Kıskanmak, Zorlama Negatif Karakterler, Sıfır Sorumluluk ve Sinsilik
Nahid Sırrı Örik’in Kıskanmak kitabından bahsedeceğim bugün. Her ne kadar, uzun bir süre bahsetmemeyi düşünsem de yine de okuduk madem o kadar -üstelik bir de okuma grubumla okuduğum için bu kitabı- derinlemesine de inceledik.

Ama itiraf etmem gerekirse, okuma grubumda çıkmasa karşıma okumayacağım, bundan sonra da kolay kolay bir daha okuyacağımı sanmadığım, çok benim beğenmediğim bir kitap oldu bu.
İlk defa da böyle uzun süredir bu kadar beğenmediğim bir kitaba denk geldim. Ama yine de üç tane alıntım var. Hatta dört diyebiliriz. En azından bari onları paylaşayım. Her zaman da böyle çok sevdiğim kitaplardan bahsedecek değilim. Okuduğum kitaplardan bahsediyorum sonuçta. Hem yazarımıza da haksızlık olmasın, onun hakkını da yemeyelim. Aslında önemli bir kitap edebiyatımız açısından da. Sadece bana biraz fazla abartılıyor gibi geldi.
Ben bu kitabı mesela Oğlak Yayıncılık’tan çıkan 2016 tarihli sekizinci baskısını okudum ve arka kapakta “(belki de) dünyada başkahramanı ‘negatif’ olan tek roman!” şeklinde biten bir yorum var. Ondan sonra Türk Edebiyatının başyapıtı falan gibi böyle birçok yazar tarafından da, eleştirmen tarafından da böyle nitelendirilmiş. Zeki Demirkubuz mesela, O da aynı şekilde öve öve bitiremiyor, filmini de zaten o yönetmiş ki bence film de o kadar, yani güzel yansıtmış ama işte malzeme bu, dediğim gibi.
Ve nasıl yani tek -tek negatif- anti kahraman falan demişler, anti kahraman böyle bir şey değil arkadaşlar! Yani burada bir Seniha var, kitabın başında ne kadar kötüyse -buradaki tabirle negatifse- kitabın sonunda da aynı! Hiçbir değişiklik yok.
Hadi neyse bunu geçtim, bütün karakterler böyle. Abisinden tutunda kitapta yer alan anneler, ablalar, teyzeler… Avukat falan var, o da aynı. Çocuklar falan zaten geçmiyor kitapta. Bütün karakterler kitabın başında nasılsa, sonunda da bir gram ilerlemez mi? Hiçbir karakter gelişimi yok. Kimseyle empati yapamıyorsunuz, herkes aşırı negatif!
Bir yandan da işte Seniha’nın suçu yok, o böyle, onu ortam bu hale getirmiş gibi şeyler söyleyen arkadaşlarım da oldu ama ben ona da katılmıyorum. Seniha tamamen kolaya kaçan, abisini bir put gibi yerleştirmiş ve onunla kafayı bozmuş… Bir hastalık aslında, bu artık kıskançlık da değil onun o yaptığı. İşte orada sadece, bir tek orada anlayabilirim, eğer bir psikolojik rahatsızlığı varsa -ki var gibi görünüyor- kendisini çok çirkin olarak tanımlayan, buna inan, çünkü o zamana kadar hep böyle nitelendirilmiş, dışlanmış bir kadın bu Seniha. Abisini gölgesinde kalmış sürekli ve abisi de erkek güzeli gibi bir şey. Öyle tanımlıyor yazar sürekli erkekleri. İşte oradan da biraz şeyle kıyaslamışlar: Dorian Grey falan gibi. Hiç de alakası yok! Dorian Grey’deki o karakter gelişimleri… Sonra işte Jane Austen’la Virginia Woolf’la falan karşılaştırmışlar yazarı. Biraz bu abartılar beni doldurdu. Yoksa o kadar da kötü bir kitap değil, psikolojik derinliği olan bir kitap sonuçta ama bana biraz fazla abartılıyor gibi geldi ve sürekli bu abartıyı da “değeri bilinmeyen, henüz keşfedilmemiş” bir roman diye bahsetmeleri inanılmaz gerçekten.
Bir de üstelik Zonguldak’ta geçiyor! Beni diğer yaralayan şeylerden biri, Zonguldak’ın bu kadar kötü lanse edilmesi… Ve üstelik yakın zamanda da dizisi çekilecekmiş sanırım. Bak orada da mesela Seniha çirkinliğiyle, sadece gözleri güzel. Onun haricinde iç güzellik de yok. Fiziksel olarak da kesinlikle herkes tarafından dışlanan bir insanı Özgü Namal oynayacakmış! Yani nasıl olabilir bu, göz var izan var. Black Mirror’da da hani son sezonda şey yapmışlardı ya, başrol erkekken kadına çeviriyorlar falan. Neredeyse onun kadar bir tezat yani Seniha’yı Özgü Namal’ın oynaması.
Ama işte dizi sektörü zaten, neden bu kitap? Filmi yetmedi bir de dizi yapalım, dizilik bir malzeme de yok çünkü burada. Sırf tamamen işte içindeki aldatmalar, o cinsel içerik. Kadının kocasını aldatmasını orada elli kere gösterecekler diye. Oradan işte reyting yapmak amaç. Yoksa bu kitaptaki kıskançlık, kıskançlık değil yani onu da anlatmıyor. Son cümlede zaten yani kitabın sonunda ölse bile rahatlamayacağını, belki, belki içindeki o nefret… O cümleyi de almadım gerçi. Ya alınacak gibi değil ki! Neyse, neyse çok gömdük.
Güzel yerlerden bahsettim ben her zaman. Benim amacım buydu yani bu yazılarda, o yüzden beğendiğim alıntılarla devam edeyim. Biraz hem tempomuzu da düşürelim:
“Zonguldak küçük, eğlencesiz, sıkıcı bir yerdi. Fakat Nuriye’nin ve hatta belki Nüzhet’in ismini bir kere olsun işitmedikleri Jül Sezar, ikisinin de şüphesiz ki duymamış oldukları vehiçle ‘Roma’da ikinci olmaktansa bir köyde birinci olmanın’ tercihe layık bulunduğunu söylememiş miydi? Aynı düşünce, ana ile oğulun hareketlerine daima hükmediyor, İstanbul’a tamamen yerleşmek üzere gitseler bile kendilerini işte yine Zonguldak’a çekip getiriyordu. Çünkü İstanbul’da, bir balo gecesi, bu tesiri yapamaz, bu alakayı uyandıramazlardı.”(s.50)
Evet. Kitabın diğer önemli karakteri Nüzhet. Nüzhet’in annesi Nuriye. Bunlar yani masal kötüsü gibi karakterler. Ama işte arkadaşlar da bu insanların hayatta da olduğunu, gayet gerçekçi insanlar olduğunu, bu annelerden özellikle çok fazla olduğunu söylediler. Müge Anlı’yı falan seyretmiyor musun gibi şeyler dediler bana. Seyretmiyorum tabii ki! Yani şu dünyada zamanınız bu kadar mı kıymetsiz arkadaşlar? Kalkıp bir de onları mı seyredeceksiniz? Vardır tabii zorlarsanız. Hastalık diye bir şey de var. Hastalıklı insanlar da vardır ama yani onları mı baz alacağız? Ve bu kitap yani bir çözüm de sunmuyor.
Bir de bak ben daha yeni “Kinyas ve Kayra”yı okudum ya. Yani Hakan Günday, hayatında kendisini en çok rahatsız eden, en anlamadığı şeyleri biraz da anlayabilmek için, insanı anlayabilmek için iki tane böyle rezillik üzerine rezillik yapan karakter yazmış. Bak bir de bu kitaba diyorlar yani başkahramanı negatif diye. Orada gör bak bakalım negatifliği! Ama nasıl bir yolculuk var? Nasıl bir macera var? Nasıl bir karakter gelişimi? Zaman zaman o kitapta ağlıyorsunuz bile.
Yani burada hani nerede? Dümdüz ilerliyor, -100'le başlıyorsa Seniha, kitabın sonunda da -100. Aralarda da 99'a bile çıkmıyor. Yani diğer bütün karakterler; abisi, okuyorsun üzülemiyorsunuz adama “hak etti” gibi bir şey. Aldığı intikam da şu yani çok da karmaşık da bir şey de değil. Bu başkahramanımız Seniha, abisinin eşinin onu aldatmasına altyapı sağlıyor gibi bir şey. Göz yumuyor, bir tek o da göz yummuyor yani. Ve Zonguldak’ta bu kadar bak kötülüyorlar. Nasıl yani? O kadar insan hiç mi bir dedikodusu, bir şeyi çıkmaz?
En son bu Nüzhet’in annesi geliyor uyarıyor. Abisinin eşi de Mükerrem. O da ayrı bir yani aklı bir karış havada. “Sen bana hiç nasihat etmedin” falan filan diye böyle görümcesine kızıyor. Seniha’ya kızıyor yani. Ya hiç olacak şeyler değil arkadaş. İşte sıfır sorumluluk kitabı. Topu başkasına atayım. Kendimi değil onu suçlayayım. Benim hiçbir suçum yok. Ne güzel, ne güzel dünya! Olur mu böyle?
Gidiyor sonunda yani abisine ispiyonluyor bu durumun. “Seni karın seni böyle böyle aldatıyor. Sen işte işe gittiğinde.” O da işte madenci ya, maden mühendisli miydi neydi? Geceleri gidiyor bazen böyle hiç eve gelmediği günler oluyor. Bak mesela Zonguldak işte bak şeyle, Émile Zola’yla falan da kıyaslamışlar ya. Ama burada yani hiç o çatışmaya girmiyor ki yazar. İşçi, işveren yani ben mi göremedim bilmiyorum, yoktu.
Ve bak şimdi mesela Halid’in tepkisi şimdi böyle böyle söylüyor. “Aa öyle mi? Beni mi aldatıyor? Tamam o zaman ben yarın işe gidiyormuş gibi yapar işte kahvede beklerim. Evden çıktığında bana söylersin” diyor. Bak verdiği tepkiye bak. Yani bu aldatılan bir adamın vereceği bir tepki mi? Hödük yani. Çünkü bu adam hiçbir şekilde sıfır duygu. Bu adam şimdi gidip de Nüzhet’i mi öldürecek diye düşünebilirsiniz. Orada biraz evet, ters köşe sayılabilir. Orada da tamamen diyaloglar yüzünden.
Kesinlikle yine karısını kıskanmak değil. Orada onun kendi egosuna verilen zarar. Orada diğer iki tane daha kadını görüyor. Nüzhet alem yapıyor yani orada başka insanları da çağırmış. Mükerrem de zaten orada artık isyan ediyor. “Ben böyle bir kadın mıyım?” Nasıl bir kadınsın? Günaydın. Yani işte ne yaptığının da farkında değil yani. Gerçi ben de biraz fazla spoiler verdim ama yani zaten bu kitabı okumayın bence, hiç gerek yok. Ama şurası da güzeldi:
“‘Bana her gün gel. Beni sakın yalnız bırakma!’ gibi sözler söylememişti. Seniha’nın gelip gelmemesi onun için birdi. Halbuki kardeş muhabbetinin ne olduğunu bilen bir insan olsaydı, onun kollarına atılarak bu büyük felaketin ıstıraplarını bir dakika olsun avutup unutmak ihtiyacını duyar, Seniha’yı karşısında görür görmez boynuna sarılarak hıçkıra hıçkıra ağlardı. Böyle şeylere lüzum görmemiş, ‘Paranız var mı? Ne ile geçineceksiniz?’ gibi bir sual ise hiç hatırına gelmemişti. Her gün kendisine iki öğün yemek yollamalarını kabul ettiği bir evde bu yemeğin nasıl pişeceğini düşünmek hatırına gelmiyordu.”(s.161)
Gelmez tabii. Yani gerçekten umurunda değil. Bir de hapiste her gün bir de yemek istiyor. Ya sana vermiyorlar mı orada? Tam bir “el bebek gül bebek” yani. Bu kadar yalancı şahitlik de yapıyor yani Seniha, abisin daha da uzun süre kalsın diye. Adam öldürmüş. Bir de 5 senede mi ne çıkıyor, yani bilmiyorum bizde kanunlar böyle mi ama?
Kırkıncı yani son bölüme geleyim buradan. Sonra bir alıntım daha var ama o da ekstra olsun. Onu da zaten bir arkadaşımızdan. Şöyle de bir değişik durum da oldu tabii konuşurken. Biz en son böyle alıntılarımızı paylaşırız. Hiç kimsede alıntı yok yani neredeyse. “Hiç altını çizmedim” dedi hatta bir edebiyat öğretmenimiz var. “Satır bulamadım” dedi. Ben de özellikle -alıntı okuyan iki arkadaş okumuştu sadece- “Hangi sayfalarda bunlar?” diye sordum. Bari dedim onlardan bir şeyler tırtıklayayım. Bu kitaptan madem bahsedeceğiz ama yok onların da birini alabildim diğeri o kadar, bilmiyorum ya. Benim mi acaba negatif olduğum bir zamana denk geldi? İş yoğunluğum azaldı artık. O kadar hani uykusuz değilim. “Aç değiliz, açık da değiliz” derler ya. Yani bir arkadaş da dedi çünkü o iş yoğunluğundan belki sinirini işte kitaptan çıkarıyorsun gibi.
Şeye üzüldüm biraz yani artık bunu yaşıyorum. Böyle çok işte sevmediğim bir kitap okuduğumda, bir film seyrettiğimde artık yarım da bırakabiliyorum mesela. Ve eskisi gibi değil. İlla bitireceğim, edeceğim. Çünkü zaman kaybı yani onunla vakit harcayacağına çok daha güzel, çok daha seveceğin, beğeneceğin şeyleri okuyabilirsin.
Bu kitap mesela rahatsız da etmiyor. Öyle de bir tesirli değil. İşte Nüzhet’in o güzelliğini de aktaramıyor bence yazar. Bak Zeki Demirkubuz bile yani o seçtiği oyuncu. Arkadaşlar da dedi yani robot gibi oynamış. Bu mu Nüzhet diye. Neyse en geleyim son bölümün başlangıcına:
“Samsun’da bar kızları vapurdan çıkıncaya kadar Seniha kamarasından dışarı ayak atmadı. Mükerrem’e zerre kadar acımış değildi, Mükerrem’e hiç acımamıştı. Fakat onun belki tekmil parasını Halit’e göndermeye hazır oluşu kendisine çok dokunmuştu. Bu katil hâlâ, hâlâ seviliyor, yardım himaye görüyordu. Dostlar kendisine hemen iş, mevki buluyorlardı. Ve hayatı nihayet kendi yüzünden mahvolmuş bir kadın, kimbilir ne zilletler mukabilinde topladığı bir parayı, belki bu paranın tekmilini ona göndermeye hazır bulunuyordu.
Halit şu halde şimdi de mahvolmuş, etrafına cemiyetin nefret surları bir cüzzamlı için gibi çevrilmiş bir adam değildi. Bilakis yine etrafında muhabbet, sevgi vardı. Bütün hayatını doğdu doğalı başkalarına hasretmiş, feda etmiş olan Seniha’ya hiç kimsenin vermediği sevgi ve himaye elan ondan esirgenmiyor, yirmi yaşında bir delikanlının katili olduğu biline biline esirgenmiyordu.” (s.219)
İşte o diğer insanların aslında iki yüzlülüğü, onu bu duruma zorlaması bir anlamda işte sürekli böyle bahane bulma, suçu başkalarına atma. Hiç sen kendi yaptıkların ya da yapmadıkların bir yandan da işte hiçbir şey yapmıyor da diyorlar seni açın. Sadece görmezden geliyor o ihaneti gibi.
Hayır ya olur mu yani o kadar her şeyi aslında gizli gizli ayarlayan, altyapısını sağlayan buna göz yuman asıl kötüsü zaten yani sinsilik o abisine çok iyiymiş gibi davranıp bir kere bir kötü bir şey söylemiyor ya. Ya madem içinde o kadar var ve işte kalk git yani bak sana bu kadar ailen tamam sana iyi davranmadılar mı? Olabilir o zaman yani ağaç değilsin ya işte yerini değiştir değil mi? Bir icraat bir onu da yapamazdı diyorlar işte. Yok işte küçüktü, şöyleydi böyleydi.
Ya arkadaş bak yıllar sonra mesela öğretmen oluyor. Hiçbir şey ya bunun öğrencilerine de yazık. Ne öğretebilir ki yani bu kadar hiç öğretmenliğe en uzak insan ve hayatı tabii yine değişmiyor. Ölse o Halit yani yine değişmeyecek belli. Çünkü bunun da işte nedeni orayı işte arkadaşımız almıştı. Hemen orayı paylaşayım.
“Lakin Seniha sırf Halit’in mümkün olduğu kadar ağır bir hüküm yemesi için böyle hareket etmiş değildi. Gerçi bu da sebeplerden biriydi, ancak tek sebep değildi. Çünkü Halit’i içine sürüklediği felaket kendisi için hiçbir tehlikeyi mucip olmadan sonuna kadar götürülür ve temin edilirse, bu korkakçasına, adi bir şekilde intikam alış olacaktı. Fakat faciada oynadığı başrolü kendi nefsini de tehlikeye atarak sonuna getirince kardeşine karşı Seniha hiçbir mahcubiyet duymayacak, varlığında hiçbir küçülme ve alçalma hissetmeyecekti. Mükerremin’se hiçbir şey sezdiği yoktu ve hiçbir şeyi derinlemek hatırına gelmiyordu.”
Diye böyle devam ediyor. Son cümleyi aslında söylememişti ama bak o da önemli. Mesela Mükerrem dünyadan haberi yok. Garibim ya, evet, biraz ona yazık oldu gibi ama o da iyi bir insan değil kesinlikle. En son böyle belki ona üzülebilirsin. Yok ona da üzülmüyorsunuz.
Böyle bir kitap “Kıskanmak” olabilir. Yani belki siz beğenebilirsiniz. Belki hayranları falan da vardır şimdi. Gelirler, linçlerler bizi ama her kitabı da seveceğiz diye bir şey yok. Biraz o durumda mesela bir beğenmeme hakkımız da olmalı. Yani bunu dile de getirebilmemiz lazım. Ben aslında söylerim zaten çok böyle kalp kırmadan yapabiliyorsam bunu bence hiçbir problem yok.
Okuma grubunda ilk defa denk geldi. Tam da zaten söz bana gelmeden önce bir arkadaşımız da “Yalnızız”dan bahsetti ve eyvah eyvah! Ben onu da hiç beğenmemiştim. Peyami Safa’yı severim de normalde ama bu kadar iyi bir yazardan bu kadar kötü bir kitap, çok sinirlenmiştim ben o kitabı bitirdiğimde. O Simerenya falan, işte o dünya, o kadar anlattın. Böyle bir sonuca mı varıyorsun? Samim’in samimiyetsizliği!
Ama o kitap iyiydi mesela. O kitap kesinlikle yani hiç kıyaslanmaz bu kitapla. Ben beğenmemiştim sadece, sonu özellikle, onunla da ilgili işte o zamanlar podcast yapmıyordum ama bir 20 küsur dakikalık bir yazı yazmışım. Ona da baktım geçen. Onu belki mesela yıllar sonra tekrar okuyabilirim. Kitabı çok okumam ya. Yok yani. Yazdığım yazıyı okursam zaten hiç okumam kitabı. Hatta belki uzun süre kitap da okumam. O derece insanı hayattan soğutan bir kitaptı.
O kitabı da işte yine çok seven arkadaşlarımız varmış. Olabilir. Her zaman sevdiğimiz şeyler örtüşecek diye bir şey yok. Bu da hayatın rengi. Benim çok beğendiğim şeylere bazen başkaları “Ne var ki bunda?” diye düşünebilir. Bunu da doğal karşılamak lazım. Yine buraya kadar geldiğiniz için çok teşekkür ederim, hem de böyle bir kitap için.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder