27 Mart 2025 Perşembe

Kız Kulesi'ndeki Kızılderili

 

Kız Kulesi’ndeki Kızılderili, Büyük Kolomb, Küçük İskender, Marlon Brando ve Eskimoların Şiir Mahkemesi

Sunay Akın’ın bir Afrika atasözüyle başladığı Kız Kulesi’ndeki Kızılderili kitabını Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’nın Ocak 2018 tarihli 31. basımından bir günde okudum. Ama öyle kütüphanede oturup bir, iki saat içerisinde bitirme telaşıyla değildi bu sefer.

Bu yazı kitap hakkında tat kaçıracak bilgiler (spoiler) içerebilir.

Rahat rahat evimde oturup neredeyse her bölümden sonra ayrı bir şaşkınlıkla kapatıp kapatıp yeniden başladım kitaba. İnsan bitirmeye kıyamıyor ama sonuçta 192 sayfalık bir kitap bu. Ve oldukça akıcı olduğu için 45 bölümü bir tane daha okuyayım diye diye bir bakıyorsunuz ki bitmiş. Üstelik bazı hikâyeler o kadar acıklı ki, mideniz kaldıramayabilir bu gerçekleri. Ben zaten Kızılderilileri çok severim. Şimdi onların yanına Eskimolar da eklendi diyebilirim. Bu arada unutmadan o Afrika atasözünü de paylaşayım, unutmamak için hemen onu da yazdım:

“Arslanlar kendi tarihçilerine kavuşuncaya kadar kitaplar avcıyı övecektir.”

Evet, bu söz kitabın başında yazılmamış, yani girişte yer almıyor. Çünkü bütün tema bu zaten. Hollywood’un bize gösterdiği Kızılderililerle tarihte gerçekte yaşananlar arasındaki o zıtlık, o tezat, o uçurum.

Bize üniversitede bir hocamız Kızılderililerle ilgili bir kitap önermişti ama şu an adını hatırlamıyorum. O, yabancı bir yazardı. O da çok ağırdı anlatılanlar. Yani okurken gözyaşları içinde kalırdınız. Çok daha fazla ayrıntıyla, belgelerle, kaynakçayla falan. O zaman zaten gerçekten bir Amerikan karşıtı olup çıkıyorsunuz. Bunları okuduktan sonra içinizde bir öfke, bir nefret oluşuyor ister istemez. Bilmiyorum, o da belki fazla ama neyse, şimdi hiç o konuya girmeyelim.

Zaten bu kitapta da böyle… Biliyorsunuz, Sunay Akın istediği her şeyi her şeye bağlayabilir. Kitabın sonu yine bambaşka yerlere gidiyor. Zaten başlık bile bunu gösterir nitelikte. Yani “Kız Kulesi ve Kızılderililer ne alaka?” diyorsunuz ama merak etmeyin, hepsi bir yerde birleşecek. En iyisi ilk alıntımızla başlayalım.

“Beyaz adam ile Kızılderililer arasında ilk kan nasıl aktı? Bu sorunun yanıtını almak için Kolomb’un ilk iki haftalık süreçte ‘altın’ sözcüğünün yetmiş beş kez geçtiği seyir günlüğündeki karşılaşmayı okuyalım: ‘Kadınlar dahil hepsi anadan doğma çıplaktı. Gençtiler. Hiçbirisi otuzun üstünde değildi. Sağlıklı ve biçimli bedenleri vardı, yüzleri çok güzeldi. Saçları düz, parlak ve at kuyruğu gibi gürdü. Gözleri koyu renkli ve iriydi. Bacakları düz ve uzun, karınları yağsız ve düzgündü.’
Görüldüğü gibi Kolomb, kendisini esir pazarında gezinen bir tüccar yerine koyar!.. İlk kanın nasıl aktığının yanıtını arıyorduk değil mi? Okumaya devam edelim: ‘Onlara kılıçlarımızı gösterdik. Keskin demir silahları ilk kez gördükleri belli. Kesmenin ne demek olduğunu bilmediklerinden, bazıları kılıçların keskin tarafını tutunca ellerini kestiler.”(s.9–10)

Bu benim bildiğim bir hikâyeydi demek de istemiyorum şimdi ama bildiğim bir gerçekti. Yani daha önce başka bir yerde, muhtemelen adını hatırlamadığım bir derste hocamızın önerdiği kitapta okumuştum. Birkaç kere de duymuştum başka yerlerde. Hep böyle gözümün önünde canlanır yani.

Gerçekten ne kadar şu… Kolomb zaten yani, yüz karası… İnsan Hitler gibi bir şeymiş zaten. Yani bu Kızılderili katliamı Hitler’e de ilham olmuş. İşte tarihte böyle olaylar nasıl birbirine bağlanıyor, insanlık suçları. Onu da ileride göreceğiz. O alıntıyı da, o bölümü de almış olmam lazım. Çünkü çoğu yere aldım yani kitapta böyle uzun uzun.

Hele bir sayfayı böyle komple… Çünkü kesemiyorsunuz. Yani bu yazarın da mesela devamı var. Arada biraz bir boşluk bıraktım ve hemen yazarımız devam ediyor.

“Kolomb, Amerika’ya yalnızca bulaşıcı hastalıkları değil, insanlığın sonunu hazırlayacak olan ‘savaş’ denilen ilkelliği de taşımıştır. Kızılderililerin topraklarının işgal edildiği ilk günlerdeki yaşayışlarına Kolomb’un günlüğünün sayfalarından biraz daha bakalım: ‘Kızılderililer son derece sade, dürüst ve eli açık insanlar. Herhangi birinden sahip olduğu herhangi bir şey istenince hemen veriyorlar. Kötülüğün ne olduğunu hiç bilmiyorlar, çalmıyorlar, öldürmüyorlar. Komşularını kendileri kadar çok seviyorlar. Dünyada onlar kadar tatlı dilli insanlar yoktur. Her zaman gülüyorlar.’
Ama, Kızılderililerin yüzlerindeki gülümseme çabuk kaybolur. Çünkü, Amerika Fatihi (!) yukarıdaki sözlerinin hemen ardından şunları yazar: ‘Elli adamla bu halkın hepsini boyunduruk altına alabilir ve onlara her istediğimizi yaptırabiliriz.”(s.10)

“Ya sen nasıl bir insansın Kolomb?” denilecek bir insan. Yani bunları yazarken utanır ya. Bu kadar… Başta da “Acaba abartıyor mu?” diye düşünüyorsunuz. Bu kadar iyi insanlar diye tanıtıyorsun, tanıtıyorsun… Sonra “50 adam yeter bunları bitirmeye” gibi.

Bir de bunu işte “kaşif” diye anlatırlar. Büyük adam diye tarih kitaplarında… Günlüğü falan bir şeyi var galiba, Amerika’da da kutlanıyor. Ama birçok insan da bu konuda bilinçli aslında.

Ve şuraları okurken mesela… Bu filmin adı neydi? Avatar. Aslında Avatar filmi değil mi bir anlamda? Kızılderilerin hayatını anlatan… Onları işte uzaylı gibi gördüklerinden zamanında. Biraz da bu Amerika… Amerika bunu çok iyi yapıyor. Kendi vahşetini ya pervasızca böyle beyaz perdeye taşıyıp, sonradan güya pişmanmış gibi.

İşte şu anda Oscar törenlerinde ya da diğer alanlarda hep siyahileri kullanarak, işte Yahudileri kullanarak, güya onlardan özür diliyormuş gibi… Geçmişin hesabını veriyormuş gibi… Ama hâlâ yani onlara bu kadar iyi gözle bakmadığını da, her yerde çifte standart uyguladığını da yine görüyoruz. Ama işte yeri gelince de yine kullanmayı da başarıyorlar. Çok acayip bir reklam ülkesi gibi bir şey. Tamamen dünyayı kandırmaya yönelik.

Ve gelelim… Evet, yine Kolomb. Kolomb’dan biz de kurtulamıyoruz ama bunu bilmiyordum mesela. Bunu bence bilmek lazım:

“Kristof Kolomb, katıldığı bir yemekte davetliler tarafından küçümsenir. Kendisini küçümseyenlerin üstünde durdukları konu şudur: Bir işi oluşturmak için o işi düşünmek yeterlidir. Zeki bir insan olduğunu kanıtlamak amacındaki Kolomb, eline bir yumurta alarak sofradakilerden bunu uçlarından biri üzerinde durdurmalarını ister. Hiç kimse yumurtayı o şekilde durdurmayı başaramaz. Bunun üzerine Kolomb, yumurtanın bir ucunu kırarak dikine oturtur. Kendisine, ‘Bu zor değil,’ diye çıkışanlara da, alaycı bir tavır takınarak şu karşılığı verir: ‘Şüphesiz, fakat düşünmek gerekirdi.’
Kızılderili soykırımının mimarı olan Krifstof Kolomb’un yumurtayı kırarak önerdiği çözüm yolunu kaynağı şiddetten başka bir şey değildir. Sorun, yumurtayı uçlarından biri üstünde durdurmakken, Kolomb’un ‘darbe’si olayı bambaşka bir boyuta taşımıştır. Ortada bir çözüm değil, hile vardır.”(s.18)

Tam bu bana Büyük İskender’in o Gordion düğümünü kesmesini hatırlatmıştı ki, zaten yazar da oradan oraya da atıf yapıyor. Ben onu da ilk öğrendiğimde böyle rahatsız olmuştum. Yani bu aslında olayı çözmüyor. Bir belki pratik zeka göstergesi olabilir ama bir hile yani, aslında bir üç kağıt. Ve bununla yani nasıl övünüyor insanlar? Nasıl övünebiliyor?

Zaten ben Büyük İskender’i de çok sevmem yani. Evet, büyük bir komutan olabilir ama yani… O bu… Onun… Neyse. Büyük İskender’in de çok fanatiği olan, değişik de bir adam yani.

Koca Makedonya’nın işte adını onun yüzünden değiştirdiklerini ben duyduğumda… “Kuzey Makedonya” olmasının sebebi çünkü Büyük İskender Makedonyalı ve Yunanistan… Sanırım Yunanistan’la Makedonya arasında öyle bir çekişme varmış. “Yok, Büyük İskender bizim!” “Yok, sizin!” Bir İskender’i paylaşamıyorlar.

Ben Küçük İskender’i seviyorum. Bu bana hepsinden daha içten geliyor. Daha samimi geliyor diyeyim mi?

Bitireyim buradan… Bu sefer yine hiç bilmediğim… Gerçi çizgi filmini falan da seyretmediğim ama gördüğüm yani. Hatta benim çocukluğumda da vardı böyle, beslenme tabakların üstünde falan. Pocahontas… Adı da ne kadar güzel aslında ama tabii ki bize sunulan yalanlarla dolu bir aldatmacaymış.

“Çocukların cep harçlıklarını sömürmeye yönelik film gerçek bir aşk hikâyesinden alınmıştır. Meydan Larousse’un 13. cildinin 593. sayfasına bir göz atacak olursak ‘Rolfe, John’ maddesiyle karşılaşiriz. Bu adamın ansiklopedideki ilk tanıtımı şudur: ‘İngiliz sömürgeci…’ Pocahontas, John Smith ile değil, John Rolfe ile evlenir. Yani, filmde anlatılan aşk hikâyesi beyaz adamın sayısız yalanlarından biridir.”(s.34)

Ayrıntılarına da girmiş ama ben dediğim gibi, o Pocahontas’ın hikâyesini de bilmediğimden onları paylaşmayayım dedim. Merak edenler kitaptan okuyabilir. Ve gelelim bana Eskimoları sevdiren, hatta bana bir şiir bile okutacak olan çok uzun alıntıya.

“Eskimolar ile uzun yıllar birlikte yaşamış olan Peter Freuchen’e göre bu insanlar yaşadıkları onca zorluğa, kötü koşullara karşı iyimserliklerini asla yitirmiyorlar. Yaşantılarında önemli yer tutan bir canlı da balinadır. Birçok Eskimo, balinaların kemiklerinden yaptıkları kulübelerde yaşıyorlar. Ağacın olmadığı bir coğrafyada insanın yaratıcılığının kaçınılmaz bir sonucudur bu durum. Böylesi yapıların içinde balina eti yiyorlar ve yağıyla da ısınıyorlar. Kızılderililer için buffalo ne denli değerli ise Eskimolar için de balina aynı öneme sahiptir. Yaşadıkları yerlerin dünyanın en güzel bölgesi olduğuna yürekten inanıyorlar. Sağlık ve iyiliğin Eskimolara göre tek kaynağı vardır: Kahkaha!.. Bu sözlerin doğruluğunu bir şiirde buluyoruz:
İçimden gülmek geliyor, kızağım kırıldı diye,
Kaburgaları çıktı diye gülmek istiyorum.
Yolun ortasında buza saplanmışım, başımın çilesi.
Gülmek geliyor içimden
Oysa gülecek ne var bunda?
Şiirin, adaletin temeli olduğuna inanır Eskimolar. Davacı ve davalı köy meydanında davul çalıp şiirler okumaya başlar… İki taraftan hangisi okuduğu şiirlerle seyircileri haklı olduğuna inandırırsa davayı o kazanır!..”(s.71)

Yani ne kadar güzel, değil mi ya? Şu şiir de beş tane dızeden oluşuyor ama yani ne kadar çok şey anlatıyor. Okurken benim bile gülesim geldi. Hepimizin yaşadığı durumlar. Gerçi tabii ki benim hiçbir zaman kızağım kırılmadı ama ya, düşününce bir gülersin ya kendini… Onun gibi bir durum sanki.

Ve bu meydanda toplanıp şiirler okuyarak birbirine haklılığını ispatlama çabası… Yani bizde de zaten yok muydu âşıkların atışması? Daha sonra işte bu rapçilerin disleri, karşılıklı… Ya onlar gerçi bunun biraz yoldan çıkmış hali gibi, birbirlerine sövüp sayarak ama bu karşılıklı şiir okumak… Zaten orada halk da dinliyor onları ve hangisinin haklı olduğuna karar veriyor. Bir yandan da bir jüri gibi aslında.

Yani oradan kolay kolay yanlış bir karar da çıkmaz gerçekten gibime geliyor. Ama tabii yani günümüz insanına da “Hakkını böyle arayacaksın” desem bilmiyorum… Çok daha güzel olmaz mıydı aslında ama zor. Çok çok zor.

E gelelim idealist öğretmenlere. “Keşke böyle de bir öğretmenim olsaydı” diye düşündüm okurken. Böyle Ölü Ozanlar Derneği’ndeki öğretmen geldi biraz gözümün önüne.

“Kristof Kolomb’u anlatmak üzere Oregon’un Porta ilçesinde derse giren Bill Bigelow adlı öğretmen ön sırada oturan bir kız öğrencinin cüzdanını alır. Bu olay tüm sınıfın gözleri önünde olmuştur. Herkes şaşkındır!.. Böylesine açık yapılan hırsızlığa bir anlam veremez çocuklar. Kız öğrenci tepki göstermek zorunda kalır: ‘Cüzdanımı aldınıız…’ Ve öğretmen derse başlar: ‘Hayır. Cüzdanını keşfettim!’”(s.85)

Bu kadar güzel bir giriş. Etkileyici bir giriş. Zaten en önemli şey derste giriştir. O dikkati çekmek, öğrencilerin tepkilerini toplamak. “Burada bir şey oluyor. Burada birazdan çok önemli şeyler anlatılacak” dedirtmek lazım.

Zaten yazarımız da bakın cümleye: “Öğretmen derse başlar” diyerek giriyor. Evet. Bunun keşfetmek olduğunu öğrettiler bize maalesef. Ve yine bize zorla o bilinçaltımıza işledikleri: posta arabalarını kovalayan, ona saldıran Kızılderililer imgesi.

“Oysa, posta arabalarına düzenlenen saldırılarda öncelik soyguncu beyaz adamdaydı. Kızılderililer ancak verdiği sözü tutmayan Büyük Baba’nın askerleri köylerini yakıp, kadınları ve çocukları öldürdüğü zaman kendilerine ayrılan topraklardan geçen posta arabalarına saldırıyorlardı.”(s.95)

Orada da yani saldırmasın bu arada zaten ya. Hah, işte bu zulümler… Ama bir de Kızılderilerin yine hayvanları olan o saygısı, o sevgisini, içten gösteriş şekli…

Ve John Ford. Bilmiyorum, belki aramızda onun da hayranları vardır. Gerçi o da sonundan pişman olmuş. Çektiği yanlı filmlerden… Hatta ilk Kızılderiler açısından bakılan filmi o mu çekmiş? Çok oraları hatırlamıyorum ama şöyle bir alıntım var.

“Kızılderililerin atlara neden ateş etmediği sorusuna John Ford, ‘Eğer öyle yapmış olsalardı filmi yarıda kesmiş olurlardı,’ yanıtını verir. Şüphesiz ki, bu yanıt bir yönetmenin ağzından çıkabilecek olan beylik sözlerden biridir. Ama kovboy filmleriyle ünlenmeyi hiçbir zaman düşünmediği söyleyen John Ford asıl nedeni kaçırır ağzından: ‘Kızılderililer beyaz adamdan çok atlarla ilgilenirlerdi. Çoğu zaman yaya olarak savaşıyorlardı ve ata ihtiyaçları vardı. Ayrıca at sırtında son derece kötü atıcıydılar.’
Hayvanlara karşı son derece saygılı olan Kızılderililer için atın apayrı bir önemi vardır. Sanırım Cheyennelerin atlara ‘Güzel İnsanlar’ demeleri bi hayvana verilen değeri çok iyi anlatır.”(s.113–114)

Sonrasında da “Mustang” kelimesinin kökenine giriyordu. O da vahşi atlar mı demekti? Neydi? Başıboş atlar mı? Ama atlara yani “güzel insanlar” demesi Kızılderilerin, o Cheyennelerin dilinde en azından. Çok güzel değil mi?

Ve gelelim evet Amerika’nın Özgürlük Anıtı’na. Heykelin tarihini de uzun uzun anlatıyor yazarımız. Ben de o sayfayı komple aldım çünkü bilmiyordum bunu da.

“Fransızlar 4 Temmuz 1884 gününe yetiştirdikleri heykeli Amerikalı bir bakana teslim ederler…Ama, Amerika ‘Hürriyet Heykeli’ni ülkesine getirmekte pek aceleci davranmaz!.. Parçaları dev kutulara konan heykel New York’a 17 Haziran 1885'te getirilir. Getirilir ama öyle hemencecik parçaları birleştirilip Bedloe’nun Adası’na konmaz. Parçalar halinde limanda sergilenen heykelin neden dikilmediğini soranlara amacın heyecanı atırmak olduğu söylenerek ‘bir de birleşince görün’ yanıtı verilir!..
Oysa, asıl neden parasızlıktır. Heykelin yerine konması için yapılacak masraflar karşılanamadığı gibi New York Times gazetesi de, ‘Bronz bir kadına para vermeyelim’ diyerek kampanya başlatmıştır. Philadelphia kentinden ‘heykeli dikemiyorsanız bize gönderin’ teklifi gelince telaşlanan New Yorklular bir komite kurup para toplama kararı alırlar. Para toplama işlemi yetersiz kalınca Boston, San Fransisco, Milwarkee ve Vermont gibi kentler de özgürlük anıtına talip olurlar.
Heykelin haline acıyan yoksul bir gazeteci çıkarmakta olduğu New York World gazetesinin logosu olarak özgürlük anıtını kullanır… Ve de, okurlarına şu çağrıda bulunur: ‘Böylesi bir armağanı koyacak yer bulamıyorlar. Gelin, bu işi milyonerlere bırakmayalım…’ İşte, ne olursa bir Macar göçmenin gazetesinden yaptığı çağrıdan sonra olur!.. Yoksul gazeteci başlattığı kampanyayla para toplar. Kampanyaya katılan herkesin adını gazetesinde yayımlar. Sonra, gerekli para toplanıp, heykel yerine mi dikilir?.. Evet, öyle olur. Ama, özgürlüğü yoksul, göçmen halkın sahiplenmesinden rahatsız olan para babaları ellerini ceplerine atarak gerekli parayı hemencecik New York komitesine verirler!.. ‘Hürriyet Heykeli’ için başlattığı kampanyayla milyonerlerin yüreğini ağzına getiren yoksul gazeteci, ölümünden sonra adına ödül konulacak olan Joseph Pulitzer’den başkası değildir.”(s.127)

Demiş burada yazarımız. Ve o polislerin öfkelerinin de nereden geldiği, neden kaynaklandığını bilmiyorum. Birebir belki bu yüzden değildir ama kesinlikle bunun bir etkisi vardır.

Ve işte o para babalarının rahatsız olması, yoksulların böyle özgürlüğü sahiplenmesinden… Hemen çıkıp parayı vermesi… Ve New York Times bestseller sürekli böyle kitapların üstünde yazar. Bu New York Times zamanında “Bronz bir kadına para vermeyelim” diye kampanya başlatmış. Hey Allah’ım ya. Tarih, tarih ne kadar değişik…

Hemen bir sayfa sonrasında da şu bölüm çok önemliydi.

“Özgürlüğü bir kadın simgelese de, heykelin dikildiği yıllarda kadınların oy hakkı yoktu!.. Kendilerine ayrılan topraklarda barış içinde yaşamak isteyen ve beyaz adamın işgaline karşı özgürlük savaşı veren Kızılderililer’in ise yaşam hakları ellerinden alınıyordu.(s.128)

Bu da o iki yüzlülüğün bir başka örneği. Yani o heykel aslında çok daha anlamlı bence, çok daha başka bir şey geliyor içime. En azından artık benim gözümden… Derler ya işte: “Ne kadar çok onun sözünü ediyorsan o orada yoktur aslında.” İşte sana sürekli “özgürsün, özgürsün” deniyorsa burada bir özgürlükten bahsedilemez. Onun gibi bir şey.

Ve gelelim Marlon Brando’ya. Hazır bir ödülden bahsetmişken… Ben de mesela çok severdim Marlon Brando’yu. Baba’dır yani. Godfather filmini de çok severim. Al Pacino’ydu aslında benim orada favori aktörüm ama artık o da yerini kırdı, kusura bakmasın. Marlon Brando çok daha büyük bir adammış. Bunları da çünkü bilmiyordum ben.

“Marlon Brando’nun katıldığı ilk Kızılderili eylemi Columbia Irmağı’nda gerçekleşir. Irmağın sularında, kenarında kurulu olan kereste şirketlerinin zehirli atıklarından dolayı somonbalığı azalmaktadır. Amerikan devleti, her zaman olduğu gibi Kızılderilileri suçlar ve kendilerine yasal olarak ayrılan topraklarda balık avlamalarını yasaklar. Bu kararla Kızılderililer bir kez daha açlığa mahkûm edilmiş olurlar!..
Yasağa uymayan bir Kızılderili ile birlikte tutuklandığında bu haberin dikkat çekeceğini ve böylece sorunun tartışılacağına inan Brando bir kayık ile ırmağa açılır. Kayıkta bir Kızılderili ve daha önceden yakalanmış bir de somonbalığı bulunmaktadır. Devriye gezen polisler tarafından yakalanan sanatçı hapishaneye gönderilir ama çok geçmeden de serbest bırakılır. Vali, tanınmış bir film yıldızının Kızılderililerin direnişine ilgiyi artıracağını bilecek kadar kurnazdır. Balık yasağını delmekte kararlı olan Marlon Brando aynı senaryoyu yeniden uygular. Hasta olduğu halde soğuk bir havada ırmağın üstündeki kayıkta saatlerce polislerin gelmesini bekler. Yanındaki Kızılderiliye kendisini hiç de iyi hissetmediğini söylediğinde şu yanıtı alır: ‘Büyükannem böyle durumlarda, gülümsersen kendini daha iyi hissedersin, derdi.’”(s.137)

Yine ne kadar naif bir yanıt Kızılderilerden ve gerçekliği de olan bir şey aslında. İşte onların o kadim geleneklerinden bir bilgi aslında… Zaten bunun yanlış olması da çok mümkün değil. Gülümsersen kendini daha iyi hissedersin gerçekten. Sadece o yüzdeki o hareket… Tam tersi şekilde mesela işte kaşlarını çatarsan, o iki büklüm durursan falan da o zaman da üzgün hissedersin.

Ama biz bu bilgiyi bile şu an kişisel gelişim kitaplarında nasıl kullanıyoruz? İşte çağrı merkezlerinde… O sesi arayan insanlar eğer kurumsal bir şirkette çalışıyorlarsa karşılarında bir ayna vardır ve sürekli gülümseyerek konuşurlar. Öyle konuşmak zorundadırlar. Ya bunu öğrenince de insan, yüzündeki o çok gülümsemiyor birden, siliniyor gidiyor. Bu da ayrı bir sömürü biçimi.

Ama Marlon Brando, sen ne kadar iyi bir insanmışsın… Baba filminin zaten çekilebilmesinin de baş mimarlarından biriydi kendisi. Ve Oscar’ı da almamış, reddetmiş. Bunu hiç bilmiyordum mesela. İşte artık ne kadar böyle sansürlenmiş bu bilgiler. Bilmiyorum, belki de vardır YouTube’da falan… Kesin vardır o videolar, şeyler… Ama benim tabii biraz Oscar… Olan ben de yani reddediyorum Oscar’ı. Seyretmiyorum ve takip de etmiyorum pek.

Orayı da hemen paylaşayım sizlerle.

“Oscar ödül töreni için salonu dolduranlar, 1972'de çevrilen The Godfather (Baba) filmindeki rolünden dolayı en iyi oyuncu ödülünü kazanan Marlon Brando’yu alkışlamak üzere beklemektedirler… Ama karşılarında bir Kızılderili kadını bulurlar. Kızılderililere tarih boyunca yapılan ve de devam eden haksızlıkları protesto eden Brando, ödülü reddetmiş ve törene hazırlamış olduğu bildiriyi okumak üzere ‘Küçük Tüy’ü göndermiştir.
Oscar’ı reddeden ilk sanatçı olan Brando, Kızılderililerin gerçek bir ‘Baba’sıdır!..”(s.138)

scar’ı ilk reddeden oyuncu olmak bence Oscar almaktan daha büyük bir etiket, daha büyük bir onur olabilir. Ya, Marlon Brando işi biliyor gerçekten ya. Tabii ki o nedenle yapmıştır demiyorum ama bence gönüllerde daha çok iz bırakması gerekiyor bu sayede.

Ve son alıntım… Dediğim gibi evet, Hitler… Efsane bir oyuncudan yine efsane olan ama ters yönde… İnsan kasabı demiş mesela yazarımız da ona. Gelelim o bölüme.

Bu arada Kızılderiler için de bir toplama kampı oluşturulduğunu, onu da bilmiyordum. Hele şu son bölüm… Küçük çocuklar varsa bu yazıyı okuyan, okumasınlar. Onları da uzak tutsunlar bu satırlardan anne babaları. Şu an için en azından öğrenmesinler bunları:

“Kamplardaki sisteme hayran olan biri vardır: Adolf Hitler!.. Bu insan kasabı, Kızılderililerin toplanıldığı kamplara bir araştırma heyeti gönderir. Böylelikle de, gelen bilgilerden etkilenerek 1933'te, Almanya’nın Dachau kentinde ilk toplama kampını kurar.
Toplama kamplarında yaşamaya zorlanan Kızılderililerin yiyeceklerini sağlamak üzere birçok kişiyle sözleşmeler yapılır. Getirilen yiyeceklerin üstlerinde kullanılmaz damgası olsa da, Kızılderililere dağıtılır. Yiyicek zehirlenmesi sonucunda meydana gelen ölümler sıralamasında çocuklar birinciliği hiçbir zaman bırakmazlar!
Soğuk kış gecelerinde ısınmaları için battaniye dağıtılır Kızılderililere… Ardından, verem, kızamık, difteri gibi bulaşıcı hastalıklar boy gösterir kamplarda. Beyaz adam, savaşmadan da Kızılderilileri yok etmenin yollarını daha önce neden düşünemediğine üzülür. Bir kurşun ile ancak bir Kızılderili öldürülür. Mikroplu battaniyeler ile binlercesini katletmek çok daha kolay olmaktadır.”(s.164)

Battaniye ya… Yani böyle bir şey nasıl insanın aklına gelir? Akıllara durgunluk verecek bir şey yani, gerçekten… Güya yardım ediyormuş gibi ya. O insanlardaki o travmayı bile ben düşünemiyorum ya. Neye güvenecek bu insanlar? Artık ömür boyu yani… Üstüne bir, oradan da bir… Sağa soldan kurtulabilirsin. Battaniye alamazsın herhalde. Üşümeyi yeğlersin. Hele şu, bir de işte soğuk kış günlerinde… Çok daha etkiledi beni bu bölüm.

Kitap da böyle devam ediyor işte, değişik değişik hikâyeler ve Sunay yakın yine işte “O çocuk kimdi? O kişi kimdi?” diyerek tarihin tozlu sayfaları arasında bize gezdiriyor. Sonra evet, Kız Kulesi’ne de geliyoruz. Oralardan çok alıntılarım yokmuş. Bu benim son alıntımdı.

Beni buraya kadar dinlediğiniz için, zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederim. Öyle böyle Amerika’dan falan dinleyenler de varmış. Bilmiyorum. Onları görünce bir bakmıştım şöyle “Hangi eyaletler?” diye de şu an hatırlamıyorum. Kim bilir belki Kızılderililer de vardır. Buradan onlara da selam göndermek istiyorum. Kızılderili dostlarımıza. Eskimo dostlarımıza… Sanki dinleyecekler beni. Türkçe bilmiyorlardır diye düşünüyorum ama belli de olmaz.

Gerçi ben bu kayıtların yani yabancı dile de çok kolay çevrilebileceğini hayal ediyorum. En azından ileride… Şu an belki olmuyor ama şu an ben bu sesleri metne bile çevirmekte zorlanıyorum ama bir gün inanıyorum ki bu konuşmalarım da çok kolay bir şekilde istenilen dile çevrilecek ve siz o zaman görün. Bütün dünya hesap sorabilecek. Yani kendi memleketimizde dinlenemedik belki ama olsun, olsun. Bizim zaten amacımız dinlenmek değil. Sağlık olsun da çalışalım, değil mi?

Zaman geçince ben de Eskimo gibi gülme odaklı bir insan olarak Hitler’in bu alıntısından sonra… İşte bu da bir savunma psikolojisi belki de, bir refleks olarak konuyu çarpıtıp hiç alakasız şeylerle zihnimi dağıtmaya çalışıyorum. Ne yapayım? Oturup ağlamanın da çok bir faydası yok. Ağlamamanın da faydası yok. Bir şekilde o mental sağlığımızı da korumak zorundayız. Çok güçlü olmak zorundayız. Yani gerçekten dünyaya, gerekirse Amerika’nın karşısında bile çıkıp “Dur arkadaş, ne yapıyorsun?” diyebilecek konumda olmamız lazım ki bu zulümleri engelleyebilelim, diyeyim ve tekrar bitirmeye çalışayım bakalım, bu sefer olacak mı? Vakit ayırdığınız için çok teşekkürler.




24 Mart 2025 Pazartesi

Sıradışı Bir Ödül Töreni

 

Sıradışı Bir Ödül Töreni, Gerçek Nezaket, Eğlencenin Sonrası ve Okuldan Kaçıp Pikniğe Gitme Hikâyem

Mustafa Kutlu’nun sıradışı bir hikâye kitabıyla karşınızdayım: Sıradışı Bir Ödül Töreni. Bu renkli kapaklı, havai fişeklerle bezeli 153 sayfalık bu kitabı başladığım gibi bitirdim.

Bu yazı kitap hakkında tat kaçıracak bilgiler (spoiler) içerebilir.

Benim okuduğum kitap Dergâh Yayınları’nın Eylül 2013 tarihli 3. baskısıydı. Tam da Sencer Olgun’un Beyaz ve Kara kitabını bitirdikten sonra okumuştum bu kitabı. Sencer Olgun’la olan, o biraz imza günü niteliği de taşıyan toplantımızdan sonra okumuştum bu kitabı ve tevafuk oldu işte o da bahsetmişti aslında bizim bu okuma grubumuzun daha resmi bir hale gelmesi hatta keşfettiğimiz, beğendiğimiz yazarlara böyle bir ödül gibi bir şey verseniz ne güzel olmaz mı, demişti. Öyle bir fikir sunmuştu bize. Ve ben de hemen ondan sonra, bu kitap da elimdeydi yani aslında ama bunu da bir işaret olarak görerek hemen başladım ve tek seferde de bitirdim. Mustafa Kutlu oldukça akıcı bir şekilde çok şey anlatmış sadece 153 sayfada. Ve dört alıntım var, olay örgüsünden bahsedip bahsetmemek konusunda biraz kararsızım.

Kitap, hiç beklemediği şekilde bir ödül alan bir yazarın o ödül töreninden haberdar olmasıyla başlıyor ve ondan sonra birden onu -o Aziz Bey’i- unutuyoruz ve bambaşka bir hikâyeye giriş yapıyoruz. Yani nereden geldik buraya diye düşünürken, işte o ödül töreninin nasıl karşımıza çıktığını, o derneğin kuruluş sürecini ve Nezaket Hanımı tabii ki tanıyoruz. Nezaket Hanım, çok şahsına münhasır bir karakter. Mustafa Kutlu’nun kitaplarında görebileceğimiz o güçlü kadınlardan. Yani şunu söyleyebilecek bir karakter, ilk alıntım ondan:

“Nezaket Kenan’ı az ileriye götürünce açtı ağzını yumdu gözünü. Kenan’ın babası Dursun bayağı meraklanmıştı. Ne konuşuyorlar acaba. O sırada Nezaket Kenan’a şunları söylüyordu:
-Bak aslanım. Nurdan sana âşık. Sen de boş değilsin. Kız yanıyor. Söyle anana-babana gelip istesinler. Usul böyle, yazık kıza. Delikanlı ol biraz.”(s.39)

Bu birkaç cümle o kadar etkili ve tesirli ki, bunları böyle dile getirmek, söyleyebilmek o kadar da zor ki… Çünkü Nurdan bunu ilk öğreniyor: Nurdan’ın Kenan’a olan aşkını, ama Kenan’ın bir adım atamadığını. Ve bu işi böylece çözüyor.

Nezaket böyle bir insan — tam bir çözüm odaklı, tam bir hareket ve icraat insanı. Kendisini geliştirmiş, bulunduğu çevrede parmakla gösterilen bir insan haline gelmiş. Yani kaymakamları, valileri, belediye başkanlarını etkileyebilecek kadar özgüvenli; onlara hatta iş öğretecek kadar, akıl verecek kadar, çok da doğru çıkarımlar yapacak kadar bilgili ve yetenekli bir karakter.

Bence bu kitabının baş karakteri o. Her ne kadar ödül alan bir yazardan bahsederek girsek de konuya, o ödül de zaten Nezaket’in fikriyle çıkıyor ortaya. Ve Nezaket bu kadar nazik bir şekilde… Çok da nazik gibi gelmese size, aslında asıl nezaket budur yani: aklından geçenleri sansürsüz şekilde söyleyebilmek, insanları alıp karşına hiç eveleyip gevelemeden.

Ama öte yandan, biz erkeklerin özellikle düştüğü hata — hemen kabarmak, köpürmek, sinirlenmek, o öfkeye olan, şiddete olan meylimiz… İki anım da hemen bununla ilgiliymiş, onu paylaşayım sizlerle.

“Oğlan büyümüş sekiz on yaşına gelmişti. O çağa ulaşmış çocuğa el kaldırmak olmazdı. Çünkü artık izzet-i nefsi oluşmuş akı karadan seçmeye başlamıştı. Bu dönemde çocuklara yapılan baskı, hele ki şiddet aksi tesir yapardı.”(s.50)

Evet, bu benim hep hissettiğim ama nasıl dile getireceğimi çok bilemediğim bir konu, izzet-i oluşup da akı karadan seçmeye başlaması… Daha 8–10 yaşlarındayken ben de, evet, kendimi hiç 8–10 yaşında bir çocuk gibi hissetmezdim. Okula başlamışsın, büyümüşsün, kendi kararlarını alabileceksin… İşte 8–10 yaş zaten. Bunu okurken de “18 mi acaba?” diye düşünmüştüm. Hatta bir ara beynimde bana bir oyun oynamıştı. Çünkü o, bir de 18'de de olur ya — “Artık büyüdüm, kendi kararlarımı alırım.” 18 çok geç yani bunun için. Gerçekten insan kendi kararlarını aslında 8–10 yaşında almaya başlıyor; bunun farkında değiller anne babalar.

Ve şiddet… Yani geçtim şiddeti, böyle emri vaki, böyle emir verir şekilde konuşmak: “Şunu yap, şunu et.” Ya bunlar bile bana çok ters etkilerdi. Babam bunu işte nasıl çözdü? Bana hiçbir şekilde — yani geçtim el kaldırmayı — emir bile vermezdi. Yani “Şöyle yap, şöyle et” demezdi. Çünkü biliyordu ki onu dediği anda ben onu yapmayacağım. Öyle, hatta inadına bunun zıttını yapacağım. Çünkü bir şeyi benim yapabilmem için o şeyi istemem, kendi içimden gelmesi lazım. “Öyle silah zoruyla bile yapmam” derler ya, öyle de bir inatçılık mı diyeyim artık…

Ve bence bu, özellikle çocuklarda çok fazla olan bir şey. Ben o yüzden kimseye laf söylemem kolay kolay, daha çok davranışlarımla göstermeye çalışırım bunu. Hele ki şiddet zaten… Yani ters etkisi o. “Dayak arsızı” çocuklar görüyorum böyle, bazen eskiden daha çoktu. Yani ne kadar annesinden babasından dayak da yese, hâlâ bildiğini okur. Yani o çocuk hiçbir şekilde iflah olmaz. Şiddet çözüm değil.

Bunu işte, acaba devletler çapında nasıl yapmak gerekir? Savaş da çünkü çözüm değil zaten. Sizi savaştıranlar, size o silahı satmaya çalışanlar oluyor aslında. Bilmeden onlara hizmet ediyorsunuz ya da bilerek… Ya da bilerek, maalesef.

Neyse, neyse… Şimdi biz sıradışı ödül törenimize devam edelim. Ve evet, şimdi daha az önce Kenan’a nasıl konuştu Nezaket, ama işte kendi başına gelince hiç de öyle olmuyor. Hayat işte sizi böyle sınar ve apışıp kalırsınız.

“-Öyle, işimiz bitti gibi, ben bir kaçamak yaptım. Nezaket, yeniden denize döndü. Yavuz devam etti:
-İyi ki yapmışım.
Bu açıkça bir davet idi. Âlemde yırtık kızlar var. Onlar olsa hemen açılış yüzbaşıya, ilk görüşte vurulduğunu söyler. Ama Nezaket öyle değil. Ağır, vakur.
-Bir daha gelir misiniz, diye sordu.
Yavuz:
-Bilmem, kısmet, dedi.
-Hani buradan ikmal yapıyordunuz.
-Her zaman olmuyor.
-Bir daha karşılaşmak meçhule kaldı yani.
Nezaket iyi bir hamle yapmıştı, Yavuz bocaladı.
-Çok isterim. Ama geleceği kim bilebilir ki?
Nezaket’in sesinde bir kristal.
-Doğru.”(s.80)

İnsan kendi başına gelince birden böyle karar veriyor işte. Yani buradan da biraz ben şu dersi çıkardım: İnsanlara “Ya sen ne yaptın ki seni dinleyeceğiz?” gibi yaklaşım ne kadar yanlış… Daha az önce de mesela kendim için dedim: Daha çok o davranışlarla örnek olmak belki gerekir.

Ama bazen de bazı şeyleri insanlar bilir ama yapamaz; yani elinden gelmez, imkânı yoktur. Ama bu, onun yanlış söylediği ya da yanlış yönlendirdiği anlamına gelmez. Ondan da yani yine bir şeyler öğrenebilirsiniz. İlla yaptıklarına değil, bazen insanların sözlerine de dikkat etmek gerekiyor ya.

İyi bir jokey olmak için önce at olmaya gerek yok. Her şeyi böyle yaparak öğrenecek olsak, zaten bugünlere gelemezdik. Ama bazı şeyleri de işte tecrübeyle öğreniyorsun, bazı şeyleri de yaparak öğreniyorsun, zamanını vererek…

Kitapta geçince gerçekliğini ben de merak ettim: “Acaba var mı böyle bezler, kumaşlar?” diye. İnsan heves ediyor, keşke olsa ki… Ben yani parfüme öyle pek düşkün olan biri değilim. Özellikle o yoğun kimyasallar, şeyler falan bana biraz itici de geliyor. Öyle yoğun kokuları özellikle çok sevmem. Ama ben bile böyle bir kumaş “Keşke olsa…” diye bir iç geçirdim burayı okurken.

“-Kadın bezleri şöyle bir eliyle yokladı. Uzmanı bu işin. Bir sevinç çığlığı attı. Hayırdır dedim. Gözleri parlayarak ‘Ben ömrümde böyle yumuşak bez görmedim. Pamuk evet ama bu başka. İnsanın tenini okşuyor, hafif bir de koku lavanta mı, leylak mı nedir.’ Kadınlar lavanta dediler. Yanlarında bir tasta lavanta suyu var. İpliklere el attıklarında önce suya sonra ipliğe dokunuyorlar. Bu koku bezden hiç çıkmıyor, ebedi parfüm. Kadın çok rica etti bu bezin, bu yumuşaklığın sırrı nedir diye, nineler söylemedi, meslek sırrı imiş, ancak bir çırak olur yetişir, kalfa olur, tezgaha geçer o zaman söylerlermiş.”(s.86)

İşte şu ninelere baksak köylerde böyle nice hazineler var! Çırak olmadığından kaybolup giden meslekler… Kitap biraz aslında onu da anlatıyor.

Dernek kuruluyor ve köyün böyle bu zenginliklerini nasıl değerlendirebiliriz diye bir ödül töreni düzenliyorlar. Bir de konserde dünya yıldızı — o megastar gibi çok büyük bir sanatçı (ismini de vermiyor tabii ki yazarımız) — ama biraz da bir yardım organizasyonu gibi olsa o zaman gelirler diye bir fikir sunuyor Nezaket. Ve gerçekten onu da ikna ediyorlar. Biraz bu bezleri almaya gelen modacı kadının da tabii etkisi var; çünkü o da o bezleri tekrar alabilmek, bu işin ölmemesi, o üretimin devam etmesi için…

Ve bu ödül… Maliyeci yazarlar mıydı? Bir ansiklopedi yazan Aziz Bey’in o ödülü alma hikâyesi biraz… Oralar da komikti. Yani oralar büyük ironiler de barındırıyor. Kitabın sonu… Sonu yine çok etkileyiciydi.

Ben de onu düşünürüm biraz: bu nasıl diyeyim, o böyle organizasyonlardan sonra bitimine… Konfetileri mesela ben hiç oldum olası sevmemişimdir, bana çok öyle… Belki güzel de görünüyor ama aslında… Ve sonra oralar nasıl temizlenecek diye düşünen bir insanım. Havai fişekler yani… Hayvanlar ölüyor onun yüzünden, kuşlar can veriyor. Böyle bir şey doğayı zehirliyor. Yılbaşlarını çok sevmememim, o kutlamaları sevmememim en büyük nedenlerinden biri de bu yani. Bu eğlence tarzının bir de sonrası var; sonrasını görüp hiç düşünmüyor mu acaba insanlar? Hiç rahatsız olmuyorlar mı? Bana biraz onları da düşündürdü yazar.

Biz de mesela lisede… İşte o benim bahsettiğim arkadaşlardan biriyle bir keresinde pikniğe gitmiştik. Bayağı böyle 20 lira mı ne toplamıştık kişi başı ve 80 lirayla işte mangal, onun kömürü… Ondan sonra etler, tavuklar, her şey almıştık. Yani artık ne kadar bereketli bir paraydı o zamanlar! O da işte bizim harçlığımıza göre bir şeydi ama… Bütün bunlara ek olarak yeni bir futbol topu almıştım. Onu da… Yani sabahtan akşama kadar yiyip içip, bir de futbol oynayıp iki takım işte maç yapıp, ondan sonra yani güzel oynayarak dönecektik. Ama tabii öyle olmadı.

Çünkü benim bu haylaz arkadaşlar, ayrıca bir de işte nasıl diyeyim… Bana “aslan sütü” derdi bir tanesi, illa tutturmuş öyle bir büyük bir… Küçük artık, neyse artık hangisini aldılar onu da çok hatırlamıyorum. Bir de işte küçük o şişeler, şeyler… Adını bile yani burada zikretmek istemiyorum o içeceklerinin. Ama öyle bir şey olmuştu ve ben de tabii ki kullanmıyorum böyle alkol falan — sadece sağlıktan ötürü de değil — ve kesinlikle demiştim arkadaşlara: “Ben bunun için para toplamam, alacaksanız kendiniz alın, ortaya toplanan paradan almayın kesinlikle, ben paramın ona gitmesini istemiyorum.” Onlar da anlayışlı çocuklar zaten, tabii dediler yani. Onlar ayrıca kendi aralarında bir para topladılar.

Ve ben de bir yandan gözlüyorum: “Yani bunlar şimdi ne anlıyorlar bundan, ne yapacaklar?” Ya çocuksun işte, anlamıyorsun… Biraz şu an mesela fark ediyorum: o ortamda aslında bulunmak bile doğru değil. Ben orada o an işte meyve suyu falan içtiğim için kendimi iyi hissediyorum, sanki doğru bir şey yapıyormuşum gibi ama… Dediğim gibi bir yandan onları da gözlüyorum.

Güzel başlayan gün daha sonra onların kusmaları yla, şeyleriyle, rezillikleriyle bitti yani. Ne yediklerinden bir şey anladılar ne doğru dürüst o maça devam edebildik. O sıcak falan, o güneş de çarptı onlara. Tam bir rezillikti yani. Bu da böyle bir anım.

Yani anlamıyorum… Bir de o diğer arkadaş, zaten o illa işte “aslan sütü” diye ısrar eden, bir tek o içebildi onu. Onun tadını da beğenmedi: “Bu ne oğlum falan, berbat bir şeymiş, nasıl içiyorsun bunu?” diye işte… Biraz böyle o “biz artık çocuk değiliz, büyüdük, adam olduk” gösterisini böyle… Sanki o ilkel kabileler gibi, hani Afrika’da da işte çocukları gönderirler diyorlar ya, işte aslan, kaplan falan avlamaya öyle ispat edecek yani büyüdüğünü… Maalesef bizde de bazen böyle işte bir şeyler içerek, tüketerek bunu göstermeye çalışan zihniyet var hâlâ.

Bilmiyorum niye anlattım bunu. Çünkü okurken aklıma gelmişti, dedim bunu anlatayım ama kitapta geçtiği yerleri almamışım. O yüzden sanki çok durduk yere anlatıyormuş gibi oldu ama kitabı okuduğunuzda ya da okuduysanız, siz de belki daha iyi anlayabilirsiniz beni.

Mesele sadece ödül almak, ödül vermek değil… Organizasyonu da nasıl yaptığınıza göre yoksa böyle “sıradışı” bir hale gelebilir tören diyeyim ve burada bitireyim. Bu kitap zaten biraz böyle kısa hikâye tadında, çok kolay okunan bir kitap. O yüzden bugün de böyle kısa bir yazı olsun.




20 Mart 2025 Perşembe

Mahur Beste

 

Mahur Beste, İstediği Gibi Bir Hayat Yaşayamamak, Çekingenlik Suçu ve Gösteriş Oranı

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Mahur Beste’sini sonunda okuma grubum sayesinde okuyabildim. Tanpınar benim hep okumaya korktuğum bir yazar olmuştur. Neden bilmiyorum.

Press enter or click to view image in full size
Bu yazı kitap hakkında tat kaçıracak bilgiler (spoiler) içerebilir.

Galiba onun ilk okuduğum kitabı da Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ydü ve hayran olmuştum bitirir bitirmez. Hatta inanamamıştım böyle bir kitabın bizim ülkemizde yazılmış olduğuna. Kendi düşüncelerime de çok yakın bulmuştum orada yazılanları. Sonra ne oldu araya hangi kitaplar girdi hiç hatırlamıyorum ama çok uzun bir ara vermiştim Tanpınar okumaya. Aradan yıllar geçtikten sonra Abdullah Efendinin Rüyaları’nı okumuştum ve yine çok etkilenmiştim. Ama işte şu an nereden baksam yine üzerinden birkaç yıl geçmiştir ve ben yine çok merak ettiğim Huzur kitabını okuyamadım hâlâ. İşte hayat biraz da böyle bir şey. Karşıma Mahur Beste’yi çıkardı.

Ben bu kitabı Dergâh Yayınlarının Ekim 2018 tarihli yirminci baskısını bulup okudum. Unutmadan şunu da söyleyeyim, yazarımız bu romanı büyük bestekârımız Eyyubî Bekir Ağa’nın ruhuna ithaf etmiş. Söylemezsem eksik kalır gibi hissettiğim için özellikle belirtmek istedim.

İlk alıntım sadece bir cümleden oluşuyor ama yazması mı daha zor yoksa okuması mı diye düşündüm şimdi de tabii ki yazması daha zordur ama yazan Tanpınar olunca insan bundan bile emin olamıyor:

“Fena olan şey, bütün bunlar olup biterken, Fatih Camii’nde birdenbire kaybettiği merhum babasını bir cuma kalabalığı arasında ararken, yahut Şerife Hanım’ın geçen gün kendisine İstanbul’dan aldığı o pantuflaların içinden bitmez tükenmez bir yığın kedi yavrusunu teker teker tıpkı bir hokkabazın cebinden veya şapkasından bir yığın eşyayı çıkarması gibi, çekip çıkarırken hep o hissi, bundan böyle istediği gibi yaşayamayacağı, hayatının ahenginin bozulmuş olduğu hissini kendisinde hazır bulması, nefsine karşı büyük bir hata ve ihmalde bulunanların duydukları o keskin azabı -Behçet Beyefendi bu duygudan bütün ömrünce kurtulamamıştır- duymasıydı.”(s.8,9)

Dediğim gibi, tek bir cümle Behçet Bey’i anlatan en iyi cümlelerden biriydi. Hemen kitabın başında… Ama biraz da, yani, hepimizi anlatmıyor mu bu? “Bundan böyle istediği gibi bir hayat yaşayamayacağını ya da hayatının ahenginin bozulduğu” hissi… Bilmiyorum, ben yaşıyorum bazen. Gerçekten oradan devam etmesi çok kolay değil.

Kitabımızın kahramanı Behçet Bey biraz zor bir karakter. Aslında hayat ona karşı zor da diyebiliriz. Biraz babasının gölgesinde kalmış ya… Bu kitapta bile başka karakterlerin gölgesinde kalan bir karakter.

Bu arada, yani şu an ne oldu bilmiyorum. Kuşlar acayip ses çıkarıyor arada. Kargalar geçiyor falan… Yani yapacak çok bir şey yok. Kusura bakmayın. Bu yüzden biraz bekledim, belki geçer diye. Ama yok maalesef. Hitchcock’ın filmi miydi “Kuşlar”? O da çok korkunç bir… Neyse, onlar eşliğinde bari devam edelim. Behçet Bey’in artık şansına böyle bir ortam denk geldi. Biz geçelim Behçet Bey’in o Molla babasına, Molla Bey’e…

“O sene babası, hünkârın ani bir kararıyla Mekke kadılığı verilerek, İstanbul’dan uzaklaştırıldı, İsmail Molla Bey’in çok ölçülü olmakla beraber, bir yandan da pervasız olan mizacı, her türlü entrikanın -dışında hiçbir zevkini ihmal etmemek şartıyla- o sağlam yaşayışı, çoktandır dikkati çekmişti. Son zamanlarda ise, Molla Bey, mizacının emrettiği bu hayatı adeta bir nevi çekingenliğe dökmüştü. Bir saray, birçok tasavvurları affedebilirdi; fakat istiğnayı, uzleti affedemezdi. Bunu bilen dostları, zaman zaman kendisini ikaza çalışmışlar, ‘Molla Bey, vazgeçin bu çekingenlikten, hoş görülmüyor.’ demişlerdi. Fakat Molla aldırmadı. Daha doğrusu, yeniden ikbalin yükünü taşımak kudretini kendinde bulmuyordu. Hatta bir defasında, gene böyle bir nasihata cevap olarak: ‘Selâmlığımı o lüzumsuz misafir kalabalığından temizlemek için tam altı yıl çalıştım; rahatımı bozamam.’ demişti.”(s.27,28)

İsmail Molla Bey’den çok da beklenmeyecek bir çıkış ama onun da sağı solu işte çok belli olmuyor. Ve bu çekingenliğin hoş görülmemesi… Yani ben de bunu çok anlayamıyorum, biraz çekingen de bir insan olarak. Gerçi çekingen miyim, içe kapanık derler bazıları… İçe dönük tabiri daha doğru sanırım. Ve ikisi birbirinden de farklı ama böyle yani…

Çok hiperaktif gibi oradan oraya koşturmak bana hiçbir zaman hoş, güzel gelmedi. Gerçi bazen öyle insanlara da hayran oluyorum görünce, onların enerjisine, yaşama sevinçlerine. Ama böyle kalabalıklar yani, insanlarla uğraşmak, sürekli laf yetiştirmeye çalışmak… Ne bileyim, bana da yani çok zor geliyor. Ama bu özellikle devlet kademelerinde gerçekten hiç hoş görülecek bir şey değil.

Bize komutanımız demişti askerdeyken (yani hiç unutmuyorum): “Askerliğin %95'i gösteriş.” Çok böyle uzun boylu, çok yakışıklı gibi bir askerdi zaten. O personel sınıfında öyle asker çıkmaz normalde. O işte böyle içinde kalmış, komando falan olmak istiyor, bütün eğitimlere, şeylere hep onu gönderiyorlardı rütbesi düşük olmasına rağmen. O da seviyordu yani o tarz sporları, aktiviteleri. Biz böyle oflaya puflaya her gün, her gün bot boyarken… “Yani ne anlamı var bunun? Niye yapıyoruz?” gibisinden bir sorgulama herhalde onun da kulağına çalınmış olacak ki “%95'i gösteriş” demişti.

Çok saçma yani, böyle bir şey olabilir mi? Ama bu oran yani ne özel sektörde ne kamuda çok daha düşük değil. İşlerin de maalesef büyük bir oranda gösterişe dayanıyor. İşte o “itibardan tasarruf olmaz” muhabbeti biraz daha.

İşte geçen asansörde benim yaşadığım… Artık bu aralar ya bizim işte her an böyle acil bir durum olabildiğinde laptopla geziyoruz. Yani bütün ziyaretleri hem de en son eve de getiriyorum. Artık başlarda biraz yadırgadım ama alıştım da, yani artık bir ağırlık da yapmıyor. Ve çantada şey görünüyor yani böyle kocaman, işte sanki bir yere gidiyoruz gibi… Neyse işte.

Geçen öyle asansörde komşumuz işte: “O ne iş yapıyorsun, nereden görüyorsun?” falan filan, yine bir muhabbet… “Hesap kitap işleri” dedim, genelde de öyle diyorum soranlara. Yani çok da ayrıntı vermeye gerek yok gibi. “O maşallah, maşallah!” falan yaptı.

Ondan sonra daha önceden de işte… Mesela eşofmanlarla falan sabah çıktığımda, yine kütüphanelere, şeylere veya işte yürüyüşe, koşuya… O zaman gördüğünde böyle ısrarla: “Çalışmıyor musun? İşe başladın mı?” falan diye sorardı. “Yok” derdim. O zaman bir yüzü değişirdi: “Nereye gidiyorsun zaman sabah sabah?” gibi… O zaman şey derdi: “Olsun, olsun, bulursun yakında.” Halbuki ben işte aradığım da bir dönemde değildim yani o zaman. Ama yok, sırf o görüntü rahatsız ediyor insanları.

Yani ilginç bir şekilde bir faydaları da olmuyor. “Gel bak şurada şöyle bir iş var” diyen de çıkmıyor karşına ama yani belli bir yaştan sonra özellikle insanların… Nasıl diyeyim, iyi gözle bakılmıyor diyeyim mi, daha fazla uzatmadan… Halbuki bence yani asıl o zaman “maşallah” demesi lazımdı. Ama yok işte, şimdi düzgün böyle elbiseler, işte takım elbiseler, paltolar, elde kocaman çanta olunca bir şey zannediyor insanlar. Halbuki o iki insan aynı insan.

Yani bu arada biraz burada kendime benzettim ama yani Behçet Bey’in babası İsmail Molla Bey’le de sadece bir hususta daha yakınız: O da kitaplara düşkün o kadar. Onun haricinde tamamen gerçekten benim de bir zıt karakterim. Ve burada kitaplarla ilgili ilginç bir çıkarımı var yazarımızın. O yüzden burayı da hemen paylaşmak istiyorum.

“Büyük bir okuyucu olan Molla Bey için kitap da kadın gibi bir şeydi; yani okunduktan sonra başından atılırdı. Yalnız, biri diğeri gibi rahatsız edici olmadığı için, -kitap unutulmaya razıdır, fakat kadın razı olmaz- bir köşede kendi kendine durmasında bir mahzur yoktu. Ev genişti; okunmuş kitap bir servetti. Hâlbuki Behçet öyle değildi. Kitabı okumaktan ziyade, onunla meşgul olmasını severdi. Meselâ, daha on iki yaşında kitap ciltlemeyi öğrenmişti. Nereden? kimden? Bunu bilen yoktu. Fakat öğrenmişti, hatta Molla’nın bir kere bakıp şuraya buraya attığı kitapları ciltlemeye başlamıştı. Bazen hiç açılmamış bir kitabı, yapraklarını kesmeden ciltlediği bile olurdu. Sade bu kitap hikâyesi baba ile oğul arasındaki mizac farkını göstermeye yeterdi.”(s.30)

Yani gerçekten çok birbirinden çok farklı baba ve oğul. Bunu biz de okuma durumunda biraz tartıştık. “İnsan oğlunun biraz kendisine benzemesini ister” demişti bir arkadaş yani. O bana biraz tuhaf gelmişti. Yani ister mi gerçekten? İstemeli mi ya da bilmiyorum… Bana sanki istememesi lazım gibi geliyor. Ama tabii benim bir çocuğum olmadığı için…

Kendine benzemesi evet hoşuna gidebilir, kendini görürsün bazı davranışlarında, şeylerinde. Ama farklı olması da bence çok daha kıymetli değil mi? Sonuçta bu işte bir fabrikasyon ürün değil ve zaten ister istemez benzeyecek birçok yönde, özellikle gördükleri… Gördüğü bir şeyi kopyalayacak yani çocuk. Ama bazen işte böyle içten gelen bir motivasyon da oluyor, işte hiç görmediği, etmediği bir şey… 11–12 yaşında çocuk kitap ciltçiliğine heves ediyor. Kullandıkları diğer aletler böyle altın tozuyla da yapılıyormuş sayfa kenarları. Ama onun yerine işte daha ucuz, daha uygun sarı bir kağıt kullanılıyormuş. Yani hiç benim aklıma gelmez öyle bir kitabın sayfalarının kenarlarını altın tozuyla kaplamak… Ne bileyim yani. Dış o kapakları, ciddi kitaplara evet tabii ki çok daha güzel muhafaza ediliyor, çok daha uzun ömürlü. Ama önemli olan onun içindekiler, içinde ne yazdığı.

Ve bir kitap bitince bazen evet bir duygu, bir bağ oluşabiliyor. Onu gözünüzün önünde dursun, kaybolmasın istiyorsunuz, özellikle içine bir notlar, bir şeyler yazdıysanız. Ama bence ondan kurtulmak lazım yani, başınızdan savması lazım. O kitabı okuyup içindekilerden alabileceğinizi alıp ondan sonra yeni bir kitaba geçmeye bakmak lazım.

“Kitap unutulmaya razıdır” diyor “ama kadın razı olmaz.” Bu kitapta bir kadın-erkek ilişkileri de çok değişik, çok farklı yönde ele alınıyor. Bir Molla Bey hemen buradan iki sayfa sonra yine oğluyla başından bir şey geçiyor. Ve işte burası… Burada da o ikinci cümle özellikle beni etkilemişti.

“Molla Bey, bu geceden sonra da Behçet Bey’i sevmedi. Onun bir şeyi sevebilmesi için beğenmesi lâzımdı.”(s.32)

Evet işte bu: sevmek ve beğenmek arasındaki uçurum. Aslında çok yakın zannediyoruz biz onları ama çok farklı şeyler bunlar. Herkes böyle beğendiği şeyi hemen “sevdim” zannediyor ama sevmek işte o kadar kolay değil. Ya da kolay mı aslında? Kolay da, eylemler de sonuçta pratiğe ihtiyacı var. Sürekli nefretle, kinle beslenirseniz sevmek size zor gelebilir. Ama bir şeyi sevmek için beğenmen gerekmiyor ya…

Yani ben evet bu zihniyeti çok beğenemiyorum diyeyim, yani benimseyemiyorum. Öyle olmaması lazım o zaman. Çünkü sadece estetik şeyleri seversiniz, sadece göze hitap eden… İşte bu herkesin o tek tipleşme, modayı böyle çılgınlar gibi takip etmek, hep aynı şekilde giyinmeye ya da işte süslenmeye ihtiyaç duyulması bunu gerektiriyor. İnsanlar sizi beğensin ki sevsin ama böyle olmaması lazım o zaman. Yani çirkin insanları sevemeyecek miyiz? Sevilmeyecek mi onlar da? İnsan değil mi?

“Çirkin” derken de burada bunu söylemek bile artık ne bileyim yani zor ki… Kıstasları da değişiyor kültürden kültüre. İşte eskiden mesela şişmanlık bir zenginlik göstergesiyken… Şu an şu an değil, gerçi o da kırıldı ama bir dönem o sıfır beden zaaf, zayıf bir deri bir kemik demek gibi hiç de sağlıklı da olmayan aslında moda olmuştu. Şu anda yine… Yani yine olmayacak şeyler aslında isteniyor insanlardan: hiç göbek olmasın ama işte dolgun vücut, işte saçlar şöyle, gözler böyle, dudaklar şöyle… Yani işte bir boy mesela. Boy kıstası: birisinin güzel ya da yakışıklı olması için belli bir boyda mı olması lazım?

Olması gerekiyor tabii çok kısa olunca evet problem ya da çok uzun olduğunuzda belki… Ben mesela hiç onu hayal edemezdim, uzunluk nasıl şey olur işte… Bak Mesut Süre, sürekli 2 metreden de uzun bir adam, komedyen… Komedyen değil de yani onu yediriyor yine ama zaman zaman bahsediyor: “Yani bir 15–20 cm kısa olsam ne kadar iyi olurdu” gibi. Ben de onun tam tersi, “bir 15–20 cm daha uzun olsam ne kadar güzel olurdu” diye yıllarca düşünen bir insandım.

Behçet Bey’in de böyle bir durumu var: Babasından 40 cm kadar kısa bir insan, ev kendi eşinden yine daha kısa. O yüzden de böyle biraz hor görülüyor. Bir de işte o gösteriş, o şekilcilik… Ben de böyle zaman zaman aşağılandığım anlar olmuştur yani, sırf boy yüzünden. Böyle Allah’tan yani o kadar kaba değil insanlar yanımdayken şey yapmıyorlar ama arkamdan özellikle görüyorum yani, duyuyorum. Bu kısa boy biraz böyle solaklığa da benziyor yani… Hiçbir aleti de solaklara özel yapmazlar ya. Yani ben de çoğu yere uzanamam, yetişemem falan… Yani bilmiyorum, bence çok uçuk yapılıyor zaten bu evlerdeki mutfak dolapları, şeyler… Tavana kadar kim zaten oraya yetişecek?

Ve bizim zamanımızda işte o folik asitler olmadığından… Şu an bütün gençler maşallah, yani hepsi… Onların yanında biz de iyice kısa kaldık. “Yapacak bir şey yok” derler ya… Yani hiç de sevmem bu sözü ama yazının başında da kullandım galiba, çok kullanmamaya çalışıyorum ama boy için yani gerçekten yapacak bir şey yok bir yerden sonra.

Ve kilo tarafında olmadım hayatımda hiçbir zaman ama bazı insanlar için kilo da bu şekilde yani… Belli bir yaştan sonra kilo vermek hiç kolay değil, hatta bazıları çeşitli hastalıklardan dolayı o kilolara sahipler, o kiloları veremiyorlar. Sadece mevzu yeme-içme, sağlıksız beslenme falan değil. O yüzden işte bunları bilmeden insanları böyle etiketlemek gerekiyor bence ya da ötekileştirmek… Bunu zaten hiçbir zaman yapmamamız lazım da işte… Kime ne anlatıyoruz?

Bu arada bir arkadaşımızın gene grupta yaptığı bir açıklama: Behçet hastalığı diye de bir hastalık vardır literatürde, hatta bizim doktorumuzun soktuğu hastalık. Behçet isimli bir profesörün, o yüzden de hastalığa da kendi ismini vermiş. Kemiklerdeki romatizma mı, bir cilt hastalığı, deri hastalığı gibi bir şey biliyordum ben de. Çok yani değişik, istisnai bir hastalık ve Tanpınar da bu kitabı bu hastalık bulunduktan bir 5–6 sene sonra yazmış.

Arkadaş da şöyle diyordu: “Belki işte Behçet’in bu hastalıklı yapısını nitelemek için, belirtmek için ya da altını çizmek için özellikle seçtiği bir isimdir.” Çünkü diğer isimler de özenle seçilmiş, belli. Tanpınar öyle rastgele isim koymaz.

Behçet deyince Behçet hastalığı benim de aklıma gelmişti ama birebir böyle bir bağlantı kuramamıştım. Ondan bunu duyunca sevindim, kafa yapımız benziyor demek ki.

Bizim bu kitap sohbetlerinde de yine en sevdiğim bölümlerden biri: herkes böyle kendi not aldığı bir anıyı okuyor, paylaşıyor. Orada da ben özellikle soruyorum arkadaşlara “hangi sayfada bu?” diye, onları da not almaya çalışıyorum. Ama bazen de sormuyorum mesela, sadece dinlemekle yetiniyorum. Bilmiyorum onların da dikkatini çekiyor mu ama onlar aslında benim de not aldığım alıntılar…

Bu alıntıyı da yine bir başka arkadaşımız okumuştu yani. Sırf bunu okumak için bile okunur bu kitap, öyle diyeyim ve başlayayım:

“Ona göre esas olan, zaman dediğimiz şeyi insan ruhunun benimsemesi, bir meyve ısırır gibi, kendi izlerini ona kuvvetle geçirmesiydi. Her türlü saadet ve felâket düşüncesinin üstünde bir talihin kendisini saadet ve felâket düşüncesinin üstünde bir talihin kendisini tamamlaması lâzımdı. Istırap insanoğlu için gündelik ekmek, ölümse sadece bir kaderdi, ikisinden de kaçılamazdı. Asıl dava, derin bir şekilde yaşamak ve kendi kendisini gerçekleştirmek, ölümlü hayata şahsî bir çeşni vermekti.”(s.64)

İnsan zaten ya öleceğini anladığı zaman… Demek de şimdi biraz tuhaf gibi olacak ama bunu anlıyoruz yani, gerçekten hayatın bazı bölümlerinde. Ve sonra unutuyoruz. Sen hemen nasıl unutabiliyor ya? Nasıl anlayabiliyorsun? “Meyve ısırır gibi kendi izlerini ona kuvvetle geçirmesi” kısmını okurken orada elma geldi aklıma. Elmada da olur o, elmayı da çok severim. Yeşil elma… Bak şu an bile iştahım geldi. Evet, insan istiyor onu bir hayatta bir iz kalsın. Bu da aslında çok bencilce gibi de görünebilir ama ben öyle o açıdan bakmıyorum ya…

Şu hayattan gelip geçeceğiz işte, yaşadıysam ne bileyim bir faydan olsun, bir faydası dokunsun, bir işe yarayan bir şeyi güzelleştir, insanların bir şeyleri beğenmesini ya da sevebilmesini sağla en azından diye düşünüyorum. Ve gelelim bir sonraki alıntımıza:

“Ruhu, içinde kendisi için bütün bir dünya kurulmuş gibi zenginleşmişti. Bununla beraber, her doğuş gibi, bu da zahmetliydi. Sevginin, merhametin eşiğini atlayanlar, ıstırabın gömleğini de kendiliğinden giyinirler. Acımak, söylendiği kadar kolay bir şey değildir. İnsanın her tattığı şey, içinde bir bıçak gibi çalışıyordu.”(s.83)

Burası da biraz anlaşılması güç satırlar. Acımak, söylendiği kadar kolay bir şey değil. Sevgi, merhamet ve ızdırap… Merhamet ile acımak aynı şey değil. Yani onun da ayrımına varmak gerekiyor.

Acımaya ben de çok, yani hoş bakmıyorum. Bu duygu bana da çok güzel bir duygu gibi gelmiyor. Yani birilerini acımak… Acısını belki paylaşabilirsin ama acımak yanlış. Sanki sen kimsin ki acıyorsun? Hele bir de onu yapmamak için “sonradan acınacak duruma düşersin” gibi bir anlayış da var bizde; o daha da kötü. O duruma düşmemek için acımıyorsun…

Ama merhamet, yani bambaşka bir şey. Merhamet herkese karşı, hatta en çok da kendimize karşı olması gereken, biraz sevgiyle bağlantılı bir duygu. Diğeri sanki beğenmenin zıttı gibi… Beğenmediği şeye acıyan insanlar var ya, bu çok yanlış. Yani hayır, “yazık” derler ya böyle… Hiç, yani hiç sevmediğim, kullanmadığım. Ben de “yazık”, “günah” derim de böyle, israf olan şeylerde daha çok çileden çıkarım o tür şeylerde. Zamanı israfla falan özellikle…

Ama bak, çenem düştü yine. O yüzden zaten olay örgüsünden de pek bahsetmiyorum, fark ettiyseniz. Çünkü yok gibi bir şey. En son hatta bir mektup bölümü var. Yani o mektup bölümü olmasa, “Biz ne okuduk o zamana kadar?” diyebileceğiniz bir kitap.

Çünkü Behçet Bey’i anlatırken olaylar değişiyor, kitabın yarısında. Bu sefer bir Sabri Hoca var, onu anlatmaya başlıyor. Sonra Behçet Bey’in evlendiği kadının babası var; o da yine bir molla. Sabri Hoca’nın ta çocukluğundan başlıyor hatta anlatmaya, oradan. İşte İttihatçılara, Abdülhamit dönemine, siyasete falan da giriyor, öyle dönemin şartlarına…

“Ne okuyoruz biz, ne anlatılıyor şu an?” gibi… Böyle bir bakıyorsunuz, kitap da bitmiş yani. Gelmişsiniz o mektuba ya… O mektup, yani iyi ki yazılmış! Yoksa çok büyük bir boşlukta bırakacaktı kitap bizi. Mektupta da biraz, yani sanki okurlara -o bize, benim gibi aklı karışan okuyuculara- yazmış yani bir mektubu Tanpınar. İyi ki de yazmış. O mektup güzeldi.

Biz gelelim şimdi Sabri Hoca’ya…

“Fikirlerimiz, onları taşıyacak kudrette olduğumuz nispette bizimdirler. Sabri Hoca’da bu kuvvet yoktu. Engine, geniş ve kurtarıcı düşünceye, onun aydınlığındaki savaşa açılacağı yerde, birbirine çok yakın birtakım iskelelere benzeyen birkaç kelimenin üzerinde takılıp kaldı. Onları avucunun içinde şakırdattıkça bütün anahtarlar kendindedir sanıyordu. Hakikatte bir türlü atlayamadığı bir eşiğin üstünde kararsız ve bîçare, ne geriye, ne ileriye kımıldamadan kalmıştı. Bunu anladığı zaman bu kelimeleri de bıraktı. Daha ziyade nefsi karşısında sarih olamayanları bekleyen koyu bir bedbinliğe düştü.”(s.85)

Aslında bu alıntıyı da yine ilk cümlesini için aldım: “Fikirlerimiz, onları taşıyacak kudrette olduğumuz nispette bizimdir.” Ama tabii ki devamı da yine çok anlamlı. Buna da katılıyorum.

Bir şeyleri düşünüyoruz, savunuyoruz ama onları taşıyabilecek gücümüz, kuvvetimiz var mı? Yoksa çok bir anlamı yok yani, gerçekten lafta kalıyor çünkü sadece… O yüzden sürekli aynı şeyleri söylemek… Ya, sadece onun dilde olması çok iyi bir şey değil. Bunu pratiğe dökmek gerekiyor.

Buradan sonra da benim toplantıda okuduğum alıntı… Tabii bu kadar uzun, en başından almadım orada. Sabri Hoca, Behçet Bey’i anlatıyor. Yani yine bir arkadaşımızın dediği gibi, aslında yazar bütün bu Sabri Hoca bölümlerini falan şu cümleleri yazabilmek için, anlatabilmek için bu kitabı yazmış gibi bir şey. Bazen yazarlar böyle şeyler yapıyor.

“Sabri Hoca birdenbire Behçet Bey’e döndü:
-Oğlum Behçet, sen bir medeniyetin iflâsı nedir, bilir misin? dedi. İnsan bozulur, insan kalmaz; bir medeniyet insanı yapan manevî kıymetler manzumesidir. Anlıyor musun şimdi derdin büyüklüğünü?… Cahilsin; okur, öğrenirsin. Gerisin; ilerlersin. Adam yok; yetiştirirsin, günün birinde meydana çıkıverir. Paran yok; kazanırsın. Her şeyin bir çaresi vardır. Fakat insan bozuldu mu, bunun çaresi yoktur. Sen cilt yapıyorsun; şiraze nedir bilirsin. Bizde insanoğlu şirazesiz kalmış. Hayat onun için ahenksiz, birbirini tutmayan, günün hayatına cevap vermeyen bir yığın ölü kıymetler tarafından idare ediliyor. Dünyaya baktığımız zaman ayrı görüyor, kendi kendimize kaldığımız zaman ayrı düşünüyoruz. Yığınlarca tezat içinde yaşıyoruz, bütün şark dünyası bir ıstırap içinde, Muttasıl gömlek değiştiriyor, Hint’i, Çin’i, Efgan’ı, Arap’ı, Türk’ü hep soyunuyoruz; soyundukça üstümüzden attığımız şeylerin alelâde ekler olduğunu, daha derinden birtakım şeyler çıkarıp atmak lâzım geldiğini görüyoruz. O zaman korkuyoruz; olduğumuz yerde imdat arar gibi sağa sola bakmıyoruz. Sonra tekrar başlıyoruz, gene tabaka tabaka soyunuyoruz, tırnaklarımızla derimizi yüzer gibi bir şeyler daha atıyoruz. Zaten biz soyunmasak bile onlar üzerimizden lime lime dökülüyorlar. Fakat olmuyor; bize lâzım olan, gömlek değiştirmek değil, içten değişmektir. Bu sadece dıştan yapılacak şey değil. Bunu olduğumuz yerden yapamayız, içten, dıştan her ufuk, bir görüş zaviyesidir. Bütün cemiyet hayatı zihniyet etrafında döner, insanı yeni baştan, yeni esaslarla kurmamız lâzım; yeni kıymetlerle yaşayan bir insan. Hâlbuki bu imkânsız…
-Niçin imkânsız olsun? Az mı değiştik, seksen yıl içinde az mı şey yapıldı? (Behçet Bey neredeyse sözünü ‘saye-i şâhânede’ diye bitirecekti.)
-Az mı, çok mu, bilmem. Zaten bu davada az, çok olmaz; bu hep veya hiç davasıdır. Nispet girmez. Bir zihniyet ya tam değişir, ya değişmez; gerisi dışta kalır. Şark içimizde son sözünü söylemedikçe kurtuluş yoktur. Saraydan köylü kulübesine kadar, şark son sözünü söylemedikçe hür olamayız, yaşadığımız zamana sahip olamayız. Bir medeniyet, günün efendisi olmalıdır. Biz artıkla yaşıyoruz.”(s.91)

Son alıntım son bölüm olan “Mahur Beste Hakkında Behçet Bey’e Mektup”tan tabii ki. Artık benim mektupları ne kadar sevdiğimi bildiğinizi varsayıyorum. Ve bence bu mektup olmasa bu roman da olmazmış. Bu arada mektubun altında 1 Kasım 1945 tarihi yazılı. Sanırım o tarihli Ülkü dergisinin yirmi beşinci sayfasında da yayınlanmış bu mektup. Zaten az önce son bölüm dedim ama benim okuduğum baskıda bu bölümden sonra “Bir Açıklama” başlıklı iki sayfa eklenmiş ve orada da yazdığına göre Mahur Beste tefrika halinde basılmış. Ve ilk baskıyla bu baskı arasındaki birkaç cümlelik farkı bile bizimle paylaşmışlar bu bölümde. Oraları da okuyunca Dergâh Yayınları’nın ne kadar özenli bir çalışma yaptıklarına bir kez daha şahit oluyorsunuz. Neyse ben daha fazla kendi düşüncelerimden boğulmadan son alıntıma geçeyim çünkü takdir edersiniz ki dünya benim etrafımda dönmüyor:

“Siz kâinatın etrafınızda dönmesini istiyorsunuz. Düşünmüyorsunuz ki hayat sizi mahrekinin dışına atmış. Hayat kimsenin etrafında dönmez, herkesle beraber yürür. Nasıl olur da tek başınıza sizinle kalabilirim? Biliyorum, şimdi bana ‘O hâlde bu benim hikâyem değil artık.’ diyeceksiniz. Evet, öyle, artık sizin hikâyeniz değil. Sizin hikâyeniz olarak başladı, fakat arkanızdan o kadar büyük bir kalabalığı sahneye taşıdınız ki, sizin hikâyeniz olmaktan çıktı. Hepinizin hikâyesi, daha doğrusu yaşadığınız, yaşadığımız devirlerin hikayesi oldu.”(s.158)

…diye bir açıklama yapıyor. Daha da uzun bu mektubun tamamını okumak lazım aslında ama o kadar da zamanımız yok.

Tanpınar bu mektubu Behçet Bey’e mi yazdı, yoksa bize mi? Bunu da belki düşünmek gerekiyor. Ve sizin hayatınızı yazacak olsalar, sonunda size bunun gibi bir mektup yazılacak olsa ne yazılırdı? Sizin hayatınızda sizden çok kimlerden bahsedilir? Bunları da belki düşünmek gerekiyor. Çünkü hayat bizim etrafımızda dönüyor…

Ben çok severim bu tabiri, zaman zaman kullanırım. Bu, böyle özellikle ilgi budalası, çok her şeye işte hesap sorar gibi, öğrenmek isteyen… “Neredeydin, ne yaptın, şöyledir, böyledir” diyerek insanı darlayan insanlara hiç gelemem. Çünkü onlara da zaman zaman söylerim böyle: “Hayat senin etrafında dönmüyor” diye.

Yani kısaca, “Mahur Beste” 150 küsur sayfa -tam 158 sayfayı benim okuduğum baskı- bir kitap olmasına rağmen, bitirince böyle sanki 200–300 sayfa okumuş gibi hissediyorsunuz. Ben iki günde bitirdim. Gerçi tam bizim toplantıda biraz tarihi değişti sürekli… Neyse ki hafta sonunda gelebildi. Hafta içi olsa katılamayacaktı büyük ihtimalle.

Yani hafta içlerim gerçekten artık böyle elimden alınmış gibi hissediyorum. Bazen geç çıkıyorum, bazen işte yollar, bir şeyler, şirket ziyaretleri derken… Yani iki farklı hayat yaşıyormuş hissediyorum bazen: hafta içleri hesap peşinde, hafta sonları kitap peşinde gibi bir hayat. Bakalım nereye kadar devam edecek? Böyle böyle gitmez zaten, bunu biliyorum. Bu tempo olmaz yani.

Ama işte hem işe yeni girmenin, bir şeyleri yeni devralmanın, sistemi kurmanın zorlukları… Biraz da işteki o gösteriş… Muhasebede de maalesef çok önemli yani, yazılan raporların, çıkan mizanın, yapılan hesapların düzgün görünmesi gerekiyor. Yani aynı rakam farklı bir hesapta çok sırıtırken, iki tıkla onu başka bir hesaba atıyorsunuz ve birden mizan doğruymuş gibi bir duruma dönüyor. Bu işte, yani beni hep güldürüyor aslında. Hiçbir şey yapmadınız ama önemli olan görüntü. İş biraz görüntüyü düzeltmek gerekiyor. Makyaj… Makyaja karşı bir insan olsam da.

Bu arada, “Mahur Beste”den bahsedip de hiç müziğe girmeden bu kitabı anlatmam yani herhalde bu kadar eksik olabilir. Hem vaktim kalmadı, hem de müzikten çok anlamayan, bilmeyen de bir insan olarak oralara biraz kendim bilerek, isteyerek girmedim. Siyasi konulara yine aynı şekilde böyle teyel geçtim. Fark etmiştir kitabı okuyanlar ya…

Tam bunların bir kitabı… Zaten okuyun diye size önerecek halim yok. Muhtemelen okumuşsunuzdur ya da okuyacaksınız ya da böyle belki benim gibi bir yerde karşınıza çıkmasını bekliyorsunuz. Buraya kadar gelip, zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederim. Kendinize çok iyi bakın.