Kıskanmak, Zorlama Negatif Karakterler, Sıfır Sorumluluk ve Sinsilik
Nahid Sırrı Örik’in Kıskanmak kitabından bahsedeceğim bugün. Her ne kadar, uzun bir süre bahsetmemeyi düşünsem de yine de okuduk madem o kadar -üstelik bir de okuma grubumla okuduğum için bu kitabı- derinlemesine de inceledik.
Press enter or click to view image in full size
Bu yazı kitap hakkında tat kaçıracak bilgiler (spoiler) içerebilir.
Ama itiraf etmem gerekirse, okuma grubumda çıkmasa karşıma okumayacağım, bundan sonra da kolay kolay bir daha okuyacağımı sanmadığım, çok benim beğenmediğim bir kitap oldu bu.
İlk defa da böyle uzun süredir bu kadar beğenmediğim bir kitaba denk geldim. Ama yine de üç tane alıntım var. Hatta dört diyebiliriz. En azından bari onları paylaşayım. Her zaman da böyle çok sevdiğim kitaplardan bahsedecek değilim. Okuduğum kitaplardan bahsediyorum sonuçta. Hem yazarımıza da haksızlık olmasın, onun hakkını da yemeyelim. Aslında önemli bir kitap edebiyatımız açısından da. Sadece bana biraz fazla abartılıyor gibi geldi.
Ben bu kitabı mesela Oğlak Yayıncılık’tan çıkan 2016 tarihli sekizinci baskısını okudum ve arka kapakta “(belki de) dünyada başkahramanı ‘negatif’ olan tek roman!” şeklinde biten bir yorum var. Ondan sonra Türk Edebiyatının başyapıtı falan gibi böyle birçok yazar tarafından da, eleştirmen tarafından da böyle nitelendirilmiş. Zeki Demirkubuz mesela, O da aynı şekilde öve öve bitiremiyor, filmini de zaten o yönetmiş ki bence film de o kadar, yani güzel yansıtmış ama işte malzeme bu, dediğim gibi.
Ve nasıl yani tek -tek negatif- anti kahraman falan demişler, anti kahraman böyle bir şey değil arkadaşlar! Yani burada bir Seniha var, kitabın başında ne kadar kötüyse -buradaki tabirle negatifse- kitabın sonunda da aynı! Hiçbir değişiklik yok.
Hadi neyse bunu geçtim, bütün karakterler böyle. Abisinden tutunda kitapta yer alan anneler, ablalar, teyzeler… Avukat falan var, o da aynı. Çocuklar falan zaten geçmiyor kitapta. Bütün karakterler kitabın başında nasılsa, sonunda da bir gram ilerlemez mi? Hiçbir karakter gelişimi yok. Kimseyle empati yapamıyorsunuz, herkes aşırı negatif!
Bir yandan da işte Seniha’nın suçu yok, o böyle, onu ortam bu hale getirmiş gibi şeyler söyleyen arkadaşlarım da oldu ama ben ona da katılmıyorum. Seniha tamamen kolaya kaçan, abisini bir put gibi yerleştirmiş ve onunla kafayı bozmuş… Bir hastalık aslında, bu artık kıskançlık da değil onun o yaptığı. İşte orada sadece, bir tek orada anlayabilirim, eğer bir psikolojik rahatsızlığı varsa -ki var gibi görünüyor- kendisini çok çirkin olarak tanımlayan, buna inan, çünkü o zamana kadar hep böyle nitelendirilmiş, dışlanmış bir kadın bu Seniha. Abisini gölgesinde kalmış sürekli ve abisi de erkek güzeli gibi bir şey. Öyle tanımlıyor yazar sürekli erkekleri. İşte oradan da biraz şeyle kıyaslamışlar: Dorian Grey falan gibi. Hiç de alakası yok! Dorian Grey’deki o karakter gelişimleri… Sonra işte Jane Austen’la Virginia Woolf’la falan karşılaştırmışlar yazarı. Biraz bu abartılar beni doldurdu. Yoksa o kadar da kötü bir kitap değil, psikolojik derinliği olan bir kitap sonuçta ama bana biraz fazla abartılıyor gibi geldi ve sürekli bu abartıyı da “değeri bilinmeyen, henüz keşfedilmemiş” bir roman diye bahsetmeleri inanılmaz gerçekten.
Bir de üstelik Zonguldak’ta geçiyor! Beni diğer yaralayan şeylerden biri, Zonguldak’ın bu kadar kötü lanse edilmesi… Ve üstelik yakın zamanda da dizisi çekilecekmiş sanırım. Bak orada da mesela Seniha çirkinliğiyle, sadece gözleri güzel. Onun haricinde iç güzellik de yok. Fiziksel olarak da kesinlikle herkes tarafından dışlanan bir insanı Özgü Namal oynayacakmış! Yani nasıl olabilir bu, göz var izan var. Black Mirror’da da hani son sezonda şey yapmışlardı ya, başrol erkekken kadına çeviriyorlar falan. Neredeyse onun kadar bir tezat yani Seniha’yı Özgü Namal’ın oynaması.
Ama işte dizi sektörü zaten, neden bu kitap? Filmi yetmedi bir de dizi yapalım, dizilik bir malzeme de yok çünkü burada. Sırf tamamen işte içindeki aldatmalar, o cinsel içerik. Kadının kocasını aldatmasını orada elli kere gösterecekler diye. Oradan işte reyting yapmak amaç. Yoksa bu kitaptaki kıskançlık, kıskançlık değil yani onu da anlatmıyor. Son cümlede zaten yani kitabın sonunda ölse bile rahatlamayacağını, belki, belki içindeki o nefret… O cümleyi de almadım gerçi. Ya alınacak gibi değil ki! Neyse, neyse çok gömdük.
Güzel yerlerden bahsettim ben her zaman. Benim amacım buydu yani bu yazılarda, o yüzden beğendiğim alıntılarla devam edeyim. Biraz hem tempomuzu da düşürelim:
“Zonguldak küçük, eğlencesiz, sıkıcı bir yerdi. Fakat Nuriye’nin ve hatta belki Nüzhet’in ismini bir kere olsun işitmedikleri Jül Sezar, ikisinin de şüphesiz ki duymamış oldukları vehiçle ‘Roma’da ikinci olmaktansa bir köyde birinci olmanın’ tercihe layık bulunduğunu söylememiş miydi? Aynı düşünce, ana ile oğulun hareketlerine daima hükmediyor, İstanbul’a tamamen yerleşmek üzere gitseler bile kendilerini işte yine Zonguldak’a çekip getiriyordu. Çünkü İstanbul’da, bir balo gecesi, bu tesiri yapamaz, bu alakayı uyandıramazlardı.”(s.50)
Evet. Kitabın diğer önemli karakteri Nüzhet. Nüzhet’in annesi Nuriye. Bunlar yani masal kötüsü gibi karakterler. Ama işte arkadaşlar da bu insanların hayatta da olduğunu, gayet gerçekçi insanlar olduğunu, bu annelerden özellikle çok fazla olduğunu söylediler. Müge Anlı’yı falan seyretmiyor musun gibi şeyler dediler bana. Seyretmiyorum tabii ki! Yani şu dünyada zamanınız bu kadar mı kıymetsiz arkadaşlar? Kalkıp bir de onları mı seyredeceksiniz? Vardır tabii zorlarsanız. Hastalık diye bir şey de var. Hastalıklı insanlar da vardır ama yani onları mı baz alacağız? Ve bu kitap yani bir çözüm de sunmuyor.
Bir de bak ben daha yeni “Kinyas ve Kayra”yı okudum ya. Yani Hakan Günday, hayatında kendisini en çok rahatsız eden, en anlamadığı şeyleri biraz da anlayabilmek için, insanı anlayabilmek için iki tane böyle rezillik üzerine rezillik yapan karakter yazmış. Bak bir de bu kitaba diyorlar yani başkahramanı negatif diye. Orada gör bak bakalım negatifliği! Ama nasıl bir yolculuk var? Nasıl bir macera var? Nasıl bir karakter gelişimi? Zaman zaman o kitapta ağlıyorsunuz bile.
Yani burada hani nerede? Dümdüz ilerliyor, -100'le başlıyorsa Seniha, kitabın sonunda da -100. Aralarda da 99'a bile çıkmıyor. Yani diğer bütün karakterler; abisi, okuyorsun üzülemiyorsunuz adama “hak etti” gibi bir şey. Aldığı intikam da şu yani çok da karmaşık da bir şey de değil. Bu başkahramanımız Seniha, abisinin eşinin onu aldatmasına altyapı sağlıyor gibi bir şey. Göz yumuyor, bir tek o da göz yummuyor yani. Ve Zonguldak’ta bu kadar bak kötülüyorlar. Nasıl yani? O kadar insan hiç mi bir dedikodusu, bir şeyi çıkmaz?
En son bu Nüzhet’in annesi geliyor uyarıyor. Abisinin eşi de Mükerrem. O da ayrı bir yani aklı bir karış havada. “Sen bana hiç nasihat etmedin” falan filan diye böyle görümcesine kızıyor. Seniha’ya kızıyor yani. Ya hiç olacak şeyler değil arkadaş. İşte sıfır sorumluluk kitabı. Topu başkasına atayım. Kendimi değil onu suçlayayım. Benim hiçbir suçum yok. Ne güzel, ne güzel dünya! Olur mu böyle?
Gidiyor sonunda yani abisine ispiyonluyor bu durumun. “Seni karın seni böyle böyle aldatıyor. Sen işte işe gittiğinde.” O da işte madenci ya, maden mühendisli miydi neydi? Geceleri gidiyor bazen böyle hiç eve gelmediği günler oluyor. Bak mesela Zonguldak işte bak şeyle, Émile Zola’yla falan da kıyaslamışlar ya. Ama burada yani hiç o çatışmaya girmiyor ki yazar. İşçi, işveren yani ben mi göremedim bilmiyorum, yoktu.
Ve bak şimdi mesela Halid’in tepkisi şimdi böyle böyle söylüyor. “Aa öyle mi? Beni mi aldatıyor? Tamam o zaman ben yarın işe gidiyormuş gibi yapar işte kahvede beklerim. Evden çıktığında bana söylersin” diyor. Bak verdiği tepkiye bak. Yani bu aldatılan bir adamın vereceği bir tepki mi? Hödük yani. Çünkü bu adam hiçbir şekilde sıfır duygu. Bu adam şimdi gidip de Nüzhet’i mi öldürecek diye düşünebilirsiniz. Orada biraz evet, ters köşe sayılabilir. Orada da tamamen diyaloglar yüzünden.
Kesinlikle yine karısını kıskanmak değil. Orada onun kendi egosuna verilen zarar. Orada diğer iki tane daha kadını görüyor. Nüzhet alem yapıyor yani orada başka insanları da çağırmış. Mükerrem de zaten orada artık isyan ediyor. “Ben böyle bir kadın mıyım?” Nasıl bir kadınsın? Günaydın. Yani işte ne yaptığının da farkında değil yani. Gerçi ben de biraz fazla spoiler verdim ama yani zaten bu kitabı okumayın bence, hiç gerek yok. Ama şurası da güzeldi:
“‘Bana her gün gel. Beni sakın yalnız bırakma!’ gibi sözler söylememişti. Seniha’nın gelip gelmemesi onun için birdi. Halbuki kardeş muhabbetinin ne olduğunu bilen bir insan olsaydı, onun kollarına atılarak bu büyük felaketin ıstıraplarını bir dakika olsun avutup unutmak ihtiyacını duyar, Seniha’yı karşısında görür görmez boynuna sarılarak hıçkıra hıçkıra ağlardı. Böyle şeylere lüzum görmemiş, ‘Paranız var mı? Ne ile geçineceksiniz?’ gibi bir sual ise hiç hatırına gelmemişti. Her gün kendisine iki öğün yemek yollamalarını kabul ettiği bir evde bu yemeğin nasıl pişeceğini düşünmek hatırına gelmiyordu.”(s.161)
Gelmez tabii. Yani gerçekten umurunda değil. Bir de hapiste her gün bir de yemek istiyor. Ya sana vermiyorlar mı orada? Tam bir “el bebek gül bebek” yani. Bu kadar yalancı şahitlik de yapıyor yani Seniha, abisin daha da uzun süre kalsın diye. Adam öldürmüş. Bir de 5 senede mi ne çıkıyor, yani bilmiyorum bizde kanunlar böyle mi ama?
Kırkıncı yani son bölüme geleyim buradan. Sonra bir alıntım daha var ama o da ekstra olsun. Onu da zaten bir arkadaşımızdan. Şöyle de bir değişik durum da oldu tabii konuşurken. Biz en son böyle alıntılarımızı paylaşırız. Hiç kimsede alıntı yok yani neredeyse. “Hiç altını çizmedim” dedi hatta bir edebiyat öğretmenimiz var. “Satır bulamadım” dedi. Ben de özellikle -alıntı okuyan iki arkadaş okumuştu sadece- “Hangi sayfalarda bunlar?” diye sordum. Bari dedim onlardan bir şeyler tırtıklayayım. Bu kitaptan madem bahsedeceğiz ama yok onların da birini alabildim diğeri o kadar, bilmiyorum ya. Benim mi acaba negatif olduğum bir zamana denk geldi? İş yoğunluğum azaldı artık. O kadar hani uykusuz değilim. “Aç değiliz, açık da değiliz” derler ya. Yani bir arkadaş da dedi çünkü o iş yoğunluğundan belki sinirini işte kitaptan çıkarıyorsun gibi.
Şeye üzüldüm biraz yani artık bunu yaşıyorum. Böyle çok işte sevmediğim bir kitap okuduğumda, bir film seyrettiğimde artık yarım da bırakabiliyorum mesela. Ve eskisi gibi değil. İlla bitireceğim, edeceğim. Çünkü zaman kaybı yani onunla vakit harcayacağına çok daha güzel, çok daha seveceğin, beğeneceğin şeyleri okuyabilirsin.
Bu kitap mesela rahatsız da etmiyor. Öyle de bir tesirli değil. İşte Nüzhet’in o güzelliğini de aktaramıyor bence yazar. Bak Zeki Demirkubuz bile yani o seçtiği oyuncu. Arkadaşlar da dedi yani robot gibi oynamış. Bu mu Nüzhet diye. Neyse en geleyim son bölümün başlangıcına:
“Samsun’da bar kızları vapurdan çıkıncaya kadar Seniha kamarasından dışarı ayak atmadı. Mükerrem’e zerre kadar acımış değildi, Mükerrem’e hiç acımamıştı. Fakat onun belki tekmil parasını Halit’e göndermeye hazır oluşu kendisine çok dokunmuştu. Bu katil hâlâ, hâlâ seviliyor, yardım himaye görüyordu. Dostlar kendisine hemen iş, mevki buluyorlardı. Ve hayatı nihayet kendi yüzünden mahvolmuş bir kadın, kimbilir ne zilletler mukabilinde topladığı bir parayı, belki bu paranın tekmilini ona göndermeye hazır bulunuyordu. Halit şu halde şimdi de mahvolmuş, etrafına cemiyetin nefret surları bir cüzzamlı için gibi çevrilmiş bir adam değildi. Bilakis yine etrafında muhabbet, sevgi vardı. Bütün hayatını doğdu doğalı başkalarına hasretmiş, feda etmiş olan Seniha’ya hiç kimsenin vermediği sevgi ve himaye elan ondan esirgenmiyor, yirmi yaşında bir delikanlının katili olduğu biline biline esirgenmiyordu.” (s.219)
İşte o diğer insanların aslında iki yüzlülüğü, onu bu duruma zorlaması bir anlamda işte sürekli böyle bahane bulma, suçu başkalarına atma. Hiç sen kendi yaptıkların ya da yapmadıkların bir yandan da işte hiçbir şey yapmıyor da diyorlar seni açın. Sadece görmezden geliyor o ihaneti gibi.
Hayır ya olur mu yani o kadar her şeyi aslında gizli gizli ayarlayan, altyapısını sağlayan buna göz yuman asıl kötüsü zaten yani sinsilik o abisine çok iyiymiş gibi davranıp bir kere bir kötü bir şey söylemiyor ya. Ya madem içinde o kadar var ve işte kalk git yani bak sana bu kadar ailen tamam sana iyi davranmadılar mı? Olabilir o zaman yani ağaç değilsin ya işte yerini değiştir değil mi? Bir icraat bir onu da yapamazdı diyorlar işte. Yok işte küçüktü, şöyleydi böyleydi.
Ya arkadaş bak yıllar sonra mesela öğretmen oluyor. Hiçbir şey ya bunun öğrencilerine de yazık. Ne öğretebilir ki yani bu kadar hiç öğretmenliğe en uzak insan ve hayatı tabii yine değişmiyor. Ölse o Halit yani yine değişmeyecek belli. Çünkü bunun da işte nedeni orayı işte arkadaşımız almıştı. Hemen orayı paylaşayım.
“Lakin Seniha sırf Halit’in mümkün olduğu kadar ağır bir hüküm yemesi için böyle hareket etmiş değildi. Gerçi bu da sebeplerden biriydi, ancak tek sebep değildi. Çünkü Halit’i içine sürüklediği felaket kendisi için hiçbir tehlikeyi mucip olmadan sonuna kadar götürülür ve temin edilirse, bu korkakçasına, adi bir şekilde intikam alış olacaktı. Fakat faciada oynadığı başrolü kendi nefsini de tehlikeye atarak sonuna getirince kardeşine karşı Seniha hiçbir mahcubiyet duymayacak, varlığında hiçbir küçülme ve alçalma hissetmeyecekti. Mükerremin’se hiçbir şey sezdiği yoktu ve hiçbir şeyi derinlemek hatırına gelmiyordu.”
Diye böyle devam ediyor. Son cümleyi aslında söylememişti ama bak o da önemli. Mesela Mükerrem dünyadan haberi yok. Garibim ya, evet, biraz ona yazık oldu gibi ama o da iyi bir insan değil kesinlikle. En son böyle belki ona üzülebilirsin. Yok ona da üzülmüyorsunuz.
Böyle bir kitap “Kıskanmak” olabilir. Yani belki siz beğenebilirsiniz. Belki hayranları falan da vardır şimdi. Gelirler, linçlerler bizi ama her kitabı da seveceğiz diye bir şey yok. Biraz o durumda mesela bir beğenmeme hakkımız da olmalı. Yani bunu dile de getirebilmemiz lazım. Ben aslında söylerim zaten çok böyle kalp kırmadan yapabiliyorsam bunu bence hiçbir problem yok.
Okuma grubunda ilk defa denk geldi. Tam da zaten söz bana gelmeden önce bir arkadaşımız da “Yalnızız”dan bahsetti ve eyvah eyvah! Ben onu da hiç beğenmemiştim. Peyami Safa’yı severim de normalde ama bu kadar iyi bir yazardan bu kadar kötü bir kitap, çok sinirlenmiştim ben o kitabı bitirdiğimde. O Simerenya falan, işte o dünya, o kadar anlattın. Böyle bir sonuca mı varıyorsun? Samim’in samimiyetsizliği!
Ama o kitap iyiydi mesela. O kitap kesinlikle yani hiç kıyaslanmaz bu kitapla. Ben beğenmemiştim sadece, sonu özellikle, onunla da ilgili işte o zamanlar podcast yapmıyordum ama bir 20 küsur dakikalık bir yazı yazmışım. Ona da baktım geçen. Onu belki mesela yıllar sonra tekrar okuyabilirim. Kitabı çok okumam ya. Yok yani. Yazdığım yazıyı okursam zaten hiç okumam kitabı. Hatta belki uzun süre kitap da okumam. O derece insanı hayattan soğutan bir kitaptı.
O kitabı da işte yine çok seven arkadaşlarımız varmış. Olabilir. Her zaman sevdiğimiz şeyler örtüşecek diye bir şey yok. Bu da hayatın rengi. Benim çok beğendiğim şeylere bazen başkaları “Ne var ki bunda?” diye düşünebilir. Bunu da doğal karşılamak lazım. Yine buraya kadar geldiğiniz için çok teşekkür ederim, hem de böyle bir kitap için.
Kinyas ve Kayra, Asgari Disiplin, İğrenç Gelenekler ve Dumanla Haberleşmek
Hakan Günday ve onun sürekli alıntılarıyla karşılaştığım kitabı Kinyas ve Kayra’dan bahsedeceğim bugün sizlere. Açıkçası bu kitabın böyle biteceğini, başlarda beni bu kadar kötü hissettirirmiş sonunda beni bu kadar şaşırtacağını hatta yer yer ağlatacağını asla tahmin edemezdim.
Bu yazı kitap hakkında tat kaçıracak bilgiler (spoiler) içerebilir.
Kitabın tamamını evde, kendi başıma gizli gizli okudum. Daha doğrusu okumak zorunda kaldım. Kütüphaneden alırken de biraz çekinmiştim ama o kadar güzel bir baskısını bulmuştum ki, eğer bu kitabı bir gün okuyacaksam -ki kesinlikle en azından başlamak istiyordum- bu sert kapaklı ve resimli versiyonunu okumalıymışım gibi hissettim. Dedim ki kendime, neden olmasın!
Bu arada sert kapaklı demişken, gerçekten tuğla gibi bir kitap. John Wick alsa eline 2–3 kişiyi öldürür yani bu kitapla, öyle diyeyim. Ama içeriği kesinlikle çok daha sert. Neredeyse tüm kitap şiddet, uyuşturucu, içki, kumar, cinsellik hatta tecavüz artık aklınıza ne geliyorsa… Bunlarla dolu. Ve her sayfayı da ikiye bölmüşler, sanki bir gazetede köşe yazısı okuyormuşsunuz gibi hissediyorsunuz. Ama asla hiçbir gazetede yazamayacak, hiçbir editörden geçemeyecek şeyler okuduğunuz için bütün okuma alışkanlığınızla da dalga geçiyor gibi geldi bana kitap. Bazen bu kadar kolay okuyabilmeme de içerledim yani. Ama hani Tarantino filmlerinde de olur ya, bir yerden sonra her yerden o kadar çok kan fışkırır ki artık sizi etkilemez. Sanki normal bir şeymiş gibi seyredersiniz. İşte bu kitapta da öyle oluyor.
Neyse ben unutmadan okuduğum kitaptan bahsedeyim kısaca. Doğan Kitap tarafından çıkarılan ve kapağında da Türk Edebiyatı — Resimli Roman yazarak türünü belirttiği bu kitabın Aralık 2024 tarihli 8. baskısını okudum ben. Resimleyen Emre Orhun, hem kapak illüstrasyonlarını yapmış ve neredeyse her sayfada okuduğunuz sayfalarla ilgili en kritik noktaları resme dökmüş. Ben zaten çizgi romanları da çok severdim eskiden ve uzun zamandır böyle bir kitap okumamıştım. O yüzden ayrıca güzeldi. Kitabın o karanlık atmosferine girmenize kesinlikle çok yardımcı oluyor.
Başta hem yazarımızın hem de çizerimizin kısa bir özgeçmişi de yer alıyor ve ikisinin de 1976 doğması ama birbirinden tamamen uzak coğrafyalarda doğmaları ama sonra bu kitap sayesinde bir araya gelmeleri de bana çok anlamlı geldi. Sanki biraz kitabın karakterlerine de atıfta bulunuyormuş gibi bile geldi yani. Böyle deyince de hiç anlaşılmadı biliyorum, Hakan Günday Rodos’ta, Emre Orhun Pekin’de doğmuş. Zaten kitap da Afrikalar, Meksikalar… Okyanuslar, oteller, kulüpler, çeteler, oradan oraya sürekli bir kaçış ya da bizim için de bir keşif de diyebiliriz aslında. Çok yorucu bir kitap aynı zamanda. İki hafta da zor bitirdim ben. Onu söyleyeceğim bir türlü ifade edemedim. Ayrıca kitabın önsözünü de Nevzat Çelik yazmış, neredeyse on sayfa boyunca kitabı öyle bir anlatıyor ki, acaba ben şimdi ne okuyacağım, oluyorsunuz.
Aslında beni şaşırtmaya daha en baştan başlamış yazar, onu da şimdi hatırladım bak. Bu kitabın içindekiler kısmı bile var! Yok yok yani kitapta. Üç ayrı kitabın birleşimi mi gerçekten onu bilmiyorum. Bana daha çok üç ana bölümmüş gibi geldi ama içindekilerde kitap diyor ve ilki Kinyas, Kayra ve Hayat yaklaşık iki yüz sayfa ve her bölüm bir Kayra’nın yazdıklarını okuyoruz bir Kinyas’ın. Buna alışana kadar biraz okumanız gerekiyor. Zaten anlatılanlar yeterince kafa karıştırmıyormuş gibi bir de böyle bir tarz. Bu kitap Kinyas’ın Kayra’yı terk etmesiyle bitiyor ve ikinci kitap başlıyor: Kayra’nın Yolu. Yaklaşık yüz elli sayfa kadar Kayra’yı okuyoruz bu sefer.
Yazar burada sanki bana “Al madem öyle kafan karıştı, sana yüksek doz Kayra vereyim de gör!” demiş gibi hissettim ben de. Çok mu içselleştiriyorum bu kitapları bilmiyorum. Ama bu doz bana o kadar ağır geldi ki, uzun zaman sonra bir kitabı yarım bırakmayı düşündüm. En son bunu Dante’nin İlahi Komedya’sında da yaşamıştım. Ve bitirmeden bırakmıştım o kitabı, bana o kadar övenlerle de arama bir mesafe koymuştum. Yok yani, belli! Biz ayrı dünyaların insanlarıyız. Kayra’yla da aynı şekilde. Okudukça kızıyorum, ne biçim bir adam bu diyorum, sonra biraz anlamaya çalışıyorum, yaşadıkları da ağır diyorum ama yok sonra o kadar uç bir şey yapıyor ki, hiçbir mantığı da yok yani! En iyi avukatlar bile savunamaz onun hareketlerini. Bu da böyle bir insan, hastalık bu herhalde diye düşündüm artık ne yapayım.
Halbuki asıl hastalığa yakalanan Kinyas’tı ve biraz da o yüzden terk etmişti bence Kayra’yı. Neyse ki Kayra’nın yolunun da sonuna geliyoruz ve ben hâlâ meraktan okumaya devam ediyorum ama bu kitap hakkında kesinlikle bir bölüm yapmamaya, bir yazı yazmamaya da kendimi ikna etmiş durumdayım. Yani ne anladım ki ne anlatacağım gibi bir durum. Bir de insanları kötüye yönlendirmek istemiyorum burada. Yazık, günah yani bunu belki küçük çocuklar dinleyecek, okuyacak. Zaten bende hep bir otosansür vardır, fark etmişsinizdir. Ama ben özel hayatımda da böyleyim. Özel hayat derken sivil hayat diyecektim de o zaman da yazarken sanki askermişim, askeri bir disiplinle yazıyormuşum gibi olacak -ki uzaktan yakından alakası yok- o yüzden özel dedim. Gerçek hayat derdim eskiden ama o zaman da Emre Aydın’ın o güzel şarkısı gibi “Buralar Yalan” demişim gibi hissediyorum.
Yine iyice saçmalayama başlamadan Kinyas’ın Yolu’ndan da bahsedeyim. O da yaklaşık yüz sayfa ve Kayra’nın aksine, onun yolu yol değil diyemiyorsunuz. Hele evine döndüğü bölüm var ki, bak sadece aklıma geldiğinde bile gözlerim doluyor. Gerçek hesap kitapçıların gözünden kaçmayacaktır ama kitabın toplamda 444 sayfa olduğunu da söyleyeyim. Matematik tutmuyor gibi oldu ama hep yaklaşık demiştim zaten.
Unutmadan şunu da hemen araya sıkıştırayım çünkü çok güzel bir ayrıntıydı bence. Kayra’nın bölümü “Hiçbir şey yok!” diye biterken Kayra “Her şey var.” diye bitiriyor. Kitap da “Hepsi yaralar, sonuncusu öldürür!” alıntısıyla başlıyor zaten. Alıntı açısından çok zengin kitap. Zaten biraz da o yüzden bu kitabı anlatamayacağıma inandırmış kendimi. Ne yapayım yani baştan sona bir kere daha okuyacak halim yok ki burada. Ama böyle bittiğini görünce, belki yıllar sonra tekrar okuyabilirim bu kitabı diye düşünüyorum. Ya da bu madde bataklığına düşmüş insanlara önerebilirim belki. Ama kesinlikle şunu da eklerim: “Mutlaka kitabı bitir, sonuna kadar oku!”
Hadi artık kitaba geçelim, sanki iki saattir başka bir şeyi anlatıyorum gibi hissettim hiç alıntım olmayınca. Tam on beş bölümü not almışım ben ve bunların on tanesi son bölümden. Sadece biri Kayra’nın Yolu’ndan. Şaşırdık mı? Tabii ki hayır!
Bu arada geçenlerde hastayken de bir yeşil çay içmiştim. Bu bölümü de kapuçino eşliğinde yapacağım. Arada size de sesler gelirse kusuruma bakmayın ve pizza yemediğime dua edin diyorum. Çünkü kitapta bunlar o kadar çok geçiyor ki!
Diğer o hiç bilmediğim içkilerin yanında bunları canım çekti sadece… Üstelik son bir haftada en az dört farklı kafede kapuçino istedim ve yoktu. Ben mi çok dandik yerlere gidiyorum bilmiyorum ama ağız tadıyla güzel bir kapuçino içemedik ya! Pizzayla beraber tüketilmez gerçi; hiç kahveyle pizza yiyen görmedim ben. Zaten biri şeker aslında diğeri de hamur. Başka hiçbir besleyiciliği yok. Ben böyle sütlü, kremalı kahveler falan zaten içmem normalde. Kahve dediğin benim için şekersiz, -black derler ya hani- zift gibi olacak ama işte içesim geldi okuya okuya. Bundan sonra da arada bir içeceğim ve Kinyas ile Kayra’yı hatırlayacağım içerken. Bu karanlık karakterlerle tek ortak noktamız bu olsun bari diye geçiriyor insan içinden.
Ama bu alıntım zaten… Bu kitap biraz evrensel bir kitap. Sonrasında yazarın böyle birkaç videosunu ve son olarak da üç saati aşan Konak’ta yaptığı söyleşisini seyrettim. Tabii diğer kitapları için spoiler olmasın diye kendimi orada durdurdum ve kitap hakkında da çok fazla şey okuyamadım. Etkilenmemek adına böyle sözlüklere falan hiç girmedim bile yani.
Ama Şahsiyet dizisi mesela… Hakan Günday’ın Şahsiyet dizisinin senaristi olduğunu biliyordum. O diziye zaten seyretme sebebim biraz oydu. Ya ben Hakan Günday’ı hiç okumasam bile yani Kinyas Kayra’yı biliyordum. Onun diğer kitaplarını; o yolculuğunu çok başarılı bir yazar olduğunu. Zaten ilk kitabını daha 20'li yaşlarında hem de böyle bir kitap yazmasıyla kanıtlıyor ama şey gibi olacak zannettim ben. Bu Jack Kerouac’ın “Yol”u muydu, “Yolda” mıydı? Adını bile unutmuşum. O kadar beğenmemiştim ben o kitabı. Böyle yeraltı edebiyatı deyince biraz öyle bir şey çıkabilir karşıma zannetmiştim ama yok. Bu bence bambaşka… Psikolojik, sosyolojik ve macera romanı da aynı zamanda.
Ve bak işte ne diyecektim. Hakan Günday evrensel bir roman yazmak istemiş. Ölüm, ölüm korkusu… Bunlar evrenseldir diyor. O yüzden de bu karakterler Kinyas ve Kayra’da ölümle dalga geçen, ölüme yürüyen, ölmeye çalışan aslında, zihinsel ölümlerini gerçekleştirmeye çalışan ve fiziksel ölümle de hiç ilgilenmeyen karakterler.
GTA oynar gibi bir hayat yaşıyorlar. Yani arabalar çalıp insanları öldürüp paraları gaspedip… Afrika’da da bu maalesef normal bir şey gibi sıradan bir olay. Yani burada işte nasıl rüşvet artık kanıksanmış, herkes işini bir şekilde rüşvetle yapıyor, yaptırıyor, yaptırmaya çalışıyor… Hâlâ Osmanlı’dan beri devam eden iğrenç bir geleneğimiz var. Onun gibi orada da birçok şey kanla, parayla, silahla çözülüyor.
Bu tabii ki sadece Afrika’yla da sınırlı değildir. Bunu da zaten görüyoruz. Amerika’da mesela Meksika, Amerika Birleşik Devletleri’nin sınır komşusu gibi görünse de yani ne kadar farklı aslında. Bambaşka bir yere giriyormuşsunuz gibi. Bunu filmlerde falan da dizilerde de görürsünüz. Breaking Bad’te mesela o arka plan, fon bile değişiyordu. Oradan anlıyordunuz başka bir yere gittiğini. Gerçi orada Meksika’ya mı gidiyordu? Çok onu şimdi hatırlamıyorum ama bıçak gibi kesiliyor yani bütün her şey. Birden böyle bambaşka bir dünya. Bambaşka kurallar. Halbuki bütün bunların birbiriyle de bağlantısı var. Dünyayı o hale getiren biraz da o Amerika. Bunu en iyi anlatan yeri de hemen almışım tabii.
“‘Sus!’ diyorum. ‘Lütfen. Şu an, dünya üzerinde konuşulanları düşün. En az altı milyar insanın yarısı konuşuyor. Bir şeyler anlatıyor. Ne büyük bir ses! Ne büyük bir gürültü! Dinle! Çin’de üçüncü çocuğunu aldırmak için doktora yalvaran kadını, Macaristan’da dilenen adamı, Kanada’da karşısındaki erkeğe kur yapan erkeği. Duy bunların hepsini. O milyarlarca insanın hep birlikte konuşarak yarattıkları korkunç gürültüyü dinle!’ Duymaya, dinlemeye çalışıyor. Ama daha bir milyon insanı bile gözünün önüne getiremediğinden, milyarlarcasının çıkarabileceği gürültüyü de hayal edemiyor. İyi niyetli. Ama yetmez. ‘Lütfen, sen de katılma bu gürültüye’ diyorum. Çıkıp gidiyor deli olduğumu düşünerek on sekiz yılın verdiği bütün saf kibriyle…”(s.94)
Bunu Kayra söylüyor olmalı ama söylediklerinden çok tabii yine düşüncelerini okuyoruz. Kitap böyle biraz bilinç akışı, düşünce akışı, bir Tutunamayanlar hatta iki tutunamayan ama benim o aklıma gelen aslında bu alıntıdaydı. Bir sonraki yani. Yanlışlıkla diğerini paylaştım. Arada da zaten bir 10 sayfa var.
“Yıllar önce Afrika’da yaşarken, iki Liberyalıyla tanışmıştım. İkisi de firar etmiş askerdi. Biri subay, diğeri er. Sahip oldukları tek şey silahları ve kirli kıyafetleriydi. Benden yardım istediler. Ama önce anlattılar her şeyi… ABD Liberya’daki resmi orduya yılda dört yüz milyon dolar yardım yapıyordu. Bu parayla Liberyalılar, ABD’den silah satın alıp komünist gerillalara karşı savaşıyorlardı. ABD’nin kazancı silah sanayiinin dönmesi oluyordu. Silah fabrikalarındaki işçilerin boş oturmalarını engellemekti amaç. İşsizliği önlemek için, iç ekonomideki istikrarı devam ettirmek için kendilerinden binlerce kilometre uzaklıktaki insanların birbirlerini öldürmeleri son derece normal geliyordu Amerikan devletine.”(s.106)
Okuması bile ne kadar zor bir cümleymiş. Bunu bile yapıyorlar yani düşünün ve hâlâ yapıyorlar. Yapacaklar da! Onların da biraz işi bu. Diğer kukla devletlerde hem onlara borçlanacak hem de birbirlerini öldürecekler. Ne güzel dünya. Kurtlar Vadisi’nde de Süleyman Çakır sinirlenince “Ne güzel İstanbul be!” diyordu ya. “Ne güzel dünya!” diyorum işte ben de.
Ve şimdi yine kitabın aslında başları sayılır. Muhteşem bir üst kurmaca var bu kitapta bir de. Gerçekten öyle olmuş olsa ya… Ben zaten burayı okuyunca anladım hemen yani aklıma geldi. Tahmin ettim. Zaten çok zor da bir şey değil.
Bu iki karakter daha kitabın başından beri sürekli günlük tutar gibi bu düşüncelerini yazıyorlar aslında. Ne olacak peki bu düşünceler? İşte karşılarına bir karakter daha çıkıyor Meksika’da.
“Esmer adamın dürüstlüğüne ve açıklığına daha da inanmıştım. Çünkü ilk kitabını yazmaya çalışan hiç kimse bunu açık açık söylemezdi. Sanki ayıpmış gibi gizler ve ancak basıldıktan sonra ‘Ben yazdım!’ derdi. Ama adam bana her şeyi anlatmıştı… O gece, sabaha kadar konuştuk. Meksika’dan, Türkiye’den, tatillerden, kitaplardan, rakının kokusundan, tekilanın tadından bahsettik. Ve güneş doğduğunda Türkçe’de unuttuğum kelimeleri bile kullandığımı fark ettim. İçine kuru nane atıp içtiğim litrelerce rakıyı hatırladım. Ve sandalyeden birbirimize tekrarlarken, ‘Kusura bakma. Daha adımı söylemedim. Ben, Kayra Kara’ dedim. O an aklıma gelmişti bu soyadı. Biraz fazla roman kahramanı ismi gibiydi ama olsun, yine de akılda kalacak kadar tuhaftı. Ve elimi sıkarken yine o huzurlu sesiyle, ‘Memnun oldum!’ dedi. ‘Ben de Hakan Günday…’”(s.115)
Yaklaşık 3 senede yazmış bu kitabı Hakan Günday. Ve o 3 seneyi yani nasıl bir depresif şekilde geçirdi o karakterlerle, onları düşünerek, onları içselleştirerek. Ya inanamıyorum! Düşün hayal bile edemiyorum şu an. Zaman zaman Kayra oldu. Zaman zaman Kinyas… Gece uykuları kaçtı. Uyuyamadı. Oltalar attı evinde ve kitaba kendini de eklemeyi düşündü demek bir yerden sonra. Çok güzel bir ayrıntıydı bence burası.
Ve evet ilk kitabını basılmadan yazıyorum demek kolay değildir kesinlikle. Ben de mesela hiç kimseye henüz yazarım diyemedim ya! Geçen de bak ne oldu. Taksiciler genelde sorar ya, öyle bir denk gelmiştim. Heh dedim tamam, bu sefer kafaya koydum yani. Sorarsa yazarım diyeceğim. Bakalım ne diyecek? Ama yani ne kitabı yazıyorum falan ne diyeceğim sonra? Muhabbet de oradan devam etmeyecek biliyorum ama olsun en azından bir tepkisini göreyim. En kötü anlatırım dedim yani böyle podcastlerde ama yok o da sormadı. Hiç sormadı ya! Değişik ilginç bir taksiciye denk geldim ya. İşte kafelere gidiyorum kapuçino yok. Taksiye biniyorum hiç meslek sormuyor. İnsanda biraz da şans olacak.
Halbuki televizyonlarda değil mi anlatılanlar böyle mi? Tanışma hikayeleri hep nasıl? Ne büyük tesadüfler oluyor sürekli. Hiç olmayacak kapılar açılıyor. O meşhur klişe, tanışma sahnesi: Kız ve erkek çarpışır, kitaplar yere düşer, toplarlar ve göz göze gelirler. İki saat bakışırlar, aşık olurlar anında. Ya bunun yani ne kadar geçerliliği olabilir. Gerçi İstanbul’da olabilir bak, yani çarpışabilirsin insanlarla. Çarpışmana gerek yok zaten. Üstüne üstüne geliyorlar. Bütün o metro istasyonları falan çarpışan arabalar gibi bir şey.
Geçen yine öyle bir yere gidecektim. Metroyla gitmek zorunda kaldım oraya da. Her sabah nasıl gidiyor insanlar? O Tekstilkent falan inanılmazmış. Yürüyen merdivende soldan yürürüm yani normalde ben. Yok ama orada bile kaldık tıkandık böyle hiç televizyonda görülenler gibi değil. Hatta bir reklam da vardı. Metrobüs reklamı. Vatan Şaşmaz mıydı? Eğer bir vatan şaşmazsa toplu taşımadan, falan diye saçma sapan da bir slogan yapmışlardı, sanki bana sormuşlar da ben söylemişim gibi. Nasıl biniyor ama böyle tek başına oturuyor rahat rahat.
Yani eskiden metroları ben rahat zannediyordum. Onlar da çok kalabalıkmış. Televizyonlara inanmayın gibi saçma sapan bir açıklama yapacağım buradan. Yapmayacağım merak etmeyin. Çünkü zaten ben televizyonda seyretmeyen bir insanım. Her gördüğüm reklam da o yüzden ilk defa görmüş oluyorum genelde. Ama bu kadar da yani paranoyakça da düşünmüyordum. Geçelim isterseniz kitaptaki televizyon bölümüne:
“Aslında her televizyonun içinde bir kamera var. Her evde bir kamera. Ve televizyonu seyredenin hayatı çok uzaklarda bir yerde seyrediliyor başka bir televizyonun ekranında. O seyredenlerin hayatları da başka bir yerde, başka bir televizyonda oynuyor. Hayatlar sıkıcı olunca bildiğimiz programlar, filmler, reklamlar devreye giriyor. Ama televizyonlar kapanınca kameralar çekmeye başlıyor içlerine hayatları. O hayatları Eskimolar seyrediyor! Eskimoların hayatını da Uspanyollar. Her televizyonun içinde bir kamera var. Ve artık izlenmek istemiyorsa insanoğlu, artık müzedeki bir resim, akvaryumdaki bir balık gibi seyredilmek istemiyorsa, artık hücredeki bir mahkûm, suikast tüfeklerinin dürbünlerindeki bir hedef gibi takip edilmek istemiyorsa kırmalıdır televizyonunu. Aşağı atmalıdır camından. Zemindekiler yukarı fırlatmalıdır televizyonlarını. Biter böylece onun hayatını buna, bunun hayatını şuna seyrettirme dönemi. Hep bu casus uydular. Onların işi! Tepemizde dolanıp duran. Altı milyar paranoyak yaratan işte bu uydular! Perdeleri açık oturmasın kimse. Asla!.. “(s.182)
Şahsiyet’te de değil mi? Haluk Bilginer atıyordu sanki televizyonunu camdan aşağı. Evet, evet. O ilk sezonda. Ben zaten ikinci sezonu seyretmedim de oradan da anlıyoruz zaten Hakan Günday’ın yazdığını. Başka bir kitabından bir bölüm almış. İmzasını atmış ya da selam çakmış mı derler. Selam göndermiş.
Bazı insanların gerçekten televizyon hayatında çok çok önemli bir yer kaplıyor. İnanamıyorlar yani diğer insanların televizyon seyretmediğine. Benim başıma askerdeyken eski asteğmenden devraldığım ev eşyalarında da denk gelmişti. O ısrarla böyle işte koltukları, mobilyaları, işte mutfak malzemelerini, beyaz eşyaları falan her şeyi satmaya çalışıyor bana. Hepsini aldım ama dedim ki yani televizyona, antene falan gerek yok. O ısrarla tabii satmaya çalışıyor. “Ya al işte canın sıkılır seyredersin.” Laftan da anlamıyor, avukattı zaten. O gün bugündür avukatlarla tartışmam ben. “Yok” diyorum “ben seyretmiyorum hiç kullanmayacağım bir şey için para vermeyeyim onları çıkaralım hesaptan” dedim en son. Çünkü hepsinin böyle işte “ben şunu şu kadar aldım şu kadara bırakırım” gibi bir hesap yapmıştı bana. Öyle bir şey beklemiyordum yani başta, tüm eşyaları tek bir fiyat gibi düşünmüştüm. Öyle yapılır yani çünkü bu işler, o bana adisyon gibi şey çıkarmıştı.
Madem öyle dedim ben de, televizyonu, anteni falan çıkardım ve o da gitti işte o aldığı antenciyi falan aramıştı. Geldi söktürdü anteni. Beni de şey diye kandırmaya çalışıyor “Senden sonra da gelecek bir asteğmen. Sen de devredersin zaten ya. Sekiz ay da zaten çok yıpranmaz, aldığın paraya bırakırsın en kötü.” diye ama yok, ben onu iyi ki almamışım mesela. Çünkü benden sonra atama olmadı. Tek başıma kalmıştım. Bütün hepsini bir spotçuya satmıştım, bir uçak bileti fiyatına. O zamanlar maaşımın yarısını falan verdiğim eşyaları yok pahasına elden çıkarmıştım. İşte şanssızlık mı dersiniz artık ama orada kaldığım süre boyunca da hiç televizyon aramamıştım yani. Zaten laptop var arada bir işte yabancı diziler falan seyredeceksem oradan zaten seyredebiliyorum.
Şu anda da yani televizyonu ben yine YouTube içeriklerini, yabancı dizileri falan seyretmek için kullanıyorum. Ona da artık ayda yılda bir, ona da vakit kalmıyor. Zaman yok. Televizyon olmazsa olmaz bir şey değil. Çünkü o da bir bağımlılık.
Tabii ki şimdi içkiler, uyuşturucular gibi değil ama o da zamanınızı alıyor. O da sizi o koltuğa hapsetliyor ve beyninizi öğütüyor. Tek taraflı bir iletişim oradan; tek taraflı bir iletişim bile değil yani ileti aslında o sadece. Size geliyor ve kabul ediyorsunuz oradan gelen her şeyi. Ya bu çağda buna hele hiç gerek yok. Bu çok geri kalmış bir teknoloji! Diyorum ben de podcast’ten. Ya buradan beni göremiyorsunuz bile. Bunu da yani ses kaydedip, podcast yapan ben söylüyorum. Televizyondan daha da bir geri bir teknoloji zannedebilirsiniz ama hayır aslında podcast çok daha yeni. Hele Türkiye’de zaten hâlâ aslında çok bilinmeyen bir mecra.
Teknolojinin tersten işleyen böyle bazı mekanikleri olabiliyor. Kibrit nasıl çakmaktan sonra icat edilmişse, bisiklet arabadan… Basit düşünme eksikliğimiz var işte biz; en çok da bu zaten teknolojide canımızı yakıyor. Biraz daha genel, biraz daha basit bakabilsek… Bu basitlik değil zaten. Bu sadelik. Başka bir şey. Yalınlık yoksa yani ses kaydetmekte, seslenmekte ne var? Bunun çok daha önce olması gerekmiyordu muydu? Bunun daha bir adım gerisi zaten şey yani dumanla haberleşmek.
Dumanla haberleşmek de bak aslında sigara değil mi ya? Sigaranın olayı odur ya zaten, o muhabbettir aslında insanları o kötü alışkanlığa başlatan. Bu da bir anlamda bir dumanla haberleşmek gibi geldi bana şu an. Bilmiyorum.
Ve bu arada ya işte bak ön yargılarımız dedim ya işte kitapta sürekli kapuçino içiyorlar. Kayra hele. Yani insan artık böyle sinir ediyor. Doğru dürüst yemek bile yemiyor. Çok lüks bir restoran gidiyorlar. Bütün önünden servisi, çatalları bıçakları kaldırtıyor garsona ve sadece kapuçino içiyor. Yani böyle bir şey mi olur, insan onunla doyar mı diye söylenmiştim ben de. Şimdi ikinci kapuçinodan sonra şu an acayip tok hissediyorum kendimi.
Tabii şeker ,süt zaten bu Amerikalılar kahvaltıda bunu yemiyorlar mı. Bütün dünyaya da bunu pazarladılar, sütün içine şeker atıp mısır gevreği diye. Kapuçino da aynısı aslında. Gayet bir kahvaltı yerine geçebilirmiş, bak şu an şiştim ya resmen.
Anlatacak, kitaptan bahsedecek halim kalmadı. Neyse neyse başlamışken bitirelim. İkiye bölününce çok güzel olmuyor. Ve uyku ve uykusuzluk da çok işleniyor bu karakterler üzerinden. Mesela ben Kayra’da şeyi düşündüm, Kardeşimin Hikâyesi’nde de vardı ya hiçbir duyguyu hissedemeyen biri. Böyle bir hastalık muhtemelen Kayra’da da var aslında. O hissizlik. Kinyas’ta bir de uykusuzluk var, uyuyamama ve yaşadıkları bunların daha öncesinde oralara aslında çok girmiyor yazar.
Kinyas’tan biraz bahsediyor ama Kayra’yı hiç bilmiyoruz ama onu da anlatsa zaten bu kadarlık bir kitap daha çıkar ortaya. Çok zaten Kayra’ya tahammülümüz de yok, O anlatmasın! Ancak ilginç bir şekilde Kayra çok güzel konuşuyor. Herkesi ikna edebiliyor. Kinyas da çok yakışıklı. Herkesi aşık edebiliyor kendisine. Yani bu iki meziyet de aslında ne kadar tehlikeli.
Ben zaten yani daha önce bunun kazıklarını da yediğim için; kazık dediğim de işte ufak tefek şeyler gerçi ama daha büyüklerine yol açmasın diye hep böyle çok güzel konuşan insanlardan ve fiziksel olarak da yani güzel insanlardan biraz bir tık uzak dururum. Duvarları örerim yani etrafıma, onlarla hemen içli dışlı olmam çünkü hakikaten yani çok canınızı yakar bu insanlar, özellikle de art niyetliyse size hiç istemediğiniz şeyler yaptırabilir konuşarak ya da güzelliklerini kullanarak. O yüzden dikkatli olmak lazım. Ve gelelim uyku meselesine.
“Tek bir hareketle uyku dünyasından gerçek dünyaya geçiliyor. Bundan daha hızlı gerçekleştirilen bir yol alma şekli var mı? Işık hızını alay konusu edecek kadar çabuk açılan gözler, gerçek dünyaya döndürüyor insanı. Ve kimse farkında değil, bedeninin sabahki yorgunluğunun, çok uzaklardan göz açıp kapayıncaya kadar gelmesinden kaynaklandığının. Kimse iki dünya arasındaki saat farkını hesaba katmıyor. Gözkapaklarının şeklinde olmalı uzay gemileri. Doğa göstermiş mükemmeli. Milyonlarca kilometreyi ışık hızında geçmemizi sağlayan gözkapaklarımız kapanır. Uyku evrenine geçilir. Açılırlar, gerçek bıraktığımız yerden devam eder. İnsanın en büyük hatası kendini seyretmemesidir. O kadar ilgilenir ki dekorla! Tanıyamaz bir türlü başaktörü. Sadece gözleriyle yolculuk edebilen bir insanın kendine tapması kaçınılmazdır. Sadece fark edebilsin yeter. Gerisi gelir.”(s.226)
Yine aforizmalar havalarda uçuşuyor. Bu zaten sayfadan da belli oluyor, Kayra’nın bölümünden tek alıntım. Kayra böyle işte, onu dinlemeye başlarsanız hak veriyorsunuz. Onu çok konuşturmamak lazım.
Ama işte, çocukluk arkadaşınız olduğunu düşünün. Kayra sizi Meksika’ya da götürür, oraya da gidersiniz beraber. Afrika’ya da gidersiniz. Yani cehennemin dibine de götürür. Arkadaş, arkadaş çok önemli.
“Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” sözü var ya… Ben ona eskiden şey derdim: “Bak, bana TC kimlik numaranı söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim.” Yıllarca yaptığım bu şaka da artık gerçeğe döndü şu an. Bana TC’nizi söylerseniz, sadece adınızı öğrenmekle de kalmam; sizin hiç bilmediğiniz bir şirkette sigortanızı bile başlatabilirim. O yüzden öyle ortalığa yazmayın TC’nizi, adresinizi, telefonunuzu falan. Bunlar tehlikeli şeyler. Tabii banka soymak kadar tehlikeli değil.
Şimdiki anlatım da öyle bitiyormuş, oradan gördüm. Artık Kinyas’ın yoluna geçtik. Kinyas, Kayra’yı terk edip hazır Türkiye’ye de dönmüşlerken, o baba evine geri dönüyor. Annesiyle buluşmaları var. Orayı bak almamışım. Böyle bir kitaptan böyle bir sahne okuyacağım hiç aklıma gelmezdi.
“Babam artık hiçbir şeye şaşırmıyordu. Hayret etme eşikleri, sayemde tahmin edemeyeceği genişliklere ulaşmıştı. ‘Ve bütün bu işleri hallettikten sonra, bir işe girip çalışmak istiyorum. Senin de bildiğin gibi yapabileceklerim çok sınırlı. Tercümanlık yapabilirim belki. Ve sonra da, yeterince para kazanıp sizin yanınızdan ayrılır, başka bir eve taşınırım. sonra da evlenirim’ diyerek bitirdim hayat taslağımı. Duyması güzeldi söylediklerimi. Kulağa hoş geliyordu. Ama gerçekleştirmek hiç de o kadar kolay değildi planlarımı. İlk defa bir planım vardı hayata dair. Ama o da, Merkez Bankasını soymak kadar zordu.”(s.370)
Evet, yurt dışında planları genelde böyle oranın Merkez Bankası’nı soymak gibi uç noktalara giderken ya da işte zengin birinin kızını kaçırıp fidye istemek ya da uyuşturucu sevkiyatının içine girip bir şeyleri çalıp onları paraya çevirip yıllarca harcayabileceği kadar bir paraya sahip olup sonra onu yine içkiye, uyuşturucuya harcamak gibi oluyor. Ama gerçek hayat böyle değil tabii ki.
İlginç bir şekilde dört tane falan dil biliyorlar bunlar. Gittikleri ülkelerde, Arapçayı, onların yerel dillerini, İngilizceyi zaten biliyorlar. Bir de Fransızca mı vardı çok? Onu hatırlamıyorum. Bir dil daha vardı ama yani ve istese tercümanlık yapabilecek seviyede. Gerçekten, zaten o sayede de bir işe girecek sonradan.
Orada da büyük dersler alıyor. Tabii ki kendisinden çok daha yeteneksiz birinin sağ kolu olarak giriyor. Yine üst düzey bir yönetici sayılır ama sonuçta onun altında ve onun bütün işlerini de yapıp ondan daha fazla sorumluluk alıp ondan daha az para kazanmak zorunda kalıyor.
Ama bunlara hiç takılmıyor. Çünkü bunlar boş boş muhabbetler yani… Biraz ben de eskiden böyle şeylere biraz takılırdım, gençlik zamanında diyeyim. Yok, sen işine bakacaksın önce bu iş hayatında çünkü o işler öyle değil. Sen tek başına “torpili bitireceğim, liyakati getireceğim, herkes hak ettiği kadar para kazanacak” falan böyle bir ütopya yani Merkez Bankası’nı soymak gibi bir şey, olacak iş değil!
Ve Kinyas’ın yazdıkları… Kinyas ne yapacak? Bu yazdıklarını tabii ki Kayra’ya gönderecek. Zaten Kayra’nın bölümünü okurken sonlara doğru geliyordu işte bu paket. Afrika’daki o buluştukları otel odasına mı gönderiyordu? Oradaki adama gönderiyordu. Kayra’nın da o şekilde haberi oluyordu. Kendine getirtiyordu o kutuyu -içindeki kağıtları- ve okuyordu. Ama onlardan hiç bahsetmiyordu.
Yani orayı da çok güzel yapmış yazar. Sizi daha da meraklandırıyor ve Kayra’nın bu kadar sinirlenmesi, o zihinsel ölümünü bir anlamda gerçekleştirmesi, o karamsarlığa kapılması… Demek ki diyorsunuz yani Kinyas’ın yazdıklarından kaynaklı. Ne yazmış olabilir Kinyas? Onu bu kadar etkileyecek.
Halbuki aslında bak ne güzel şeyler yazmış ya sonlara doğru en azından ama Kayra’ya işte dokunmuyor. Tam tersi etki yapmış resmen. Kayra bırakın kurtulmayı, Kinyas’ı kaybettiğini düşünüyor. İşte o yazdıklarından bahsettiği bir bölüm:
“Odama çekildim. Yazı yazdıklarımı görüyorlardı. Bir defasında, babam ne yazdığımı sormuş ve ben de, ‘Unutmak için aklıma ne gelirse’ diye yanıt vermiştim. Annemin arada bir, odamı temizlerken yazdıklarıma baktığını da görüyordum, ama cümlelerime bir anlam verebildiğini sanımyordum. Yazarak geçiyordum normalliğe. İçimdeki son Kinyas parçalarını kâğıtlara dökerek rahatlıyordum… Önceleri uykusuzluğum devam etmişti. evdeki ilk geceler, gençken yaptığım gibi attığım voltalarla geçti. Ama sonra kimliğimi alınca, annem ile babamın sevgisini görünce, yatakta geçirdiğim saatler arttı…”(s.383)
Artık uyuyabilmeye başlıyor Kinyas. Hep Kinyas diyorum. Tolga aslında onun gerçek adı. Bu iki karakter de Kinyas nasıl Kara soyadını aldıysa, kendi adlarını da kendileri koyuyorlar. Kinyas içinde kalan son duygu zerreciklerine bakıyor ve içinde sadece kin ve yas olduğunu görüyor. İsmini böyle koyuyor.
Kayra da “lütuf” demekmiş. Kayra da hayatta olmasının bir lütuf olduğunu mu düşünüyor? Onu Hakan Günday’dan duymuştum. Güzel açıklıyordu ama şu an tam hatırlayamadım. Deniz Yüce Başarır’la da böyle kısa bir video gibi bir şey yapmışlar — tanıtım. Orada söylüyordu galiba.
Kinyas’ın bir de kız kardeşi var. Ve ilginç bir şekilde annesi babası aslında ikisi de çok uç örnekler. Yani annesinin, babasının bu kadar çok çabuk affetmesi, benimsemesi, kabullenmesi…
8 yıl geçmiş aradan. 21 yaşında kaçmış evden. Yaşayıp yaşamadığı bile belli değil. Yani hiçbir not, bir şey bırakmadan yurt dışına çıkıyorlar. Bir de Afrika’ya, Meksika’ya artık her yere. Bir önemi de yok gerçi evinde olmadıktan sonra kaç kilometreye uzakta olduğunun.
Onlar yaşayıp yaşamadığını bile bilmiyor ama 8 sene sonra çıkıp karşılarına, üstelik bambaşka bir insan olarak… Bileklerini kesmiş. Oralar dikişli. Vücudu tamamen böyle gangsterler gibi yani dövmelerle kaplı. Uyuyamıyor. Gözün feri kaçmış.
Ama anne baba olunca onu o kadar sahipleniyorlar, hemen benimsiyorlar ki… Ama kardeşi, kız kardeşi sanki böyle onu istemiyormuş gibi, ondan nefret ediyormuş gibi bir tavır takınıyor ilk günler. “Neden geldin ki?” der gibi. Oralar bana biraz tuhaf gelmişti. Anlayamamıştım. Nasıl bir kardeş bu böyle? Halbuki yani işte burayı görünce…
“‘Bunlar…’ dedi. ‘Sana yazdığım mektuplar. Adresini bilemediğim için postalayamadığım mektuplar. Ve en sonuncusunu da, sen dönmeden bir gün önce yazmıştım.’ Daha fazla konuşmadı. Aramızda tek bir tereddüt zerresi bırakmayacak kadar sıkı sarıldık birbirimize. Yeniden iki kardeş gibiydik. Demek ki, beni unutmamıştı! Unutmak için yazmıştı. ‘Seni çok özledim’ diyebildi.”(s.386)
O da biraz Kinyas’a benziyor yani aslında. O da yazıyor. Unutmak için yazıyor. Çok çok güzeldi burası da. Ve Kinyas tabii ki Kayra’dan da bir miktar, o beraber çaldıkları paradan alıyor. Yani hepsini mi alıyordu? Bayağı bir alıyor yani. İstese sanki hiç çalışmasına da gerek yok ama hayat bu. Bir yandan baba evine de dönünce o evde böyle oturamazsın sonsuza kadar. Yine çalışman lazım. Breaking Bad’te de o tavukçu adam vardı ya işte tavukçu diyorum bak — ne kadar dünyanın en zengin uyuşturucu kaçakçısı da olsan yine mesaili bir çalışan gibi, çalışıyormuş gibi görünmen lazım en azından.
Kinyas işte normalleşme sürecine geçebilmek için böyle bahanelerle arada evden çıkıyor, iş arıyormuş gibi ve burada burası da çok güzeldi bence.
“Evden çıkarken, anneme biraz dolaşacağımı ve iş bakacağımı söyledim. Param vardı. Kaynağını bilmedikleri bir miktar param olduğunu görüyorlardı evde. Sormuyorlardı ama. Hiçbir şey sormuyorlardı. Soyluluk sadece şatolarda yaşamak değildi. İşte buydu! Sormamak. Sadece anlatılmak isteneni dinleyecek kadar meraka sahip olmak…”(s.387)
Ben de çok severim böyle insanları. Her şeyi dan diye soran, pat diye soran insanlara da gıcık olurum. Bu samimiyet değil, boşboğazlık. Kendinde o hakkı nasıl görüyorsun? Yani pat diye mesela işte maaşını sorarlar, yaşını sorarlar. “Evli misin?” mesela. O da yetmez “Kaç çocuk var?” Bunlar bilmiyorum, “nerelisin” bile bence biraz gereksiz. Bir bırak, sakin ol, bir dur, tanıyacaksın zaten yeterli zaman geçince, bunları öğreneceksin çok istersen. Bunların bence kendiliğinden öğrenilmesi gerekir.
Ben karşı taraf anlatmadıkça sormam mesela böyle şeyleri. Benimki mi çok yanlış diye de hep düşündüm ama bilmiyorum içimden de çok gelmiyor. O anlatırsa ben de söylerim gibi bir mantığım var biraz. Ya da yeri gelince konuşmak gibi…
Böyle yıllardır arkadaşım olan kişileri mesela birilerine bahsettiğim zaman ilk işte “nereli” diye soruyorlar mesela. Durup düşünüyorum biraz ve “bilmiyorum” diyorum. Hiç benim aklıma gelmedi bunu sormak. Benimki garip ya herhalde. Soyluluk değil bu, başka bir şey. Ya da yeterli merakı sahip değil miyim? Gerçekten çok da merak da etmiyorum ya. Ne fark edecek yani?
Neyse biz devam edelim. Kinyas’ın neden kin ve yasa büründüğüne gelelim. Burada da biraz Harry Potter’ı hatırladım. Aslında hiç alakası yok ama yani Harry Potter’la alakası yok ama Snape’le var bence. Bir insan neden böyle kaçar gider hayattan, uzaklaşır, hayatı reddeder? Tabii ki aşk…
“Tesadüfler çıkartmıştı beni karşısına. Ben tek başıma yok olmuştum sonradan ama. Ona âşıktım. Hiçbir canlıyı sevmediğim için o aralar, depolanmış bütün aşkım onaydı. Belki de fazla geldi vücudunun narin omuzlarına. ‘Neden taşınır ki bu kadar aşk tek bir bedende?’ diye sordu belki de. Ve attı üzerinden yükünü, yoluna devam etmek için. Ben de devam ettim. Ama bir daha aşkı aklıma bile getirmedim. çünkü duygusuzluğa varmak için yürüyordum. Ve en ucuna gelmiştim insanlığın. Kayra’yı terk ettiğim gece Hilton’da. Belki bir adım daha atsaydım, çıkacaktım. Sadece insanlıktan değil, bütün dünyadan. İnsanın kendi imkânlarıyla bir uzay mekiği inşa etmesi böyle oluyordu işte. Önce deneme mahiyetinde fırlatılan maymunlar gibi, birkaç duygu bindiriliyor mekiğe. Sonra da bütün beden, bütün beyin hazırlanıyor, dünyanın dışına yollanmaya. Tek amaç, Ay’a benzeyen bir uydu olmak. Dünya güzel ama uzaktan, çok uzaktan, diyebilmek…”(s.394)
Dünya güzel ama çok uzaktan ve kendini böyle uzay mekiği gibi terk edebilmek… Eminem’in mesela “Space Bond” diye bir şarkısı vardı. Dinlediğim en güzel aşk şarkılarından birini bir rapçinin yapması beni çok etkilemişti mesela. Şarkı sözleri çok anlamlıydı. Hem onu hatırladım hem de işte bu karakterler bu kadar rahatsız ediyor sizi, bu kadar yabancılaşıyorsunuz. Nasıl böyle bu hale gelebilirler?
Evet, arkadaşlık kötü arkadaş bir neden. Ama bir de aşk var. Karşılıksız aşk! O an çünkü yani hayatınız ondan ibaret olduğu için gerisi boş geliyor olabilir. Olur. İntiharı bile yani düşünür insan… O an yalnız kalmamak lazım. O kritik anlarda da insan en çok o zaman yalnız kalmak istiyor ama bence böyle kitapları mesela bulup okuyup atlatabilirsiniz gibi hissediyorum.
Sonuna kadar tabii, bu kitabı başlayıp böyle bırakırsanız olmaz. Bitirmeniz lazım. Çünkü ancak o zaman hayatta kalabilmek için o ipuçlarını alabilirsiniz belki.
“Annem elindeki kitabı kapatmış, bizi seyrediyordu. Dinlemiyordu. Sadece tadını çıkarıyordu. İki çocuğunun yeniden bir araya gelip önemsiz konularda, önemsiz planlar yapmasını zevkle izliyordu. Hayattaki en huzur verici şey, önemsiz projeler yapmaktı. Çünkü işlerin önemi artınca, verdikleri acı da büyüyordu. Bunu sadece annem değil, hepimiz öğrenmiştik. Sıradanlıktan geçiyordu kurtuluşumuz.”(s.400)
Sıradan bir hayata, normal bir hayata döndü dönecek Kinyas, kardeşiyle de arası düzeliyor ve kardeşi evleneceği çocuğu tanıtıyor ona. Bir bar, kulüp mü artık nedir? Büyük gürültüler, şeyler. Ben de hiç sevmem böyle ortamları. Sesinin duyulmadığı yerde zaten konuşmaya çalışmak nedir? Anlamsız gelir yani bana -bağırmayı da hiç sevmeyen bir insan olarak- ama burada gerekli taktikleri aldım Kinyas’tan.
“Herkes birbirine söylediklerini duyurmak için o kadar bağırıyordu ki, birden müzik kesilse gerçekten bir sağırlar toplantısı gibi görünürdü kulübün kalabalığı. Ben böyle yerlerde genellikle ağız oynatırdım. Hiçbir şey söylemeden. Bu şekilde, karşıdaki anlamayan ama nezaketen dinliyormuş gibi yapan insana çok rahat küfür de edilebilirdi.”(s.402)
Ya ben tabii az önce küfür ederim anlamında söylememiştim onu da düzelteyim. Bağırmaktansa en azından ağız oynatmak, karşındaki de ne yapacak yani anlamadı, anlamadım mı diyecek. Teşekkür edip geçecek. Zaten iletişim o biraz da rol yapmak değil mi, o sahtelik? Sanki müzik olmasa dinliyor muyuz birbirimizi? Yine aynı, yine aynı şeyler. Herkes kendi söyleyeceği sözlere odaklanmış. Sıranın kendisine gelmesini bekliyor ve hemen bir sayfa sonra…
“Bu arada, bir ara kaybolan Cemil elindeki içkilerle döndü. Tabii, kız arkadaşının yaşı ilerlemiş ağabeyine de ufak bir rüşvetle. Bol buzlu bir viski. ‘Teşekkür ederim.’ sözcüklerinin dudak hareketleriyle ‘Ebeni düzerim’ sözcüklerininki aynıydı. ‘Rica ederim!’ diye bağırdı kulağımın dibinde.”(s.403)
Ama yani merak etmeyin, böyle bu kadar basit dönmüyor gerçek hayata Kinyas. Çünkü öyle olsa mesela yavan kalırdı bence kitap. Çok basit olurdu. Öyle değil. O yüzden okuyun. Çünkü kurtulmak için ne gerektiğini çok güzel anlatıyor.
“Son bir hamle gerekiyordu. Sadece bir tane. Ve daha sonra Kinyas’ın kaçacak yeri kalmayacaktı. Mat olmaktan başka çaresi kalmayacaktı. Hamlem, bütün yazdıklarımla ne yapacağıma dairdi. Günümün en az iki saatini alan yazılaın artık bana bir yararı yokut. Sadece, düzeysiz bir günlüğe dönüştüklerini görebiliyordum. Mürekkep ve kâğıttan imal edilmiş bir ilaç olmaktan çıkıp zaman kaybına dönüşmeye başlamışlardı… Ve en kötüsü, şehre ilk geldiğim zamanlardaki yazdıklarımı seyrek de olsa okuduğumda midem bulanıyordu. Tek bir kelimesini bile anlamıyordum. O kâğıtları nerede ve nasıl doldurduğumu hatırılyor, ancak neden böylesine cümleler yazdığımı çözemiyordum. Kurulan mantıkları, bahsedilen kavramları aklım almıyordu. Sanki bir başkası, idam mahkûmu bir cani yazmış gibi okuyordum geçmişimi.”(s.442)
İşte en büyük empatiyi de yaptığımız an, Kayra’nın kendine de yabancılaştığını görüyoruz — geçmişine daha doğrusu. Biz de başta böyle okuduk. O zaman demek ki bir sorun yok. “Gerçekten böyleymiş” diyebiliyorsunuz artık kitabın sonuna gelince. O açıdan da bence çok etkileyiciydi.
Biraz da yazarın günah çıkarması “Bak, bunları yazdık ettik ama biliyorum yani ne kadar sert şeyler yazdığımı.” deme şekli gibi de geldi bana. İşte bazıları da çok beğenmemiş bu kitabı, o sert içeriği nedeniyle. Kimileri de “başucu kitabı” haline getirmiş. Çok sevenler de var yani. “En sevdiğim kitap” diyenleri de gördüm. Yine iki uçta davranmaya gerek yok bence.
Yani burada artık Kinyas bile kabul ediyor. Bize başka bir şey söylemek düşmez diye düşünüyorum. Ve yine kitaptan çıkarılabilecek en güzel derslerden biri buydu:
“Kayra ismindeki kişinin beni ne denli etkilediğini fark ettim. Utanç vericiydi. Birinin beni, hayatımı mahvetmeme ikna edebilmiş olması korkunçtu! Ve o an içimde bir kızgınlık doğdu. İşlerini zamanında bitiremeyen şoförlere ve başarılı olabilecekken yeteneklerini harcayanlara duyduğum türden bir kızgınlık. Kayra’yı bulup onu mahkemeye vermek istedim, bana bütün yaptıkları için. Artık her okuduğum cümlede onu ve insanlık dışı düşüncelerini görebiliyordum. Ve tabii, Kinyas’ın çektiğini söylediği o sonsuz acıyı da okuyordum satırların arasında. Bir cezası olmalı, diye düşündüm. Bir cezası olmalı hayatı reddetmenin.”(s.442)
Okurken bile inanamıyorsunuz bunların Kinyas’ın ağzından çıktığına. “Silah zoruyla mı yazdırdılar bunları sana Kinyas?” Halbuki kitap öyle başlıyordu, değil mi? Oraları da anlatmadım değil mi? Çoğu şeyi anlatmadım gerçi. Bu kitabı okumanızı da istiyorum çünkü bir yandan, kendinizin tecrübe etmesini istiyorum.
Belki de hiç beğenmeyeceksiniz ve bana da gıcık olacaksınız artık. Takipten falan çıkacaksınız. Sanki binlerce insan takip ediyormuş gibi ben de… Ama bir cezası olmalı gerçekten, hayat reddedilememeli böyle.
Ve yine inanamayacağımız bir son:
“Mutlu olunabileceğinin en büyük kanıtıyım. İnsanlık, ahlak ve toplum adına onu da kurtarmak istiyorum. Gerçek isminin Kayra olmadığını hatırlamasını istiyorum! Ve artık bilmesinin zamanı geldi! Gözlerini açmalı. Nefsine sahip çıkmasının zamanı geldi. Hayat reddedemeyeceği kadar güzel ve gerçek.”(s.443)
Hemen son paragraftan önceki cümleler bunlar. “Hiçbir şey yok” ve “Her şey var.” bitişlerinden zaten bahsetmiştim. Bu kitapta da belki hiçbir şey yok ya da her şey var. Tamamen sizin bakış açınıza bağlı. Ama kesinlikle +18 ya da 21 diyebiliriz ama yani lise son falan aslında okuyabilir. Tam o çağlar. Çok kötü de etkilenebilir, başların özellikle etkisinde kalırsa. Ama bence bu kitap büyük ibretler de içeriyor.
Evden kaçan çocuklar, ailesini terk eden anneler, babalar hatta. Çünkü sadece çocuklar da kaçmıyor. Madde bataklığına, bu madde bağımlılığına düşenler. Sencer Olgun’un “Beyaz ve Kara”sında da mesela işleniyordu bu tema. Orada nasıl, ne kadar soft anlatıldıysa — o mesela herkese hitap eden, her yaştan kişinin rahatlıkla okuyabileceği, okuması gereken bir kitapken — bu öyle değil. Bu çok daha karanlık ama aslında benzer şeyleri anlatıyorlar.
Bunlar ne kadar büyük problemler aslında ve biz ne kadar şanslı insanlarız. Dünyada bir de bu sorunlar var. “Biz” derken ya benim en azından öyle bir çevremde yok. Çok şükür. Ve sizde de yoktur zannediyorum, umuyorum en azından. O yüzden böyle yine bol keseden atıyorum. Ama bir de böyle sorunlar var. Onları düşününce bizim kendi o ufak tefek işte geçim sıkıntısı, para-pul meseleleri… Ya hiçbir şey aslında bunlar. O kadar basit problemler ki…
Şu dünyada hastalık diye bir şey var çünkü. Yani ölümcül hastalıklar var, ölümcül bağımlılıklar var. Bunlara sahip değilseniz her şeyin bir çözümü var — hatta bunlar bile varsa onun bile işte bir çözümü var gibi hissettirdi bana bu kitap diyeyim ve bitireyim artık. Yine çok uzun oldu. Kapuçinolar eşliğinde sonuna geldik. Buraya kadar gelip zaman ayırdığınız için çok teşekkür ediyorum. Bir başka kitapta görüşmek dileğiyle.