Kız Kulesi’ndeki Kızılderili, Büyük Kolomb, Küçük İskender, Marlon Brando ve Eskimoların Şiir Mahkemesi
Sunay Akın’ın bir Afrika atasözüyle başladığı Kız Kulesi’ndeki Kızılderili kitabını Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’nın Ocak 2018 tarihli 31. basımından bir günde okudum. Ama öyle kütüphanede oturup bir, iki saat içerisinde bitirme telaşıyla değildi bu sefer.

Rahat rahat evimde oturup neredeyse her bölümden sonra ayrı bir şaşkınlıkla kapatıp kapatıp yeniden başladım kitaba. İnsan bitirmeye kıyamıyor ama sonuçta 192 sayfalık bir kitap bu. Ve oldukça akıcı olduğu için 45 bölümü bir tane daha okuyayım diye diye bir bakıyorsunuz ki bitmiş. Üstelik bazı hikâyeler o kadar acıklı ki, mideniz kaldıramayabilir bu gerçekleri. Ben zaten Kızılderilileri çok severim. Şimdi onların yanına Eskimolar da eklendi diyebilirim. Bu arada unutmadan o Afrika atasözünü de paylaşayım, unutmamak için hemen onu da yazdım:
“Arslanlar kendi tarihçilerine kavuşuncaya kadar kitaplar avcıyı övecektir.”
Evet, bu söz kitabın başında yazılmamış, yani girişte yer almıyor. Çünkü bütün tema bu zaten. Hollywood’un bize gösterdiği Kızılderililerle tarihte gerçekte yaşananlar arasındaki o zıtlık, o tezat, o uçurum.
Bize üniversitede bir hocamız Kızılderililerle ilgili bir kitap önermişti ama şu an adını hatırlamıyorum. O, yabancı bir yazardı. O da çok ağırdı anlatılanlar. Yani okurken gözyaşları içinde kalırdınız. Çok daha fazla ayrıntıyla, belgelerle, kaynakçayla falan. O zaman zaten gerçekten bir Amerikan karşıtı olup çıkıyorsunuz. Bunları okuduktan sonra içinizde bir öfke, bir nefret oluşuyor ister istemez. Bilmiyorum, o da belki fazla ama neyse, şimdi hiç o konuya girmeyelim.
Zaten bu kitapta da böyle… Biliyorsunuz, Sunay Akın istediği her şeyi her şeye bağlayabilir. Kitabın sonu yine bambaşka yerlere gidiyor. Zaten başlık bile bunu gösterir nitelikte. Yani “Kız Kulesi ve Kızılderililer ne alaka?” diyorsunuz ama merak etmeyin, hepsi bir yerde birleşecek. En iyisi ilk alıntımızla başlayalım.
“Beyaz adam ile Kızılderililer arasında ilk kan nasıl aktı? Bu sorunun yanıtını almak için Kolomb’un ilk iki haftalık süreçte ‘altın’ sözcüğünün yetmiş beş kez geçtiği seyir günlüğündeki karşılaşmayı okuyalım: ‘Kadınlar dahil hepsi anadan doğma çıplaktı. Gençtiler. Hiçbirisi otuzun üstünde değildi. Sağlıklı ve biçimli bedenleri vardı, yüzleri çok güzeldi. Saçları düz, parlak ve at kuyruğu gibi gürdü. Gözleri koyu renkli ve iriydi. Bacakları düz ve uzun, karınları yağsız ve düzgündü.’
Görüldüğü gibi Kolomb, kendisini esir pazarında gezinen bir tüccar yerine koyar!.. İlk kanın nasıl aktığının yanıtını arıyorduk değil mi? Okumaya devam edelim: ‘Onlara kılıçlarımızı gösterdik. Keskin demir silahları ilk kez gördükleri belli. Kesmenin ne demek olduğunu bilmediklerinden, bazıları kılıçların keskin tarafını tutunca ellerini kestiler.”(s.9–10)
Bu benim bildiğim bir hikâyeydi demek de istemiyorum şimdi ama bildiğim bir gerçekti. Yani daha önce başka bir yerde, muhtemelen adını hatırlamadığım bir derste hocamızın önerdiği kitapta okumuştum. Birkaç kere de duymuştum başka yerlerde. Hep böyle gözümün önünde canlanır yani.
Gerçekten ne kadar şu… Kolomb zaten yani, yüz karası… İnsan Hitler gibi bir şeymiş zaten. Yani bu Kızılderili katliamı Hitler’e de ilham olmuş. İşte tarihte böyle olaylar nasıl birbirine bağlanıyor, insanlık suçları. Onu da ileride göreceğiz. O alıntıyı da, o bölümü de almış olmam lazım. Çünkü çoğu yere aldım yani kitapta böyle uzun uzun.
Hele bir sayfayı böyle komple… Çünkü kesemiyorsunuz. Yani bu yazarın da mesela devamı var. Arada biraz bir boşluk bıraktım ve hemen yazarımız devam ediyor.
“Kolomb, Amerika’ya yalnızca bulaşıcı hastalıkları değil, insanlığın sonunu hazırlayacak olan ‘savaş’ denilen ilkelliği de taşımıştır. Kızılderililerin topraklarının işgal edildiği ilk günlerdeki yaşayışlarına Kolomb’un günlüğünün sayfalarından biraz daha bakalım: ‘Kızılderililer son derece sade, dürüst ve eli açık insanlar. Herhangi birinden sahip olduğu herhangi bir şey istenince hemen veriyorlar. Kötülüğün ne olduğunu hiç bilmiyorlar, çalmıyorlar, öldürmüyorlar. Komşularını kendileri kadar çok seviyorlar. Dünyada onlar kadar tatlı dilli insanlar yoktur. Her zaman gülüyorlar.’
Ama, Kızılderililerin yüzlerindeki gülümseme çabuk kaybolur. Çünkü, Amerika Fatihi (!) yukarıdaki sözlerinin hemen ardından şunları yazar: ‘Elli adamla bu halkın hepsini boyunduruk altına alabilir ve onlara her istediğimizi yaptırabiliriz.”(s.10)
“Ya sen nasıl bir insansın Kolomb?” denilecek bir insan. Yani bunları yazarken utanır ya. Bu kadar… Başta da “Acaba abartıyor mu?” diye düşünüyorsunuz. Bu kadar iyi insanlar diye tanıtıyorsun, tanıtıyorsun… Sonra “50 adam yeter bunları bitirmeye” gibi.
Bir de bunu işte “kaşif” diye anlatırlar. Büyük adam diye tarih kitaplarında… Günlüğü falan bir şeyi var galiba, Amerika’da da kutlanıyor. Ama birçok insan da bu konuda bilinçli aslında.
Ve şuraları okurken mesela… Bu filmin adı neydi? Avatar. Aslında Avatar filmi değil mi bir anlamda? Kızılderilerin hayatını anlatan… Onları işte uzaylı gibi gördüklerinden zamanında. Biraz da bu Amerika… Amerika bunu çok iyi yapıyor. Kendi vahşetini ya pervasızca böyle beyaz perdeye taşıyıp, sonradan güya pişmanmış gibi.
İşte şu anda Oscar törenlerinde ya da diğer alanlarda hep siyahileri kullanarak, işte Yahudileri kullanarak, güya onlardan özür diliyormuş gibi… Geçmişin hesabını veriyormuş gibi… Ama hâlâ yani onlara bu kadar iyi gözle bakmadığını da, her yerde çifte standart uyguladığını da yine görüyoruz. Ama işte yeri gelince de yine kullanmayı da başarıyorlar. Çok acayip bir reklam ülkesi gibi bir şey. Tamamen dünyayı kandırmaya yönelik.
Ve gelelim… Evet, yine Kolomb. Kolomb’dan biz de kurtulamıyoruz ama bunu bilmiyordum mesela. Bunu bence bilmek lazım:
“Kristof Kolomb, katıldığı bir yemekte davetliler tarafından küçümsenir. Kendisini küçümseyenlerin üstünde durdukları konu şudur: Bir işi oluşturmak için o işi düşünmek yeterlidir. Zeki bir insan olduğunu kanıtlamak amacındaki Kolomb, eline bir yumurta alarak sofradakilerden bunu uçlarından biri üzerinde durdurmalarını ister. Hiç kimse yumurtayı o şekilde durdurmayı başaramaz. Bunun üzerine Kolomb, yumurtanın bir ucunu kırarak dikine oturtur. Kendisine, ‘Bu zor değil,’ diye çıkışanlara da, alaycı bir tavır takınarak şu karşılığı verir: ‘Şüphesiz, fakat düşünmek gerekirdi.’
Kızılderili soykırımının mimarı olan Krifstof Kolomb’un yumurtayı kırarak önerdiği çözüm yolunu kaynağı şiddetten başka bir şey değildir. Sorun, yumurtayı uçlarından biri üstünde durdurmakken, Kolomb’un ‘darbe’si olayı bambaşka bir boyuta taşımıştır. Ortada bir çözüm değil, hile vardır.”(s.18)
Tam bu bana Büyük İskender’in o Gordion düğümünü kesmesini hatırlatmıştı ki, zaten yazar da oradan oraya da atıf yapıyor. Ben onu da ilk öğrendiğimde böyle rahatsız olmuştum. Yani bu aslında olayı çözmüyor. Bir belki pratik zeka göstergesi olabilir ama bir hile yani, aslında bir üç kağıt. Ve bununla yani nasıl övünüyor insanlar? Nasıl övünebiliyor?
Zaten ben Büyük İskender’i de çok sevmem yani. Evet, büyük bir komutan olabilir ama yani… O bu… Onun… Neyse. Büyük İskender’in de çok fanatiği olan, değişik de bir adam yani.
Koca Makedonya’nın işte adını onun yüzünden değiştirdiklerini ben duyduğumda… “Kuzey Makedonya” olmasının sebebi çünkü Büyük İskender Makedonyalı ve Yunanistan… Sanırım Yunanistan’la Makedonya arasında öyle bir çekişme varmış. “Yok, Büyük İskender bizim!” “Yok, sizin!” Bir İskender’i paylaşamıyorlar.
Ben Küçük İskender’i seviyorum. Bu bana hepsinden daha içten geliyor. Daha samimi geliyor diyeyim mi?
Bitireyim buradan… Bu sefer yine hiç bilmediğim… Gerçi çizgi filmini falan da seyretmediğim ama gördüğüm yani. Hatta benim çocukluğumda da vardı böyle, beslenme tabakların üstünde falan. Pocahontas… Adı da ne kadar güzel aslında ama tabii ki bize sunulan yalanlarla dolu bir aldatmacaymış.
“Çocukların cep harçlıklarını sömürmeye yönelik film gerçek bir aşk hikâyesinden alınmıştır. Meydan Larousse’un 13. cildinin 593. sayfasına bir göz atacak olursak ‘Rolfe, John’ maddesiyle karşılaşiriz. Bu adamın ansiklopedideki ilk tanıtımı şudur: ‘İngiliz sömürgeci…’ Pocahontas, John Smith ile değil, John Rolfe ile evlenir. Yani, filmde anlatılan aşk hikâyesi beyaz adamın sayısız yalanlarından biridir.”(s.34)
Ayrıntılarına da girmiş ama ben dediğim gibi, o Pocahontas’ın hikâyesini de bilmediğimden onları paylaşmayayım dedim. Merak edenler kitaptan okuyabilir. Ve gelelim bana Eskimoları sevdiren, hatta bana bir şiir bile okutacak olan çok uzun alıntıya.
“Eskimolar ile uzun yıllar birlikte yaşamış olan Peter Freuchen’e göre bu insanlar yaşadıkları onca zorluğa, kötü koşullara karşı iyimserliklerini asla yitirmiyorlar. Yaşantılarında önemli yer tutan bir canlı da balinadır. Birçok Eskimo, balinaların kemiklerinden yaptıkları kulübelerde yaşıyorlar. Ağacın olmadığı bir coğrafyada insanın yaratıcılığının kaçınılmaz bir sonucudur bu durum. Böylesi yapıların içinde balina eti yiyorlar ve yağıyla da ısınıyorlar. Kızılderililer için buffalo ne denli değerli ise Eskimolar için de balina aynı öneme sahiptir. Yaşadıkları yerlerin dünyanın en güzel bölgesi olduğuna yürekten inanıyorlar. Sağlık ve iyiliğin Eskimolara göre tek kaynağı vardır: Kahkaha!.. Bu sözlerin doğruluğunu bir şiirde buluyoruz:
İçimden gülmek geliyor, kızağım kırıldı diye,
Kaburgaları çıktı diye gülmek istiyorum.
Yolun ortasında buza saplanmışım, başımın çilesi.
Gülmek geliyor içimden
Oysa gülecek ne var bunda?
Şiirin, adaletin temeli olduğuna inanır Eskimolar. Davacı ve davalı köy meydanında davul çalıp şiirler okumaya başlar… İki taraftan hangisi okuduğu şiirlerle seyircileri haklı olduğuna inandırırsa davayı o kazanır!..”(s.71)
Yani ne kadar güzel, değil mi ya? Şu şiir de beş tane dızeden oluşuyor ama yani ne kadar çok şey anlatıyor. Okurken benim bile gülesim geldi. Hepimizin yaşadığı durumlar. Gerçi tabii ki benim hiçbir zaman kızağım kırılmadı ama ya, düşününce bir gülersin ya kendini… Onun gibi bir durum sanki.
Ve bu meydanda toplanıp şiirler okuyarak birbirine haklılığını ispatlama çabası… Yani bizde de zaten yok muydu âşıkların atışması? Daha sonra işte bu rapçilerin disleri, karşılıklı… Ya onlar gerçi bunun biraz yoldan çıkmış hali gibi, birbirlerine sövüp sayarak ama bu karşılıklı şiir okumak… Zaten orada halk da dinliyor onları ve hangisinin haklı olduğuna karar veriyor. Bir yandan da bir jüri gibi aslında.
Yani oradan kolay kolay yanlış bir karar da çıkmaz gerçekten gibime geliyor. Ama tabii yani günümüz insanına da “Hakkını böyle arayacaksın” desem bilmiyorum… Çok daha güzel olmaz mıydı aslında ama zor. Çok çok zor.
E gelelim idealist öğretmenlere. “Keşke böyle de bir öğretmenim olsaydı” diye düşündüm okurken. Böyle Ölü Ozanlar Derneği’ndeki öğretmen geldi biraz gözümün önüne.
“Kristof Kolomb’u anlatmak üzere Oregon’un Porta ilçesinde derse giren Bill Bigelow adlı öğretmen ön sırada oturan bir kız öğrencinin cüzdanını alır. Bu olay tüm sınıfın gözleri önünde olmuştur. Herkes şaşkındır!.. Böylesine açık yapılan hırsızlığa bir anlam veremez çocuklar. Kız öğrenci tepki göstermek zorunda kalır: ‘Cüzdanımı aldınıız…’ Ve öğretmen derse başlar: ‘Hayır. Cüzdanını keşfettim!’”(s.85)
Bu kadar güzel bir giriş. Etkileyici bir giriş. Zaten en önemli şey derste giriştir. O dikkati çekmek, öğrencilerin tepkilerini toplamak. “Burada bir şey oluyor. Burada birazdan çok önemli şeyler anlatılacak” dedirtmek lazım.
Zaten yazarımız da bakın cümleye: “Öğretmen derse başlar” diyerek giriyor. Evet. Bunun keşfetmek olduğunu öğrettiler bize maalesef. Ve yine bize zorla o bilinçaltımıza işledikleri: posta arabalarını kovalayan, ona saldıran Kızılderililer imgesi.
“Oysa, posta arabalarına düzenlenen saldırılarda öncelik soyguncu beyaz adamdaydı. Kızılderililer ancak verdiği sözü tutmayan Büyük Baba’nın askerleri köylerini yakıp, kadınları ve çocukları öldürdüğü zaman kendilerine ayrılan topraklardan geçen posta arabalarına saldırıyorlardı.”(s.95)
Orada da yani saldırmasın bu arada zaten ya. Hah, işte bu zulümler… Ama bir de Kızılderilerin yine hayvanları olan o saygısı, o sevgisini, içten gösteriş şekli…
Ve John Ford. Bilmiyorum, belki aramızda onun da hayranları vardır. Gerçi o da sonundan pişman olmuş. Çektiği yanlı filmlerden… Hatta ilk Kızılderiler açısından bakılan filmi o mu çekmiş? Çok oraları hatırlamıyorum ama şöyle bir alıntım var.
“Kızılderililerin atlara neden ateş etmediği sorusuna John Ford, ‘Eğer öyle yapmış olsalardı filmi yarıda kesmiş olurlardı,’ yanıtını verir. Şüphesiz ki, bu yanıt bir yönetmenin ağzından çıkabilecek olan beylik sözlerden biridir. Ama kovboy filmleriyle ünlenmeyi hiçbir zaman düşünmediği söyleyen John Ford asıl nedeni kaçırır ağzından: ‘Kızılderililer beyaz adamdan çok atlarla ilgilenirlerdi. Çoğu zaman yaya olarak savaşıyorlardı ve ata ihtiyaçları vardı. Ayrıca at sırtında son derece kötü atıcıydılar.’
Hayvanlara karşı son derece saygılı olan Kızılderililer için atın apayrı bir önemi vardır. Sanırım Cheyennelerin atlara ‘Güzel İnsanlar’ demeleri bi hayvana verilen değeri çok iyi anlatır.”(s.113–114)
Sonrasında da “Mustang” kelimesinin kökenine giriyordu. O da vahşi atlar mı demekti? Neydi? Başıboş atlar mı? Ama atlara yani “güzel insanlar” demesi Kızılderilerin, o Cheyennelerin dilinde en azından. Çok güzel değil mi?
Ve gelelim evet Amerika’nın Özgürlük Anıtı’na. Heykelin tarihini de uzun uzun anlatıyor yazarımız. Ben de o sayfayı komple aldım çünkü bilmiyordum bunu da.
“Fransızlar 4 Temmuz 1884 gününe yetiştirdikleri heykeli Amerikalı bir bakana teslim ederler…Ama, Amerika ‘Hürriyet Heykeli’ni ülkesine getirmekte pek aceleci davranmaz!.. Parçaları dev kutulara konan heykel New York’a 17 Haziran 1885'te getirilir. Getirilir ama öyle hemencecik parçaları birleştirilip Bedloe’nun Adası’na konmaz. Parçalar halinde limanda sergilenen heykelin neden dikilmediğini soranlara amacın heyecanı atırmak olduğu söylenerek ‘bir de birleşince görün’ yanıtı verilir!..
Oysa, asıl neden parasızlıktır. Heykelin yerine konması için yapılacak masraflar karşılanamadığı gibi New York Times gazetesi de, ‘Bronz bir kadına para vermeyelim’ diyerek kampanya başlatmıştır. Philadelphia kentinden ‘heykeli dikemiyorsanız bize gönderin’ teklifi gelince telaşlanan New Yorklular bir komite kurup para toplama kararı alırlar. Para toplama işlemi yetersiz kalınca Boston, San Fransisco, Milwarkee ve Vermont gibi kentler de özgürlük anıtına talip olurlar.
Heykelin haline acıyan yoksul bir gazeteci çıkarmakta olduğu New York World gazetesinin logosu olarak özgürlük anıtını kullanır… Ve de, okurlarına şu çağrıda bulunur: ‘Böylesi bir armağanı koyacak yer bulamıyorlar. Gelin, bu işi milyonerlere bırakmayalım…’ İşte, ne olursa bir Macar göçmenin gazetesinden yaptığı çağrıdan sonra olur!.. Yoksul gazeteci başlattığı kampanyayla para toplar. Kampanyaya katılan herkesin adını gazetesinde yayımlar. Sonra, gerekli para toplanıp, heykel yerine mi dikilir?.. Evet, öyle olur. Ama, özgürlüğü yoksul, göçmen halkın sahiplenmesinden rahatsız olan para babaları ellerini ceplerine atarak gerekli parayı hemencecik New York komitesine verirler!.. ‘Hürriyet Heykeli’ için başlattığı kampanyayla milyonerlerin yüreğini ağzına getiren yoksul gazeteci, ölümünden sonra adına ödül konulacak olan Joseph Pulitzer’den başkası değildir.”(s.127)
Demiş burada yazarımız. Ve o polislerin öfkelerinin de nereden geldiği, neden kaynaklandığını bilmiyorum. Birebir belki bu yüzden değildir ama kesinlikle bunun bir etkisi vardır.
Ve işte o para babalarının rahatsız olması, yoksulların böyle özgürlüğü sahiplenmesinden… Hemen çıkıp parayı vermesi… Ve New York Times bestseller sürekli böyle kitapların üstünde yazar. Bu New York Times zamanında “Bronz bir kadına para vermeyelim” diye kampanya başlatmış. Hey Allah’ım ya. Tarih, tarih ne kadar değişik…
Hemen bir sayfa sonrasında da şu bölüm çok önemliydi.
“Özgürlüğü bir kadın simgelese de, heykelin dikildiği yıllarda kadınların oy hakkı yoktu!.. Kendilerine ayrılan topraklarda barış içinde yaşamak isteyen ve beyaz adamın işgaline karşı özgürlük savaşı veren Kızılderililer’in ise yaşam hakları ellerinden alınıyordu.(s.128)
Bu da o iki yüzlülüğün bir başka örneği. Yani o heykel aslında çok daha anlamlı bence, çok daha başka bir şey geliyor içime. En azından artık benim gözümden… Derler ya işte: “Ne kadar çok onun sözünü ediyorsan o orada yoktur aslında.” İşte sana sürekli “özgürsün, özgürsün” deniyorsa burada bir özgürlükten bahsedilemez. Onun gibi bir şey.
Ve gelelim Marlon Brando’ya. Hazır bir ödülden bahsetmişken… Ben de mesela çok severdim Marlon Brando’yu. Baba’dır yani. Godfather filmini de çok severim. Al Pacino’ydu aslında benim orada favori aktörüm ama artık o da yerini kırdı, kusura bakmasın. Marlon Brando çok daha büyük bir adammış. Bunları da çünkü bilmiyordum ben.
“Marlon Brando’nun katıldığı ilk Kızılderili eylemi Columbia Irmağı’nda gerçekleşir. Irmağın sularında, kenarında kurulu olan kereste şirketlerinin zehirli atıklarından dolayı somonbalığı azalmaktadır. Amerikan devleti, her zaman olduğu gibi Kızılderilileri suçlar ve kendilerine yasal olarak ayrılan topraklarda balık avlamalarını yasaklar. Bu kararla Kızılderililer bir kez daha açlığa mahkûm edilmiş olurlar!..
Yasağa uymayan bir Kızılderili ile birlikte tutuklandığında bu haberin dikkat çekeceğini ve böylece sorunun tartışılacağına inan Brando bir kayık ile ırmağa açılır. Kayıkta bir Kızılderili ve daha önceden yakalanmış bir de somonbalığı bulunmaktadır. Devriye gezen polisler tarafından yakalanan sanatçı hapishaneye gönderilir ama çok geçmeden de serbest bırakılır. Vali, tanınmış bir film yıldızının Kızılderililerin direnişine ilgiyi artıracağını bilecek kadar kurnazdır. Balık yasağını delmekte kararlı olan Marlon Brando aynı senaryoyu yeniden uygular. Hasta olduğu halde soğuk bir havada ırmağın üstündeki kayıkta saatlerce polislerin gelmesini bekler. Yanındaki Kızılderiliye kendisini hiç de iyi hissetmediğini söylediğinde şu yanıtı alır: ‘Büyükannem böyle durumlarda, gülümsersen kendini daha iyi hissedersin, derdi.’”(s.137)
Yine ne kadar naif bir yanıt Kızılderilerden ve gerçekliği de olan bir şey aslında. İşte onların o kadim geleneklerinden bir bilgi aslında… Zaten bunun yanlış olması da çok mümkün değil. Gülümsersen kendini daha iyi hissedersin gerçekten. Sadece o yüzdeki o hareket… Tam tersi şekilde mesela işte kaşlarını çatarsan, o iki büklüm durursan falan da o zaman da üzgün hissedersin.
Ama biz bu bilgiyi bile şu an kişisel gelişim kitaplarında nasıl kullanıyoruz? İşte çağrı merkezlerinde… O sesi arayan insanlar eğer kurumsal bir şirkette çalışıyorlarsa karşılarında bir ayna vardır ve sürekli gülümseyerek konuşurlar. Öyle konuşmak zorundadırlar. Ya bunu öğrenince de insan, yüzündeki o çok gülümsemiyor birden, siliniyor gidiyor. Bu da ayrı bir sömürü biçimi.
Ama Marlon Brando, sen ne kadar iyi bir insanmışsın… Baba filminin zaten çekilebilmesinin de baş mimarlarından biriydi kendisi. Ve Oscar’ı da almamış, reddetmiş. Bunu hiç bilmiyordum mesela. İşte artık ne kadar böyle sansürlenmiş bu bilgiler. Bilmiyorum, belki de vardır YouTube’da falan… Kesin vardır o videolar, şeyler… Ama benim tabii biraz Oscar… Olan ben de yani reddediyorum Oscar’ı. Seyretmiyorum ve takip de etmiyorum pek.
Orayı da hemen paylaşayım sizlerle.
“Oscar ödül töreni için salonu dolduranlar, 1972'de çevrilen The Godfather (Baba) filmindeki rolünden dolayı en iyi oyuncu ödülünü kazanan Marlon Brando’yu alkışlamak üzere beklemektedirler… Ama karşılarında bir Kızılderili kadını bulurlar. Kızılderililere tarih boyunca yapılan ve de devam eden haksızlıkları protesto eden Brando, ödülü reddetmiş ve törene hazırlamış olduğu bildiriyi okumak üzere ‘Küçük Tüy’ü göndermiştir.
Oscar’ı reddeden ilk sanatçı olan Brando, Kızılderililerin gerçek bir ‘Baba’sıdır!..”(s.138)
scar’ı ilk reddeden oyuncu olmak bence Oscar almaktan daha büyük bir etiket, daha büyük bir onur olabilir. Ya, Marlon Brando işi biliyor gerçekten ya. Tabii ki o nedenle yapmıştır demiyorum ama bence gönüllerde daha çok iz bırakması gerekiyor bu sayede.
Ve son alıntım… Dediğim gibi evet, Hitler… Efsane bir oyuncudan yine efsane olan ama ters yönde… İnsan kasabı demiş mesela yazarımız da ona. Gelelim o bölüme.
Bu arada Kızılderiler için de bir toplama kampı oluşturulduğunu, onu da bilmiyordum. Hele şu son bölüm… Küçük çocuklar varsa bu yazıyı okuyan, okumasınlar. Onları da uzak tutsunlar bu satırlardan anne babaları. Şu an için en azından öğrenmesinler bunları:
“Kamplardaki sisteme hayran olan biri vardır: Adolf Hitler!.. Bu insan kasabı, Kızılderililerin toplanıldığı kamplara bir araştırma heyeti gönderir. Böylelikle de, gelen bilgilerden etkilenerek 1933'te, Almanya’nın Dachau kentinde ilk toplama kampını kurar.
Toplama kamplarında yaşamaya zorlanan Kızılderililerin yiyeceklerini sağlamak üzere birçok kişiyle sözleşmeler yapılır. Getirilen yiyeceklerin üstlerinde kullanılmaz damgası olsa da, Kızılderililere dağıtılır. Yiyicek zehirlenmesi sonucunda meydana gelen ölümler sıralamasında çocuklar birinciliği hiçbir zaman bırakmazlar!
Soğuk kış gecelerinde ısınmaları için battaniye dağıtılır Kızılderililere… Ardından, verem, kızamık, difteri gibi bulaşıcı hastalıklar boy gösterir kamplarda. Beyaz adam, savaşmadan da Kızılderilileri yok etmenin yollarını daha önce neden düşünemediğine üzülür. Bir kurşun ile ancak bir Kızılderili öldürülür. Mikroplu battaniyeler ile binlercesini katletmek çok daha kolay olmaktadır.”(s.164)
Battaniye ya… Yani böyle bir şey nasıl insanın aklına gelir? Akıllara durgunluk verecek bir şey yani, gerçekten… Güya yardım ediyormuş gibi ya. O insanlardaki o travmayı bile ben düşünemiyorum ya. Neye güvenecek bu insanlar? Artık ömür boyu yani… Üstüne bir, oradan da bir… Sağa soldan kurtulabilirsin. Battaniye alamazsın herhalde. Üşümeyi yeğlersin. Hele şu, bir de işte soğuk kış günlerinde… Çok daha etkiledi beni bu bölüm.
Kitap da böyle devam ediyor işte, değişik değişik hikâyeler ve Sunay yakın yine işte “O çocuk kimdi? O kişi kimdi?” diyerek tarihin tozlu sayfaları arasında bize gezdiriyor. Sonra evet, Kız Kulesi’ne de geliyoruz. Oralardan çok alıntılarım yokmuş. Bu benim son alıntımdı.
Beni buraya kadar dinlediğiniz için, zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederim. Öyle böyle Amerika’dan falan dinleyenler de varmış. Bilmiyorum. Onları görünce bir bakmıştım şöyle “Hangi eyaletler?” diye de şu an hatırlamıyorum. Kim bilir belki Kızılderililer de vardır. Buradan onlara da selam göndermek istiyorum. Kızılderili dostlarımıza. Eskimo dostlarımıza… Sanki dinleyecekler beni. Türkçe bilmiyorlardır diye düşünüyorum ama belli de olmaz.
Gerçi ben bu kayıtların yani yabancı dile de çok kolay çevrilebileceğini hayal ediyorum. En azından ileride… Şu an belki olmuyor ama şu an ben bu sesleri metne bile çevirmekte zorlanıyorum ama bir gün inanıyorum ki bu konuşmalarım da çok kolay bir şekilde istenilen dile çevrilecek ve siz o zaman görün. Bütün dünya hesap sorabilecek. Yani kendi memleketimizde dinlenemedik belki ama olsun, olsun. Bizim zaten amacımız dinlenmek değil. Sağlık olsun da çalışalım, değil mi?
Zaman geçince ben de Eskimo gibi gülme odaklı bir insan olarak Hitler’in bu alıntısından sonra… İşte bu da bir savunma psikolojisi belki de, bir refleks olarak konuyu çarpıtıp hiç alakasız şeylerle zihnimi dağıtmaya çalışıyorum. Ne yapayım? Oturup ağlamanın da çok bir faydası yok. Ağlamamanın da faydası yok. Bir şekilde o mental sağlığımızı da korumak zorundayız. Çok güçlü olmak zorundayız. Yani gerçekten dünyaya, gerekirse Amerika’nın karşısında bile çıkıp “Dur arkadaş, ne yapıyorsun?” diyebilecek konumda olmamız lazım ki bu zulümleri engelleyebilelim, diyeyim ve tekrar bitirmeye çalışayım bakalım, bu sefer olacak mı? Vakit ayırdığınız için çok teşekkürler.

