunu da görüyoruz. O, onun bir özür dileme şekli. Aslında ben bende değilim diyor; yani içinde hala o sevgi kırıntısı var. Ama işte hayat pamuk ipliğine bağlı, gerçekten bir kere insanın ayağı çok kolay düşmek. Biz sürekli tökezliyoruz ama işte mühim olan ayağa kalkabilmek.

Bu şehir laubaliliğin, kötülüğün, ikiyüzlülüğün kaynaştığı bir şehir. İyi insanları yok mu? Dolu. Ama nasıl çekilmişler, nasıl ürkmüşler, nasıl kapanmışlar bir yere? Neredeler?
Bu şehirde düşünülemez. Düşünmek iyi değil, sıhhate muzurdur. Allah’ı bile düşünemezsin. Düşündün müydü karşına onun namına iğrenç mecmualar, nefesleri yırtık para kokan şairler, ölü bekleyen imamlar çıkar. Avaidini (bahşiş) isterler.”(s.117)

Avidini bahşiş demekmiş. Evet, yani zaten o az önceki kestaneciden hemen iki sayfa sonra yer alan “Söylendim Durdu” başlıklı hikayeden işte. Yani dayanamıyor artık yazar, demek ki söyleniyor, içini döküyor. Aslında ne yapsın, bunları bir şekilde anlatmak zorunda. İyi ki de anlatmış. Yani biz bilmiyorum, çok işe yarıyor mu ama en azından görüyoruz, okuyoruz. Biraz da böyle negatif, olumsuz bir anındayken yazmış bunları, belli ki karamsarlığa kapıldığında. Yoksa bu kadar umutsuz da değil Sait Faik. Ben çok, dediğim gibi, o yaşama sevinci veren hikayelerini de hatırlıyorum. Onlarla zaten sevmiştim ama bu kitap biraz böyle olmuş. Orada da, hatta şöyle devam ediyor:

“Bu şehir bu kadar pisken, bu kadar laubali, bu kadar düşkünken, para kazanıp da kendinden ötesini, beygirini kullanan arabacıdan daha merhametsizce kullanıp da rahat edenleri, sessizce, tereyağından kıl çeker gibi kendini aramızdan çekmişleri bir bakıma haklı buluyorum, gibime geldi. Sonra da düşündüm. Onlar böyle ettiler bu şehri.”(s.118)

Evet, burayı da ayrıca beğendim. İşte kafası karışık biraz yazarımızın. Bana da çünkü sürekli böyle olur; bir şeyler düşünürüm, tam böyle birilerine hak veririm, olmayacak insanlara sonra. Ama tabii onların yüzünden derim. Ama işte %100 suçlu, %100 masum diye bir şey yok aslında hayatta maalesef. Hepimizin bir şekilde suçları var. Bir şekilde iyiyi, güzeli muhafaza edemiyoruz, harcıyoruz, yok ediyoruz, merhametsizce kullanıp. İşte o beygirini kullanan Arabacı adalarda, özellikle bu faytonlar şeyler. Onun da güzel olduğunu savunanlar var. Ben gerçi hiç denk gelmemiştim ama bir yandan işkence, işte hayvanlara, yazık günah. İşte güzel olduğunu savunanlar da şey diyor; İngiltere’de mesela Londra’da sanırım o atlı polisler ama atlar ne kadar bakımlı, sağlıklı, heybetli görünüyor, o zaman öyle bakılabilir. Tamam, diyesi geliyor insanın ama bizde her şey suistimal edilmek üzerine; hep bir işin açığını bulalım, nasıl kuraldan sıyrılırız, nasıl kendimize bir çıkar elde ederiz, nasıl daha çok para kazanırız. İyi insanlar da işte kapanıyorlar, bir yere çekiliyorlar, pencerelerden bakarlar böyle dışarıda bir olay olduğu zaman mesela kimse. Ama polisi arar, ne öyle de bir şey. Evet, benim başıma gelmişti mesela sokakta. Neyse, bunu hiç anlatmayayım ya, saçma sapan bir olay. Son bir alınım var; şimdi bunda da JPS diye bir yazar geçiyor. Ben de tanımıyorum kim olduğunu, bakmadım da ya da baktım, bulamamış mıydım tekrar? Bakarım şimdi bu kaydı bitirdikten sonra. Bu arada JPS diye tekrarlar attım ve evet çıkmıyor. Çeşitli markalar, firmalar böyle. Sadece kısalma yazınca yanına Sait Faik de yazdım, o zaman da bu hikaye çıkıyor. Sadece hiç kimse dememiş ki bu bahsedilen JPS şudur diye ama sonra aklıma geldi, dedim bu meşhur Sartre olmasın? Onun da adı Jean Paul ama soyadını telaffuzu çok zor zaten yanlış söyledim muhtemelen. O yüzden ben de olsam JPS der geçerdim. Çok mantıklı geldi böyle düşününce ama onu da hiç okumamıştım. Benim korktuğum yazarlardan biri o bulantı hakkında çünkü bir şeyler okumuştum ve dedim ki ben bunu okumaya hazır değilim. Biraz Albert Camus’yu andırıyor sanki; onu da zaten çok sevmem, ben ona da yabancı hissediyorum kendimi. Ama tabii ki çok büyük yazarlar. Bu da çok açık, gerçekten yani bir. Aslında Sait Faik dünya çapında ünlü bir yazar, birçok ödül almış, kendisini ispatlamış ama bugün bile değerini o kadar iyi bilemediğimiz ve o gün de maalesef rahat bir hayat sürememiş. Yani gördüğü bir kitabı alabilecek bir maddi güce bile sahip değil. Buradan kitaplar çok pahalı mı, onunla da ilgili. Ben de galiba demiştim, evet kitaplar pahalı diye. Aslında o bizim alım gücümüzün düşüklüğünden; yoksa zaten kitabın parasının yarısı işte yayıncıya kalanları, dağıtıcıya, işte orada satan pazarlamacıya, çevirmenlere, editörlere derken tabii ki onlar da gerekli ama yazara kalan deve kulak gibi bir şey. O demek ki o dönemlerde de öyleymiş. Tabii bu hep böyleydi, maalesef çoğu işte böyledir. İşte tarım yapan da kazanmaz, arıcılar götürür parayı, oturduğu yerden hiçbir iş yapmadan tonlarca malı kuruşlarla alırlar. O İstanbul’a gelene kadar fiyatı 10'a 20'ye katlanır. Bu işte ticaret, ticaret bu değil arkadaşlar yani öyle zannediyoruz biz ama biz biraz abartıyoruz bu işi bence. Ama neyse şimdi ben de çekileyim kenara. Ürktüm, ürkmedim de devam etmek istiyorum kitaba. Son alındım zaten, birazdan bitecek bu kitap. Her hikayeden neredeyse bahsedince o kadar çok uzadı ki, onu da biliyorum. Artık bunu da dinleyenlere Allah sabır versin. Şöyle diyor:

“Sonra gidip Haşet Kütüphanesi’nin vitrinlerindeki üç yüz elli franklık kitaba hasretle bakacaksın. İki kuruştan üç yüz elli frank ne eder, diye düşüneceksin. Şu J.P.S. müthiş adam. İsmini duydun. Daha bir kitabını bile okumadın. Okumak istiyorsun ama, alamayacaksın o kitabı. Alırsan enayilik edersin. Yarın ayran bile içemezsin. O, bardağı on kuruşa olan ayran. Yani bir kaşık yoğurtla bir bardak suyu karıştırıp da on kuruşa satan adamın namussuz olduğunu bile bile elinden içtiğin enayicesine bütün şehir insanlarının gözü önünde yapılan hırsızlığı, dolandırıcılığı bile bile… Değiştir mesleğini be! Dur ayrancının önünde sabahları. Yap bir güğüm ayran evde. Koy o herifin önüne kaldırıma. İki kuruştan ayran sat, sat da herif gözünü oysun. Seni parayla fukaralar tutup dövdürsün. Daha olmazsa öldürtsün.
Kestane sat bir çıkmaz sokağın başında. Çürüklerini ayır ayır, sokağa at yine üç yüzden okut. Korkma ziyan etmezsin. Ama başına bela musallat olurmuş; aldırma, koru kendini. Seni tanıyan kimse senden kestane almazsış; senin gözünün önünde, giderler çürüklerini inadına başkasından alırlar da senden almazlarmış. Varsın almasınlar.
Bütün şehirle dost değilsin a! Sen başla bir defa işe. Bir haftaya kalmaz, şapkası delik, gözleri uçuk, rüzgâra karşı içi yünsüz bir adamcağıza çürüklerini, pişmemişlerini dayayacaksın. Bunu yapacaksın. Yapmazsan hayatından, kestanecilikten hiçbir şey anlamayacaksın. Manav çırağını, bakkal oğlunu, tüccar kâtibini, gazeteci muharrini böyle yetiştiriyor. Bu şehir böyleyken, bu böyle sürüp gidecek.”(s.119)

İşte burada da yine bu yazarlık mesleğinden de şikayet ediyor. Ben ne yapayım diye güzel bir hikayesi vardı, orada da söylüyor bunu. Zaman zaman dile getiriyor Sait Faik. Demek ki o parasız kaldığı anlarda özellikle yazmıştır gibime geliyor. Şu da biraz bana değişik geldi; seni tanıyan kimse senden kestane almazmış diyor. Mesela kestane satmaya kalksa, yani tam tersi olur gibisine geliyor insanın. Önce tanıdıkların gelirler sana yardımcı olmak için gibi. Ama onlar da gelse, zaten muhtemelen bedavaya almak isteyecekler. Öyle bir yan etkisi bu işte; biraz ticaret yapmayı bilmeyen insan. Benim dedem de zamanında dükkan açmış, etmiş, hep veresiye vermiş. Parası olmayana sonra verirsin ya da vermezsin, “Al işte ihtiyacını gör” gibisinden yapa yapa batırmış dükkanı. Yani kolay değil gerçekten. Biz, çünkü yaptığımız işe karşı böyle bir maddi çıkar çok fazla göz etmediğimiz için, isterken böyle bizim gibi insanlar hakikaten yapamıyor. O zaman da o işi burada yazarımızın dediği gibi, kestanecilik yapamayacaksın. Eğer o çürüklerini de birilerine kakalamaya çalışmazsan, halbuki onları da ayırsan, bu sefer de o diğer kestaneciler kadar kazanamayacaksın. Onlar orada bir şekilde teker oluşturacaklar, daha çok kazandıkları için ve seni yine sindirecek, seni yine orada yok edecek, olmamanı sağlayacak. Bu işte çok büyük markaların bu monopolleşmesi.

Benim Almanya’dan yeğenlerim geldi. Bakkal, sağ olsun, ilk gün işte bir küçük kolayı 20 liraya satmış, öbür gün 25 lira. Mahalle bakkalı yani. Bu son kalan örnekleri hala var. Bizim buralarda şimdi, acaba da benim de aklıma geldi, belki zam gelmiştir, tam o güne denk gelmiştir diye. Ama insan ister istemez kafasına göre satıyor yani ne derse de almak zorundasın. Bu, bu kadar olur mu diye. İşte kimsenin o ayrancı söyleyemediği gibi işte bir bardak çayı yeri geliyor 40 lira, 50 liraya, 60, 100; manzaranın, o restoranın kalitesine göre çay. Halbuki ikramdır yani. Birçok yerde yemekten sonra özellikle, o şey de kalmadı galiba, yavaş yavaş, veya zaten yediğin yemeği ekliyorlar maliyeti. Ne ki, unutsam bu kadar yüksek alırlarsa, satarsın işte. Kulüpler kombine fiyatlarını 2'ye, 3'e katlamış. Hep ve yine satılmış, yine satılırsa. İşte Emre Özcan da diyor ki mesela, ben de olsam sorarım niye dört katına çıkarmadın diye, diyor yönetimde olsam. Doğru diyor çünkü satılıyorsa, onun açısından mantıklı. Ama mesela benzer bir örnek Almanya’da yine Bayern Münih’te. Adamların tabii zaten arkasında koca ilaç şirketi olduğu için tüm dünyayı bağlayıp kazıkladı için. O da işte bir gövde gösterisi, bunu da zaten haber yapmışlar. O haberden daha çok prim elde etmişlerdir. Şöyle diyor: “Sezon arasında mı, ne? Diğer bütün takımlar zam yapmışlar biletlere. Biz de istersek işte fiyatları iki katına çıkarabiliriz ama bunu yaparsak işte 2 milyon euro daha fazla kazanırız. Ama bu 2 milyon euro bir transfer görüşmesinde 5–10 dakikalık bir müzakerede konu olan bir ücret; yani çok fazla bir şey değil onlar için. Doğru gittiler, Galatasaray’dan 30 milyona mı aldılar bir sağ bek, oynatmıyor bile. Onların hiçbir şekilde para sıkıntısı yok. E bunu niye taraftara yansıtalım? Biz aynı bilet fiyatlarıyla devam edeceğiz, demişler. Bunu da haber yaptırıyorlar, diyorlar. Biz de öğrenip aa, ne kadar güzel yönetiyorlar, ne kadar iyiler gibi düşünüyoruz.”

Yine bir şekilde futbola geldim, geldi konum. Bunlardan da hiç hoşlanmayanlar var, biliyorum. O yüzden daha fazla uzatmadan Mahalle Kahvesi’ni kapatalım. Böylece dört hikaye kitabını bitirmiş oluyorum. Kalanlarıyla ve romanlarıyla umarım devam ederim.




22 Ağustos 2024 Perşembe

Yolda

 

Yolda, Orijinal Rulo, Esrarlı Jazz Müziği, Amerikan Bayrağı ve Kamp İnsanları

Jack Kerouac, Amerikan Edebiyatının en önemli eserlerinden biri olarak görülen bu kitabını tam anlamıyla “Yolda” yazmış. “Orijinal rulo” olarak not düşülmüş bu kitabı Siren Yayınları basmış ve Avi Pardo çevirmiş. Ben uzun zamandır merak ediyordum bu kitabı ve gözüme çarpınca hemen aldım. Hazır Amerikan Edebiyatından ilerliyorken. Okurken zaman zaman ben niye bu kitabı okuyorum diye kendimi sorguladım. Böylece hiç bana hitap etmeyen bir kitabı daha bitirmiş oldum.

Bu bölümü yapıp yapmamak arasında kararsız kaldım. Böyle çok sevmediğim, beğenmediğim kitapları da paylaşacak mıyım? Evet, paylaşacağım. Çünkü eğer bu kitap hakkında hiçbir şey yazmazsam, sonra kitabı beğenmediğimi unutuyorum ve tekrar okuyabilirim. Öyle bir tehlike var. Ya da daha güzel bir yönden bakalım: Belki aynı kitabı yıllar sonra çok başka bir şeyler duyarak tekrar okuyacağım ve beğeneceğim. Öyle de bir şey olabilir. O açıdan da bence çok beğenmediğim kitapları da paylaşabilirim. Hem belki bu kitabı çok sevenler vardır aramızda. “Ya, işte sen neden öyle diyorsun? Şöyle şöyle çok güzel, böyle böyle harika.” diye yazabilirsiniz bana. Onları da dikkate almaya çalışırım. Ama güzel, beğendiğim yerleri de var. O açıdan aslında zengin bir kitap. Şöyle bir cümle var mesela:

“Güneş kızıllaşırken uyandım ve bu, hayatımdaki en tuhaf, en unutulmayacak anlardan biriydi çünkü kim olduğumu unutmuştum…”(s.23)

Ben de bazen uyanıp uyanmadığımı anlayamıyorum ama bu onun gibi bir şey değil sanırım. Zaten bu kitabın çeşitli uyuşturucular eşliğinde yazıldığı söylenmiş bazı yerlerde. Kitapta da geçiyordu galiba ama çok da hatırlamıyorum şimdi, üzerinden bayağı bir zaman geçti okuyalı. Bir türlü yazamamıştım bu kitabın üzerine. İnsan kitaptan pek bir şey anlamayınca ve çok da sevmeyince yazmak da gelmiyor içinden. Tabii benim kafam güzel değil yazar gibi ama en azından şimdi doğaçlama yapmaya çalışınca umuyorum ki bu kitap hakkında da bir şeyler söyleyebilirim.

Kitap yolda geçiyor tamamen. Adında da geçtiği üzere. Yazar 20 gün boyunca uç uca eklediği kağıtları rulo haline getirerek yazmış bu kitabı. Daha doğrusu orijinal rulo denen şey o ve sonradan kitaplaştırılmış. Rulonun da burada sembolik bir anlamı olabilir. Ya da esrarengiz bir anlam çıkarılabilir buradan. Siz anladınız daha fazla ayrıntıya girmeyeyim. Ve biraz jazz müziğin yazıya dökülmüş hali gibi geldi demişler. Bunu duyunca bana da mantıklı geldi. Tabii ki ben de lise yıllarımda jazzlar, blues’lar, Sagopa’nın dediği gibi bayardı beni. Hiç katlanamazdım ve sınıfta jazz müziği seven sadece bir kız vardı. Sınıfın da en çalışkanlarından biriydi zaten. Sonra psikolog olmuştu galiba. İşte o geliyor aklıma. O yaşlarda çünkü jazz müziği anlayamıyor. Bence o biraz olgunluk gerektiriyor. Soul diye bir animasyon vardı, seyretmediyseniz öneririm. Çok güzel, ailecek de izlenebilecek ilham veren çok güzel bir film yapmışlar ve oradaki kahraman bir jazz sanatçısıydı mesela. Onun o tutkusunu görünce müziğe olan önyargısı da kırılıyor insanın. Çok acayip bir şey o doğaçlama müzik, o özgürlük ve özgünlük. Her seferinde ortaya bambaşka orijinal bir eserin çıkması. Her anın büyülü ve kaçırmak istemeyeceğiniz kadar biricik olma durumu, insana şu an burada önemli bir şey oluyor hissi veriyor. O akışa kapılabilirseniz jazz müzik inanılmaz bir şeymiş ben de bunu öğrenmiştim mesela. Neyse kitaptan fazla uzaklaşmayalım, sonra yolda tek başımıza kalırız.

“‘Çocuklar, bir yere mi gidiyorsunuz, yoksa sadece gidiyor musunuz?’ Sorusunu anlamadık ama feci iyi bir soruydu bu.”(s.29)

Yazar araya böyle feci sorular sıkıştırıyor kitapta ve benim belki de tek sevdiğim şey olmuştu bu kitapta. Yoksa zaten olan bir olay yok. Tamam ben durum hikâyelerini de severim ama yazarın öyle bir durumu da yok. Gelişigüzel yazmış o an ne oluyorsa. Bu arada filmi de var tabii ki bu kitabın. Hollywood çok sever böyle yol hikâyelerini. Elbette seyretmedim ben. Kitap zaten hayal kırıklığı oldu, bir de kalkıp filmine zaman harcamak istemiyorum. Ama şu alıntıyı görünce de hatırladım, okurken de Amerikan filmleri gelmişti aklıma. Bakın şöyle bir bölüm var kitapta:

“Görevlerimden biri de gün ağarırken neredeyse yirmi metre uzunluğunda bir direğe Amerikan bayrağını çekmekti. O sabah bayrağı ters asmışım meğer. Eve dönüp yattım. Ertesi akşam işe geldiğimde devamlı polisler beş karış suratla büroda oturuyordu. ‘Yahu evlat, dün gece buradaki gürültü neyin nesiydi? Kanyonun öteki tarafında yaşayanlardan şikayet geldi.’ ‘Bilmiyorum ki, şu anda ortalık hayli sessiz,’ dedim. ‘Bütün grup gitti, kimse kalmadı. Dün gece burada asayişi senin sağlaman gerekiyordu -Şef ateş püskürüyor- bu arada hükümet direğine Amerikan bayrağını ters asmak suçundan hapse girebileceğini biliyor musun?’ ‘Ters mi?’ Dehşete kapıldım, farkında değildim tabii ki, her sabah otomatik olarak yaptığım bir şeydi, sabah çiyinde tozunu şöyle bir silkeledikten sonra bayrağı göndere çekerdim. ‘Evet, efendim,’ dedi otuz yılını San Quentin olarak bilinen korkunç cezaevinde gardiyanlık yaparak geçirmiş olan şişman polis, ‘bu yüzden hapsi boylayabilirsin.’ Diğerleri somurtarak başlarını salladı. Sürekli kıçlarının üstünde oturuyorlardı ve yaptıkları işle gurur duyuyorlardı. Arada sırada silahlarını çıkarıp onlara dair konuşuyor ama asla doğrultmuyorlardı. Birilerini vurmaya can atıyorlardı. Henri’yi ve beni.”(s.79)

Toplasan kaç yıllık tarihleri var ve kızılderililere yaptıkları soykırım ortadayken bu adamların o kadar milliyetçi olması çok acayip geliyor bana. Gerçi bunun nedeni biraz bu da olabilir. Dikkat ettiyseniz bütün Amerikan filmerinde bir saniyeliğine de olsa bayraklarını gösterirler mutlaka. Bu da zorunluymuş mesela. Sonra çoğu filmlerinde hep kilise olur. Bütün o dini törenlerini, ayinlerini hiç çekinmeden gösterirler demeyeceğim, adeta gözümüze sokarlar. Kitapta da tam bunu anlatan bir cümlem var aslında:

“Amerika’nın hikâyesi budur işte: Herkes yapması gerektiğini sandığı şeyi yapar.(s.83)”

Yapması gerekenle yapılması gereken arasındaki farkı düşünürken, bir de yapması gerektiğini sandığı şeyin bu ikisinden de farklı olması… Bu cümle evet, güzel gelmişti bana. Herhalde işte bu kitabı bu yüzden sevmişler. Övenler de böyle arada değişik aforizmalar, kafa açan cümleler… Ama bunun için bir kitap okunur mu? Okunabilir. Bazen tamamen aforizmalarla dolu kitaplar bile var. Demek ki o da bir ihtiyaç. Şöyle bir diyalog var:

“‘İşin aslı şu ki biz kadınlarımızı anlamıyoruz, suçu hep onlara yüklüyoruz oysa suç bizde,’ dedim. ‘Bu kadar basit değil ama,’ dedi Neal. ‘Huzur birdenbire gelecek ve geldiğini anlamayacağız bile, çaktın mı dostum?’(s.145)”

Yine Amerikan dublajı çevirisi… Ama bizde, işte evet, o tabirlerin Türkçesi yok muhtemelen. Yani yakını, “Çaktın mı dostum?” Bir dizinin bir bölümünde, “Ayak İşleri”ndeydi galiba, bir komedi dizisinde bu Amerikan dublaj konusunu işliyorlardı. Çok komikti. Şimdi hangi bölüm olduğunu hatırlamıyorum ama seyretmiş olanlar anlayacaktır beni. “Aman tanrım, korkarım!” diye başlayan nidalar… O bölümde de “depo savaşları” tarzı bir bölümü işliyorlardı zaten. Hakikaten de sonradan ben televizyonda gördüm; o tarz bir program yine aynı şekilde bir seslendirme vardı, boşuna yapmamışlar. Uzunca bir alıntım var, ne anlatıyor ben de bilmiyorum. Şimdi okuyunca hatırlayacağım diye umuyorum.

“Bill kalın, çürük, büyük bir tahta parçası bulmuştu ve kerpetenle üzerindeki küçük çivileri sökmeye çabalıyordu. Çivilere baktık, milyonlarca çivi vardı, solucanı andırıyorlardı. ‘Bütün bu çivileri söktükten sonra kendime BİN YIL dayanacak bir raf yapacağım!’ dedi Bill her kemiği yaşlılık heyecanıyla titrerken. ‘Jack, bugün yaptıkları rafların ömrü altı ay, sonra bir saatin ağırlığıyla ya da kendiliğinden çöküveriyorlar, aynı şey evler için de geçerli, giysiler için de. Orospu çocukları evleri SONSUZA dek ayakta tutacak plastikler icat etti. Araba lastikleri de öyle. Milyonlarca Amerikalı yolda durup dururken patlayan kusurlu lastikler yüzünden canından oluyor. Hiçbir zaman patlamayacak lastikler yapabilirler. Aynı şey diş minesi için de geçerli. Kimseye göstermedikleri bir sakız icat ettiler, çocukken o sakızı çiğnersen dişlerin ömrünün sonuna kadar çürümüyor. Giysiler de öyle. Sonsuza dek dayanacak giysiler yapabilirler. Fakat herkes çalışmaya devam etsin ve iç karartıcı sendikalarda örgütlenip debelensin diye ucuz giysiler üretmeyi yeğliyorlar, bu arada Washington ve Moskova’da parsayı götüren götürüyor.’ (s.175)”

Buradaki bazı şeylerin gerçeklik payını biliyorsunuzdur zaten. İlk naylon çorapların, iki tırı bile çekecek kadar sağlam olması ama sonra “Biz bunu nasıl satacağız, nasıl yenisini satacağız?” diye düşünüp, günümüzün hemen kaçan çoraplarını yapmaları… Aynı şekilde, yıllarca yanan, hiç sönmeyen ampuller varken günümüzde böyle kullanım ömrü var. Yani, her şeyin… Zaten bu dijital mecralarda birçok şeyi satın alamıyorsunuz; artık kiralıyorsunuz, aylık veya yıllık abonelikler… Hiçbir şey sizin değil, aldığınız şeyler de sizin olmuyor. Elektronik aletler de garanti süresi kadar genelde çalışıyor.

Benim mesela eski bir laptopum vardı; iki sene garantisi vardı ve evden teslim alıyorlardı. Öyle bir garanti sözleşmesi vardı, eğer bozulursa… Kendilerine çok güveniyorlardı yani, o konuda iyi bir firmaydı. O iki sene bitmeye yakın, bilgisayara sürekli “Garantiyi uzatmak ister misiniz?” diye uyarılar geliyordu. Tıkır tıkır da çalışıyordu; yani iki sene boyunca hiçbir arıza, bir ısınma sorunu bile olmamıştı o laptopta. Ben de çok memnundum. Her defasında “Yok say”, “Kapat”, “Görmezden gel” falan, artık ne seçenek çıkıyorsa onunla kapatıyordum, yine de çıkıyordu. Birkaç ay sonra, en son, garantiniz bitiyor, bitiyor… Artık ben de ezberledim yani ne zaman aldığımı falan, ne zaman biteceğini. Tam o garanti bittiği gün, bilgisayar açılmadı. Hiçbir şey yok ama çalışmıyor. Garanti de bitmiş haliyle; servisini de çağırırsan yine bir laptop kadar para isteyecekler. Ben de kendim bir bilgisayarcıya götürüp yok pahasına vermiş miydim, ne yapmıştım… İçindeki RAM’leri, hard diskleri falan satsan daha çok para ederdi muhtemelen, ama çok uğraşmak istememiştim.

Ve o zaman da yani, huylanmıştım bu garanti sürelerinden. “Zorla bana belki orada uzatsın, bozulmayacak.” diye geçiyor aklımdan. Artık kitabın da sonlarına doğru, iki alıntım var. Birinde şöyle diyor:

“Neal ile sakal tıraşı olup duş aldık; ben cüzdanımı holde düşürdüm, Neal onu yerde buldu ve gömleğinin içine sokmak üzereyken bize ait olduğunu idrak edip büyük hayal kırıklığına uğradı.(s.275)”

Yani gülmüştüm ben bunu da okuduğumda. İşte böyle insanlar bunlar… O sürekli kafalarında güzel olduğu için hırsızlık yapıyorlar ama kendilerinden çaldıklarını anlayınca da üzülüyorlar. Her şey mübah yani; buna da işte “macera” diyorlar. Macera bu değil, arkadaşlar. Buradan çok da “doğrucu Davut” gibi sizi darlamak istemiyorum ama en azından bana göre bu, bu değil. Ve bilmiyorum, kamp insanı mısınız? Ben hiç de… Gerçi hiç kamp deneyimim olmadı ama doğayı severim aslında. Ama dışarıda yerde yatmak, böcekler, keneler, bir şeyler… Ne bileyim, soğuk, rüzgar; gece çünkü serin olur, her yer serin olur. Kurtlar, çakallar bir şeyler gelebilir, insan tedirgin olur. Ben öyle rahat uyuyamam, yani o yüzden çok bana hitap etmiyor o tarz tatil. Bu kitapta da onu gördüm; yani sık sık öyle, hele böcek kaplı tişörtleri, şeyleri oluyor… Onları çıkartıyorlar, tekrar giyiyorlar falan. [__] gibi ortam, pislik şey yani… Hiç bana göre değil, kesinlikle. Ben tahammül edemezdim, zor gelirdi yani bana; böyle macera olmaz olsun!

Veya belki gençken… İşte buradan da yaşlandığımı anlayabilirsiniz. Daha bir böyle, o Amerikalıların “teenager” dediği, 19… Aynen, 13'ten 19'a. Tamam, aslında çok güzel oturuyor. Onlar, bizde de bunu karşılayacak bir “ergen” diyebilir ama işte ergenliğin yaşı da artık 20'ye, 25'e dayandığını söyleyenler de var. Daha düştüğünü belirtenler de var. O biraz muğlak bir ifade olduğu için tam karşılamıyor. Ama evet, 20 yaş altı belki; daha o enerjiyle… Çünkü onlara da bir şey olmuyor. Mesela vücut hep sağlam olduğu için… İki gün uyumazsın, yine üçüncü gün işte kahveyle kolayı karıştırırsın falan, o iğrenç karışımı içersin, o enerji içecekleri, bir şeyler… Bir şekilde dinç bir şekilde devam edebilirsin. Ama işte 30–40 yaşından sonra insana hem anlamsız geliyor, “Ne gerek var?” yani. Böyle vücut tamam, çalışıyor diye onu hor kullanmak saçma. Bu dediklerim de bir boomer söylemi mi oluyor artık, bilmiyorum. Neyse, son anıma geçeyim artık…

“Her şeyi başkalarının ellerine bırakmaya karar verdim artık. Bir yere varmak için kıçımı nasıl yırttığımı SEN biliyorsun, önemi olmadığını biliyorsun ve biliyoruz, biz zamanı biliyoruz… nasıl yavaşlatılacağını, nasıl değerlendirileceğini ve nasıl tadına varılacağını biliyoruz, eski usul zenci keyfi, başka keyif var mı ki? Biz biliyoruz.(s.294)”

Demiş mesela, bak “zenci” de diyor burada. Acaba orada hangi kelimeyi kullandılar? Ama burada benim bu alıntıyı alma sebebim, “zamanı nasıl yavaşlatacak bilmeyi” ile ilgili olan kısımdır. Bununla ilgili de zaten “Zamanı Durdurmanın Yolları” diye bir kitap okumuştum. O kitap mesela çok güzeldi. Keşke burada da biraz onun gibi, bunu nasıl yaptığını en azından daha bir hikayeye yedirseydi. Sadece böyle “Biz biliyoruz, biz şöyleyiz, biz böyleyiz.” deyince, okura bir şey katmıyor bence. Ve arada işte argolar, küfürler de geçiyor kitapta; onu da bildirmekte fayda var.

Kitabın gerçi sonunda… Artık bunu söylemiş olmam da ne kadar işe yarayacak bilmiyorum ama ben de şu an fark ettim. Gerçi demin de bir alıntıda vardı, o uzun olunca arada kaynadı diye düşünüyorum. Ve Jack, burada yollarımız ayrılıyor artık.




15 Ağustos 2024 Perşembe

Göğü Delen Adam

 

Göğü Delen Adam, Düşünce Hastaları, Son Ütücüler, Ev Sevdası, Fransız Balkon Çirkinliği ve Geride Kalan Ruhlar

Erich Scheurmann’ın yazdığı bu kitabın asıl adı “Papalagi” olarak geçiyor.




Kitabın arka kapağında bununla ilgili şu açıklama yer alıyor:

“Papalagi denince beyazlar ya da yabancılar anlaşılır. Ama sözcüğü sözcüğüne çevrilirse ‘göğü delen’ anlamına gelir.
Samoa’ya ilk misyoner bir yelkenliyle gelmişti. Yerliler bu beyaz yelkenliyi ufukta bir delik olarak gördüler, beyaz adamın içinden çıkıp kendilerine geldiği bir delik. O, göğü delip geçmişti.”

Diye açıklanıyor Papalagi’nin tanımı. Bunu özellikle hemen en başta söyleyeyim dedim çünkü alıntılarımın çoğunda Papalagi geçiyor. Her seferinde onu tekrar tekrar açıklamak iyi olmayacaktı. Zaten kitabın adı da Göğü Delen Adam olduğu için bence bunu bilerek yola çıkalım.

Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan bu kitap Lacivert Kitaplar Dizisi’nde yer alıyormuş ve benim okuduğum 2020 yılındaki otuz altıncı basımıydı. Almanca aslından çeviren de Levent Tayla olmuş. Ben bu kitabı Murakami sayesinde keşfettiğim “Zeynep ile Zülfikar” youtube kanalında görmüştüm. Üç sene önceki ilk videolarından biriydi. Kitabı bitirince ne kadar doğru bir seçim yaptığımı anlamış oldum.

Yaklaşık yüz sayfa olan ve vaktiniz varsa bir oturuşta rahatlıkla bitirebileceğiniz bu güzel kurgu dışı kitabın içindekilerden bahsetmek istiyorum. Kitap önce Erich Scheurmann’ın ön açıklamasıyla başlıyor ve sonra üzerimize giydiğimiz elbiselerden bahsedilen bölümle devam ediyor. Ardından “Taştan kutular” diye tanımladığı evlerimizden bahsediyor ve sonra en etkileyici kısım olan paraya dair bölüm geliyor. Sonra zamana dair güzel ve anlamlı bir bölüm var ve kitabın yarısı bu şekilde ilerliyor. Bundan sonra Büyük Ruh diye tanımladığı Tanrı’dan bahsediyor, onun makineden daha güçlü olduğunu savunuyor ve bizim mesleklerimize dair kendi bakış açısını paylaşıyor. Ondan sonra da yine kitabın en güzel kısımlarından biri olan “Yalancı yaşamlar mekânı ve bir sürü kâğıda dair” bölümü geliyor. Burada “yalancı yaşamlar mekânı” dediği neresi olabilir bunu da o bölümle ilgili alıntıma gelene kadar bir düşünün bakalım, bulabilecek misiniz? Çünkü bence çok güzel bir tanımla olmuş o.




Hemen sonra da başlığıyla tam tersini savunsa da beni düşüncelere sevk eden “Düşünmenin ölümcül hastalığı” bölümü geliyor ve “Papalagi, bizi kendi karanlığına çekmek istiyor.” bölümüyle bitiyor. Bir de kitabın sonunda yazarın bir biyografi denemesi yer alıyor. Sadece onun da başlığına bakarak Erich Scheurmann’ın 1878–1957 arasında yaşamış olduğunu görüyoruz.

“Yerliler, genellikle çocuklar gibi yalnızca duyularıyla algılayabildikleri alanda, geçmişi ve geleceği düşünmeksizin, ne kendine ne de uzak ya da yakın çevresine bakma gereği duymadan yaşarlarken, Tuiavii bu kuralı bozuyordu. Onda, ilkel halklarla aramızdaki en temel ayrım olan bilinç denen içsel güç vardı ve bu yanıyla bütün çevresinden bariz olarak farklıydı. Sanırım Tuiavii’nin o uzak Avrupa’yı tanıma isteği de bu olağanüstü yanından kaynaklanıyordu. Tuiavii, Maristen’deki misyoner okulunda öğrenciyken doğan bu özlemini ancak yetişkin bir adam olduktan sonra giderebildi. O sıralar bütün Kıta’yı dolaşan bir ‘halkları seyretme grubu’na katıldı ve büyük bir öğrenme açlığıyla birbiri ardına bütün ülkeleri gezerek bu ülkelerin sanat ve kültürleri hakkında ayrıntılı bilgiler edindi. Birçok kez, gözle görülemeyecek denli küçük ayrıntılar hakkındaki bilgilerinin sağlamlığı karşısında şaşkınlığa düştüm. Tuiavii, duygusallıktan ve önyargılardan tamamen uzaktı. Hiçbir şey onun gözünü kamaştıramaz, hiçbir söz onu gerçeklerden saptıramazdı. Gözlemlerinde kendi platformunu terk etmeden olguların özüne inmeyi biliyordu.”(s.13)

Yazar buradan sonrası da zaten tamamen hep Tabi’nin görüşlerini içeriyor. İşte Papalagi diye başlayan o cümleler zaten anlayacaksınız ne kadar farklı, ne kadar özgün bir insan olduğunu. Bilge bir insan olduğunu, bakış açısının gerçekten çok farklı, çok sade ve çok yalın olduğunu göreceksiniz. Hiç anlatmaya çalışmayıp, başlayayım ondan da bir anıyla.

“Papalagi, geceleyin döşeğine yatmazdan önce üstünde ne var ne yoksa hepsini çıkarır, ama hemen ardından, bu kez tek parçadan oluşan ve ayaklarını açıkta bırakan yeni bir örtüye sarınır. Kadın ve kızların örtülerinin boyun kısımları, onları o halde görecek pek kimse olmadığı halde oldukça süslü püslüdür. Papalagi döşeğine yatınca da, içi büyük bir kuşun karın tüyleriyle doldurulmuş bir örtü çeker başına kadar. Bu örtü, kuşun tüyleri ortalığa saçılıp savrulmasın diyedir. Bu tüyler Papalagi’yi terletir. O da, güneş olmasa bile kendisini güneşin altında yatıyormuş gibi hisseder. Çünkü Papalagi, güneşin kendisine o kadar önem vermez.
İşte böylece, Papalagi’nin bedeninin neden mutluluğun renginden mahrum kaldığı, böyle beyaz ve soluk olduğu anlaşılmış oluyor.”(s.24–25)

İşte böylece Papalagi bedeninin neden mutluluğun renginden mahrum kaldığı, neden böyle beyaz ve soluk olduğu anlaşılmış oluyor diyor. İşte o elbiselerimizden bahsettiği bölümde tek tek bütün gömleklerden, ayakkabılardan, pijamalardan, yorgandan, yataktan ne kadar farklı olduğunu başka görecek kimse olmadığı halde oldukça süslü püslü olmamızı anlatıyor. Ben mesela bir arkadaşım ile ütüden bahsediyorduk. Ben de ütüyü hiç sevmem, yani ütü bana göre işkence gibi bir şeydir. Kaynar buharlar, sıcak son ütücü diye bir meslek var. Yani bu benim için inanılmaz bir şey. Tellerim bir de, yani onun başının düz görünsün diye. Yani niye bu kadar üst üste giyiniyoruz? Bir tişört ve kot giyip çıkmak varken her yerde o dres kodlar. Ben işte rahat da edemiyorum, zaten o resmi kıyafetlerde neyse. İşte arkadaşıma bunu da benim kafada zannettim, bütünün gereksizliğini konuşuruz şeklinde söylerken o da dedi ki, ‘Ben evde kendi normal yatarken giyeceğim şeyleri bile ütülüyorum’ dedi bana. Yani gerçek mi söylüyordu, beni etkilemek için mi söylüyordu, onu da o an anlayamadım. Ama o kadar zıt olduğumuzu görünce şaşırmıştım. Kimse seni görmeyecekken o kadar süslü püslü olmanın ne gereği var? Serin yerde uyumak gerekirmiş, o yorganlar, şeyler… Gel de anlat bunu tabii insanlara. Ama durun, daha yeni başladık. Şimdi burada bir yol ayrımına geldik aslında. Hatta geçtik o yol ayrımını. Size çok uyabilir bu Tuiavii’nin söylediği, ‘Ne kadar doğru söylüyor’ gibisinden ya da ‘Ne saçmalamış’ da diyebilirsiniz belki. Umarım o yol ayrımındaki diğer yolda değilsinizdir. Ama öyleyse de biraz daha şans verin, kaç alıntı sonrasında. Umarım düşünceniz değişir. Değişmezse de sağlık olsun, yapacak bir şey yok. Siz diğer uçta hayatınıza devam edin, mutlu mesut bir şekilde bize çok bulaşmayın, bize karışmayın, bize dokunmayın diyorum ve kitaba dönüyorum.

“Papalagi, tıpkı bir midye gibi, sert bir kabuğun içinde oturur. Bir çıyan gibi, taşların arasında lavların çatlaklarında yaşar. Sağı, solu, altı, üstü hep taşlarla örtülüdür. Barınağı dikine duran taş bir sandığı andırır, çok sayıda gözü olan delik deşik bir sandığı.
Bu taş kabuğa yalnız tek bir yerden girilip çıkılır, Papalagi bu yere, içeri girerken ‘giriş’, dışarı çıkarken de ‘çıkış’ adını verir, oysa ortada tek bir delik vardır.”(s.27)

Sanırım evden ve evin dış kapısından bahsettiğini anlamışsınızdır. Sonra bir de odalardan ve pencerelerden söz ediyor ki orası da çok çarpıcı:

“Bunlardan içeri ışık girer. Bu delikler camlarla kapatılmıştır. Eğer içeri temiz hava girsin istenirse -ki bu çok gereklidir- camlar kaldırılır. Ama hava ve ışık deliği olmayan birçok kutu vardır buralarda.
Bir Samoalı bu kutularda hemen boğuluverir, çünkü hiçbir yerinden içeri bizim kulübelerimizde olduğu gibi taze hava giremez. Sonra aşevinin kokuları da çıkacak delik ararlar kendilerine. Ama çok zaman dışarıdan gelen havanın daha iyi olduğu söylenemez. İnsan bunların nasıl olup da ölmediğine ya da kuş olmaya, kanat takıp hava ve güneş olan yerlere yükselmedikleri için hayıflanmadıklarına şaşırıyor. Ama Papalagi, bu taş kutuları sever ve artık zararlarını ayrımsamaz.”(s.29)

Gerçekten işte bir ev sevdasıdır bizde. Özellikle ‘Aman evin olsun, başına sokacak bir yerin olsun’ anlayışı var. Ne kadar çok oda olursa o kadar iyi. Hep o beton kutuların arasında ömrümüz geçiyor yani. Artık balkon da yapmıyorlar yeni evlere. O Fransız balkon denen çirkin yapı var. Onun da mesela yine başka bir yerde okumuştum, Fransız balkon mantığı balkon değil zaten, onun ne balkonu? Bir korkuluk camın önünde. Fransızlarda evdeki hizmetçi evin içinde dolanırken, odadan geçerken dışarıdan o korkuluklar üzerinden diğer odaya geçsin diye icat edilmiş bir şeymiş bu. Yani bir utanç vesikası aslında ve biz bunu bilmeyince hiç rahatsız olmadan yeni evlere uyguluyoruz. Havaya, dışarıya ulaşan tek bir şeyimiz var. Koskoca evlerde küçücük bir balkon, on bile işte çıkarıyoruz hayatımızdan. Taş kutular konumuzu getirecek. Bu hastalıkların da sebebi aslında. Yavaş yavaş kitabının şiddetinin ve çarpıcılığının arttığını görüyorsunuz. Şimdi şimdiki alıntıma bakıyorum. Galiba evet, parayla ilgili olan. İşler karışacak. Vaziyet alın diyeyim. Çok da uzun, buraya bütün sayfayı yazmışım galiba. Ama madem yazdık, okuyacağız.

“Bir Avrupalı’ya sevginin tanrısından söz edecek olsan, yüzünü buruşturur ve güler. Senin düşüncenin yalınlığıyla alay eder. Ama pırıl pırıl bir yuvarlak metal ya da koca bir ağır kâğıt uzatacak olursan, o an gözleri parıldar ve dudaklarının arasından salyalar akar. Onun sevgisi paradır, tanrısı paradır. Onlar, yani beyazların tümü uykularında bile bunu düşünürler. Öyleleri vardır ki, ha bire yuvarlak metal ve ağır kâğıt tutmaktan elleri kanca gibi olmuş, duruşları orman karıncasının bacakları gibi yamulmuştur. Kimileri vardır, para saymaktan gözleri körelmiştir. Para uğruna mutluluklarını, vicdanlarını yitirenler; gülmekten, onurundan, sevincinden, hatta karısından, çocuğundan olanlar vardır. Çoğu, sağlığını bile bunun uğruna feda eder. Yuvarlak metal ve ağır kâğıt uğruna. Bunları giysilerini içinde, ikiye katlanmış sert derilerin arasında taşırlar. Geceleyin, kimse almasın diye yastıklarının altına saklarlar. Her gün, her saat, her an onu düşünürler. Hepsi, ama hepsi. Çocuklar bile! Çünkü düşünmek zorundadırlar. Analarından öğrendikleri, babalarından gördükleri budur. Avrupalıların öğrendikleri, tümü. Samlonis’te (Almanya) bir taş aralığın içine girsen hemen şu sesi duyarsın: ‘Mark!’ Bir an sonra yeniden ‘Mark!’ Bu, parlak metal ve ağır kâğıdın adıdır. Falani’de (Fransa) ‘Frank’, Peletania’da (İngiltere) ‘Şiling’ İtalya’da ‘Liret’. Mark, Frank, Şiling, Liret, hepsi aynı kapıya çıkar. Hepsi de para demektir. Para, para… Papalagi’nin gerçek tanrısı yalnızca paradır.
Ama, beyazların ülkesinde, güneşin doğuşundan batışına kadar parasız hiçbir şey yapamazsın. Paran olmadı mı ne açlığını, susuzluğunu giderebilirsin ne de yatacak bir döşek bulabilirsin. Paran olmadığı için seni Fale pui pui’ye (cezaevi) atarlar ve kâğıtlar (gazete) senden söz eder. Hep para ödemek zorundasın. Yani yürüdüğün yol için, kulübeni yaptığın yer için, gece yatacağın döşek için, odanı aydınlatan ışık için para vermen gerekir. Güvercin avlamak, ırmağa girmek için bile. İnsanların şarkı söyledikleri, dans edip eğlendikleri bir yere mi gideceksin, ya da kardeşinden bir öğüt mü isteyeceksin, bunun için de avuç dolusu yuvarlak metal ve ağır kâğıt vermen gerekir. Her şey için para ödemelisin. Her yerde bir kardeşin durup sana elini uzatır. Eğer içine bir şey koymazsan seni aşağılamaya ve azarlamaya hazırdır. İçten bir gülüş ya da dostça bir bakış onu yumuşatmaya yetmez. Açıp ağzını bağırmaya başlar: ‘Sefil, serseri, soyguncu!’ Bütün bunlar aşağı yukarı aynı anlama gelir ve bir insanın yapabileceği en büyük rezilliklerdir. Daha doğar doğmaz para ödemeye başlarsın. Öldüğünde de, öldüğün için ailen para ödemek zorunda kalır. Ayrıca bedenin toprağa verildiği için ve mezarına senin adına dikilen taş için de para ödemek gerekir.
Avrupa’da, para vermeden herkesin yararlanabileceği tek bir şey buldum: Hava. Havanın da yalnızca unutulduğu için parasız olduğunu sanıyorum. Hani Avrupalının biri bu dediklerimi duysa, hemen hava için de yuvarlak metal ve ağır kâğıt istemeye kalkar. Çünkü her Avrupalı, para istemek için yeni yeni nedenler arayıp duruyor.”(s.36–37)

Yani bunun üzerine zaten ne söylenir, bilmiyorum. Ne kadar haklı olduğunu görüp üzülmem mi gerekir kendimize? Hiç bu açıdan bakabiliyor muyuz, onu anlayabiliyor muyuz? Sorgulamak lazım. Sağlığımızı veriyoruz gerçekten para için, sonra o sağlığı geri kazanmak için o parayı harcıyoruz ve ömür gidiyor. Bu arada Mark nedir bilmeyenler için, Almanya’nın eski para birimiydi. Gerçekten sonradan euroya geçti. Bütün İtalyanlar, Almanlar euroya geçti, İngiltere geçmedi ama zaten çıktılar sonundan. Bunlar da benim ekonomik bilgilerim. Para deyince aklıma gelen biraz da Tuiavii’nin açısından bakarsanız, işte ne kadar etkilenmiş paradan, gerçekten her şeye para istenmesi çok zorluk çekmiş. Anlaşılan benim de burada parayla ilgili anladıklarım okumakla bitecek gibi değil. Şöyle bir göz atıyorum da, evet, şöyle devam edeyim.

“Paranın sağladığı güçle mutlu olurlar. Tropik yağmur altındaki tembel meyveler gibi, kibirle şişinip dururlar. Kendi bedenleri yağ bağlasın, gelişip serpilsin diye, kardeşlerinin en kötü işlere koşmasından zevk alırlar. Bunu yaparken de vicdanları zerre kadar sızlamaz. O güzelim, soluk parmakları temiz kaldığı için mutlu olurlar. Başkalarının gücünü sömürüp, kendi işlerinde kullandıkları için ne başları ağrır, ne de uykuları kaçar. Bu paranın bir kısmını başkalarına verip onların işlerini kolaylaştırmak akıllarının ucundan bile geçmez.
Böylece Avrupalıların bir bölümü bütün pis ve ağır işleri yaparken, diğer bölümü de ya çok az çalışır, ya da hiç çalışmaz. Daha kalabalık olan ilk gruptakilerin güneşin altında uzanıp yatmaya hiç zamanları yoktur.”(s.40)

Doğru söze ne denir? Paranın icadıyla -Lidyalılar mı bulmuştu parayı- para da aslında bir hikayedir, bir hayaldir. İnsanının hayal kurma gücünü gösterir mi diyordu Yuval Noah Harari. Böyle bir şeyin varlığına inanıyoruz. Aslında gerçek olmayan, tamamen devletlerin güvencesi olan bir kağıt parçasına ve bütün işleri onun için yapıyoruz, yaptırıyoruz. O büyük kalabalığın da gerçekten güneşin altında uzanmaya zamanları yok. Bir de ne kadar naif duygularla, yani bu paranın bir kısmını başkalarına verip onların işlerini kolaylaştırmak akıllarının ucundan bile geçmez diyor mesela, orası da çok acı. Peki, hiç mi Avrupa’da bu paraya önem vermeyen insan yok diye geliyorsa aklınıza, merak etmeyin, var. Hemen onunla ilgili…

“Sizin gözlerinizdeki parıltıyı yalnızca, henüz konuşmayı beceremeyen çocuklarda gördüm orada. Çünkü daha paradan haberleri yoktu. Şükredelim ki Büyük Ruh bizi aitu’ya (kötü ruh) karşı korudu. Para bir aitu’dur. Onun yaptığı ne varsa kötüdür çünkü. Elini paraya değdiren onun büyüsüne kapılır, onu seven tüm yaşamı boyunca gücünü ve mutluluğunu paraya hizmet etmek için harcar. Biz, konukseverliği, uzattığı her meyve için bir alofa (karşılık) bekleyenleri hor gören geleneklerimizi sevelim. Birinin her şeyi varken, diğerinin hiçbir şeyi olmamasına izin vermeyen geleneklerimizi sevelim. Sevelim ki, Papalagi gibi, kardeşi yanı başında keder ve acı içindeyken mutlu ve neşeli olmayalım.”(s.42)

Burada biraz onların geleneklerinden de bahsetmem lazım. O satır aralarında yazıyordu. Mesela, Samoa dilinde ‘benim’ ve ‘senin’ demek aynı kelimeymiş. Bunlar, yani bir mülkiyet anlayışları da yok. Her şey herkesin gibi bir şey. Nasıl olduğunu gözümde canlandıramıyorum da, biz o kadar alışmışız ki sürekli ‘hep benim, benim’ demeye, bu mülkiyete, bu yerleşim çatlarına. Ama onlar da öyleymiş. İşte o yüzden de bu farklılıklar onu daha çok rahatsız ediyor. O daha saf bir şekilde görebiliyor bizim ne kadar bu kötülüğe bulaştığımızı. Şöyle diyor yine başka bir bölümde: Bu sefer…

“Papalagi de yoksuldur, çünkü o tam bir ‘şey’ düşkünüdür, ‘şey’leri olmadan yaşayamaz. Saçlarını düzeltmek için, kaplumbağa kabuğundan bir alet yapsa ve saçlarını yağlasa, o alet için de bir kılıf yapar, sonra o kılıf için küçük bir kutu, küçük kutu için de büyük bir kutu. Her şeyi kılıfların ve kutuların içine yerleştirir.”(s.47)

Diyor ve gerçekten o bizim her şeyi hep muhafaza etmemiz, hep her şeyin yedeği olsun, fazlası olsun, onun güzel kılıfı olsun anlayışımız var. Bunun sonu da gelmiyor, bizi tüketen bir şey bu aslında. Sahip olduklarımız gerçekten bize sahip olduğu zaman, işte bir belgesel de vardı minimalizmle ilgili, onu da öneririm, seyredebilirsiniz. Güzeldi, biraz bazı yerler abartıya kaçıyor gibiydi ama ‘Eşyaları kullanın, insanları sevin, tam tersini yaparsanız mutsuz olursunuz’ diyordu. Yani eşyaları bizim kullanmamız lazım gerçekten. Ama biz eşyaları sevdik, o şey dediği Tuiavii’nin şeyleri sevdik ve insanları kullanmaya başladık. Bu çok tehlikeli. Bunlar işte bizi bitiren, bizi insanlıktan çıkartan şeyler. Şöyle devam ediyor o sayfada:

“Kardeşlerim, bilirsiniz ben yalan söylemem, her şeyi, ne bir eksik ne bir fazla gördüğümce anlatırım sizlere. İnanın bana, Avrupa’da ‘şey’siz yaşamaktansa, ölmek için ateş borusunu alnına dayayan insanlar vardır. Çünkü Papalagi türlü türlü yolla zihnini bulandırır, sonra da kendi kendine, insan nasıl yemeden yaşayamazsa ‘şey’siz de olamaz der.”(s.47)

İşte burada intihar eden insanlardan bahsediyor sanırım, alnını ateş borusuna dayayan insanlar onlara da belki demek şahit olduysa ya da gördüyse haberlerden, gazetelerden. O da onun için ne kadar saçma gelecektir Samoa gibi bir yerde. İşte bütün insanların hep mutlu, dans edip eğlendiği, diledikleri, çalıştığı, güneşin, suyun, havanın hep tadını çıkardıkları bir yerden insanın bir maddiyatçılık yüzünden intihar etmesi ne kadar saçma. Ama işte bizde öyle olmuyor, borcum var diyor insan, mesela, çok fazla borcum var diyor, atlıyor binadan aşağıya. Bütün zenginlerin, zaten zengin görünenlerin de borcu var. O da ayrı bir durum. Neyse, bu da biraz içimizi kararttı. Sanırım ben de böyle negatif bir kitap değil aslında, bu sadece para ve materyallerle ilgili bölümler biraz böyleydi. O yüzden hemen yaşla ilgili bölüme geçiyorum. Burası çok güzeldi yine.

“Kaç yaşındasın demek kaç dolunay boyunca yaşadığın anlamına gelir. Oysa dolunayları saymak, bunun hesabının peşine düşmek pek tehlikelidir, çünkü böylece insanların genellikle kaç dolunay yaşadığı ortaya çıkar. Kişi buna çok dikkat ederse ve yeterince çok dolunay geçmişse, ‘Artık yakında öleceğim’ demeye başlar. Ondan sonra ne keyfi kalır ne de başka bir şeyi ve kısa süre sonra da gerçekten ölür gider.
Avrupa’da zamanı olan çok azdır. Belki de hiç yoktur. Bu yüzden herkes yaşamın içine fırlatılmış birer taş gibi koşuşturur. Hemen hepsi yürürken yere bakar ve daha hızlı ilerleyebilmek için kollarını ileri savurur. Eğer durduracak olursan isteksizce, ‘Niye beni rahatsız ediyorsun?’ derler. ‘Kaybedecek zamanım yok, sen de kendi zamanını değerlendirmeye bak.’ Sanki hızlı yürüyen insan daha değerli, yavaş yürüyenden daha yürekliymiş gibi davranırlar.”(s.55)

Bunları okurken de şöyle bir anekdot gelmişti aklıma. Yine bir Kızılderili sözü müydü, hikayesi miydi, bir rehber miydi; zaten çeşit çeşit versiyonları anlatılmıştır mutlaka, belki duymuşsunuzdur. İşte o rehber eşliğinde ilerliyorlar. O onlara bir yerleri tanıtıyor ve biraz fazla hızlı gidiyorlar. Rehber durup dikilmeye başlıyor, hiçbir şey söylemeden. İşte onları takip eden insanlar şaşırıyorlar, yani neden devam etmiyoruz gibi sorgulamaya geçiyorlar. Rehber de diyor ki, ‘Ruhumuz geride kaldı, onu bekliyoruz. Çok hızlı gittik.’ Şimdi burada ne kadar saçma, işte ruh geride mi kalır, bu insanların da hiçbir şeyden anladıkları yok gibi düşünenler de olabilir. Ama aslında biz de koşturunca ruhumuz geride kalıyor, birçok şeyi unutuyoruz, birçok şey gözümüzden kaçıyor gidiyor. Bir de ben böyle çok telaşlı, aceleci insanları da hiç sevmem. ‘Acele işe şeytan karışır’ sözüne inanırım. Yani gerçekten o iki ayağını bir pabuca sokmaya gerek yok. Sürekli pimpirikli insanlar, işte hadi hadi zorlayan seni, başında dikilenler falan, beni çok rahatsız eder. Bu yüzden de mesela eski iş yerimde bir olay olmuştu. Yeni masa telefonları, sabit telefonlar mı, alınmıştı. Böyle kocaman ekranı var, arayan numara görünüyor, büyük bir devrim yani, çok eski bir zaman da değil. Ama iş yerlerinde hala sabit telefonlar kullanılıyor, ayrı bir sektör olmuş. O da artık mecbur. Bütün her yerde, şu 21. yüzyılda herkesin cep telefonu var, her taraf kameralar dolu ama hala kablolu telefonlar kullanıyoruz. Neyse, ben de o telefonu biraz oynamıştım ayarlarıyla, bakınca ekrana böyle bir şeyler yazabiliyoruz. Bunu fark edince, kaç karakter yazabiliyoruz oraya uygun bir cümle bulayım dedim. Yazayım dedim, işte her baktığımda göreceğim bir şey olduğu için, beni motive etsin gibisinden. Böyle saçma sapan huylarım da vardır. Yine gençler bilmez belki ama eski tuşlu telefonlarda açılırken ekranında çıkan bir yazı olurdu ya, onun gibi bir karşılama notu yazdım. Sonra geldi aklıma, yazdım oraya: ‘Koşturanı Allah sevmez.’ Bunu her gören de ‘Aa, bunu nasıl yaptım?’ falan, nasıl yazdın, bir de iki saat onlara anlatmak zorunda kaldım. Pişman oldum sonra. Sonra baktım herkes farklı farklı bir şeyler yazıyor telefonlarına. Ama boş duranı da Allah sevmez, bir şeylerle hep meşgul olman gerekir. Ama böyle saçma sapan, ne yaptığın belirsiz, sürekli oradan oraya koşturup duran insan da aslında bir şey yapamaz zaten. Bu biraz gösteriş gibi geliyor bana da iş hayatında. Özellikle bu tarz insanlar, iş yapıyormuş gibi görünmek, iş yapmaktan daha zor bence. Yani bu insanlar ama varlar maalesef ve sanki daha değerliymiş gibi, daha yürekliymiş gibi davranıyorlar. Tuiavii’nin de dediği gibi, şimdi şöyle bir kısa bir alıntı var…

“Doğru düşünseydi, elimizle sıkı sıkıya tutamadığımız hiçbir şeyin bizim olmadığını bilmesi gerekirdi. Aslında hiçbir şeyi sıkı sıkıya tutamadığımızı da.”(s.61)

Sadece sıkı sıkıya tutabildiğimiz şeyler bizimdir, diyor ve aslında hiçbir şeyi bu şekilde sıkı sıkıya tutamayız. Ölüp gittiğimizde zaten kefenin cebi yok, anca o zaman anlıyoruz. Ama o da sadece ölümü hatırladığımızda geçerli. Mesela hazır iş hayatından örnek vermişken, bankacılar için de bu çok geçerlidir. Böyle memurlar, ofis çalışanları, beyaz yaka dediğimiz kişiler zaten beyaz yaka adı üstünde, kahverengi giyemez mesela, yasak gibi bir şeydir. Peki neden? Çünkü toprağı hatırlatır, toprağın rengidir, ölümü hatırlatır diye yasak derecesinde yazılı olmayan bir kural gibi bir şeydir. Bazı yerlerde de belki de yazılıdır, yani yöneticiniz sizi uyarır: ‘Hemen bunu giyme’ gibisinden. Sanki ölümü hatırlamak kötü bir şeymiş gibi. Çünkü o çarkın içinde sen ölüm yokmuş gibi çalışmak zorunda olduğun için ölümü hatırlamak ekonomik açıdan işletmeler için kötüdür. Ve çok sevdiğim bir bölüm vardı oraya geldim sanırım. Tuiavii, bizim yaptığımız şeylerle, bizim yaptığımız makinelerin aslında ne kadar içinin boş olduğunu anlatıyor burada.

“Papalagi’nin hiçbir bel örtüsü bir örümceğin ağı kadar ince değildir. Hiçbir makine, kulübelerimizde yaşayan kum karıncaları kadar becerikli değildir.
Papalagi’nin kuş gibi bulutlara uçabildiğini söylemiştim. Ama büyük martı daha yükseklere uçar. Fırtınalı havalarda bile. Üstelik onun kanatları kendi bedeninden çıkar, oysa Papalagi’ninkiler bir aldatmacadır, kolayca kırılır, dökülür.
Yani bütün mucizelerin, gizli de olsa, kusursuz olmayan bir yanı vardır. Koruyucuya ve çalıştırıcıya gereksinim duymayan tek bir makine bile yoktur. Hepsinin içinde bir bela saklıdır. Çalışırken, her şeyin içinde var olan, ellerimizle yarattığımız sevgiyi indirir midesine. Bir makinenin yonttuğu kanoyu, balyozu ne yapayım ben? Makine, yaptığı iş üzerinde konuşamayan, gülümsemeyen; bitirdikten sonra yaptığın işe, onlar da sevinsinler diye annene ve babana götüremeyeceğin soğuk, kansız bir nesneden başka nedir ki?”(s.70)

Bu Henry Ford’un geliştirdiği üretim bandı süreci, herkesin uzmanlaştığı tek bir işi yaptığı bir sistemdir. Çalışanlar, sonradan psikolojik sorunlar yaşıyor. Önceden, mesela bir saat ustası varmış ve işi sadece saat yapmak değil, her şeyini bilirmiş, en ince ayrıntılarına kadar. Ama şimdi bir kişi tek bir vidayı sıkıyor, öbürü öbürünü. Ortaya tek bir kişi tek bir şey çıkaramıyor. Herkes farklı işlerle uğraşıyor ve sonucunu da göremiyorsun. Böyle olunca, senin görevin günde 50 kere bir vidayı sıkmak olabilir. Bu insan tabii ki o iş sonucu mutlu da olmuyor, tatmin de olmuyor. ‘Ben neyle uğraşıyorum, ne saçma sapan iş yapıyorum burada?’ gibi bir algıya sahip. Bunun farkında. Aslında bu da tabii ki onun psikolojisini kötü etkiliyor. Bu insansız metrolar falan bizde de varmış galiba, şu an kullanılıyor mu bilmiyorum. Ama zaten bu metro makinistleri, dümdüz yolda birçoğu kanser oluyormuş diye okumuştum. Yabancı ülkelerde, çünkü ileri gitmek geri gitme de yok. Dur, kapıyı aç, tekrar git, dur. Böyle bir işe bir insana vermek yazık. Günah, o insana da yazık yani. Metrobüs şoförleri dümdüz yolda bence ondan. Zaten arada bir kazalar yapıyorlar, şey yapıyorlar, atraksiyon. Hepsinin zaten kulağında bir kulaklık var. Fark ediyorsanız yasaktır muhtemelen ama ne yapsın, dümdüz yol, insan taşıdığının da farkında değil artık, kendinden geçmiş. Yani makinenin yaptığı işte. Evet, bir duygu, bir hassasiyet yok ama zaten biz de öyle işlerle uğraşıyoruz ki biz de makineye döndük diyorum buradan. Ah, Tuiavii bugünleri görse kim bilir neler derdi ve hemen ardından şöyle bir cümle varmış, onu paylaşayım.

“Papalagi hiçbir şeyi sevemez, makine her şeyin aynısından bir daha yapabilirken nasıl sevsin ki?”(s.70)

İşte bu, benim demek istediğim o üretim bandından çıkan aynı şeyden 50 tane, 100 tane, 1000 tane yapılması. Bir özgünlük yok, o zaman bir değeri de olmuyor. Ve o hızla ilgili aslında şu bölüm, ‘Koşturanı Allah sevmez’ dememin çok daha güzel açıklaması Tuiavii tarafından yapılmış. Şöyle demiş:

“Bir köyden atla geçsem, çok daha hızlı giderim, ama yürürken çevrede olup biten her şeyi görürüm, dostlarım kulübelerinden seslenirler bana. Bir hedefe hızla varmak nadiren gerçek bir kazanç sayılır. Ama Papalagi her zaman bir an önce varmak ister hedefine. Makinelerinin hemen hepsi, onu hedefe daha hızlı götürmeye yarar. Ama bir kez hedefe vardı mı, yeni hedefler çağırır onu bu kez. Böylece Papalagi, yaşamı boyunca durup dinlenmeksizin koşuşturur durur. Yürümeyi, adım atmayı unutur, aramadan gelip bizi buluveren hedeflere doğru ilerlemenin mutluluğunu tadamaz.”(s.70–71)

“Kervan yolda düzülür” deyiminin daha iyi bir versiyonu bu aslında; yani farklı bir boyutu. Ve bunu işte o yola çıkmadan bilemiyorsun. Onun da ayrı bir mutluluğu var zaten ama sürekli koşturup durursan, yaptığın işten de keyif alamıyorsun. Biz zaten hiçbir şeyi hakkıyla yapamıyoruz. Neden peki? İşte bunu da şöyle açıklamış; mesela bunu doğrudan açıklamamış ama bu açıkladığı durum da ona neden oluyor bence. Tuiavii’nin şu sözleri:

“Erkeklik çağına gelmiş Papalagi’lerin çok azı bir çocuk gibi hoplayıp zıplayabilir. Sanki sürekli engelleniyormuş gibi yürürken bedenini havanın içinde zorlukla sürükler. O, bu güçsüzlüğü yadsıyıp mazur göstererek, saygıdeğer bir adamın koşmasının, hoplayıp zıplamasının doğru olmadığını söyler. Ama bütün bunlar salt kuru bahanedir. Meslekleri onları uykuya ve ölüme mahkûm ettiğinden kemikleri katılıp hareket edemez olmuş, kasları sevinçlerini yitirmiştir.”(s.75)

Hakikaten kaslarımız sevinçlerini yitirdi. Sürekli otur, otur; o masa başı işler. Hoplayıp zıplamayı geçtik, yürüyemiyoruz. Yürüyen merdivenler bozulsa, o merdivenleri çıkamıyoruz. Asansöre bir şey olsa, evine gitmekten vazgeçecek insanlar var yüksek katlarda oturan. Neden böyle olduk? İşte o nedene de şimdi geliyoruz. Meslekler, modern insanın hayatına devam edebilmek için uydurduğu zorunluluklar. Bakın, bunu nasıl açıklıyor:

“Bir sefer gidip gölden su çekmek keyiflidir, hatta belki günde birkaç sefer bile. Ama güneşin doğuşundan batışına kadar, her gün, tüm saatler boyunca gücünün sonuna kadar tekrar tekrar su çekmek zorunda kalan biri, sonunda sinirinden isyan edip elindeki kovayı, bedenini saran zincirleri savurur. Çünkü, sürekli aynı şeyi yapmak kadar hiçbir şey zor gelmez insana.”(s.76)



 

Geldik içindekilerde size sorduğum sorunun cevabına. Tuiavii’nin “yalancı yaşamlar mekânı” dediği yer tabii ki sinemaydı. Doğru tahmin edenleri kutluyorum ve bizler için birçok ders barındırdığını düşündüğüm o satırları paylaşmak istiyorum:

“Ama Papalagi’nin gözleri böylesine güzel ya da korkunç şeyleri görürken, kendisinin sus pus oturması gerekir”(s.82)

Burayı zaten o kadar güzel açıklamış ve betimlemiş ki, işkence türü gibi bir şeydir. İşte benim makinistler örnek verme nedenim oydu. Hep aynı iş gibi aslında, ama bakınca bir yandan çoğumuzun meslek dediğimiz şey bu oluyor. Bunu değiştirmek mi lazım, nasıl bir çözüm bulunabilir? Bununla ilgili mesela bazı memurluklarda vardır; 3 yıl kalırsın bir yerde, en fazla sonra orayı değiştirirsin, sonra oradan gidersin. Bu, biraz da güç odaklarını eline almaman için yapılan bir şeydir. Çünkü hep aynı yerde, atıyorum bir komutansın, bir kaymakamsın, artık o mesleğinden kaynaklanan gücünü kötü kullanabilirsin ister istemez. Sen kullanmasan bile sana karşı kullanılır. O açıdan doğru, iyidir o değişiklikler. Bütün meslekler mi böyle olmalı? O da tabii ki olmaz, şimdi kimisi belli sabit bir yerde durmak ister, ama kimse hep aynı işi yapmak istemez bence. Yani düz, monoton, dümdüz bir iş, ister mi? İsteyebilir tabii, isteyen de çıkacaktır. Allah bilir, onlar da hep farklı şeyler yapmak zorunda kalıyordur. Hayat biraz da böyle; ‘İstemediğin ot dibinde biter’ diye bir sözümüz vardı. Neyse, şimdi içindekileri bahsederken size sorduğum sorunun cevabına geldik. Hani Tuiavii’nin yalancı yaşamlar mekanı dediği yer neresiydi, bilebilenleri kutluyorum ve bizler için birçok ders barındırdığını düşündüğüm şu satırları paylaşmak istiyorum:

“Bütün olup biteni, yüreği yokmuş gibi duygusuz bir şehvetle seyreder. Ne korku duyar, ne nefret. Kendisi bambaşka bir yaratıkmışçasına gözler her şeyi. Seyredenlerin kafasında hep tek bir fikir çakılıdır: Kendileri duvardaki göstermelik insanlardan daha iyidir ve karşılarına çıkan bütün ahmaklıkların üstesinden gelebilir. Sessiz, soluk bile almadan gözlerini duvara diker. Soylu bir suret gördü mü de bunu içine çekip, işte bu benim, diye düşünür. Kılını bile kıpırdatmadan tahta oturağında oturur, gözlerini, üstünde aldatan ışık görüntülerinden başka hiçbir şeyin yaşamadığı duvardan ayırmaz. Yalancı yaşam adına ne varsa tümünü içinde yaşatan bu ışığı, arka duvardaki bir yarığın içinde oturan büyücü fırlatır duvara. Papalagi’ye bu denli zevk veren duvardaki sahte suretler ve o yaşamın içinde buluverir kendini. Yoksul zengini oynar, zengin yoksulu, hasta kendini sağlam yerine koyar, zayıf güçlü yerine. Bu karanlığın içinde herkes, gönlü ne çekiyorsa, gerçek yaşamda yaşamadığı, yaşayamayacağı ne varsa sahte yaşamında onları yaşar.
Bu yalancı yaşamın içine dalmak Papalagi için büyük bir acı kaynağıdır. Çoğu kez öylesine büyüktür ki bu acı, neredeyse adama gerçek yaşamını unutturur. Bu bir hastalıktır. Çünkü aklı başında bir insan güneşin altında sıcacık gerçek yaşam dururken, karanlık bir odaya hapsolmuş yalancı yaşamı ne yapsın? Bu acının sonucunda, yalancı yaşamlar mekânından çıkan Papalagi’lerin çoğu, artık yaşamı gerçek yaşamdan ayırt edemez duruma gelir. Kafaları bulanır, kendilerini yoksulsa varlıklı, çirkinse güzel sanmaya başlarlar. Ya da gerçek yaşamlarında yapmayı akıllarının ucundan geçirmeyecekleri rezillikleri yaparlar. Yaparlar, çünkü gerçek olanla olmayanı birbirinden ayıramazlar artık.”(s.82–83)

Ya işte böyle. Bir oturup bir film seyrediyoruz diyoruz ama bunların hepsi de oluyor, ama hiç farkında değiliz. Böyle kendini Pikachu zannedip atlayan çocuk mu vardı bizim çocukluğumuzda? Gerçi o da yalan mı çıkmıştı sonradan? Ama haber de okumuştum, çocuk yıllar sonra yine bir gazeteye çıkmıştı. Kendini Polat Alemdar zannedip türlü saçmalıklar yapan insanlar, dizi karakteri ölünce cenaze namazı kılan insanlar… Bunlar da bir film karakteri gibi. O yüzden biz de zaten bu iyice en uç noktada bir şeyi görüyoruz, onu hem gerçek zannediyoruz hem kendimizi onun yerine koyuyoruz. Ve artık işin kötüsü, o olmaya da uğraşmıyoruz. İlham veren belki bir karakter var ama onu seyretmek yetiyor bize sanki biz de başarmış gibi. Sahte bir mutluluk, yani ne kadar tehlikeli.

Aslında ben de Tuiavii’nin her söylediğini altına imzamı atarım diyemiyorum. Mesela bu kitabı bitirdikten sonra tabii ki benim de katılmadığım yerleri, bölümleri oldu. Çok doğal, olması da gerekir belki. Kitaplarla ilgili de mesela bir bölüm var, oraya da geleceğiz merak etmeyin. Orada bize de kitap severlere de sallıyor. Bir de beni düşüncelere sevk eden bir bölüm vardı düşünmeyle ilgili. İşte orayı hemen okuyayım size:

“Diyelim ki güneş pırıl pırıl parlıyor, ‘Güneş ne güzel parlıyor’ diye düşünmeye başlar o an. Ama bu yanlıştır işte. Büyük bir yanlış hem de. Akıllı bir Samoalı güneşin sıcak ışıkları altında kollarını, bacaklarını gevşetir ve hiçbir şey düşünmez. Güneşi bir tek kafasıyla duymaz, elleriyle, ayaklarıyla, bacaklarıyla, karnıyla, bütün organlarıyla hisseder. Bırakır, derisi, kolları, bacakları kendi başlarına düşünsünler. Kafa gibi olmasa da onlar düşünürler mutlaka. Ama düşünmek Papalagi’nin önünde bir türlü sökemediği bir lav kütlesidir sanki. Belki keyifle düşünür, ama düşünürken gülmez. Belki üzülerek düşünür, ama düşünürken ağlamaz. Açtır belki de, ama kulkas meyvesine ya da palusami’ye (Samoalıların çok sevdikleri bir tür yemek) sarılmaz. Düşünceleri, duyularına düşman olan bir insandır o. İki parçaya bölünmüş bir insan.”(s.89)

Ben de daha ilk bu podcaste başlarken seçtiğim kitapta böyle buna benzer bir alıntı vardı sanırım. Küçük Kara Balık da ‘Hep düşünmek, hep düşünmek gerekmez’ diyordu ya. Yani o açıdan aslında, evet, katılıyorum Tuiavii’ye. Çünkü sadece düşünüyoruz, bazen hiçbir şekilde harekete geçmiyoruz. O zaman da o düşüncelerin çok bir anlamı, hatta hiçbir anlamı olmuyor.

Şu satırlar çok güzeldi: ‘Belki üzüntüyle düşünür ama düşünürken ağlamaz, belki keyifle düşünür ama düşünürken gülmez.’ Yani ne kadar doğru değil mi? Düşüncelerimizde yaşıyoruz bazı şeyleri ve bunlar aslında yüzümüze bile sirayet etmiyor. O zaman işte, ne kadar gerçek bu düşünceler? Ne işe yarıyorlar?

Düşünceleri duyularına düşman olan bir insan diye niteler bizi. Maalesef günümüzde hepimiz az biraz papalagi’yiz. Kitabın burası gerçekten çok etkileyiciydi ve çıkarılması gereken çok fazla ders vardı. Zaten hemen bu sayfada yine bir alıntım varmış, bakalım orada ne diyor.

“Diyelim ki küçük ya da geniş bir koya girdi, gençlerle birlikte deniz türküleri söylemek aklının ucundan bile geçmez ya da genç kızların keyifli şakalarına gülmek. Koyu ve dağ sırtlarını geride bıraktı mı, bu kez yeni bir düşünce sarar onu: ‘Acaba akşama kadar fırtına patlar mı?’ ‘Ya fırtına koparsa?’ Mavi gökte kara bulut arar o. Patlayacak olan fırtınaya takar kafasını. Neyse, fırtına mırtına çıkmaz ve akşamleyin salimen Savaii’ye varar. Ama sanki o yolculuğu hiç yapmamış gibidir.”(s.89)

Evet, birbirini de yolculuk yaparken tanırsınız derler ya. Gerçekten öyle insanlar var, hep olumsuz, negatif bir enerji taşıyan, sürekli kötüyü çağıran. Hep ‘şöyle olacak, böyle olacak,’ ‘havada şöyle, yolda şöyle oldu, yoruldum’ şeklinde konuşurlar. Bu tür insanlarla uzun yolculuk yapmak gerçekten zordur. Bazen ben de kendimi şikayet ederken buluyorum. Yorgunluktan, havaların sıcaklığından, soğukluğundan şikayet ediyorum. Yağmur ve çamur da hoşuma gitmiyor, şemsiye taşımayı da sevmiyorum. Ama aslında yağmur da kötü bir şey değil; asit yağmıyor sonuçta.

Lost dizisinde John Locke, yağmur yağdığında ellerini havaya kaldırır ve suyun altında dua eder gibi dururdu. Herkes yağmurdan kaçarken o yağmurun tadını çıkarırdı. Yağmur aslında bir nimet; şiddetli bir felaket derecesinde yağmadığı sürece neden kaçıyoruz bu yağmurdan? ‘Kirlenmek güzeldir’ diye bir slogan vardı, hatta bir deterjanın reklamında. Islanmak da kötü bir şey değil. Hep bir fırtına, hava bozukluğu korkusuyla güzel havaların tadını çıkaramıyorum.

Bir yerde okuduğum, biraz İslami bir bakış açısıyla ilgili bir şey vardı; kötü hava şartları demenin ne kadar sakıncalı olduğu üzerineydi. Kime göre kötü? Sana göre mi kötü, bana göre mi? Yağmur, kötü bir şey olabilir mi? Doğada yağan yağmur bitkiler için, hayvanlar için ne kadar hayati bir işlev görüyor. Kuraklık olsa, toprak kalmasa ne olurdu? Biz doğanın dengesini bozduk, her taraf taş binalarla dolu.

Bir belgeselde, kutup ayılarının köpek balıklarını avladığını gördüm. Normalde bu hayvanlar arasında hiç yaşanmamış bir şeydi, ama artık aç kalmamak için bu şekilde hayatta kalıyorlar. Buzullar eridikçe yiyecek bulmak zorlaşıyor. Doğa bu hale geldi ve bizim fırtına korkularımız nelere yol açıyor, bunu gösteriyor.

Son olarak, bu güzel kitabı bitirmiş olacağım için biraz üzgünüm, ama aynı zamanda sevinmek de lazım. Kitabı okuyabildim sonunda. Bu kadar uzun alıntılar arasında yazmak zordu, ama doğaçlama gitmek benim için daha kolay oldu. Belki sizin için çok güzel olmayabilir ama, benzer şeylerden bahsediyorum. Vakit açısından daha verimli oluyor. Şimdi son alıntıya geçiyorum.

“Düşüncelerin bir zamanlar iyi ya da kötü olmuş olması fark etmez; ince beyaz hasırlara savruluvermesin, birer bela olup çıkarlar: ‘Basıldı’ der buna Papalagi. Bu söz şu demeye gelir: Bir düşünce hastasının kafasından geçirdikleri, bütün büyük şeflerin binlerce eline ve istencine sahip esrarlı ve olağanüstü bir makine tarafından yazılır. Ama bir kere iki kere falan değil. Defalarca, sayısız kez, hep aynı düşünce. Bu düşünce hasırları bir araya getirilip tomar yapıldı mı, Papalagi buna ‘kitap’ adını verir ve ülkenin dört bir yanına yollar. Bu düşünceler bir kez adamın içine girdi mi bulaşır, kalır. Bu düşünce hasırlarını tatlı muzlar gibi yutarlar, her kulübede kutular dolusu yığılıdır. Şekerkamışına dadanan sıçanlar gibi genci yaşlısı başına üşüşür. İşte bu yüzden, çokları, her aklı başında Samoalının sahip olduğu doğal düşünmeden yoksundur.
Aynı şekilde çocukların kafalarına da doldurabildikleri kadar düşünce doldururlar. Çocuklar her gün düşünce hasırlarını didiklemek zorundadırlar. Bir tek en sağlıklı olanları bu düşünceleri kendilerinden uzak tutarlar, bir ağın deliklerinden süzülürcesine ruhlarından salıverirler. Ama çokları kafalarına, en ufak bir boşluk kalmamasına, ışığın zerresi bile içeri sızmamacasına düşünce yüklerler. Bunun adına ‘ruhu eğitmek’ sonuçta ortaya çıkan çılgınlığa da ‘eğitim’ derler.”(s.93)

Düşünce hasatları ve kitapların öne sürülmesi hakkında düşündüm. Acaba Tuiavii bu kitabı görseydi, 100 yıl sonra bile hala okunduğunu, yazara bir şöhret kazandırdığını, ilk defa banka hesabında bu kadar para olduğunu görseydi ne düşünürdü? Erich Scheurmann, sanatla uğraşan biri olarak zamanında hep yokluklar çekmiş. Mesela kitap var, kitap var ama bazı öğretmenler, ilkokulda bizlere çizgi roman bile olsa okuyun, okuma alışkanlığı kazanmış olursunuz derdi. Çizgi roman okumayı çok sevdiğim için, o yaşlarda bu tavsiyeyi kendime bir şiar edinmiştim. Öğretmenlerin söylediklerini hemen benimserdik.

Eski öğretmenlerimiz, zamanında kitap ve gazete bulmanın zorluğundan bahsederdi. Gazete kağıdını ekmekle sarar, o kağıdı evde okurduk derdi. Bu tür anekdotlar, eğitimin değerini anlamama yardımcı oldu. Birçok arkadaşım farklı çevrelerden geldi ve bu bana farklı gruplarla karşılaşmakta avantaj sağladı.

Podcast ve YouTube konularında da bir şeyler paylaşmak istiyorum. Podcast dinlemeyi sevmeyenler için bazen çok şey kaçırılıyor. YouTube’da 50–60 kanal takip edenler için, bildirimler çoğu zaman gözden kaçabiliyor. Bir arkadaşım, YouTube’da bildirimleri açsa da sık sık yeni bölümleri kaçırdığını söyledi. Podcast’ler de bir araç olarak görmeli ve sadece kitap okumakla sınırlı kalmamalıyız.

Son olarak, eğitim sistemimiz üzerine düşündüklerimi paylaşmak istiyorum. Kitapları bir araç olarak görmeli ve okumakla kalmayıp, insanları ve olayları da okuyabilmeliyiz. Kuzey Kore gibi tek tip eğitim sistemleri, bireyselliği ve yaratıcılığı kısıtlar. Eğitim sistemimizdeki eksiklikler ve eğitim sürecinin uzunluğu üzerine düşüncelerim var. Ahmet Maraşlı’nın “Zekadan Dehaya” kitabı da elimde, onu okumak ve üzerine bir bölüm yapmak istiyorum. Eğitim sistemimizin daha verimli hale getirilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Son olarak, bu uzun yazımı buraya kadar okuyan herkese çok teşekkür ediyor ve hakkınızı helâl edin diyorum.