Sıradışı Bir Ödül Töreni, Gerçek Nezaket, Eğlencenin Sonrası ve Okuldan Kaçıp Pikniğe Gitme Hikâyem
Mustafa Kutlu’nun sıradışı bir hikâye kitabıyla karşınızdayım: Sıradışı Bir Ödül Töreni. Bu renkli kapaklı, havai fişeklerle bezeli 153 sayfalık bu kitabı başladığım gibi bitirdim.

Benim okuduğum kitap Dergâh Yayınları’nın Eylül 2013 tarihli 3. baskısıydı. Tam da Sencer Olgun’un Beyaz ve Kara kitabını bitirdikten sonra okumuştum bu kitabı. Sencer Olgun’la olan, o biraz imza günü niteliği de taşıyan toplantımızdan sonra okumuştum bu kitabı ve tevafuk oldu işte o da bahsetmişti aslında bizim bu okuma grubumuzun daha resmi bir hale gelmesi hatta keşfettiğimiz, beğendiğimiz yazarlara böyle bir ödül gibi bir şey verseniz ne güzel olmaz mı, demişti. Öyle bir fikir sunmuştu bize. Ve ben de hemen ondan sonra, bu kitap da elimdeydi yani aslında ama bunu da bir işaret olarak görerek hemen başladım ve tek seferde de bitirdim. Mustafa Kutlu oldukça akıcı bir şekilde çok şey anlatmış sadece 153 sayfada. Ve dört alıntım var, olay örgüsünden bahsedip bahsetmemek konusunda biraz kararsızım.
Kitap, hiç beklemediği şekilde bir ödül alan bir yazarın o ödül töreninden haberdar olmasıyla başlıyor ve ondan sonra birden onu -o Aziz Bey’i- unutuyoruz ve bambaşka bir hikâyeye giriş yapıyoruz. Yani nereden geldik buraya diye düşünürken, işte o ödül töreninin nasıl karşımıza çıktığını, o derneğin kuruluş sürecini ve Nezaket Hanımı tabii ki tanıyoruz. Nezaket Hanım, çok şahsına münhasır bir karakter. Mustafa Kutlu’nun kitaplarında görebileceğimiz o güçlü kadınlardan. Yani şunu söyleyebilecek bir karakter, ilk alıntım ondan:
“Nezaket Kenan’ı az ileriye götürünce açtı ağzını yumdu gözünü. Kenan’ın babası Dursun bayağı meraklanmıştı. Ne konuşuyorlar acaba. O sırada Nezaket Kenan’a şunları söylüyordu:
-Bak aslanım. Nurdan sana âşık. Sen de boş değilsin. Kız yanıyor. Söyle anana-babana gelip istesinler. Usul böyle, yazık kıza. Delikanlı ol biraz.”(s.39)
Bu birkaç cümle o kadar etkili ve tesirli ki, bunları böyle dile getirmek, söyleyebilmek o kadar da zor ki… Çünkü Nurdan bunu ilk öğreniyor: Nurdan’ın Kenan’a olan aşkını, ama Kenan’ın bir adım atamadığını. Ve bu işi böylece çözüyor.
Nezaket böyle bir insan — tam bir çözüm odaklı, tam bir hareket ve icraat insanı. Kendisini geliştirmiş, bulunduğu çevrede parmakla gösterilen bir insan haline gelmiş. Yani kaymakamları, valileri, belediye başkanlarını etkileyebilecek kadar özgüvenli; onlara hatta iş öğretecek kadar, akıl verecek kadar, çok da doğru çıkarımlar yapacak kadar bilgili ve yetenekli bir karakter.
Bence bu kitabının baş karakteri o. Her ne kadar ödül alan bir yazardan bahsederek girsek de konuya, o ödül de zaten Nezaket’in fikriyle çıkıyor ortaya. Ve Nezaket bu kadar nazik bir şekilde… Çok da nazik gibi gelmese size, aslında asıl nezaket budur yani: aklından geçenleri sansürsüz şekilde söyleyebilmek, insanları alıp karşına hiç eveleyip gevelemeden.
Ama öte yandan, biz erkeklerin özellikle düştüğü hata — hemen kabarmak, köpürmek, sinirlenmek, o öfkeye olan, şiddete olan meylimiz… İki anım da hemen bununla ilgiliymiş, onu paylaşayım sizlerle.
“Oğlan büyümüş sekiz on yaşına gelmişti. O çağa ulaşmış çocuğa el kaldırmak olmazdı. Çünkü artık izzet-i nefsi oluşmuş akı karadan seçmeye başlamıştı. Bu dönemde çocuklara yapılan baskı, hele ki şiddet aksi tesir yapardı.”(s.50)
Evet, bu benim hep hissettiğim ama nasıl dile getireceğimi çok bilemediğim bir konu, izzet-i oluşup da akı karadan seçmeye başlaması… Daha 8–10 yaşlarındayken ben de, evet, kendimi hiç 8–10 yaşında bir çocuk gibi hissetmezdim. Okula başlamışsın, büyümüşsün, kendi kararlarını alabileceksin… İşte 8–10 yaş zaten. Bunu okurken de “18 mi acaba?” diye düşünmüştüm. Hatta bir ara beynimde bana bir oyun oynamıştı. Çünkü o, bir de 18'de de olur ya — “Artık büyüdüm, kendi kararlarımı alırım.” 18 çok geç yani bunun için. Gerçekten insan kendi kararlarını aslında 8–10 yaşında almaya başlıyor; bunun farkında değiller anne babalar.
Ve şiddet… Yani geçtim şiddeti, böyle emri vaki, böyle emir verir şekilde konuşmak: “Şunu yap, şunu et.” Ya bunlar bile bana çok ters etkilerdi. Babam bunu işte nasıl çözdü? Bana hiçbir şekilde — yani geçtim el kaldırmayı — emir bile vermezdi. Yani “Şöyle yap, şöyle et” demezdi. Çünkü biliyordu ki onu dediği anda ben onu yapmayacağım. Öyle, hatta inadına bunun zıttını yapacağım. Çünkü bir şeyi benim yapabilmem için o şeyi istemem, kendi içimden gelmesi lazım. “Öyle silah zoruyla bile yapmam” derler ya, öyle de bir inatçılık mı diyeyim artık…
Ve bence bu, özellikle çocuklarda çok fazla olan bir şey. Ben o yüzden kimseye laf söylemem kolay kolay, daha çok davranışlarımla göstermeye çalışırım bunu. Hele ki şiddet zaten… Yani ters etkisi o. “Dayak arsızı” çocuklar görüyorum böyle, bazen eskiden daha çoktu. Yani ne kadar annesinden babasından dayak da yese, hâlâ bildiğini okur. Yani o çocuk hiçbir şekilde iflah olmaz. Şiddet çözüm değil.
Bunu işte, acaba devletler çapında nasıl yapmak gerekir? Savaş da çünkü çözüm değil zaten. Sizi savaştıranlar, size o silahı satmaya çalışanlar oluyor aslında. Bilmeden onlara hizmet ediyorsunuz ya da bilerek… Ya da bilerek, maalesef.
Neyse, neyse… Şimdi biz sıradışı ödül törenimize devam edelim. Ve evet, şimdi daha az önce Kenan’a nasıl konuştu Nezaket, ama işte kendi başına gelince hiç de öyle olmuyor. Hayat işte sizi böyle sınar ve apışıp kalırsınız.
“-Öyle, işimiz bitti gibi, ben bir kaçamak yaptım. Nezaket, yeniden denize döndü. Yavuz devam etti:
-İyi ki yapmışım.
Bu açıkça bir davet idi. Âlemde yırtık kızlar var. Onlar olsa hemen açılış yüzbaşıya, ilk görüşte vurulduğunu söyler. Ama Nezaket öyle değil. Ağır, vakur.
-Bir daha gelir misiniz, diye sordu.
Yavuz:
-Bilmem, kısmet, dedi.
-Hani buradan ikmal yapıyordunuz.
-Her zaman olmuyor.
-Bir daha karşılaşmak meçhule kaldı yani.
Nezaket iyi bir hamle yapmıştı, Yavuz bocaladı.
-Çok isterim. Ama geleceği kim bilebilir ki?
Nezaket’in sesinde bir kristal.
-Doğru.”(s.80)
İnsan kendi başına gelince birden böyle karar veriyor işte. Yani buradan da biraz ben şu dersi çıkardım: İnsanlara “Ya sen ne yaptın ki seni dinleyeceğiz?” gibi yaklaşım ne kadar yanlış… Daha az önce de mesela kendim için dedim: Daha çok o davranışlarla örnek olmak belki gerekir.
Ama bazen de bazı şeyleri insanlar bilir ama yapamaz; yani elinden gelmez, imkânı yoktur. Ama bu, onun yanlış söylediği ya da yanlış yönlendirdiği anlamına gelmez. Ondan da yani yine bir şeyler öğrenebilirsiniz. İlla yaptıklarına değil, bazen insanların sözlerine de dikkat etmek gerekiyor ya.
İyi bir jokey olmak için önce at olmaya gerek yok. Her şeyi böyle yaparak öğrenecek olsak, zaten bugünlere gelemezdik. Ama bazı şeyleri de işte tecrübeyle öğreniyorsun, bazı şeyleri de yaparak öğreniyorsun, zamanını vererek…
Kitapta geçince gerçekliğini ben de merak ettim: “Acaba var mı böyle bezler, kumaşlar?” diye. İnsan heves ediyor, keşke olsa ki… Ben yani parfüme öyle pek düşkün olan biri değilim. Özellikle o yoğun kimyasallar, şeyler falan bana biraz itici de geliyor. Öyle yoğun kokuları özellikle çok sevmem. Ama ben bile böyle bir kumaş “Keşke olsa…” diye bir iç geçirdim burayı okurken.
“-Kadın bezleri şöyle bir eliyle yokladı. Uzmanı bu işin. Bir sevinç çığlığı attı. Hayırdır dedim. Gözleri parlayarak ‘Ben ömrümde böyle yumuşak bez görmedim. Pamuk evet ama bu başka. İnsanın tenini okşuyor, hafif bir de koku lavanta mı, leylak mı nedir.’ Kadınlar lavanta dediler. Yanlarında bir tasta lavanta suyu var. İpliklere el attıklarında önce suya sonra ipliğe dokunuyorlar. Bu koku bezden hiç çıkmıyor, ebedi parfüm. Kadın çok rica etti bu bezin, bu yumuşaklığın sırrı nedir diye, nineler söylemedi, meslek sırrı imiş, ancak bir çırak olur yetişir, kalfa olur, tezgaha geçer o zaman söylerlermiş.”(s.86)
İşte şu ninelere baksak köylerde böyle nice hazineler var! Çırak olmadığından kaybolup giden meslekler… Kitap biraz aslında onu da anlatıyor.
Dernek kuruluyor ve köyün böyle bu zenginliklerini nasıl değerlendirebiliriz diye bir ödül töreni düzenliyorlar. Bir de konserde dünya yıldızı — o megastar gibi çok büyük bir sanatçı (ismini de vermiyor tabii ki yazarımız) — ama biraz da bir yardım organizasyonu gibi olsa o zaman gelirler diye bir fikir sunuyor Nezaket. Ve gerçekten onu da ikna ediyorlar. Biraz bu bezleri almaya gelen modacı kadının da tabii etkisi var; çünkü o da o bezleri tekrar alabilmek, bu işin ölmemesi, o üretimin devam etmesi için…
Ve bu ödül… Maliyeci yazarlar mıydı? Bir ansiklopedi yazan Aziz Bey’in o ödülü alma hikâyesi biraz… Oralar da komikti. Yani oralar büyük ironiler de barındırıyor. Kitabın sonu… Sonu yine çok etkileyiciydi.
Ben de onu düşünürüm biraz: bu nasıl diyeyim, o böyle organizasyonlardan sonra bitimine… Konfetileri mesela ben hiç oldum olası sevmemişimdir, bana çok öyle… Belki güzel de görünüyor ama aslında… Ve sonra oralar nasıl temizlenecek diye düşünen bir insanım. Havai fişekler yani… Hayvanlar ölüyor onun yüzünden, kuşlar can veriyor. Böyle bir şey doğayı zehirliyor. Yılbaşlarını çok sevmememim, o kutlamaları sevmememim en büyük nedenlerinden biri de bu yani. Bu eğlence tarzının bir de sonrası var; sonrasını görüp hiç düşünmüyor mu acaba insanlar? Hiç rahatsız olmuyorlar mı? Bana biraz onları da düşündürdü yazar.
Biz de mesela lisede… İşte o benim bahsettiğim arkadaşlardan biriyle bir keresinde pikniğe gitmiştik. Bayağı böyle 20 lira mı ne toplamıştık kişi başı ve 80 lirayla işte mangal, onun kömürü… Ondan sonra etler, tavuklar, her şey almıştık. Yani artık ne kadar bereketli bir paraydı o zamanlar! O da işte bizim harçlığımıza göre bir şeydi ama… Bütün bunlara ek olarak yeni bir futbol topu almıştım. Onu da… Yani sabahtan akşama kadar yiyip içip, bir de futbol oynayıp iki takım işte maç yapıp, ondan sonra yani güzel oynayarak dönecektik. Ama tabii öyle olmadı.
Çünkü benim bu haylaz arkadaşlar, ayrıca bir de işte nasıl diyeyim… Bana “aslan sütü” derdi bir tanesi, illa tutturmuş öyle bir büyük bir… Küçük artık, neyse artık hangisini aldılar onu da çok hatırlamıyorum. Bir de işte küçük o şişeler, şeyler… Adını bile yani burada zikretmek istemiyorum o içeceklerinin. Ama öyle bir şey olmuştu ve ben de tabii ki kullanmıyorum böyle alkol falan — sadece sağlıktan ötürü de değil — ve kesinlikle demiştim arkadaşlara: “Ben bunun için para toplamam, alacaksanız kendiniz alın, ortaya toplanan paradan almayın kesinlikle, ben paramın ona gitmesini istemiyorum.” Onlar da anlayışlı çocuklar zaten, tabii dediler yani. Onlar ayrıca kendi aralarında bir para topladılar.
Ve ben de bir yandan gözlüyorum: “Yani bunlar şimdi ne anlıyorlar bundan, ne yapacaklar?” Ya çocuksun işte, anlamıyorsun… Biraz şu an mesela fark ediyorum: o ortamda aslında bulunmak bile doğru değil. Ben orada o an işte meyve suyu falan içtiğim için kendimi iyi hissediyorum, sanki doğru bir şey yapıyormuşum gibi ama… Dediğim gibi bir yandan onları da gözlüyorum.
Güzel başlayan gün daha sonra onların kusmaları yla, şeyleriyle, rezillikleriyle bitti yani. Ne yediklerinden bir şey anladılar ne doğru dürüst o maça devam edebildik. O sıcak falan, o güneş de çarptı onlara. Tam bir rezillikti yani. Bu da böyle bir anım.
Yani anlamıyorum… Bir de o diğer arkadaş, zaten o illa işte “aslan sütü” diye ısrar eden, bir tek o içebildi onu. Onun tadını da beğenmedi: “Bu ne oğlum falan, berbat bir şeymiş, nasıl içiyorsun bunu?” diye işte… Biraz böyle o “biz artık çocuk değiliz, büyüdük, adam olduk” gösterisini böyle… Sanki o ilkel kabileler gibi, hani Afrika’da da işte çocukları gönderirler diyorlar ya, işte aslan, kaplan falan avlamaya öyle ispat edecek yani büyüdüğünü… Maalesef bizde de bazen böyle işte bir şeyler içerek, tüketerek bunu göstermeye çalışan zihniyet var hâlâ.
Bilmiyorum niye anlattım bunu. Çünkü okurken aklıma gelmişti, dedim bunu anlatayım ama kitapta geçtiği yerleri almamışım. O yüzden sanki çok durduk yere anlatıyormuş gibi oldu ama kitabı okuduğunuzda ya da okuduysanız, siz de belki daha iyi anlayabilirsiniz beni.
Mesele sadece ödül almak, ödül vermek değil… Organizasyonu da nasıl yaptığınıza göre yoksa böyle “sıradışı” bir hale gelebilir tören diyeyim ve burada bitireyim. Bu kitap zaten biraz böyle kısa hikâye tadında, çok kolay okunan bir kitap. O yüzden bugün de böyle kısa bir yazı olsun.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder