13 Mart 2025 Perşembe

Harry Potter ve Ölüm Yadigârları

 

Harry Potter ve Ölüm Yadigârları, Hikâyelerin Gücü, Eksik Olanı İstemek ve Terk Edilmiş Çocuklar

J.K. Rowling’in Harry Potter ve Ölüm Yadigârları, Harry Potter serisinin son kitabıyla karşınızdayım. Sonunda bitirebildim yani bu kitabı. Dune serisi gibi hepsini peş peşe okumadığım için araya başka kitaplar da sığdırmaya çalıştığımdan olacak sanırım, çok uzun sürdü bu seriyi bitirmem. Bir de tabii işlerin yoğunluğu. Ama yani çok şükür sonunda bitti.

Press enter or click to view image in full size
Bu yazı kitap hakkında tat kaçıracak bilgiler (spoiler) içerebilir.

Ben bu son kitabı da yine Yapı Kredi Kültür Yayınları’ndan çıkan Sevin Okyay ve Kutlukhan Kutlu’nun çevirdiği, Ekim 2019'da basılan 21. baskısından okudum. Ve tam 36 bölüm ve 690 sayfa bu kitap. Tabii ki bu kitabı bitirmekle de kalmadım, sonra bütün filmlerini, hatta ardından hızımı da alamadım iki tane de farklı -belgesel mi diyeyim- çok belgesel gibi de değil ama iki farklı yapım daha yapmışlar işte Harry Hogwarts’dan ayrıldığında, terk ettiğinde mi denir? Bir de yirminci yılına özel oyuncuların işte yıllar sonra tekrar bir araya gelmesi… Onlar da çok güzeldi.

Filmin başarısı da gerçekten kitapla yarışacak ölçüde. Hatta belki de geçmiştir kimilerine göre. Ve evet, hemen baştan, bizim Severus’tan da özür dilememiz gerekecek sanırım. Gerçekten yazar bizi de ters köşe yaptı yani. Ben geçen kitapta anlayamamışım onu. Yok, bu kadarını beklemiyordum. Hatta bence bu kitap Harry Potter’dan çok Severus’un da hikâyesi. Tüm bu seri, yani başrolde neredeyse Snape varmış da haberimiz yokmuş. Güzeldi gerçekten, finali de ayrı bir güzeldi.

Filmleri de çok başarılı. Ve oyuncular, oyuncu seçimleri. Şeye çok hayran oldum yaa: Luna! Luna karakterini okurken de mesela sevmiştim onu ama aklımdakinden daha iyi olmuş, daha da renkli yapmışlar o karakteri. Düşündüğümden daha da güzel tasarlanmış. Mesela onun seçmeleri de çok acayipmiş. Bir dönem “hiç tecrübe aranmıyor” diye çocukları toplamışlar öyle. Şimdi oynayan kişinin adını da hatırlamıyorum ama biraz böyle bizim Göksel’e benziyor. Benzettim ben. Şarkıcı Göksel’e, onun hareketleri, tavırları gibi. Öyle işte hayat dolu, neşeli, hayata farklı açılardan bakabilen insanları çok severim zaten, o enerjiye çok ihtiyacım var -bence hepimizin ihtiyacı var öyle pozitif insanlara- Friends’te de mesela ben en çok Pheobe’yi severdim.

Neyse şimdi hiç konuyu başka yerlere de getirmeyelim. Zaten uzun olacak muhtemelen bu yazı. Biraz çünkü başta filmlerden de bahsetmek istiyorum. İşte Azkaban’a kadar seyretmiştim aslında ilk iki filmi. Dayanamamıştım. Azkaban’dan itibaren hepsini peş peşe seyrettim. Ve mesela bu süreçte başımdan geçen ilginç bir anı, eski bir edebiyat öğretmeni bir arkadaşıma sorduğumda, ya okumuşsundur mutlaka deyip bir örnek verecektim kitaptan, sadece Azkaban’ı okuduğunu söyledi bana. Nasıl yani, dedim. Bir serinin sadece üçüncü kitabını okuyup bırakmak, benim hayatta yapabileceğim bir şey değil. Çok, çok rahatsız olurum ben öyle bir şeyde. O ilk kitaplar ve serinin son kitapları sürekli rahatsız eder. O tamamlanamamışlık hissi. Ama bir yandan bu da bir başarı yani. Helâl olsun diye de düşündüm sonradan. Keşke ben de belki öyle olabilsem. Çünkü o başlayıp bitirme takıntısı biraz hiç başlayamamaya neden olabiliyor.

Sonra filmde mesela o kadar daha doğrusu kitapta sinir olduğumuz, filmde çünkü Voldemort yani bence o kadar da itici bir karakter değil. Hatta gülüyor falan son filmde. Yendi zannettiğinde. Onu oynayan oyuncu ne kadar, o da böyle pozitif bir insan. Sirius’u oynayan Gary Oldman mıydı? Karakterle de özdeşleşmişler ve tabii ki yazıldığından daha iyi olmuş bazıları… Role cuk oturan Helena Bonham, Bellatrix. Ya bu kadar mı doğru bir oyuncu seçimi olur? Mesela kitapta okurken, onun ölümü beni çok rahatsız etmemişti, olabilir demiştim. Gerçi orada, o zaman da hissediyorsunuz orada bir yazar dokunuşu var yani yoksa sen nasıl Bellatrix’i öldüreceksin? Ama filmde hiç gerçekçiliği kalmadı benim için. Yani bence Bellatrix’i Harry Potter bile yenemezdi. Hele bir de öyle onunla o kadar özdeşleşen, onu o kadar iyi oynayan bir oyuncu varken. Ama en azından kitaba sadık kalmışlar. Orası güzeldi. O açıdan yine başarılı.

Eski de bir yapım aslında, aradan o kadar yıllar geçmiş. Tabii ki özel efektler, SGİ’lar, yeşil ekranlar bir şeyler var ve olmak da zorunda ama mesela o büyük salonda o mumların hepsi gerçekmiş. Tepeden böyle misinayla bağlanmış -ya sihir gibi bir şey- şimdi bir de o çocukların açısından düşündüğünde ve çocuklarla yani… Çocukları hizaya getirmek mi diyeyim artık, onlardan bir de bir oyun çıkarabilmek, bir sahne çekebilmek ne kadar, ne kadar zordur.

Sonra bu oyuncu seçimlerinin başarısı. Mesela Emma Watson, Hermione gibi böyle çok çalışkanmış, rolüne hazırlanırmış hep. Ama Ron mesela, o Ron’u oynayan oyuncu -onun da adını hatırlamıyorum şu an- yani mesela bir görev dağılımında bir şeyde hazırlıksız gelmiş ve yönetmene de “Ron da olsa bunu yapmazdı, hazırlıksız gelirdi diye düşündüğüm için ben de yapmadım” gibi bir cevap vermiş.

Sonra o ikizler, onun abilerini oynayan. Onlar da ikiz zaten. Böyle bir kavga sahnesi vardı. Onların o Ateş Kadehi sahnesinde yine isimlerini atmaya çalışırlarken, orada yönetmen “Mesela şöyle şöyle yapacaksınız” diye gösterirken yönetmenin kaburgasını kırmışlar.

Yani kitaptaki karakterlerden çok da farksız değiller. Kitaptaki karakterlerden farklı olan işte Voldemort, Dumbledore, Draco, sonra Draco’nun babası Lucius… Bunlar gerçekten… Tabii ki yani orada kötü gösterecekler kendilerini ama çok renkli karakterlermiş ki son iki filmi seyredince filmin biraz büyüsü gidiyor gibi olabilir ama bence daha da artıyor. Böyle kamera arkası bilgilerle, yapılan işe daha bir hayran oluyorsunuz. Ama bir yandan da işte bu çocukların hayatları da gerçek gibi bir şey oldu onlar için ya. Canlı canlı bir Truman Show gibi bir şey gerçekten.

Neyse, neyse… Bu kadar filmlerden bahsettiğimiz yeter. Böyle bunu da dizi gibi yapmayalım, kitaptan çok filmlerden bahsetmeyelim ve bir an evvel alıntılarımızla başlayalım. Zaten arada yine aklıma gelirse… Beni biliyorsunuz artık, alakalı alakasız aklıma geleni olduğu gibi söylediğim için biraz da rahatım yani o yönden… Bilmiyorum, bu rahatlık belki evet rahatsız edebilir sizleri ama yani Ron olsa böyle yapardı diyeyim ben de ve başlayalım.

690 sayfa dediğim gibi bu kitap ve ben 400'lere kadar falan “Ne zaman yani bitecek bu? Ne zaman o büyük savaş başlayacak?” Çünkü mesela kitabın adını da bir öncekinden biraz tahmin eder gibi olmuştum, olabileceğini söylemiştim. Çünkü ölüm yadigârlarının, Voldemort’un yadigâr biriktirme tutkusundan dolayı Hortkuluk’lar zannetmiştim ama meğer bambaşka bir şeymiş.

Buradan da bir alkışı hak ediyor yazar, kolaya kaçmamış, yeni şeyler eklemiş, yeni bir çatışma unsuru oluşturmuş. Çok güzel olmuş! Burada mesela Harry’ye bir seçenek, seçim yapma zorunluluğu da geliyor bir yerden sonra. Artık Dumbledore’a mı güvenecek yoksa nefsinin peşinden mi gidecek? Yani kendi arzularına yenik mi düşecek? Zaten yine kitabın yarısına kadar Dumbledore’dan da şüphe ediyoruz. Burası da ona dair bir alıntıydı sanırım.

“Harry, Godric’s Hollow’u, Dumbledore’un hiç lafını etmediği oradaki mezarları düşündü; vasiyetinde hiçbir açıklama yapmaksızın bıraktığı esrarengiz nesneleri düşündü; ve karanlığın içindeki küskünlüğü giderek kabardı. Dumbledore niye ona söylemişti? Niye açıklamamıştı? Dumbledore Harry’yi hiç sevmiş miydi acaba? Yoksa Harry onun için sadece parlatılacak ve bilenecek, ama güvenilmeyecek, asla sır emanet edilmeyecek bir araç mı olmuştu?”(s.168)

Ya nasıl böyle düşünebilir değil mi insan? Dumbledore’u hiç mi tanımadınız? Ama işte o şüphe de bir kurt gibidir, o insanın içine bir kere düştün mü yer bitirir. Ve Dumbledore’un biraz ona “Kendisi keşfetsin, yola çıksın ve görsün” gibi bir anlayışta da olduğu için, gerçekten yani çok sınırlı bilgi veriyor, biraz da o mecburiyetten.

Ve Ölüm Yadigârları dediğimiz… Onu da filmde çok güzel yapmışlar ya, o animasyonlu anlatım. Hermione’nin sesinden ya, işte hikaye anlatıcılığının gücü. Son filmdeki bence en güzel bölümlerden biri orasıydı o animasyon. Anladım, arka planda, fonda Emma Watson’ın sesiyle Ölüm Yadigârları’nın hikayeye işlenerek açıklanması.

Bir tanesi zaten meğer Harry’ye çok daha öncesinden miras kalmış: Görünmezlik Pelerini. Ben işte sürekli bunu çok kullanıyorlar, artık suyu çıktı gibi düşündüğümden rahatsız olduğumdan bahsetmiştim ama yani çok da önemliymiş. İşte bu kitapla birlikte onu da görüyoruz.

Ve bir de Mürver Asa diye çevrilen, yenilmez bir asa. Üçüncüsü de biraz o Yüzüklerin Efendisi’ndeki yüzük gibi de geldi benim aklıma ama bu asaların bir karakteri ya, bir ruhu da var gibi bir şey. Sahiplerini seçiyorlar, öyle direkt “Aldım ben bunu kullanacağım” gibi bir şey olmuyor. Bir bağ kurması gerekiyor sahibiyle.

Buralar yani gerçekten çok kilit noktalar ve kitap Harry’nin “Hortkuluk’ların peşinden mi koşacak yoksa bu yadigârları ele geçirmeye mi çalışacak?” ikilemiyle ilerliyor aslında…

Dumbledore’un ölümünden sonra yeni okul müdürü de Snape olmuş, Voldemort’a sağ kol gibi bir şey artık. Ama bütün bunların da planın bir parçası olduğunu -Dumbledore’un planının parçası olduğunu- öğrendiğimizde ben de şok olmuştum. Snape’in yani aslında Harry’yi ne kadar çok sevdiği, Harry’nin annesine olan o büyük aşkı, aşkı için katlandığı bütün bu fedakarlıklar… Gerçekten çok katmanlı bir hikaye bu açıdan. Yani dediğim gibi bence Harry’den bile daha büyük bir hikayeye sahip olabilir Snape. Neyse, şimdi ben alıntılardan devam edeyim:

“Mektubu yeniden okudu, ama ilk seferinde olduğundan daha fazla anlam çıkaramadı, sonunda el yazısının kendisini inceler hale geldi. Annesi g’lerini tıpkı onun gibi yapıyordu: mektupta her birini tek tek aradı, bir tülün ardından ona dostça el sallıyorlarmış hissi uyandı içinde. Mektup inanılmaz bir hazineydi, Lily Potter’ın yaşadığının, sahiden yaşadığının, ılık elinin vaktiyle bu parşömen üzerinde hareket ettiğinin, mürekkeple bu harfleri, onun hakkında, Harry hakkında, oğlu hakkında bu kelimeleri yazdığının kanıtıydı.”(s.171)

Evet, mektup gerçekten bir hazinedir bu açıdan. Harry bu mektupla yani neredeyse o ilk kitaplardaki Ayna kadar etkileniyor, aynayla karşılaştığı kadar. Yazısı da benziyormuş babasına, genetik demek ki. Bazı şeyler… “Gözlerini tıpkı annenden almışsın” muhabbeti gibi. O da biraz yani şeyi de hatırlattı bana: Batman vs Superman’deki “Benim annemin adı da Martha” gibi yani o… Gerçi çok kötü bir eklemeydi bence, anlamsızdı.

Snape için ne kadar zor, kadar yani… Hem sevdiği kadını kaybetmesi, hem onun çocuğuna rehberlik etmek zorunda kalması, onu korumak zorunda olması bir yandan. Zor gerçekten. Ve dediğim gibi bu kitapta bir de Dumbledore’dan şüphe etmemiz isteniyor sürekli. Çünkü o Rita Skeeter yine iş başında. E hani bu kadın böcek olmaktan, böcek olduğunun açıklanmasından korkuyordu. Hermione önceki kitapta çözmüştü ama şimdi tabii sahneden çıktı tekrar.

On sekizinci bölüm olan “Albus Dumbledore’un Hayatı ve Yalanları” isimli bölüm, Rita’nın yazdığı kitabın adı bu aslında. Ve filmde bence o kadar gıcık bir karakter olmamış o. Yani benim tahminim daha gıcık bir insan olacağı yönündeydi ama oyuncu harika seçilmiş, yine cuk oturmuş o role. Yani onun o sahte gülümsemesiyle gördüğünüzde çok rahatsız oluyorsunuz, çok başarılı.

“Güneş yükseliyordu: gökyüzünün saf, renksiz enginliği, ona ve ıstırabına karşı kayıtsız, üzerinde alabildiğine uzanıyordu. Harry çadırın girişinde oturdu ve temiz havayı derin bir nefesle içine çekti. Sadece sağ olup güneşin pırıl pırıl karlı tepenin üzerinde yükselişini izlemek bile dünyadaki en büyük hazine olmalıydı, ama bunun kıymetini bilecek durumda değildi: duyuları asasını kaybetmiş olma felaketiyle delik deşikti.”(s.324)

Evet, Ron yine küslük rolünü oynuyor ve üç kişi beraber çıktıkları yolda Harry’yi yalnız bırakıyor. Ama Hermione tabii ki bırakmıyor ve beraber Hortkuluk’ları aramaya devam ediyorlar. Orada tabii başlarına gelen çeşitli zorluklar, karşılarına çıkan işte Ölüm Yiyenler, Ruh Emiciler falan derken… Hermione’nin attığı bir büyü sıçıyor bir yerlerden yanlışlıkla, Harry Potter’ın asasını kırıyor!

O kadar işte “Anka teli” miydi? Öyle bir şeydi ama “güçlü” dedik o kadar, “Voldemort’un da asası” dedik ama bir anda… Ya olacak iş değil gibi geldi bana başta ama sonradan da Dumbledore öldükten sonra onun ankası da uçup gitmişti ve hikayenin de olay örgüsünde önemli de bir yer olduğu için çok güzel eklenmiş yani bence.

Ve ondan sonra işte o dediğim filmde çok güzel anlatılan Ölüm Yadigârları’nın ne olduğunu, neler olduğunu öğrendikleri bölüm. Hemen oradan onu öğrendikten sonraki cümlede şöyle bir şey geçiyor:

“‘Sadece ahlaki ders veren bir hikâye işte, hangi armağanın en iyisi olduğu besbelli, hangisini seçeceğin -’
Üçe de aynı anda konuştu; Hermione ‘Pelerin,’ dedi, Ron ‘asa’, Harry de ‘taş’.”(s.382)

Evet, işte bu yine bu üçlünün aslında ne kadar birbirinden farklı olduğu, hayata bakış açılarının… Harry’nin tabii ki taş diyeceğini biliyoruz çünkü onun da özelliğini söylemedim: Dirilme Taşı diye mi geçiyordu? Aslında diriltme… Tabii ki de ölen insanları karşınıza çıkarıyor, onlarla konuşabilmenizi sağlıyor böyle bir şey. Tabii ki onun isteyeceği…

Ron’un da asayı seçeceği de çok aşikar, içindeki hırs, hep abilerinin gölgesinde kalması… Hatta Hermione’nin de daha çok… Yani herkes aslında ne eksikse onu istiyor hayatta. Hermione için geride o kaldı yani, o biraz mecburiyetten gibi geldi bana. Yoksa onun görünmezlikle ilgili problemi olduğunu sanmıyorum.

Gerçi yine bir o baloya çıktıkları kitaptı, Ateş Kadehi’nde Ron’un son çağrı olarak kimseyi bulamayınca Hermione’ya teklif etmesi çok onu orada yaralamıştı. Onu da filmde yine iyi işlemişler ya. Yani hem o aslında o ilk filmlerde sanki daha iyi oyuncuydu orada, o mimikleri, sesleri… Bilmiyorum bana mı öyle geldi biraz?

Ron’da yine mesela aynı şekilde çocukken çok daha sanki iyi bir oyuncu gibi. Büyüdüklerinde o yüzlerindeki o masumiyet gittiği için ama yani inanılmaz bir proje olmuş Harry Potter. İnsanların neden bu kadar çok sevdiğini bitirince tekrar çok daha iyi anladım.

Şimdi Snape’in anılarına gidiyoruz. Snape öldüğünde o da hatırlıyor… Gözyaşını veriyor o farklı olarak, saçını değil, Düşün Seli’ne atılacak. O da güzel, çok güzel bir ayrıntı. Ve şöyle diyor Harry Potter hakkında:

“‘-vasat, babası gibi kibirli, kuralları çiğnemekte kararlı, ünlü olduğunu gördüğüne çok seviniyor, ilgi arıyor ve küstah -’
‘Ne görmeyi bekliyorsan onu görüyorsun, Severus,’ dedi Dumbledore bakışlarını elindeki Biçim Değiştirme Güncesi’nden kaldırmayarak. ‘Diğer öğretmenler çocuğun mütevazı, cana yakın ve makul derecede yetenekli olduğunu bildiriyor. Ben de onun hoş bir çocuk olduğu kanısındayım.’
Dumbledore bir sayfa çevirdi ve başını kaldırmadan, ‘Quirrell’den gözünü ayırma, olur mu?’ dedi.”(s.618)

İlk kitaptan beri Dumbledore her şeyin farkındaymış, her şeyi arkaplanda yönetmiş aslında. Snape de onun talimatlarını ileten gizli kahraman aslında. Gizli de değil yani, oldukça aşikar ama o kadar pasif değilmiş, çok daha aktif bir rolü varmış. Biraz da “varmış” diyoruz çünkü bu bunları çok göstermedi yazar bize. Hepsini bunların son kitabına saklamak zorundaydı.

Ve işte 7 kitap olması ama 8 film, 7 olması için o kadar uğraşmış yazar… Yani nasıl kabul etti bu son kitabın ikiye bölünmesini bilmiyorum çünkü o yedinin de bir tılsımı var orada, bir anlamı var. Yoksa niye bazı kitaplar işte 900 sayfa, 1000 sayfaya yakın yazsın? E sen de yapabilirdin yani 3 saat yapabilirdin, 3,5 saat yapabilirdin. Niye iki bölüm yapıyorsun? Bir de araya yani zaman da giriyor…

Bilmiyorum işte, çok çok zor bu işler. Yani tamamen böyle bir şeyin bir beyaz perdeye aktarılması bile inanılmaz… Ya akıl alacak gibi bir şey değil. O açıdan da biraz yapılan işten keyif almak lazım, çok böyle eksiklere, yanlışlara odaklanmaktan… Bunu biraz da kendime söylüyorum tabii.

Gelelim yine Snape’in anılarına… Ben bu kitapta daha çok sanırım Snape… Zaten dediğim gibi beni bütün seride artık bir de son 6. kitapta Snape de anlatamamıştı ona. Benim de ona olan sinirim… Ben ama şey istememiştim yani böyle pişman olacak, sonradan dönecek öyle bir şeye kabullenemezdim gerçekten. Ama burada bambaşka bir durum var.

“‘Madem ölmek umurunda değil,’ dedi Snape sert sert, ‘neden bunu Draco’nun yapmasına izin vermiyorsun?’
‘O çocuğun ruhu henüz o kadar zedelenmiş değil,’ dedi Dumbledore. ‘Benim yüzümden paramparça olsun istemem.’
‘Ya benim ruhum, Dumbledore? Ya benimki?’
‘İhtiyar bir adamı acıdan ve küçük düşmekten kurtarmanın ruhunu zedeleyip zedelemeyeceğini sadece sen biliyorsun,’ dedi Dumbledore.”(s.622)

Olan aslında sevgi görmeyenlere oluyor hep… Yani ben bu son iki kitaba kadar Draco’nun da gerçekten bu kadar nasıl desem başı boş bırakılması, görmezden gelinmesi, o hatalarının Harry’ye baş belası olması… “Anlayın artık şunu yani, atın gerekirse bu çocuğu” diye düşünürken aslında onun da ne kadar mağdur olduğunu, aslında bir kurban olduğunu ailesinin, babasının özellikle… Ve tabii ki Voldemort… Yani aslında korkuyla yapılan, biraz mecburiyetten yapılan durum gibi bir şey.

Yine bu kitapta Harry, Malfoy’un hayatını kurtarıyor aralarında. Evet, aksiyon zamanları ve bu son 100 sayfaya sıkıştırılan bölümler… Ve Harry’nin kendisinin de bir Hortkuluk olduğunu öğrendiği an, içinde Voldemort’tan bir parça taşıdığını… Bir ara işte o Snape’le, Snape’in hikayesinde o kadar duygusal ki bir an “Acaba ya… Olamaz da” diyorsunuz ama “Harry, Snape’in oğlu falan mı?” O noktaya kadar gidiyor yani, neredeyse Snape’in hikayesi.

Neyse ki öyle bir şey çıkmıyor ama bu sefer de Harry’nin Voldemort’tan bir parça taşıdığını, aslında bir Hortkuluk olduğunu öğrendiğimiz an… Ve Harry’nin bunu öğrendiği… Biz zaten yani Dumbledore gibi şüpheleniyoruz bundan ama o “Birinin ölmesi gerektiği” kehanetinin de biraz altını doldurmak için belki de yapılmış, eklenmiş olabilir sonradan ayrıntı. Ve onu öğrendikten sonra yine kitabın seyri tamamen değişiyor. Harry’nin bütün dünyaya bakış açısı… O bölümden bir alıntım var:

“İçinde o cenaze davulu vurarak yerde yatarken, dehşet her yanını kapladı. Ölmek can acıtır mıydı? Ölmek üzere olduğunu sandığı ve ölümden kaçtığı onca seferde asla olayın kendisini gerçek anlamıyla düşünmemişti: yaşama iradesi her zaman ölüm korkusundan güçlü olmuştu. Ama kaçmaya çalışmak, Voldemort’tan daha hızlı koşmak, şimdi aklına gelmiyordu. Bitmişti, biliyordu, geriye kalan da sadece o olayın kendisiydi: ölmek.”(s.629)

Burada o ölüme teslim olma… Son durakları, bir Horcrux olduğunu anladıktan sonra artık Voldemort’la karşı karşıya geldiğinde… Yani onun karşısına çıktığında daha doğrusu karşılık vermemeye karar veriyor Harry. Bu teslim olma hali, o kararı verebilmek o kadar, o kadar zor ki…

Ve orada yani ölseydi de yine bence çok epik bir final olabilirdi. Yine bence kazanan Voldemort olmayacaktı ama tabii ki orada ölmüyor. Ama o içindeki o parça ölüyor gibi bir şey, yani artık Horcrux olmaktan çıkıyor. Voldemort kendini öldürmüş gibi bir şey oluyor aslında, haberi yok.

Yedi kitap boyunca anlatılan kimin hikayesi derseniz, işte bence şu alıntıdaki son cümlede gizli:

“Harry’nin teni dalga dalga ürperdi. Geceye doğru bağırmak istiyordu, Ginny’nin orada olduğunu bilmesini istiyordu, nereye gittiğini bilmesini istiyordu. Durdurulmak, gerisin geri sürüklenmek, eve gönderilmek istiyordu…
Ama evdeydi zaten. Hogwarts onun bildiği ilk ve en iyi evdi. Harry, Voldemort ve Snape, terk edilmiş çocuklar, üçü de burada bir yuva bulmuştu…”(s.634)

Evet, bu üç karakter aynı durumda. Aslında baktığınız zaman, terk edilmiş çocuklar — dışlanmış, hor görülmüş.

Biri artık kendini tamamen kötülüğe vermiş durumda, diğeri hep iyinin yanında olmaya çalışırken… Bir de aşkıyla perişan olmuş, ikisinin arasında gidip gelen Snape var.

Snape de ölüyor bu kitapta. Anılarını Harry’ye vermeden önce ölüyor. Snape’in masumluğunu aslında öldükten sonra anlıyoruz. Harry de bir anlamda ölüyor — o ilk teslim olduğunda, sadece içindeki Horcrux ölüyor. Kendisi de gidip geliyor gibi bir durum yaşıyor.

Biraz Matrix’teki o beyaz ışıklar içindeki istasyonu andırıyor — Neo’nun indiği, araf gibi bir bölüm. Orayı da bana hatırlattı. Orada zaten sadece Dumbledore’u görüyor ve aralarında bir diyalog geçiyor.

“‘Ölülere acıma, Harry. Yaşayanlara acı, her şeyden çok da, sevgisiz yaşayanlara. Geri dönerek daha az ruhun sakatlanmasını, daha az ailenin parçalanmasını sağlayabilirsin. Eğer bu sana değerli bir amaç gibi görünüyorsa, şimdilik birbirimize hoşçakal diyoruz.’”(s.658)

Burası da bir tren istasyonu. Dumbledore Harry’ye soruyor: “Neresi burası?” diye. “Eğer dönmek istiyorsan git, işi bitir” diyor yani.

Ama orada da mesela Draco’nun annesi Narcissa, bir anlamda Harry’nin hayatını kurtarıyor. Kalbinin attığını söylemeyerek, ölmüş gibi davranıyor. Çünkü öncesinde “Draco hayatta mı?” diye soruyor. Yani o da bir anne, o da çocuğunun derdinde. Ne yapsın? Harry nasıl hayatını tehlikeye atarak Draco’yu kurtardıysa, burada da biraz onun sayesinde kendi hayatı kurtuluyor işte.

Buralar biraz fazla didaktik gibi gelebilir, belki rahatsızlık da verebilir bazılarınıza. Ama sonuçta bir çocuk kitabı — bir ders verme, örnek olma duygusu var yazarda belli ki.

Buradan sonra da artık 30 sayfada kitap bitiyor ve bir epilog bölümü var: “19 Yıl Sonra”. Onları da çok güzel yapmışlar filmde, yani o yaşlandırma bölümleri çok gerçekçi olmuş. Harry’nin oğlunun adını ne koyduğuna bakın:

“‘Albus Severus,’ dedi Harry usulca, Ginny’den başkasının duyamayacağı şekilde; Ginny de düşünceli davranarak şimdi trende olan Rose’a el sallıyormuş gibi yaptı. ‘Sana Hogwarts’ın iki müdürünün adı verildi. Bunlardan biri bir Slytherin’di ve büyük ihtimalle ömrümde tanıdığın en cesur adamdı.’”(s.689)

Harry oğluna “Severus” adını veriyor. Burada da Severus’a belki saygı duruşu niteliğinde bu cümlelerle onun hakkını veriyor. Çünkü altı kitap boyunca yok işte, yağlı saçlarıyla, gıcık tipiyle falan… Yani Severus’u o kadar yerin dibine batırdılar ki, biz bile… Ne farkımız kaldı o zorbalardan, bilip bilmeden yargılayan insanlardan? Ben anlayamadım işte.

Hagrid hep diyordu ya “Dumbledore büyük adam” diye. Yani bence asıl Severus büyük adammış. Bu son bölümde bilmiyorum, okurken mesela çok “Ne gerek vardı şimdi?” gibi düşündüm ama… Filmde de çok güzeldi işte. Filmlerde böyle bir mutluluğu bilmiyorum, benim hoşuma gidiyor.

Bu kadar seyrettik ya, bir de buradan ağlayarak kalkmayın, üzüntüyle… İşte Mustafa Kutlu’nun Uzun Hikâye’si gibi mesela. Filmdeki son film için daha iyiydi, sürekli de onu örnek veriyorum ama aklıma gelen ilk, en taze örnek olduğu için…

Kitaplara biraz acıklı sonlar, hüzünlü sonlar yakabiliyor. Kitabın çok daha etkileyici olmasını sağlayabiliyor ama eğer bir film senaryosu olarak da düşünüyorsanız, sanki biraz daha mutlu bitmesi lazımmış gibi. Ve işte bu kitabın da son cümleleri:

“Yara izi on dokuz yıldır Harry’ye acı vermemişti. Her şey yolundaydı.”(s.690)

Yani aradan 19 sene geçiyor. Harry, Ginny ile evlenmiş, üç tane çocukları da olmuş hatta. Hermione ile Ron evlenmiş, onların da yine çocukları var.

Aslında belki de yeni bir yedi kitaplık serinin başlangıcını yapıyorlar. İyi hikayelerde o döngü şeklindeki kurgu da çok vardır — başa döner en son, her şey. Harry Potter da böyle bitiyor.

Ben de neredeyse üç ayda falan ancak okuyabildim, bitirebildim bütün bu seriyi. Benim için de maceralı bir okuma yolculuğu oldu yani. Ve bu zamana kadar “ya iyi ki direnmişim, bu filmleri seyretmemişim, kitabı okuduktan sonra seyretmişim” dedim. Ama yaş olarak evet, yani bunu çocukken okumak lazımdı seriyi, bu filmleri… Yani sinemada izlemek falan. Gerçi sinemadan sonra galiba kitapları çıktı bizde, çevrildi. Ama çok da bilmiyorum artık, ama ben öyle bir şeye de çok takılı kalmayı da sevmem yani.

Tamam güzel. Şimdi artık hemen Harry Potter oyuncaklarıyla doldurayım evimi… Yani işte kitapları bile almadım zaten, okuduk bitti, güzel. O tüketim çılgınlığına da bence kapılmaya gerek yok. Star Wars hayranları biraz fazla kaptırıyor yani, fanatiklik derecesinde. Ben onu çok sevmiyorum, hayatım bundan ibaret olmamalı. Sevebilirsin tabii ki, içinden kendine dersler çıkarman güzel bir şeydir. Bir duygusal bağ da kurabilirsin karakterlerle ama çok da abartmamak lazım diyeyim.

Ve ben de bu bölümü de çok abartmayayım artık, yine saatlerce olmasın. Sizlere de çok teşekkür ederim, vakit ayırdınız beni buraya kadar… Nereden buldunuz onu da bilmiyorum gerçekten, onları da bana yazabilirsiniz, merak ediyorum. Çünkü bazen kimseye de bahsetmiyorum, kim dinliyor bu podcastleri, nasıl keşfediyorlar? Gerçekten benim için ayrı bir hikaye niteliğinde.

Ve evet, bir “kanayan yaram” kapatmadan… Evet ondan da bahsedeyim, hazır Ramazan’a da girmişken. Ramazan’ın ilk günü mesela alıyorum bu kaydı — şu an 1 Mart 2025. Artık ne zaman yayınlanır bilmiyorum. Şu an hazır başka bölümüm yok ama hazırlamam gereken birkaç bölüm var işte, editlerle uğraşmam gereken iki tane ham ses kaydı olması lazım. Bu da üçüncüsü ama…

Yani çok uzun aradan sonra, neredeyse beş senedir hiçbir hafta bile ara vermeden yazdığım Medium platformunda, Şubat ayı boyunca tek bir yazı bile yazamadım. Bu podcastlere devam edebilmek için özellikle, bir yandan okuyorsun, bir yandan… Yani o zaman çarkına sahip olmam lazım ki hem bunları bir yandan yazayım, bir yandan okuyayım, bir yandan seslendireyim. Yani bir yandan da iş güç, bir yandan da hayat meşgalesi, iş güç, orada da yetişmesi gereken şeyler… Çok çok zor gerçekten, hepsine yetişmek.

Zaten bu haftada iki… Yani şu an bile inanamıyorum nasıl yaptım bu kadar uzun süre haftada iki bölüm. Hiç hiç kolay değil, olacak iş değil yani. Ve dinleyenler açısından da bence bir zorlayıcı şey var zaten. İnsanlar zaten… Yani podcast dinlemek bir lüks gibi bir şey, insanlar o vakti, o zamanı bile bulamıyorlar, ayıramıyorlar kendilerini. Ben bir de böyle uzun uzun konuşunca…

Bu Şubat ayında ilk defa bütün bir ay boyunca bir yazı yayınlayamadığım dönem oldu. Onun da biraz pişmanlığı var içimde. Aslında dün böyle aklımdaydı, “Acaba” dedim, “son gün bari, son gün olsun, hemen hızlıca bir şeyler yazayım” ama o da çok içime sinmedi.

Geçenlerde de… Çünkü bir yazım editörden geri dönmüştü, o kadar çok imla hataları, anlatım bozuklukları olmuş ki yani…

Yapay zeka da işte bozuluyor gittikçe. İyileşeceği yerde… Yani yanlış bu makine öğrenmesi dediğimiz şey. Belki de tersi işliyor yani, gittikçe bize benziyor, günlük bozuluyor, yozlaşıyor bu yapay zeka da. Ya da bize ücretsiz sunulan versiyonları böyle… Bu sesi metne çevirmek yani olmayacak bir iş oldu artık. Olamayacak yani. Gittikçe daha kolaylaşır zannediyordum ben bu işleri ama yok, bazı şeyler de gittikçe daha da zorlaşıyor.

O yüzden artık ikinci sezonu bitirip haftada birer bölüme düşmek gibi bir düşüncem var. Muhtemelen bunu da gerçekleştirmiş olurum. Siz bunu dinlediğiniz zaman hem kendime de bu kadar yüklenmemiş olurum, biraz daha başka şeylere vakit ayırabilmek gerekiyor.

Bu podcast işi olmadı, başarıya ulaşmadı ya bir yıllık süreçte… Boşa gitti demek istemiyorum tabii ki ama yani olduğum kadar insana ulaşamadı. Belki de böyle bir şey yok yani, var zannetmiştim ben. Ya böyle bir kitap podcastı açığı var gibi gelmişti bana ama belki de yoktur yani, böyle bir talep yoktur. Çünkü bu tarz içerikler az yani maalesef. Ya da ben çok denk gelmiyorum, bulamıyorum.

Ve yani onu anladım ki her şey işte iki yönlüdür ya, ben de onu anlamış oldum. Arzın eksikliği, düşüklüğü biraz da talebin eksikliğinden kaynaklanıyor demek ki.

Neyse, böyle biz de yine klasik iç dökme faslını da yaptıktan sonra bitirelim. Rowling’e de teşekkürlerimizi sunalım. Gerçekten fantastik edebiyat türüne imzasını atmış bu kitaplarla.





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder