23 Ekim 2025 Perşembe

Psiko Analist

 

Psiko Analist, Hayatın Akışı, Baştan Başlamak, Okurken Sesini Duymak, Yaptıkça Zorlaşan Tek Şey ve Bol Şekerli Sütlü Kahve İçmem

John Katzenbach’in Psiko Analist kitabıyla karşınızdayım bugün. Üzerinden çok uzun zaman geçti ve kitabı da biraz unuttum aslında.

Koridor yayıncılık tarafından 2002 yılı baskısından okuduğum bu kitabı çeviren İpek İbik olmuş. Tam 491 sayfadan ve üç ana bölümden oluşuyor, ilk iki bölüm neredeyse iki ayrı kitap alabilecek kadar ayrıntıya sahipken, son kısımla birlikte bütün hikaye tamamlanıyor, zannediyordum ben de ama iki devam kitabı daha varmış bu serinin — ne yazık ki Türkçe’ye çevrilmemiş. Ben de zaten bunu son anda fark etmiştim. Biraz geç kaldık yani. Çok fazla anlatım var ve kitabı da çok hatırlayamıyorum şu an ama kurgusu çok iyiydi. Hiç sayfa sayısı da sizi korkutmasın. Bir çırpıda başladığınız gibi bitirebileceğiniz bir kitap. Hemen ilk anlatımda başlayayım:

“Ricky bir şey söylemedi, tarih öğretmeni durup soluklandı ve konuşmaya devam etti.
‘Böyle bir şey mümkün mü, Frederick Dayı? Uzman olan sensin. Birinin hayatının bu kadar kıs sürede değişmesi mümkün mü?
Bir kez daha cevap vermedi, ama soru kulaklarında yankılanıyordu.
‘. . . Çok korkunç biliyor musun? Çok korkunç,’ diye birden parladı Timothy Graham. ‘Çocuklarını dünyanın kötülüklerinden ve hastalıklarından korumak için çabalıyorsun, bir saniyeliğine savunman düşüyor ve bam! Seni vuruyor. Belki bu duyduğun en kötü yitirilmiş masumiyet olayı değildir, Frederick Dayı, ama sen karıncayı bile incitmemiş biricik kızının, on dördüncü doğum gününde, birisi ona zarar vermek istiyor diye iki gözü iki çeşme ağladığını kendi gözlerinle göremiyorsun.’
Son sözünü söyleyen tarih öğretmeni, telefonu kapadı.”(s.27,28)

Ricky’e gelen tehdit mektubu ve ardından yaşadığı tam 52 kişi miydi? Nedense öyle kalmış aklımda ve bir mektupla hayatı değişiyor. İnsanın bir mektupla bir imzayla hayatı değişebilir. Çünkü böyle bir şey biraz, pamuk ipliğine bağlıyız ama ben hemen devam etmek istiyorum. Zaten alıntılarım biraz uzun ve çok zamanımda yok şu an o yüzden böyle devam edelim:

“Biri böyle bir akıntıya kapılacak olursa, yapması gereken birkaç şey vardır: Bunlar, yaşadığı deneyimi sarsıcı, belki korkutucu, ancak kesinlikle yorucu hale getiren, ama en başta zorlaştıran numaralardır. Bunları yapmazsan, büyük ihtimalle ölürsün. Örneğin, akıntı dar olduğu için, ona asla karşı konulmaması gerekir. Sadece kıyıyla aynı doğrultuda yüzülmelidir, birkaç saniye içinde akıntının şiddeti azalır ve kişi sahile doğru yüzmek zorunda kalır. Aslında sualtı akıntıları genelde kısa sürdüğü için sudan sağ salim çıkılabilir. Suyun geriye doğru çekme kuvveti azaldığında ise, yönünü değiştirip sahile geri yüzmek gerekir. Ricky’nin bildiği kadarıyla bunlar son derece basit talimatlardı. Bir partide ya da okyanus kıyısında sıcak kumların üzerinde dururken anlatıldığında, sualtı akıntısından kurtulmak derine yapışmış bir pireyi çıkarmaktan bile daha kolaydır.
Ancak gerçekler çok daha acıdır tabii. Okyanusa doğru muazzam bir kuvvetle çekilmek, sahilin yarattığı güvenlik duygusundan uzaklaşmak kişide hemen panik duygusu yaratır. İnsanın kendisinden çok daha büyük bir kuvvet tarafından yönlendiriliyor olması korkunç bir deneyimdir. Korku ve okyanusun bir araya gelmesi ölümcül sonuçlar ortaya çıkarır. Bu iki şeyin ardından dehşete kapılma ve bitkinlik hissi gelir. Ricky hemen her sabah Cape Cod Times gazetesinde kıyıdan sadece birkaç metre ötede boğulan zavallı birisinin haberini okumuştu herhalde.”(s.46,47)

Denizi ne kadar çok sevsem de boğulmak, bana da çok korkunç ir bölüm olarak geliyor ve herkes korkar sanırım boğulmaktan. Akıntıya karşı yüzmek… Hayatın da bir akışı var ve ona karşı da yüzemezsiniz. Biraz uyum sağlamak, hayat kurtarır yani ve her ne kadar böyle polisiye bir kitap gibi de dursa bir de bir betimleme vardı. John Katzenbach’in zaten kalemi çok güçlü bence.

“‘Affedersiniz,’ Ricky konuşmaya başlayacaktı ki, sözü kesildi.
‘Kimse gerçek anlamda af dilemez, arkadaş. Sadece öylesine konuşurlar. Asla ciddi değillerdir. Ama bak ne diyeceğim, ben herkesi dinlerim. Ne için af diliyorsun söyle bakalım?’
‘Hayır, beni yanlış anladınız. Benim kastettiğim…’
‘Kimse kastettiğini de söylemez. Önemli bir hayat dersi. Bunu daha fazla insanın öğrenmesi lazım.’
Polis memuru muhtemelen kırklı yaşlardaydı ve hayatında pek çok şeyi görmüş geçirmiş bir edayla gülümsüyordu. Ensesi kalın, tıknaz bir adamdı ve geriye doğru taranmış düz siyah saçları vardı. Masanın üstü formlar ve olay raporlarıyla darmadağındı, görünüşe bakılırsa hiçbir düzen anlayışı olmaksızın sağa sola saçılmışları. Memur arada sırada birkaç tanesini alıp üst üste koyarak zımbalıyor, onları tel sepete atmadan demode masa zımbasını gümbürtüyle yumrukluyordu.
Ricky sonunda sert bir üslüpla ‘Baştan başlamama izin verin,’ dedi. Polis memuru kafasını sallayarak yine sırıttı.
‘Hiç kimse asla baştan başlayamaz, en azından benim deneyimlerime göre. Hepimiz hayata tekrar sıfırdan başlamanın yolunu bulmayı istediğimizi söyleriz, ama işler böyle yürümüyor işte. Bak ne diyeceğim, bir dene bakalım. Belki de sen ilk olursun. Evet, sana nasıl yardımcı olabilirim arkadaş?’”(s.53,54)

Yine film sahnelerinde görmeye alışık olduğumuz o kötü polis-iyi polis çelişkisinde bu biraz daha karizmatik, hazır cevap polis. Böyle bir polise de ifade vermek zorunda kalıyor Ricky ya da Frederick de diyebiliriz. Frederick’in kısaltılmışı olarak Ricky’i kullanılıyor.

“Psikanaliz, sabırla ilgiliydi; onunsa hiç sabrı kalmamıştı. Zaman ihtiyacı vardı ama bir kısıtlama söz konusuydu. Gözü Virgil’in gönderdiği takvime takıldı. Kalan on dört gün, göz açıp kapayıncaya kadar geçerdi. Bir an kendini bir idam mahkumu gibi hissetti: İdam tarihi, idam saati ve idam yerini belirten ölüm belgesi vali tarafından imzalanmış. Bu dehşet verici bir histi ve kendi kendine hapisteki mahkumların bile hayatları için mücadele ettiklerini söyleyerek bu düşünceden kurtulmaya çalıştı.”(s.80,81)

Zor da bir cümleymiş. İdam mahkumları bile mücadele ediyor ve son ana kadar hep bir umutla kurtulacaklarını da zannederlermiş. Sanırım öyle bir şeydi. Okumuş muydun, duymuş muydun? Çok da emin değilim ama intihar edenlerin de mesela yüksekten atlayanların tam yere varmadan önce pişman oldukları… Bilemezsiniz gerçi bunu ama öyle bir his de olabilir.

“Psikanalizin kilit unsurlarından bir tanesi de hastanın, hayatına dair her mahrem detayı ona karşılık vermeyen ve hatta en kışkırtıcı bilgilere bile nadiren tepki veren psikanalistle arasındaki merak uyandırıcı ilişkidir. Gerçek mi cesaret mi adlı çocuk oyununda, karşılıklı güveni sağlayan ortak riskler vardır. Sen bana anlat, ben de sana anlatayım. Sen bana seninkini göster, ben de sana benimkini göstereyim. Psikanalistler bu oyunu tamamıyla tek taraflı oynayarak çarpıtırlar. Aslında Ricky, hastalarının gerçekte kendisinin kim olduğu, ne düşündüğü, nasıl hissettiği ve ne tür tepkiler verdiğini merak etmelerinin ardında anlam dinamikleri yattığını ve hepsinin, ofisinde gerçekleşen muhteşem aktarım sürecinin bir parçası olduğunu biliyordu. Hastalar ayaklarını uzatıp divanda yatarken o da pek çok şeye bürünüyordu, ama çoğunlukla her birine başka bir şey ifade ediyor, her biri için farklı sıkıntılar anlamına geliyordu. Dolayısıyla her hasta için farklı roller oynayarak, problemlerini çözmede onlara ışık tutuyordu. Sessizliğiyle bir hastanın annesini, bir başka hastanın babasını, diğer bir hastanın ise patronunu psikolojik açıdan taklit ediyordu. Sessizliğinde sevgi ve nefret, öfke ve üzüntü gizliydi. Kimi zaman kayıp kimi zaman reddedilme oluyordu. Bir bakıma, psikanalistin, dokunduğu her yüzeye göre renk değiştiren bir bukalemun olduğunu anlamıştı.”(s.114,115)

Bukalemunları da sever miyim, korkar mıyım? Şu an bilemedim yani görsem canlı olarak, belki biraz sürüngen hayvanlar itici gelebilir ama severim ya ben hayvanları. Genel olarak severim ve onların o renk değiştirmesi de zaten ya hâlâ öyle kıyafetler yapamamış olmamız da zaten! Ben inanamıyorum giydiğimiz şeyleri sürekli yıkamak, ütülemek zorunda kalmamız bu çağda. Teknoloji bir türlü istediğim kadar gelişemedi ama öyle de olsa sürekli rengini değiştirir miydim? O da ayrı bir konu. Ben yine herhalde siyah kalsın derdim. Tavus kuşlarını da çok severim bak.

“Psikanalizde analizin temelin oluşturmakta yardımcı olan bir öğreti vardır: Herkes her şeyi hatırlar. Belki bir gazeteci gibi kesin doğrulukla ya da derin detaylarla hatırlamaz, algı ve tepkiler çeşitli duygusal güçler tarafından belirsiz ve taraflı olabilir, netlikle hatırlanan olaylar aslında şüpheli olabilir, ancak hepsine sırasıyla bakıldıktan sonra herkes her şeyi hatırlar. Acılar ve korkular stres tabakaları altına saklanabilir, psikolojik inkar ne kadar büyük olursa olsun, onlar aradalar ve bulunabilirler. Meslek hayatında, altında yatan sert tabakayı bulmak için kabuğu soyup hatıraların dibine kadar inmekte ustaydı.”(s.140)

Bu ustalığını zaten kitabın ilerleyen bölümlerinde daha sık görüyoruz ama evet orada bir çelişki de var. Gençliğinde yaptığı bir hata aslında. Zaten kitabın kilit noktası da bu. Bunun peşindeyiz, bunu anlamaya çalışıyoruz. Anlayanlar, erken anlayanlar olabilir. Benim gibi böyle akışına bırakıp okudukça öğrenelim, şaşıralım, heyecanlanalım, takip edelim, yolda görelim bazı şeyleri diye düşünenler olabilir. İkisinin de ayrı bir tadı var. Çözmek, çözebilmek, anlamak da mutlu eder kimilerini, kimisi şaşırmak ister, kimisi bildiğinde üzülür. Polisiye okumak o açıdan güzel yani bence.

“Ne derler bilirsin: Ölüm, boşanma ve taşınma, insanın kalbini aşırı yoran hadiselerdir. Diyebilirim ki ruh sağlığına da iyi gelmiyor.”(s.203)

Ölüm, boşanma ve taşınma hakkında bunu düşünmemiştim daha önce. Kesinlikle öyle olsa gerek. Taşınmak da kesinlikle! Bu kentsel dönüşüm sürecinde zor ama düşünüp taşınmak gerekiyor. Ben her zaman ondan yanayım ama çok da fazla düşünmemek lazım, normal bir düşünmek.

“Binanın kapısından içeri girerken mesleğinin seçkinliğinden ne kadar nefret ettiğini ve sayıları bir hayli fazla olan çaresizlere analitik teknikler sunmaya kendini adadığını hatırlıyordu. Bu kişisel fedakarlık duygusu yaklaşık olarak bir hafta sürmüştü.”(s.228)

Evet, bir hafta kısa gibi gelebilir belki sizler için ama bir de o bir haftayı yaşamak lazım. Öğretmenlerde de böyledir hep, bir sene iki sene en fazla o idealleriyle çalışırlar. Memurlar… Özel sektör biraz daha değişik. Yani kendi işinizi yapıyorsanız özellikle, o süreyi olabildiğince uzatabiliyorsunuz ama bir bordrolu çalışansanız yani ister istemez ortama uyum sağlıyorsunuz işte. Fenerbahçe gibi yani, iki maç kazanıyorsun sonra Samsun’u yenemiyorsun falan böyle. Ya zaten kırk yılda bir puan kaybediyor rakibin, o zaman sen de kazanamıyorsun. Neden? İşte geçen arkadaşım diyor. En-Nesyri kötü oynuyor falan. Ama sezona başladığında böyle miydi? Ne kadar iyi başlamıştı. Uyum sağladı işte! Takımın ne yaptığı belli değil. Her zaman bir kötüye meyil etme… Kötü alışkanlıklar da böyledir. Çok kolay başlar. Sabah erken kalkmak için — işte koşmak için, yürümek için — 21 gün, 42 gün, 61 gün falan derler. Artık o sürelerde sürekli uzuyor. Tekrarlarsın, yaparsın edersin… Bir gün ara ver, biter ama kötü bir şeye başlamak… Ya iki sigara içersin, üçüncüsünde bir bakarsın paket almaya başlamışsın. Dikkatli olmak lazım.

“Ölüm, boşanma, iflas. Hastalık, umutsuzluk, depresyon, şantaj, gasp. Bu kelimelerin herhangi birinin ya da hepsinin kendisine uyabileceğini düşünüyordu.”(s.260)

Evet, karakterimizin başına gelenler aslında ve daha ilk bölümde bunlar sadece. Bundan dolayı şikayette, suç duyurusunda bulunmak… Ama hangisi? Hepsi de olur ama kimi kime şikayet edeceksin. Öyle de bir durum var. Bir yandan da tehdit aldığı mektup orada yazan insanlar, tanıdıkları… Çok da sınırlı da bir süresi var. O süre içinde ya onu tehdit eden kişiyi bulacak ya da intihar edecek. İntihar etmeye zorlanıyor. Çünkü hayatından vazgeçmesi isteniyor. Düştüğü ikilem de bu.

“Ricky için zor bir aşamada olan bir hasta, eşi için hayatını değiştirmeyen bir müvekkil. Günleri dolduran ve yine de birlikte yaşamanın basit ve büyüleyici uyumunu oluşturan anlardı bunlar. O anları hatırladı ve eşi öldükten sonra bunları yıllarca neden hiç düşünmemiş oludğunu merak etti. Kaybedilmiş bir eşin çoğu zaman sebep olduğu duygunun aksine o zamanları hatırlamak Ricky’yi hüzünlendirmiyor, tam tersine, rahatlatıyordu. Gülümsedi, çünkü aylardır ilk kez sesini hatırlayabildiğini düşünüyordu.”(s.268)

Sevdiği kişinin sesini hatırlayabilmek... Filmlerde de olur ya böyle mektubu okurken, özellikle onun sesini duymak. Bana hiç olmazdı mesela, hep dalga geçerdim bununla sanki böyle bir şey olabilirmiş gibi. Oluyor, oluyormuş. Olabiliyormuş yani bu da beni gülümsetmişti. Aynı şey bir başka insanı hüzünlendirebilirken bir başkasını neşelendirebilir bu da çok güzel bir nimet aslında.

O zaman mutlu olan tarafı seçmeye çalışmak gerekmiyor mu? Bilmiyorum. Yani siz de böyle düşünebilirsiniz bence.

“Merlin tekrar omuz silkti. ‘Şu anda tam olarak anlamıyorsunuz, doktor. Dürüstlüğünüzü az çok nasıl muhafaza edebileceğinizi anlatmaya çalışıyorum burada. Siz akılsızca bunun doğru veya yanlış olmak hakkında olduğuna inanmayı tercih ediyorsunuz. Yalan söylemektense doğruyu anlatmak. Bu sözlerin sizin gibi emektar bir psikanalistten gelmesini ilginç buluyorum. Gerçekler şaşırtacak kadar hakiki ve net biçimde duyduğunuz bir şey midir? Yoksa gerçekler gizlenmiş, kapatılmış ve her tür psikolojik ağırlıklarla üzeri örtülmüş, bir kez tanımlandığında güvenilmez ve anlaşılmaz mıdır? Gerçekler asla tam olarak siyah ya da beyaz da değillerdir. Daha çok gri, kahverengi ve hatta kırmızı tonlardadır. Mesleğinizin telkin ettiği de bu değil mi?’ Ricky kendini aptal gibi hissediyordu. Avukatın sözleri, rakiplerin denk olmadığı bir boks maçında yenilen nice yumruklara benzer ağır darbeler indiriyordu. Derin bir nefes aldı, ofise gelerek aptallık ettiğini ve en akıllıca hareketin hemen çıkıp gitmek olduğunu düşünüyordu.”(s.102)

Evet, siyahlar- beyazlar ama daha çok griler… Arada kalmışlık, gerçek, hakikat, doğrular ve yanlışlar bunlar benim de hep kafamı karıştıran şeyler zaman zaman. Merlin gerçekten sıkıntılı bir avukat, Virgil ile burada uğraşan o adı R ile başlayan karakterimizin — birazdan söyleyeceğim yeri geldiğinde — bizim Ricky’e bir anlamda musallat ettiği Virgil ve Merlin kardeşler, biri avukat, biri oyuncuydu yanlış hatırlamıyorsam.

Şimdiki anlattığımda ikisi de geçiyor:

“Virgil ve Merlin, Ricky’nin bir perspektif yakalayamaması için dikkatini dağıtan maşalardı. Onlar olayları hızlandırmışlardı, günleri sorular ve taleplerle doldurup her tehdidi gerçek ve inanılır kılmışlardı.
Oyunda atılan her adım önceden yazılmıştı. Zimmermann’ın metrodaki ölümünden, Rhinebeck’te Doktor Lewis’i ziyaret edişine, Claire Tyson’ı muayene ettiği hastanedeki görevliye kadar her adım. Bir psikanalist ne yapar? Ricky kendine bu soruyu sordu: En basit ama en dokunulmaz kuralları oluşturur. Haftanın beş gününde hastaları kapısına gelip zili özgün biçimlerde çalarlardı.
Bundan çıkarılacak dersin çok basit olduğunu düşünüyordu: Artık daha fazla tahmin edilebilir olamazdı.
Bu tam anlamıyla doğru değil, dedi kendi kendine. Richard Lively gerektiği kadar ve istediği şekilde normal olabilirdi. Ama Frederick Lazarus farklı biri olacaktı.
Geçmişi olmayan bir adamın istediği her geleceği yazabileceğini düşünüyordu.”(s.321)

Diye yanıtlıyor burada. Geleceği yazmak çünkü öyle kolay değil ve tahmin edilemez olmak söylendiği kadar da kolay bir şey değil. Başlangıçta belki kotarabilirsiniz ama herhalde yaptıkça daha da zorlaşan tek şey olabilir. Çünkü bir yerden sonra kendinizi tekrarlamaya başlarsınız ister istemez. Peki bu hataya düşmemek için ne yapmak gerekir? Yine çelişki gibi görünüyor ama tekrar tekrar şu isimleri okumak, izlemek gerekiyor belki.

“Thomas Harris, Robert Parker, Norman Mailer, Truman Capote, Edgar Allan Poe ve Sir Arthur Conan Doyle onun hocalarıydı. İnternet üzerinden satılan FBI eğitim kitapçıkları da kaynak teşkil ediyordu. Harvey Clekley’in The Mask of Sanity adlı kitabını okuduktan sonra psikopatlar hakkında çok şey öğrenmişti. Neden Öldürüyorlar ile A’dan Z’ye Seri Katiller Ansiklopedisi’ni okuduğunda seri cinayetler ve patlayıcı maddelerle adam öldürmeler de ilgi alanına girmişti, ihtirasla işlenen cinayetlerin mükemmel olduğunu düşünüyordu. Karındeşen Jack’ten Billy the Kid’e, Wayne Gacy’den The Zodiac Killer’a kadar bütün isimler ve cinayetler ona ilham veriyordu. Geçmişten bugüne. Savaş suçları, keskin nişancılar, kiralık katiller, şeytani ayinler, haydutlar ve okula tüfek getirip kendileriyle bir zamanlar uğraşan sınıf arkadaşlarını vuran öğrenciler hakkında pek çok bilgi edinmişti.”(s.322)

Peki bu bilgiler yeterli mi yapabilmek için? Öğrendim diyebilir misiniz yani okuduktan sonra? Bazı şeyler de içgüdüsel gibi geliyor bana. Her şey öyle yapa yapa öğrenilmez! Bu tarz cinayetler falan da sanki daha çok Amerika’da oluyormuş gibi sanki. O da ilginç.

Ve evet, baş düşmanımız geldi. Onun o takma ismi, onun da anlamını çok geç öğrendim ya! Kitabı bitirdikten sonra… Neyse o konuya şimdi hiç girmek istemiyorum.

“Rumplestiltskin’in sahip olduğu öfkenin büyüklüğü onu hayrete düşürüyordu. Ama aynı zamanda mantıklı da geliyordu.
Psikanaliz bir şey öğretirdi: Hiçbir şey asla boşluktan oluşmaz. Her kötü eylemin her türlü yankıları oluşabilir. Aklına bazı meslektaşlarının masalarına koydukları sürekli hareket eden aygıtlar geldi, art arda asılı duran toplardan birine dokunulduğunda hepsini harekete geçiren ve son topa geldiğinde kenara çarpıp tekrar aynı hareketleri başlatan ve sadece birinin elini arasına sokmasıyla hareketlerin kesildiği bir aletti bu ve Rumplestiltskin’in intikamı da bu alete benziyordu, Ricky o aletin içindeki toplardan biri olmuştu sadece.
Kimileri ölmüştü. Kimileri mahvolmuştu. O yapayalnız kalmış ve olan biteni görebiliyordu. Hiç kesilmeyen bir hareket.”(s.354)

Çok güzel betimlemiş bence. Harika bir örnek olmuş ve Newton denge topu ya da Newton’ın beşiği deniyormuş buna. Çıkardığı ses olmasa seviyorum aslında ben de onu ama çıkardığı ses de rahatsız ediyor. Bir süre sonra aynı saat sesi gibi ama takılınca da takılıyorum.

Masada çok fazla şey olmamalı bence rahat çalışabilmek için. Hem tozlanıyor, temizliği falan da zor. İşte yani biraz bu yapılan plana da benziyor aslında. Benim yorumlarım da, onun içinde yapılabilir bu benzetme. Fazla karışık, fazla çetrefilli ve bir yerden sonra üzerinden zaman geçince özellikle tozlanıyor. Tozlu dumana katmak iyi bir şey değil. Çünkü o dumanın altında da kalabilirsiniz. Görüşünüzde bulanabilir.

Zaten hatayı da orada yapıyor ve doktorumuz bir şekilde kendini kurtarıyor. Sonra bambaşka bir kitap başlıyor. Yani orada ben yazarın yerinde olsam, bitirirdim mesela çünkü bir finaldi yani o bence. Başarılıydı, gayet tadında bırakılabilirdi ama o devam etti. Daha zor olanı yaptı ve ona rağmen güzel bir devam olmuştu.

“Sanki bir zamanlar olduğu kişiden aniden uzaklaşarak bu dünyanın yeni basitliklerinde kayboluyor gibiydi.
Bu durumun garip bir şekilde tatmin edici yönü vardı; yaptığı iş bile monotonluk ve devamlılık arz ediyordu. ‘İntihar önleme yardım hattı’nda geceler boyu tavsiyeler vermek ve modern anlamda can halatları atmak psikanalist becerilerini hatırlamasını sağlıyordu. Bir psikanalist iken hayatına çöken korku, hayal kırıklıkları ve öfkeyi özlemediğini fark etti. Tanıdığı insanların, hatta rahmetli eşinin bile onu hatırlayıp hatırlamayacağını merak ediyordu. Richard Lively’nin hep olmak istediği ve yazları kendini Cape’te bulan insana, zengin, güçlü ve nevrotik hastalarını tedavi eden Doktor Starks’tan daha yakın olduğunu düşündü.
Anonimliği baştan çıkartıcı buluyordu.
Ama zordu da. O adam olmak için kendini zorladığı her saniyede, intikam karakteri Frederick Lazarus karşıt komutlar haykırıyordu. Fitness eğitimini yeniledi ve nişancılığını geliştirmek üzere günde üç saatini atış yaparak geçirmeye başladı. Havalar güzelleşip renk saçmaya başladıkça, repertuarına açık alan becerileri katmaya karar verdi ve Frederick Lazarus adıyla engebeli arazide koşu ve kamp içerikli bir kursa yazıldı.
Bir anlamda tıpkı ormanda kaybolduğunda yapılığı gibi nirengi yapıyordu. Üç kılavuz sütunu vardı: Bir zamanlar olduğu kişi, şu anda olduğu kişi, olması gereken kişi.”(s.356)

Anonimlik baştan çıkarıcı bir şey ona katılıyorum ama koruması zor. Tabii bir yerden sonra da herhalde tıpkı burada onun da yaşadığı gibi o ikilem, hele bir de farklı bir karakter daha oluşturursanız o ikisi arasında da kalabilirsiniz. Birinden birine meyil de edebilirsiniz. Birine daha fazla meyledersiniz hatta muhtemelen. O da bir çatışma oluşturur ama bence hepimizin bir zamanlar olduğumuz kişi, şu anda olduğumuz kişi arasında bir de olmamız gereken kişiyi şöyle, üçünü birden karşılıklı — check list falan derler ya hani — karşılaştırmak gerekiyor bence.

“Şehir onun bir zamanlar olduğu kişiyi, kullanırken titreyen arabası ise şu an olduğu kişiyi ve önündeki karanlık ise olabileceği kişiyi temsil ediyor gibiydi.”(s.360)

Yine benzer bir cümleyi cımbızla çekip almışım. Şehir bir zamanlar olduğu kişi, bu külüstür araba şu an olduğu kişi ve önündeki karanlık da gelecekte olduğu kişiyi temsil ediyor olabilir mi? Olabilir. Tehlikeli, çok tehlikeli.

“‘Pekala,’ dedi Ricky, ‘almanız gereken ilaçları söylüyorum. Bu gece güzelce bir uyku çekin. Kitapları bir kenara kaldırın. Sabah erken kalkın ve kendinize bol kalorili, şekerli ve köpüklü bir kahve alın. Üniversite bahçesinde bir banka oturun, kahvenizi yudumlayın ve gökyüzüne bakın. Ve eğer şu çocuğu görecek olursanız onu görmezden gelin. Sizinle konuşmak isterse kalkın gidin oradan. Yeni bir bank bulun kendinize. Yazın ne yapacağınızı düşünün. Her şeyin düzeleceğine dair daima bir umut vardır. Umudu bulmanız gerek.’”(s.381)

Diyor, bu o intihar hattında çalıştığı… Neydi onun adı, intihar önlemi yardım hattı, evet. Arayan bir kişiye bu tavsiyelerde bulunuyordu. Bence bu tavsiyeler zaman zaman hepimize yardımcı olabilir. Kitapları bir kenara kaldırın bile, bazen yerinde bir tavsiye olabiliyor.

Ve evet, bol şekerli köpüklü bir kahve. Geçen de — gerçi üzerinden bayağı zaman geçti ama — hayatımda belki de ilk defa çok da şimdi abartmayayım ama bol şekerli sütlü bir Türk kahvesi içtim. Normalde de sade içerim sadece ve orta bile olsa bana şerbet gibi gelir, içemem ama işte onu fark ettim orada. Çünkü beni önceden uyardılar. Daha doğrusu ilk başta ben istemedim kahve, sade kahve söyledi arkadaşlar falan. Zahmet etmesinler istedim yani orada. O an içesim yoktu ve herkes sade söylediği için beni sade içmiyor zannetmişler ve ondan sonra bana “Size, bol şekerli bol sütlü Türk kahvesi getirdik” falan diye sundular böyle. Ayıp olur diye de aldım ben de. Şöyle bir tadına baktım, gayet güzeldi yani. İçiliyordu. O an da iyi geldi hatta. Demek ki kahvenin şekerli olduğunu bilince içebiliyormuşum.

Sade zannetseydim mesela rahatsız edecekti beni ama bilerek olduğu için ondan iyi geldi ya bence. Şeker evet zararlı falan filan yeri gelince diyoruz ama mutlu da ediyor insanı yani. Özellikle ihtiyacınız varsa.

“En iyi oynadığınız oyun, oynadığınızı fark etmediğiniz oyundur.”(s.397)

Diye böyle tek cümlelik yine kritik, bütün kitabın aslında özeti gibi bir şey. Bir işi çok iyi yapanlar zaten o işi, iş gibi yapmazlar. O onların bir rutini gibi bir şey olur. Artık o işe dönüşürler. Nasıl yapabildiklerini de anlatamazlar. O büyülü bir andır. Yani aslında biraz bana onu da hatırlattı ve geldik son alıntıma.

“Beyaz laleler harikaydı. Genelde cenaze törenlerine, baş sağlığı dilekleriyle beraber gönderilirdi. Virgil’in bunu bildiğini tahmin ediyordu. Beyaz laleleri siyah satene sardırarak içine bir kart koymuştu.
Hâlâ seni düşünüyorum.
Dr. S.
Artık kısa cümleler kuran bir adam olduğunu düşündü.”(s.491)

Diyor, çok da hatırlamıyorum ama bu son cümle miydi? Acaba sanki öyle gibi tınladı bana şu an ama evet, evet neden bakmıyorum değil mi?

Bakınca bu yazı biraz değişik oldu, tuhaf oldu biliyorum. Farkındayım, o yüzden biraz uzun oldu başlık. Bu kitap da çok uzundu ve üç kitap birleşimi gibiydi neredeyse. Ardından iki tane de devam kitabı geliyor. Dilimize çevrilmemiş olsa da.

O yüzden olay örgüsü, konu hiç bahsetmemek belki de en iyisi. Merak edenler için güzel bir polisiye. Başı sonu belli olan, olayların birbirine bağlandığı… Tahmin edebilirsiniz, edemeyebilirsiniz, benim gibi akışına bırakabilirsiniz. O zaman bence daha çok zevk alırsınız ve bu kitap zaten benim okuma grubunda benim moderatörlüğünü yaptığım kitaptı. Önerdiğim diğer kitaplar arasında Küçük Ağacın Eğitimi ve Devlet Ana da vardı ama en çok oyu bu aldı. 4-3–3 gibi bir oylama sonucu aslında en güzel anketi ben yapmışım diye söyledim o zaman bunu arkadaşlara ama farklı bir açıdan bakınca da en kötü anket gibi oluyor. Altı kişiyi birden mutsuz ettim aslında ama işte demokrasi böyle bir şey. Çok teşekkür ediyorum buraya kadar gelip vakit ayırdığınız için. Yeni kitaplarla görüşmek dileğiyle, kendinize iyi bakın.







16 Ekim 2025 Perşembe

İletişim Donanımları

 

İletişim Donanımları, Günlük Hediyeler ve O mu Bu mu Zihniyeti

Doğan Cüceloğlu’nun İletişim Donanımları’ndan bahsedeceğim bugün sizlere. 200 sayfayı biraz geçiyordu sanırım bu kitap ama o kadar güzel örnekler hayatın içinden böyle anılar hatıralar vardı ki okurken sık sık dedim yani benim bu kitapları bitirmem lazım.

Doğan Cüceloğlu’nu zaten çok severim, bu kitaplar hem böyle gerekirse elden ele dağıtarak yaymamız, içindeki örnekleri uygulamamız gerekiyor. İnsanın sırtına biraz yük de bindiriyor yani aslında. O yüzden bu kadar çok okuyamıyorum bu tarz kitapları, roman okumak bana çok daha kolay geliyor. Çünkü bu da öğrendiklerimi uygulamam lazım. Benim yoksa rahat da edemiyorum böyle, burada öğrendiğimi, kafama yatan çok mantıklı dediğim — aynı zamanda gönlüme de yatan — yapabileceğime inandığım noktalarda mutlaka bir sorumluluk almak, harekete geçmek istiyorum.

Bu kitaptan da yine çok şey öğrendim ama hangi birinden bahsedeceksin? O yüzden ben hemen kitabın künyesinden ve içindekilerden bahsedeyim.

Remzi Kitabevi’nin birinci basımından okudum ben bu kitabı, Ağustos 2002 tarihli ve 23 bölümden oluşan bu kitabın içindekiler şunlar:

“İçindekiler
Teşekkür
Sunuş
1 Bilincim Donanınca Ne Olacak?
2 İnsan, Muhteşem Bir Potansiyeldir
3 İnsanoğlu Algı Dünyasında Yaşar
4 Sürekli İletişim İçindeyiz
5 Ortamın Verdiği Mesajlar
6 İletişim, Çok Kanallı Bir Süreçtir
7 İletişimin İki Düzeyi: İç Dünya ve Dış Dünya
8 İç ve Dış Dünya Farkı Stres Oluşturur
9 Can, Hem Ait Hem Bağımsız Olmak İster
10 Varoluşun Beş Boyutu
11 Can, Kaale Alınmak, Umursanmak İster
12 Can, Kabul Edilmek İster
13 Can, Değerli, Vazgeçilmez Olmak İster
14 Can, Yeterli Olmak İster

15 Can, Sevilmek ve Özlenmek İster
16 Karşımızdakini Dinleyerek Var Ederiz
17 Varoluş Matrisi İçinde Büyürüz
18 İletişim Matrisi
19 İki Yaşam Felsefesi: Korku Kültürü ve Değerler Kültürü
20 Sevgi Yaşamdır
21 Aile İçi İlişkilerdeki Bilinç
22 Hangi Değerlerin Temel Alındığı Önemlidir
23 Kısa Bir Gözden Geçirme: Nelerle Donandık?
Kavramlar Sözlüğü
Kaynaklar”

Evet, şu son bölüm kısa bir gözden geçirme aslında, orası da çok güzeldi ama ben onun yerine içindekileri paylaşmak istedim. Dikkat ettiyseniz teşekkür bölümüyle başlıyor. Yine son zamanlarda okuduğum en güzel teşekkür bölümlerinden biri ve kitabın en başında yer alıyor.

Doğan Cüceloğlu, tek tek kitapta emeği geçen herkese yaptıklarını da yazarak teşekkür etmiş ve sonuç bölümünde de bu kitabı babasına adadığından bahsetmiş.

Yedinci ya da sekizinci kitabıymış, yanlış hatırlamıyorsam. Ancak sıra geldi ona diye o yüzden bir özür maiyetinde ona adıyorum, gibi şeyler söylüyordu. Ve babasının o kadar güzel bir alışkanlığı varmış ki, işte yeri geldikçe ben de mesela hediyelerden, güzel bir hediye bulmanın zorluğundan bahsediyorum. Ama bir babanın herhalde oğluna verebileceği en güzel hediye, ona oğlunun günlüğünü vermek.

Hani eskilerden hep şikayet ederler ya bizim zamanımızda kameralar yoktu, telefonlar yoktu, böyle bu kadar kolay fotoğraf çekemiyorduk diye. Şimdi olsa her halini fotoğraflarız. Videolar falan işte yeni yeni meslekler çıkıyor. Düğün fotoğrafçıları falan mesela her zaman vardı belki ama yani daha doğrusu yıllardır ama doğum fotoğrafçılığı diye bir meslek çıktı mesela. Çıkmış daha doğrusu ben de çok bilmiyorum gerçi bu işleri ama o fotoğraflardansa bence böyle yazıya dökmek daha anlamlı gibi geliyor bana, bilmiyorum.

“Babamın on birinci ve en son çocuğuyum. Her bir evladı için siyah kaplı bir okul defteri almış ve bu defterlere, her bir çocuğunun doğumundan itibaren hastalıklarını, okula başlamalarını ve onlarla yaşadığı gülünç olayları kaydetmiş. Evlenen her çocuğuna kendi defterini verir ve, ‘Artık sen kendi çocukların için defter tut,’ derdi.
Benim siyah kaplı defterimin üstüne kırmızı bir etiket yapıştırılmış ve üstüne “11 Doğan Cüceloğlu” yazılmış. Defterimin ancak on sayfası dolu. En küçük olmanın kaderi bu olsa gerek. Doğum tarihim yazılmış. Aylar sonra, 5–3–939 tarihini düştüğü sayfaya şunları yazmış:
“Yürür, gezer, gendi gendine oynar. Kimseye yük olmaz. Ben hatırasını yazarken defteri okşar. Donuna işemiş. Ayakkabısının teki ile donu yok. ‘Hani bülük?’ derim; ‘Eh, eh,’ diye gösterir. Hiç darılmaya gelmez. Kötülükten almaz, eyiliği sever. ‘Anne, anne,’ deyişi pek sevimli. Ben hatırasını yazarken bana üzüm veriyor. Uğurlu evlat.” (imza)
Her namazından sonra ettiği duada, vatanın selametini ve Türk ordusunun muzaffer çıkmasını, evlatlarının hayrını dilediği kadar dilerdi.
Zorba filmini gördüğüm zaman, babamı daha iyi anladım. Akdeniz insanı.
Keşfedilmemiş şair.
Keşfedilmemiş müzisyen.

Dünyaya merhabayı hiç bırakmayan ve yaşlanmayan iç çocuk; gönül adamı.
”

Hangisi daha güzel yazmış, burada kararsız kaldım ama ne kadar güzel bir alışkanlık ve Doğan Cüceloğlu’nun belki, belki değil kesinlikle yani hayatına çok büyük katkıları olmuştur.

Yedi adımda liderlik sırları, iyi yönetici nasıl olur, on adımda muhteşem yönetici olmak, işte koşar adım patron olmak, adım adım terfi almak falan gibi kitaplardan okuyacaksınız, böyle yaşamdan örneklerle bezenmeyeceği için ya da daha çok işte Amerikan kültürüne uygun, oralarda yaşanabilecek olaylardan örnek verildiği için bize etkisi çok olmayacak.

O kitaplardansa bence böyle kitapları okuyun ama onları da okuyun tabii. O zaman bu kitapların değeri daha iyi anlaşılır ve benim de daha önce duyduğum ama yine de paylaşmak istediğim, yazarımızın da dediği gibi fıkra tadında ve aşırı genelleme ama daha yeni Trump demedi mi geçen, “Çok aç görünüyorlar” diye açıklama yapmıştı. Hadsiz böyle neyse, neyse hiçbir şey demek istemiyorum.

“Bütün dünyayı kapsayan bir araştırmanın konusu olarak dünyadaki tüm ülkelerde insanlara şu soru soruldu: ‘Lütfen, dünyanın diğer bölgelerindeki ‘gıda kıtlığı’ konusundaki fikrinizi söyler misiniz?’
Birçok nedene bağlı olarak, çalışma tam bir fiyaskoyla sonuçlandı. Çünkü:
-Afrika’da kimse ‘gıda’ kelimesinin anlamını bilmiyordu.
-Batı Avrupa’da kimse ‘kıtlık’ kelimesinin anlamını bilmiyordu.
-Doğu Avrupa’da kimse ‘fikir’ kelimesinin anlamını bilmiyordu.
-Güney Amerika’da kimse ‘lütfen’ kelimesinin anlamını bilmiyordu.
-Birleşik Devletler’de kimsenin ‘dünyanın diğer bölgeleri’ olduğu konusunda en ufak bir fikri yoktu.
Çok abartılı ve aşırı genellemenin bulunduğu bu fıkra, milletlerin değişik zeminlerden olaylara bakabildiğini göstermektedir.”(s.
37)

Evet, önce o zeminde anlaşmamız gerekiyor, insanın sınırsız potansiyeline geçmeden önce o iletişimi doğru kurabilmek. Peki iletişim yani ne zaman başlar? Bununla ilgili de mesela sahilde yürüyorsunuz ve karşıdan bir insan geçiyor. Ne yaparsınız onu görmezden gelerek ilerler misiniz? Bu mu doğru olan, gibisinden yaklaşıp şöyle devam ediyor yazarımız:

“İçinde yetiştiğiniz aile ve yörenin gereği siz karşıdan gelen bu insana hiçbir şey söylemediniz; hatta rahatsız olmasın diye yüzüne bile bakmadınız.
O da size bir şey söylemedi ve yüzünüze bakmadı.
Birbirinize bir şey söylemeden ve birbirinizin yüzüne bakmadan geçip gittiniz.
Önemli soru: Karşıdan gelen bu kişiyle aranızda iletişim var mıydı?
Bu soruyu sorduğum çoğu kişi, ‘Hayır, iletişim yoktu!’ diyor. Niçin? Çünkü onlar farkında olmadan, kafalarında, söze dayalı bir iletişim tanımı yapmışlar. ‘İki insan birbiriyle konuşursa iletişim vardır,’ diye düşünüyorlar.
Halbuki, iki kişi arasında, mesaj alışverişinin olduğu her zaman iletişim vardır.
Peki mesaj nedir?
Anlamı olan her şey mesajdır.
İki insanın birbirine bir şey dememesinin, birbirinin yüzüne bakmamasının anlamı yok mu?
Tabii ki var. Anlam alışverişinin olduğu her durumda iletişim gerçekleşir. İletişimi, anlam alışverişi olarak tanımlayabiliriz.
Evet, sahilde yürüyen bu iki kişi arasında iletişim vardı!
İki insan birbirinin farkına vardığı andan itibaren iletişim başlar. İki insan birbirinin farkına vardığı andan itibaren:
• Söylediği,
• Söylemediği,
• Yaptığı,
• Yapmadığı her şeyin anlamı vardır.”(s.45)

Bir sabah ben de tam böyle ofise geçerken, biraz da erken gelmişim. Bizim işyerinin de iki farklı girişi var. Ben genelde böyle parkın olduğu taraftan doğru giriyorum. Oradan doğru yürüdüğüm için daha yakın hem de bir o ağaçların arasından geçmek falan iyi geliyor bana. Ama bir de ana kapı var aslında ve bir arkadaşımız da oradan geliyor evi o tarafta olduğu için. Neyse işte yani ben öyle giderken genelde ben açarım ofisi, işte uzakta oturmanın faydaları var artık veya geç kalacağım yani benim iki seçeneğim var.

O yüzden erken geldiğim bir gün baktım karşıdan da böyle bizim arkadaşa benzer birisi yürüyor. Böyle bana bakıyor falan ama emin olamadım işte onun olduğundan, merdivenin başına geldim biraz mesafe var ya, ilerledim ilerledim, bekleyemedim de bekleyesim gelmedi. Yok dedim ya, o değildir, ne işi var yani bu saatte! O biraz çünkü son dakikaya doğru gelirdi hep, çıktım yukarı böyle kendi kendime işte açtım kapıyı.

Bir baktım sonra geldi hakikaten peşimden, ya dedi “Görmedin mi beni?” falan. Gördüğüm de belli yani bir yandan baktım çünkü şöyle, uzun uzun kestim ama hiçbir işaret, hareket yapmadım. O değildir deyip çıktım ya, dedim “Ben seni göremedim. Yüzünü tam olarak seçemedim.” Ama ne kadar yanlış bir şey yaptığımı orada farkına varmadım.

Daha öncesinde buna benzer hiç tanımadığım insanlarla selamlaştığım olmuştu arkadaşım zannedip, onlar da böyle bir garip bir tavırlar, kimisi selamı aldı yani kimisi almadı. O almayanlar işte beni özellikle rahatsız ettiği için ben de bundan çözüm yolunu tamamen yanlış bir eylemde bulmuşum. Direkt görmezden gelmek, ne kadar çirkin hâlbuki.

Ama aynı şekilde böyle yanından geçtiğim insanların da ben hiç yüzüne bakmam ya, yani sanki işte o da içinde yetiştiğiniz ailenin, ortamın gereği gibi, yani bilmiyorum. Bizde böyle önüne bakacaksın, insanları incelemek, yüzüne bakmak biraz yanlış bir şeymiş gibi öğretildi mi? Öyle bilinçaltı düzeyinde belki, çünkü hiç öyle bir şey söylendiğini de hatırlamıyorum.

Bu konuyu da evet çok, çok eksiğim selamlaşmalar, karşılaştığında o ayak üstü sohbetler, asansör konuşmaları, bununla ilgili de hatta bir kitap almıştım geçen, onu çok daha önceden almıştım ama işte aldığım kitapları da böyle hep geç okumak gibi bir huyum oluştu bu aralar. Çünkü kütüphaneden aldığım kitaplarım belli bir süresi var. Sonuçta onu okuyacaksın iki hafta içinde ama satın aldığım kitaplarda öyle bir sınır olmadığı için onlar öyle kalıyor bir gün okuruz diye.

İnşallah bir gün okuruz ve dediğim gibi çok bölüm bölüm bu kitap, her bölümde böyle ayrı ayrı örnekler, hayatın içinde yer yer fıkralar. Her bölüm zaten böyle bir özlü sözle, bazen bir şiirle başlıyor. O da çok güzeldi. “Can, Hem Ait Hem Bağımsız Olmak İster” başlıklı 9. Bölüm şöyle başlıyor:

“İnsan olarak birçok gereksinmelerle doğarız. Bu gereksinmelerden biri bağımlı olmak, diğeri bağımsız olmaktır. Bu iki gereksinim birbirlerine iki zıt kutup oluşturur. Bağımlı olmak kutbun- da insanoğlu aileye, derneğe, spor kulübüne, dine, millete, bayrağa ait olmak ister. Bağımsız olmak kutbunda ise birey olarak tüm bağlardan uzak kendisi olarak var olmak ister.”

Demiş bu zaten, en böyle zor konulardan biriydi yani hem ait olmak istiyoruz hem de bağımsız olmak, ait olmak da bak sıkıntı yok bizim kültürümüzde. Herkes hep o aitliği hem yansıtıyor hem istiyor, dayatıyor sana yeri gelince ama bağımsız olmak konusu da aykırı gibi oluyor. Biraz kolay değil yani nasıl anlatacağımı da bilemedim ama ben mesela işte sürekli bahsediyorum. Benim bağımsız olma isteğimi babam o kadar küçük yaşlardan çok o kadar ustaca keşfetmiş ki, Doğan Cüceloğlu’nun babası gibi belki de, hep böyle anneme karşı beni korurdu. Her şeyde fikrimi sorardı isteyip istemediğini, böyle hiçbir zaman emreder tonda konuşmazdı. Bir şeyi benim yapmam için önce onun nedenini anlamam gerektiğini, o isteğimi çok iyi anlardı yani.

Ben o yüzden yeterince bağımsız olabildiğimi düşünüyorum ama bu mesela bana iş hayatında, askerlik hayatında sıkıntılar da çıkardı. Oralarda çünkü her zaman böyle istediğiniz gibi bağımsız olamıyorsunuz. En gereksiz konularda bile böyle önünüzü tıkayıp sizi kurallarla boğabiliyorlar ama insanın işte ihtiyacımız bu. Yani hem ait olmak istiyoruz hem bağımsız olmak yine aslında bu konuyla ilgili çok, çok zor konular olduğu için ben de hep bu konuda kalmışım. Şöyle uzunca bir bölüm var, son son zaten alıntım:

“Birey olmanın ağır bastığı aile ortamında, ‘ben merkezli’, kendinden başkasını düşünmeyen, karşıdakini önemsemeyen, dinlemeyen insanlar yetişir. Bu insanlar ise karar verirken diğer insanların düşüncelerini hiç hesaba katmaz. Yani bu insanda da sınırlar ve sorumluluk bilinci gelişmemiştir.
İşyerinde ait olma ağır basıyorsa, yönetici güçsüzdür, herkesi memnun etmeye çalışır; bu olanaksız olduğu için karar veremez hale gelir ve sonunda işi batırır.

Birey olmanın ağır bastığı işyerinde yönetici diğerlerine danışma gereği duymaz, kendi bildiği biçimde karar verir ve sorgulamadan herkesin bu kararlara uymasını bekler. Yöneticinin kendinden başka kimseyi adam yerine koymadığı bu tür işyerlerinde yaratıcılık kaybolur ve bir süre sonra şirket piyasanın gerisine düşer.
Ait olmanın ağır bastığı toplumlarda iş bulmak için bir ‘ilişkiye’ gereksinim vardır; böyle toplumlarda, ‘Hamili kart yakınımdır,’ yazılı güçlü birinin kartı, sizin yıllarca emek vererek aldığımız diplomadan daha güçlüdür.

Birey olmanın ağır bastığı toplumlarda kişi, kendini ‘destek- siz’ ve ‘yapayalnız’ hisseder, geleceğiyle ilgili sürekli kaygı için- dedir. Böyle toplumlarda aile yapısı, dostluk ilişkileri, arkadaşlıklar yüzeysel ve yapaydır.
Ait olmanın ağır bastığı toplumlarda birey devlet için vardır; devlet bireyin hak ve hukukunu gözetmez; teba zihniyetiyle milletini yönetir.
Birey olmanın ağır bastığı toplumlarda devlet güçsüzdür ve devlet, toplumun çıkarlarına duyarsızdır, onun yerine belirli bireylerin çıkarlarının hizmetindedir.
Değişik ortamlarda ve zamanlarda ait olma ve bağımsız olma farklı önemler kazanabilir.”
(s.85)

Böyle devam da ediyordu, açıklıyordu bunları çok güzel. İki taraf da aslında ne kadar gerekli ve ne kadar yanlış kullanılıyor? İkisinin de o uç noktaları işte o mu bu mu zihniyeti olmayacak? İkisi de ikisi de lazım. Yani biz bir de böyle ayrışmaya, kutuplaşmaya çok meyilli olduğumuz için hemen bir tarafı iyi, diğerini kötü diye etiketleyip öyle devam ediyoruz hayata o ezber düşüncelerle. Ne kadar yanlış halbuki? İkisi de lazım ve bu kitapta bazı kitaplardan çok böyle yazıyor. Kesinlikle alıntı yapılamaz, yayın evinden yazılı izinler gerekir, falan diye böyle insanı korkutuyorlar.

Ben de hiç anlamadığım, bilmediğim için bu konulardan bir avukat arkadaşıma da sormuştum gerçi, böyle benim bunlardan bahsetmem, bunları okumam sorun olur mu diye, olmayacağını söylemişti bana. Yine de çok emin değilim, insan bir tedirgin oluyor. O yüzden mesela Medium da şey de yapmıyorum. Yazıları bütün herkesin okuyabileceği bir link koyabiliyorsunuz aslında üstte falan. O zaman hiç üye olmayanlar bile okuyabiliyor rahatlıkla ama işte yani yarın bir gün sonra bu yayınevleri çıkıp, vay efendim sen bizim kitabımızdan alıntı yapmışsın, deyip başımı ağrıtmasınlar istiyorum.

O yüzden de biraz hem bu kitaptan böyle bu kadar az alıntım var hem de Medium’u neden o şekilde kullandığımı da söylemiş olayım yeri gelmişken. Gerçi bu uyarı da olmasa bu kitabım belki tamamını da okumak isterdim. Burada aslında öyle de bir işte, yan etki ben de o dengeleri çok kuramıyorum. Denge dediğim gibi her zaman çok çok önemli.

İletişim Donanımları kısaca böyle bir kitaptı. O yüzden başlarken de az yazdım dedim ama şu günlük fikri bak hala aklımda aslında sadece çocuğunun olmasına da gerek yok. Hayatımıza her kattığımız yeni insan için böyle bir günlük tutsak, sonra da onu ona çıkartıp hediye etsek, ne kadar güzel bir hediye olmaz mıydı değil mi? Bana buraya kadar gelip zaman ayırdığınız için teşekkür ederim.




9 Ekim 2025 Perşembe

Üzüntü İçin Bir Sığınak

 

Üzüntü İçin Bir Sığınak, Paslanmak, Davetsiz Misafir ve Uzun Hikâyem

Anne Booth yazmış, David Litchfield resimlemiş, Gamze Özdemir çevirmiş ve çok özel bir isim de hediye edince, bana da okumak düştü. Darısı başınıza diyelim ve aylar sonra beni kitap okumaya döndüren bu güzel resimli kitapla yeni bir sezonun açılışını yapalım.

Uzun bir ara sonrası haftada bire tekrar ineceğiz. Aynı ilk zamanlar olduğu gibi ve mümkün olduğunca daha kısa yazılarla karşınızda olmaya çalışacağım. Öyle eskisi gibi saatlerce süren yazılar olmayacak, olursa bile onları da bölmeyi düşünüyorum artık.

Gerçi şu an için böyle düşünüyorum ama bakalım zaman ne gösterecek. Hiç belli olmaz! Uzun Hikâye’de Zafer Algöz’ün oynadığı karakterin söylediği gibi… O filmde ne kadar güzeldi. Yıllar sonra tekrar izledim, izleme şansı buldum. Çok, çok bambaşka bir film. Kitabı hüzünlü bitse bile filmi mutlu sonla biten, tek değildir muhtemelen ama benim bildiğim tek örnek. Varsa onun gibi başka kitabıyla filminin sonları farklı olan, yazmayın. Yazarsanız da çünkü spoiler olur. O zaman bu kitap için değil belki ama bir şekilde — onu siz daha iyi bilirsiniz nasıl yapabileceğinizi — başka bir kitabın altına “Ya şunun da bak hem filmi var hem kitabı var oku” diyebilirsiniz o zaman spoiler olmaz. Biraz uyanık olun yani.

Çok çok güzel bir kitapla bugün karşınızdayım. Katkıda bulunanların isimlerin telaffuzları biraz zor ama orijinal adı “A Shelter For Sadness” olan ve ileride çocuklarıma okumak isteyeceğim kadar güzel olan bu kitabı Ketebe Yayınları tarafından Eylül 2023'te çıkan 3. baskısından okudum. Ve dedim ki neden benim de üçüncü sezonun açılışı aylar sonra beni kitap okumaya döndüren bu güzel resimli kitapla olmasın? Çünkü bu kadar uzun bir aradan sonra, biraz konuşmayı da unuttum. Sanki öyle hissediyorum. En azından mikrofona konuşmayı, ara verince yapma unutuyor muyuz? Unutmuyoruz ama bir paslanma hale gibi bir şey geliyor. Sanki konuşulmayınca, bazı şeylerden bahsetmeyince, halının altına süpürünce. Bu arada halı süpürmek falan ne kadar zormuş ya? Yani yıllar sonra biraz temizlik işlerine de girişmek zorunda kaldım. Evet, evet, son bir ayda yani zaten neler geçti başından anlatsam inanmazsınız, biraz da o yüzden ara vermek zorunda kaldım.

Zorunlu bir ara gibi bir şey oldu bu aslında benim için, ne kadar çok yorulmuşum. Onu da fark ettim. Ne kadar az dinlendiğimi de dinlenmek yani günde 2-3 saatlik uykularla, bir yere kadar iyi de götürdüm aslında ama yok yani yok. Aslında biz bunu konuşmadık, konuşamadık.
Yıllarca bunlar dile getirilmedi. Çocuklarımızdan hep sakladık, ölüm yokmuş gibi hayatta üzülmek yokmuş gibi davrandık. Hep mutlu olmak zorundaymışız gibi. Böyle olunca da insan üzülünce ne yapacağını şaşırıyor, bilemiyor. Yani böyle bir kitap, yok. Yoktu, bizim zamanımızda görüyorsunuz işte, 2023'te çıkmış. Uykuda bir ihtiyaç dinlenmek gerekiyor ve üzüntü de aynı şekilde bir ihtiyaç. Ve kitap şu cümleyle başlıyor:

“Üzüntü benimle yaşamaya geldiğinde ona bir sığınak yapmaya karar verdim.”

Resimli bir kitap bu ve başta da okuduğum gibi David Litchfield ne kadar güzel çizmiş bu kitapta. Üzüntüyü, çocuğu falan, el ele tutuşmaları, beraber bir kütüğün üstünde oturmaları, çocuğun üzüntüye ayırdığı bahçe… Çünkü üzüntü bazen bizle yaşamaya gelir ve daha önce onla karşılaşacağımızı da kimse söylemediği için ne yapacağımız şaşırırız.

Davetsiz bir misafir gibi olur ama bir Tanrı misafiridir yani aslında. Çok çok kıymetlidir. Bu kitap işte onun farkında olmayı sağlıyor. Belki de o yüzden bence sadece çocukların değil, her yaştan insanın okuması ve özellikle anne babaların da çocuklarına okuması gereken güzel bir kitap.

“Ona küçük bir de bahçe vereceğim. İlkbaharda kuşlar gelecek ve yuva yapacaklar.”

Burası da çok güzeldi. Sonra diğer bütün mevsimleri de sayıyor. Yaz özellikle zaten güzeldi ama bahar artık baharları da ayrı bir seviyorum ve bir de bu kitabı resimlerinden bağımsız düşünmek mümkün değil. Yine en sevdiğim resimlerden birinde küçük çocuğun elindeki tepside iki bardak çay (ya da belki de kahve, bilemezsiniz) götürdüğünü gördüğümüz resimde de şunlar yazıyor:

“Bazı zamanlar onu daha sık ziyaret edeceğim.”

Çünkü bazen daha çok üzülmeye ihtiyaç duyarız. Bizi daha çok üzerler. Bir şeylerin etkisi ne kadar uzun sürüyorsa aslında o kadar güçlüdür, kuvvetlidir. Hemen bir sayfa sonra da bana BoJack’in finalini hatırlatan o cümleler geliyor:

“Bazen de hiçbir şey konuşmadan öylece yan yana oturacağız…”

Biraz daha böyle sonuç odaklı insanlar, ya tamam hadi ziyaret ettik üzüntüyü yine. Peki ne yapacağız, diye sorabilirler. Bir şey yapmak zorunda değiliz. Çok basit. Aslında her şeyi karmaşıklaştıran bizleriz, illa bir şey yapmak zorunda değilsiniz. Bazen hiç konuşmadan da öyle yan yana oturabilirsiniz, onu dinleyebilirsiniz. Önemli olan bu kadar birlikte olmaktır. Sadece aynı havayı solumak bile yeterlidir.

Üzüntü için bir sığınak güzel, çok güzel bir kitaptı. O yüzden bana da ayrıca güç veren, ilham olan, veren hayaller kurduran, hayata ve podcast de aynı şekilde kitap okumaya devam etmem gerektiğinin bir resmi gibi bir şey oldu. Yani onu hatırlayacağım hep. O yüzden de bu sezonun başlangıcını bu kitap yapmak istedim.

Açılış cümlemi değiştirdim ama artık kapanış için bir şey söylemek istemiyorum. Hep aynı şeyleri söylemek istemiyorum. En azından hadi açılış neyse, o dursun ama bu tabii ki hayatı sevdiklerinizle paylaşmamanız gerektiğini göstermiyor. Ben bile burada şu an aslında bunu yapıyorum. Farkında olmadan bunca zaman hep bunu yapmışım. Öyle alelade yazdığım bir kapanış cümlesi değilmiş, çok teşekkür ediyorum beni yalnız bırakmadığınız, buraya kadar gelip vakit ayırdığınız için. Biz de üzüntü için bir sığınak yapalım ve zaman zaman onu orada ziyaret edelim. Çünkü yalnızlık çok zor, hayat yalnız yaşanamayacak kadar uzun ama bir yandan da tıpkı bu kitap gibi kısa, geçip gidiyor.

Beni bu yazarla ve bu kitapla tanıştıran isme de buradan çok teşekkür etmek istiyorum. Yok mu bunun bir ismi? Niye, sanki söyleyemiyormuşum gibi de olmasın. Yazdım aslında burada koskoca bir hikâye. 27 dakikayı aşan, mediumda bir yazı yazdım. O da biraz böyle karamsar, üzüntü için bir sığınak gibi bir şey oldu aslında benim için ama merak etmeyin onun bambaşka bir devamı olacak. Ben onu da yazabilirsem, bu ay içinde tamamlamak istiyorum. Çok iyi bakın kendinize, görüşmek dileğiyle.