19 Haziran 2025 Perşembe

Bir Romanın Hikâyesi

 

Bir Romanın Hikâyesi, Çelişkiler, Bitmeyen Taslaklar, Hayat ve Muhasebe

Thomas Wolfe’den okuduğum ilk kitap Bir Romanın Hikâyesi oldu. Sırf adıyla ve kısalığıyla ilgimi çekmeyi başaran bu kitabı İngilizce aslından çeviren Atakan Karaduman olmuş. Ben Ganzer Kitap tarafından çıkan, Mart 2022 tarihli birinci baskısından okudum.

Press enter or click to view image in full size
Bu yazı kitap hakkında tat kaçıracak bilgiler (spoiler) içerebilir.

Hem yeni bir kitap olması hem de daha önce tanımadığım bir yazarla beni tanıştırması açısından önemli bir kitap oldu bu benim için. Okurken muhtemelen geçer, hazır diye düşündüğümden öncesinde bir araştırma yapmamıştım ama kitap “Zaman ve Nehir” isimli, yine Thomas Wolfe’un tek ciltlik dünyanın en uzun kitaplarından biriymiş. 19.000 liraya falan satılıyor şu an. Değişik bir kitap. Kitaplara biraz pahalı deriz ya… Öyle bir kesim vardır, özellikle para yetiştiremeyen. Bu kitap gerçekten pahalı. Ben çok onlardan olmamaya çalışıyorum her zaman ama bu kitap cidden pahalıymış. Gerçi ciltli olduğu için o kadar, ciltsiz olanı 500 küsur liraya satılıyor şu anda ama İngilizce ve bin küsur sayfa… Onu anlamak… Keşke onu anlayabilecek kadar İngilizcem olsaydı kitabı, çünkü merak ettim. Ya da belki çevrilir.

Gerçi 1900'de doğmuş yazar ve çok yetenekli kesinlikle. Yani sadece bu kitapta okurken bile onu anlıyorsunuz. Kendi çağının en büyük yazarlarından biriymiş. İnanılmaz uzun cümleler kuruyor ve o romanı hakkında böyle 59 sayfalık bir kitap yazabilecek de bir insan. Bu da çok benlik bir hareket gibi geldi ya. Bilmiyorum. Sevdim yani, bu fikri de çok sevdim. Ben de bir roman yazsam hemen onun hikâyesini de ardından yazardım herhalde. Yazabilirdim. Yayınlamasam bile.

Zaten buna benzer bir girişim var: “Kısa Vadeli Yabancı Kaynaklar” isimli biraz uzunca bir kısa hikâyem olmuştu. O geldi aklıma. Çok inanılmaz bir uykum vardı onu yazarken. Uyku eksiğim de vardı. Başım böyle yazarken önüme düşüyor ama tek seferde oturup yazmıştım. O kadar dolmuşum ki artık yeterlilik sınavı süreci hakkında upuzun bir hikâye yazmıştım. Yani otobiyografik tamamen, hatırladıklarımın üzerinden geçmemiştim işte. Keşke biraz bir baksaydım. Hemen yayınlayayım artık, benden çıksın istemiştim o aralarda.

İşte şimdi nasıl her hafta bir podcast bölümü yapmaya çalışıyorsam — en azından bir, yani iki yapıyorum gerçi artık da — o zamanlar en az bir yazı yazmaya çalışıyordum. Yayınlanmaya değecek kadar özenli. Ve o hafta da ne kitap okuyabilmiştim ne yazı yazabilmiştim. Ben de onun hikâyesini yazdım. Yani onun yerine ne kadar boş işlerle uğraştığını gösteren… Onu hatırladım şimdi.

Sık sık gelen bu yazma isteğini ve yazarın böyle bir hikâye yazma isteğini çok iyi anlıyorum yani. Zaten hep aynı frekansta olduğumuzu hissettim yazarla. Çok yetenekli bir yazar daha tanımış oldum. Yani böylece bu kadar kısa olmasına rağmen o kadar uzun ki alıntılarım… Siz de sanırım bu bölümü bitirdikten sonra kitabı okumuş kadar olacaksınız gibi iddialı bir açıklama yapayım mı? Yok yok hayır. Bunu hiç söylemediğimi farz edin ve bulduğunuz yerde okuyun bu kitabı.

“Bu gerçek şuydu ki insan kitabı hatırlamak için değil onu unutmak için yazar ve şimdi gün gibi açıktı. Kitap baskıya girer girmez onu unutmaya başladım, onu unutmak istedim, insanların onun hakkında benimle konuşmalarını veya bana sorular sormalarını istemedim. Ancak beni yalnız bırakmalarını ve susmalarını istedim. Ancak beni yalnız bırakmalarını ve susmalarını istedim. Ve yine de kitabımın başarısını can havliyle istiyordum. Dünyada onun için arzuladığım gururlu itibar ve onur konumuna ulaşmasını istedim. Kısaca, başarılı ve ünlü bir adam olmak istedim, her daim sürdürdüğüm gizli ve özel yaşamıma aynı şekilde devam etmeyi, ünüm ve başarım hakkında bana soru sorulmamasını istedim.”(s.21)

Ya ne kadar çok şey istemiş aslında. Böyle basit basit anlatıyor ama birbirinden ne kadar çelişkili… Biri olduğun diğerinin olamayacağı: hem o özel hayatına devam edebilmek hem de büyük bir ünе kavuşmak. Hem kitap hakkında hiçbir şey sorulmasın hem de kitap çok satsın, çok okunsun.

Ama ilk cümle özellikle benim için aldı beni yani götürdü. “İnsan kitabı hatırlamak için değil, onu unutmak için yazar” diyor. Bilmiyorum, bana da hep böyle geliyor. Böyle bir çelişkinin varlığından haberdar değildim yazana kadar. Hep de “yazana kadar” diyorum işte — son 5 sene mi? Ben sanki sadece o zaman yazıyormuşum gibi lanse ediyorum ama aslında tabii neredeyse okuma yazmayı bildiğimden beri hep bir şeyler yazmayı, çizmeyi çok severdim ama hiçbir zaman yani sınıfta okuduğum kompozisyonlar haricinde ne bir yerde yayınlattım yazılarımı ne birilerine gönderdim. Gizli günlük tutmak gibi bir şey aslında o yazılanlar. O yüzden çok yazılmış gibi de sayılmıyor. En fazla müsvedde notlar olabilir belki ama ne zaman böyle işte herkesin okuyabileceği, ulaşabileceği en azından işte arayan bir internet ortamına yüklemek bir yazıyı yayınlamak yani kısaca ya da bastırmak…

Ama bence şu an yani günümüz şartlarında basılı bir kitabı bulup okumak, internette yazılan bir şeyi bulup okumaktan daha zor. O yüzden internetin alıcısı daha fazla gibime geliyor benim. Ve orada artık yayınladıktan sonra — daha doğrusu yayınlayana kadar — çok fazla zihnimi meşgul ediyor hikâye. Eğer üzerinde biraz da çalıştıysam, taslak halindeysem sürekli onu düşünüyorum. Nasıl yazılır, nasıl yapılır, nereye bağlanır? Olay sonucu, kurgu. Başka bir karakter eklesem mi, eklemesem mi? Anlatım dili nasıl olacak? Bakış açısı. Yan karakterin gözüyle anlatsam daha mı güzel olur? Bütün her şey bozuluyor. Bir de o zaman en baştan yazman lazım. Tabii hiç öyle… Ben uğraşamıyorum olduğu gibi.

Ve bu kadar yani düşündüğün, senin günlerini gecelerini meşgul eden bir şey yayınladıktan sonra bitiyor. Çok çok ilginç. Ondan sonra “a ne yazmıştım?” diye unutuyorsunuz. İşte yorumlar geliyor, arayanlar oluyor falan. “Şurası şöyle çok güzel olmuş” ya da işte “şurası kötü olmuş” gibi eleştiriler de olabiliyor. Onları okuyunca “neden bahsediyorlar?” diye düşünüyorum. “Aa evet” diyorum bazen ama genelde “Aa bunu ben mi yazmışım?” hissi bile olabiliyor. Bazen böyle bir şey yani hiç hayır bile edemezdim. Aklıma gelmezdi. Gerçekten yazardan çıkıyor yani yayınlandıktan sonra. Ve şimdi yine biraz uzunca bir alıntım var.

“Üzerinden aylar geçmişti; bir başarıya ulaşmıştım. Yol bana açıldı. Bana yapacak tek şey kalmıştı ve o da çalışmaktı, kitabımın doğduğum kasabada yarattığı etkiden dolayı öfke, tasa ve yararsız tutkuya kapılarak kendimi tüketiyor veya eleştirmenler ve okurların övgülerinden dolayı tekrardan neşeli bir coşkuya kapılarak vaktimi boşa harcıyor ya da geçtikleri dalgadan dolayı kendimi keder ve hoşnutsuzluk içinde buluyordum. İlk defa sanatçının en büyük çelişkilerindenbirinin doğasını fark etmiş ve onunla karşılaşma ihtiyacıyla yüz yüze gelmiştim. İlk defa sanatçının yaşaması, gayret etmesi, âşık olması, acı çekmesi ve eğlenmesi gerektiğini gördüm ve dahası sanatçı ayrıca diğer insanlar gibi çalışmalıydı, hatta yaşamın bu sıradan olayları devam ederken çalışmalıydı. Basit ve bayağı bir iddia gibi görünse de onu zorluklar içinde, hayatımın en kötü anlarından birinde öğrendim. Sanatsal izolasyon diye bir şey yoktur; sanatçının keyifli bir atmosferde, diğer insanların tatmak zorunda kaldığı acıdan uzak kalarak çalıştığı bir zaman diye bir şey yoktur veya sanatçı böylesi bir zamanı bulsa bile bu, umulacak, süresiz olarak peşine düşülecek bir şey değildir.
Her hâlükârda, yaşamım ve enerjim ilk kitabımın yaratmış olduğu duygusal girdaba çekilirken ikinci kitabım için hiçbir çalışmada bulunamıyordum. Ve şimdi her genç yazarın devam etmeye karar verdiğinde doğrudan karşılaşmak zorunda kaldığı bir başka temel sorunla yüz yüzeydim. Bir yazar nasıl yazmalı? Ne sürede ve ne sıklıkta yazmalı? Eserini devam ettirmekte, eğer varsa, ne tür bir yöntem kullanmalı? Devamlı, günlük çalışmanın sert zorunluluğuyla birden karşı karşıya kalmıştım. Ve bu keşif her ne kadar basit görünse de buna hazır değildim. Kitlesiz bir yazar zorunluluk duygusunu, zaman baskısını hissetmez fakat kitabı yayımlanan bir yazar, şimdi iş programı, yayım sezonları, sonraki kitabının tamamlanışı gibi şeyleri düşünmeye başlamak zorundadır.”(s.25)

Yine ne kadar güzel ifade etmiş ya. Bu kadar uzun cümleler okuması da zor gibi görünse de aslında çok akıcı ve o ilk kitabı bastırdıktan sonraki düşünülen durum… Aynı zamanda yazmanın hem çok kolay hem de çok zor olması. Bu da ayrı bir çelişki. Benim aslında yazar olma hayalim biraz bunun kolay… Yani bana bir iş yükü gibi gelmemesi. Her an, her zaman, her yerde yazabilir, yazabilecek gibi hissetmem. Ama bunun için de ne kadar çok çalışmak gerektiğini, okumak, tekrar tekrar yazmak, sürekli yazmak gerektiğini anladığım zaman çok ona da şaşırmıştım. Hani çok kolay yazıyordum. Öyle olmuyor işte.

Ve kitlesiz bir yazar olmak bazen üretkenlik açısından iyi bile olabiliyor. Bir de çok fazla takipçiniz, okurunuz olsa o zaman abi onlarla mı uğraşacaksınız? Ben mesela hâlâ herkese tek tek cevap yazabiliyorum. Çünkü yani 3 be tane gelirse geliyor yorum ve buna hiçbir zaman yetişemeyeceğimi düşünüyordum ilk zamanlar. Belki bilmiyorum o zamanlar da gelir. YouTube’da mesela şey açılmıştı — otomatik yapay zekalı cevaplar. Belki sadece onlara basıp geçeceğim ileride. Bence zaten bir yazar olarak okurlarına yazmaktansa yeni şeyler yazman daha kıymetli, daha önemli değil mi?

Beklenti… Bana her zaman insanların daha iyisini beklemesi, onun için uğraşması çok güzel, çok kıymetli gibi de geliyor bazen. Ama bir yandan da böyle insanı böyle karmaşık bir duruma sokabiliyor. Ben de şimdi şu an mesela yirmi gün sonrasını falan yayınlanacak bölümü kaydetmeye çalışıyorum. Yani bunun için bir pazar günü erkenden kalktım. Dün de bu alıntıları yazmıştım. Yani bana bunu yaptıran ne? Bundan hiçbir çıkarım da olmamasına rağmen. Çünkü başladım ya o işe artık. Ondan sonra zorundaymışım gibi hissediyorum. Halbuki yapma yani, madem yoğunsun başka şeylerle uğraş veya bilmiyorum ben en iyisi kitaba devam edeyim. 60 sayfalık kitabı 60 dakika konuşmayalım.

“…tekrar o tanıdık kasabanın sokaklarında yürüdüm ve yıllarca uzak kaldıktan sonra tekrar tanıdık yüzlerin hatlarını görüyordum, tanıdık kelimedir, bir kez daha iyi bildiğim seslerin sedalarını duyuyordum, durgun ve derin bir hayretle hareketliliğin geçişini ve etkileşimini, günün olağan aşinalığını, sokakların trafiğini görüyordum ve her zaman nasıllarsa öyle olduklarını, hiçbir şeyi unutmadığımı fark ediyordum — ta ki onların yanından geçip gidene kadar ve ölüm kapaklanırdı.
Onların arasında yürüdüm ve hareketleri kesildi, onların arasında yürüdüm ve dilleri tutuldu, onların arasında yürüdüm ve ben geçene kadar ne hareket ettiler ne de konuştular, bana baktıklarında gözleri sessizlik içinde ve hatırasız boştu; hiçbir sitem, tasa, kibir yoktu, hiçbir hoşnutsuzluk ve hor görme yoktu, ölmüş olsaydım en azından hatıranın hayaleti olurdu ama sanki hiç doğmamış gibiydim. Ve öylece yanlarından geçip gittim ve yürüdüğüm her yerde ölüm vardı ve onları ardımda bıraktığımda seslerin tekrar başladığını duyabiliyordum; sokağın uğultuları ve aydınlık günün bütün trafiği uyanıyordu ama yalnızca onların yanından geçip gittiğimde. Ve böylece tüm kasaba etrafımda, ardımda ve aniden, bir köprü veya anlık bir geçiş olmaksızın cereyan ediyordu, kıraç bir yolda, ağaçsız bir çorak arazinin, verimsiz boşluğun geniş alanında yürürken gezegenlere özgü bir boşluğun korkusundan sükûnetli, üzgün ve ölümcül bir ışık üzerime yansırdı, çıplak ruhumu hiç durmadan kemiren durgun bir gökyüzünün kapaksız ve vicdansız gözü, dile getirilmemiş utancın asidi.”(s.46)

Yani bu satırları çevirmek de kesinlikle çok zordur. Ve o ilk cümle bir paragraf, onun bir de öncesi de vardı. Yani bir türlü bitmeyen virgüllerle bezeli upuzun bir cümle. Ama ne kadar güzel anlatmıyor mu? Kesemedim de hiçbir yerden. Yani bu romanın hikâyesini böyle anlattığına göre bir de o romanı düşündüm. Bir şiir tadı da yok muydu? Ki şiirden pek anlamam ama o insanların arasında yürümek ve ölmüş biri kadar bile bir etki yapamamak. Hiç doğmamış gibi… İnanılmaz bunlar. Bu hissiyatları böyle kaleme alabilmek, yazıya dökebilmek çok büyük bir yetenek bence. Yine böyle bir yer daha var.

“Hâlâ yayımlanabilir veya okunabilir bir hâlde değildi. Kitaptan ziyade bir kitabın iskeletini andırıyordu fakat dört yıl içinde bir iskelet ilk defa şekillenmişti. Muazzam bir revizyon gayreti, bir araya getirme, şekil verme ve hepsinden öte kesimler oldu ama artık kitabım vardı, kendi ruhumun umutsuzluğu bile onu benden alamazdı. O da bana böyle söyledi ve birdenbire haklı olduğunu gördüm.
Boğulmakta olan biri gibiydim ve ansızın sona ermekte olan çabasının son nefesinde ayaklarının altında toprağı tekrar hisseden biri. Ruhum o güne dek bildiği en büyük zaferle şahlandı ve ruhum bitkin, vücudum tükenmiş olsa da o andan itibaren kendimi dünyadaki her şeye denk hissettim.
Şüphesiz önümüzde birçok sorun vardı fakat ihtiyacımız olan şeye sahiptik ve emeği mutlu bir özgüvenle karşıladık. İlkin kitabın devasa uzunluğu sorunu vardı. İskelet biçiminde bile ‘Ekim Panayırı’ müsveddesi ortalama bir romandan on iki veya Savaş ve Barış’tan iki kat daha uzundu. Dolayısıyla böylesi bir müsveddeyi tek cilt hâlinde yayımlamanın son derece imkânsız olduğu aşikârdı, birkaç cilt hâlinde yayımlansa bile heybetli uzunluğu böylesi bir müsveddenin onu okuyacak bir kitle bulma şansını hemen hemen ortadan kaldıracaktı.”(s.50)

Evet, “Ekim Panayırı” diye geçiyor burada ama dediğim gibi ben internetten baktım sonra hangi kitaptan bahsettiğini. Bu da belki başka bir çevrilmiş halidir ama “Savaş ve Barış”tan iki kat daha uzun, ortalama bir romanın da 12 katı kadar müsveddeyle çıkıyorsunuz yayımcıya. Çok zor yani gerçekten. Kesinlikle “bunu kim okuyacak?” falan gibi terslenmiştir ya. Ekonomik açıdan da yani hiç oluru yok böyle bir şeyin. Ya çok kısa yazsanız dert, çok uzun yazsanız dert. Uzun yazılanı kısaltmak ayrı bir iş.

Ama buna rağmen yani en azından bu müsveddeyi bitirmek bile işin çok önemli bir kısmı. “Çok fazla sorun var ama ihtiyacımız olan şeye sahiptik” diyebilmek belki de hayatta… O emeği özgüvenle karşılamak ne kadar güzel anlatmış. Peki bu kısaltmaları yazarımız mı yaptı? Yani tek başına bu işin altından kalkabilir mi? Ne zaman bunun bittiğine karar verebilir? İşte burada editörlerin yardımını görmüş. Buraları gülerek okumuştum ve yine onu çok iyi anladım ve hissettim.

“Son birdenbire geldi, beş yıl süren o işkenceli ve kesintisiz üretimin sonu. Ekimde Şikago’ya doğru yola çıktım, iki haftalık bir tatil, bir yıldan fazla süredir ilk tatilim. Döndüğümde editörümün müsveddeyi sessizce ve kati surette baskıya yolladığını, yazıcıların üzerinde çalışmaya çoktan başladığını, deneme baskısının gelmek üzere olduğunu öğrendim. Bunu öngörmemiştim; çaresizdim, afallamıştım. ‘Yapamazsın,’ dedim ona, ‘kitap daha bitmedi. Üzerinde altı ay daha çalışmam lazım.’
Buna karşılık, kitabın bitmekle kalmadığını üzerinde altı ay daha çalışırsam bir altı ay daha ve ondan sonra bir altı ay daha talep edeceğimi, bu çalışmaya son derece takıntılı hâle gelip hiçbir zaman yayımlayamayacağımı söyledi. Ve böylesi bir sürecin benim için yanlış olacağını, sanırım gayet adilane, sözüne ekledi. Benim Flaubert tarzı bir yazar olmadığımı söyledi. Ben bir mükemmeliyetçi değildim. İçimde yirmi, otuz, neredeyse sayısız kitap vardı, önemli olan onları üretmek ve ömrümün geri kalanını tek bir kitabı mükemmelleştirmeye adamamaktı. Kitap üzerinde altı ay daha çalışırsam belki bir sona ve tamamlanışa ulaşabileceğimi kabul etti fakat elde edeceğim faydanın beklediğim kadar büyük olacağını sanmadığını belirtti ve onun kanısı kitabın daha fazla ertelenmeden derhâl yayımlanmasıydı, ona içimden çıkarıp atacak, onu unutacak, hayatımı çoktan hazır olan ve beni bekleyen işin nihai tamamlanışına çevirecektim. Bana sonrasında eleştirinin doğasının tam olarak nasıl olacağını anlattı, uzunluğu sıfatları, aşırı bolluğu ama umutsuzluğa kapılmamamı söyledi.”(s.55)

İşte böyle bir editör herkese lazım. Biz de bugün mesela birçok şirketin işlerinin tamamını, hatta neredeyse tüm beyannamelerini tamamladık. Halbuki yarın son gün aslında ve bu süreç uzadı. 30'unda bitmeliydi, 5'ine kadar uzattılar. Bu deprem dolayısıyla da biraz uzattılar. Zaten biz de çalışamamıştık o dönemde. O üç gün işe gitmemiştik. Her an hâlâ artçılar oluyor. Büyük bir deprem bekleniyordu yani. Herkes bu durumda, İstanbul halkı biraz böyle paniğe kapılır hemen ama sonra tabii yine unutacağız. Yine devam edecek her şey. Aynı tas, aynı hamam.

Uzunca bir süre biz de o son günlerde özellikle uzayacak mı diye onu bekledik. Konuşuluyordu yani. Ve böyle şeyler konuşulduğu zaman genelde olur. Ama işte hep son dakika, hiç olmayacakmış gibi hazırladık bütün firmalarımızı ve uzadı. Ondan sonra bu sefer uzadığı için işini bitirdiğimiz firmaların içine tekrar gömüldük. Daha özenli çalışmaya, hesapların ayrıntılarına girmeye başladık. Sadece biz de değil yani, firmalar da bunu talep etti. Normalde biten iş bitmedi. Daha da uzatıyorlar sürekli. “Ya şu da vardı, bu da vardı, şu yanlış olmuş, bu yanlış olmuş” diye iş çıkartıyorlar, iş üretiyorlar.

Bizim firmalarımızda zaten problem yoktu da devredilenlerde, yeni devir aldıklarımızda yaşadık bunu. Yani 2024'ünü zaten hiç bilmiyoruz mesela ama biz vermek zorunda kaldık. Böyle olunca işte yarım kaldı ama bugünden itibaren tamamladık.

Bizim patron da biraz bu editör gibi. Tabii yılların tecrübesi, benim yaşım kadar sahada hem memurluk da yapmış hem denetçilik de yapmış. Donanımlı bir insan olduğu için biliyor yani. O sürecin uzaması hiç iyi değil demişti. Bir an evvel onu bitirmen lazım. Çünkü geçici vergi de geliyor. Yani biz asıl ona çalışacağız. Geçmişi kapatmadan mevcut durumu da göremiyorsun. Hayat da benziyor ya aslında muhasebeye. Yanlış başlarsa öyle devam ediyorsun. Onu doğru bir şekilde kapatman, bitirmen gerekiyor.

Neyse, ben hesap kitap konusunda yanlış anlaşılacağım. Yine bana finansal sorular soracaklar. O yüzden şu son cümlelerle bitireyim:

“Zira burada bana öyle geliyor ki bunlar gibi zorlu ve içten yollarla insanlar ve sanatçılar olarak sahip olmamız gereken lisanı, dili ve bilinci bulabiliriz. Belki de burada, elimizdekinden fazlasına sahip olmayan, bildiğimizden fazlasını bilmeyen, olduğumuzdan fazlası olmayan bizler kendi Amerika’mızı bulmalıyız. Burada, hayatımın bu saati ve anında, ben kendi Amerika’mı arıyorum.”(s.59)

Burada tabii bu “Amerika”yı bir metafor olarak algılamak gerekiyor. Benim de sevdiğim bir deyimdir. Yani ben de bazen “Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok” derim ama bazen de var… İşte böyle çelişkili durumlar.

Herkes Yaşar Kemal miydi? “Herkes kendi Çukurova’sını yazar” diyordu. Herkes de kendi Amerika’sını arıyor işte bir şekilde. Ve doğru yöntem diye bir şey belki de yok. Böyle formüller, “10 adımda yazar olmak” gibi bir şey yok. Yolda öğreniyorsunuz bazı şeyleri. Hata yapa yapa doğrularını görüyorsunuz. Ya da bazen doğru diye bir şey olmadığını. Neyse, şimdi felsefeye de dalmayalım. Yeterince dağıttık zaten bölümü.

“Bir Romanın Hikâyesi” kısaca böyle bir hikâyeydi. Önemli bir yazarı daha tanımış gibi hissettim. Raflarda dolanırken, internette ararken falan bakacağım artık. Okumadığım kitaplarına denk gelirsem… İşte saçma bir cümle olacak.

Hiçbir kitabını okumadığım için başka bir kitabını görürsem diyeyim, denk getirirsem onları da okumaya çalışacağım. Okursam sizlerle de paylaşırım büyük bir ihtimalle. O yüzden buraya kadar gelip zaman ayırdığınız için çok teşekkür ediyorum.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder