Bir Kardeş Cinayeti, İnsanlarla Çalışmanın Zorluğu, Gülmenin Ayıp Hali ve Tahammülsüzlük
Franz Kafka’nın Bir Kardeş Cinayeti kitabını Kırmızı Kedi Yayınevinin Temmuz 2020 tarihli yedinci basımını kütüphanede her zamanki koltuğumda oturup bir Pazar günü klasiği olarak bitirdim.

Esen Tezel’in çevirdiği kitap tam seksen altı sayfaydı ve on üç farklı kısa hikâyeden oluşuyordu. Ben tabii ki bunu hiç bilmeden ve içeriğine bakma ihtiyacı bile hissetmeden, Kafka’nın yazdığı ve okumadığım bir kitap olduğu için gönül rahatlığıyla aldım ve bir-iki saat içinde bitiririm umuduyla başladım okumaya.
Hemen içindeki hikâyeleri sayayım sizlere, çünkü çoğundan neredeyse hiç bahsedemeyeceğim sanırım:
Bir Kardeş Cinayeti, Şarkıcı Josefine ya da Fare Halkı, Maskesi Düşen Sahtekâr, Küçük Bir Kadın, Mutsuzluk, Bir Taşra Doktoru, Geçmişten Bir Sayfa, Kova Binicisi, Karıkoca, Kentsel Dünya, Ölülere Misafir, Şosedeki Çocuklar ve Bir İmparatorluk Mesajı.
Benim de ilk alıntım “Josefine ya da Fare Halkı”ndan. Zaten bence en etkileyici hikâye oydu bu kitaptaki.
Kitabın adı neden “Bir Kardeş Cinayeti”? Bilmiyorum. Zaten böyle birden fazla hikâyeden oluşan kitapların isimleri beni hep… nasıl diyeyim, çok içime sinmez. Sanki diğer hikâyelere yapılmış bir haksızlık gibi geliyor bana. Ama bir isim de koyacaksın sonuçta.
Aslında hepsinden bağımsız, hiçbirinde olmayan bir isim konulsa… Bazı kitaplarda öyle oluyor, bana biraz daha mantıklı geliyor.
Neyse, biz ilk alıntıma geçelim.
“Bu arada Josefine hep böyledir; her küçük olayı, her tesadüfü, her aksiliği, parkenin bir çıtırtısını, bir diş gıcırdatmayı, bir ışıklandırma sorununu, şarkı söyleşinin etkisini artırmak için fırsat bilir, ona sorarsanız sağır kulaklara şarkı söylemektedir; coşku ve alkış eksik değildir ama kendi deyimiyle gerçekten anlaşılma beklentisinden vazgeçmeyi çoktan öğrenmiştir. Dolayısıyla bütün rahatsız edici etkenler onun işine gelir; şarkı söyleyişinin duruluğunu dışarıdan bozan her şeyi hafif bir mücadeleyle, hatta mücadeleyle de değil, sırf karşısına dikilerek yenmek kitleyi uyandırmasını, dinleyicilere belki anlamayı değil ama saygı duymayı öğretmesini sağlayabilir. Ve küçük olayları bu şekilde kullanıyorsa siz bir de büyükleri düşünün…”(s.14,15)
…diye açıklamış.
Burada gerçekten şarkıcı Josefine’i biz de merak ediyoruz: “Keşke böyle dinleyebilme şansımız da olsaydı” diye içimden geçti bir an için.
Belki şimdi böyle çocuk kitaplarına falan yapıyorlar sanırım. Böyle bir yandan bir tuşa basıyorsun ve müzikler, bir şeyler… Hatta o kitabın seslendirildiği versiyonları ya da böyle işte Kur’an-ı Kerim’e falan oluyor. Sesli bir barkod, bir şey okutuyorsun telefondan, dinleyebiliyorsun.
“Sevmek zorunda değilsiniz ama saygı duymak zorundasınız” derler. Aynı şekilde anlamak zorunda da değilsiniz ama saygı duymak gerekir sanırım.
Bir sonraki alıntım biraz daha değişik.
“Bu etkilenmesi kolay halk bazen ne yapsanız etkilenmez. Kimi zaman öyle sert bir dille reddeder ki, Josefine bile kalakalır, boyun eğmiş görünür, gerektiği gibi çalışır, elinden geldiğince şarkı söyler ama bütün bunlar sadece bir süre içindir; sonra yeni bir güçle -görünüşe bakılırsa bunun için sınırsız gücü vardır- yeniden mücadeleye başlar.”(s.25)
Yani aradan on sayfa kadar geçiyor ama Kafka hâlâ Josefin’i anlatıyor. Gerçekten etkileyici bir karakter. Halkla zaten uğraşması…
Zaten bunu insanlarla çalışan hemen hemen bütün sektörden duymuşsunuzdur: dünyanın en zor işi insanlarla uğraşmak, onlara laf anlatmaktır. Bir odaya kapanıp tek başınıza böyle makinelerle, robotlarla falan çalışmıyorsanız, büyük bir ihtimalle siz de insanlarla çalışıyorsunuz demektir.
Dolayısıyla her iş zor ve Küçük Bir Kadın’da da şöyle bir bölüm var:
“Varlığımın onun için nasıl bir işkence olduğunu açık açık söylemeyecek kadar gururludur, benim üzerimden sempati toplamayı kendine yediremez; sırf nefretten ötürü benimle meşgul oluyor ve bu kirli gerçeği herkesin önünde söylemek de onun için fazla büyük bir utanç. Öte yandan bitmez tükenmez baskısını üzerinde hissettiği bu konudan hiç bahsetmemek de biraz fazla. Dolayısıyla kadın kurnazlığıyla bir orta yol bulmaya çalışıyor; susarak, sadece gizli bir acının dışarıya yönelik işaretlerini vererek meseleyi kamuoyu mahkemesinin önüne getirmek istiyor. Hatta belki de, toplum bir kez gözünü tamamen bana dikerse, bana karşı genel bir öfke oluşacağını ve bu öfkenin yaptırım gücünün beni, kendisinin nispeten daha zayıf olan kişisel öfkesinden çok daha güçlü ve hızlı bir biçimde, kesin olarak düzelteceğini umuyor; ancak o zaman geri çekilip derin bir nefes alacak ve bana arkasını dönecek.”(s.37)
Burada da yine Kafka’nın kadınlarla olan o problemli iletişimi… Onun böyle mektuplarından oluşan bir kitabı vardı. “Milena’ya Mektuplar” mıydı? Bu kitapta mesela cevapları okuyamadığımız için çok değişik, yarım kalmış bir kitap gibi bir şeydi.
Kafka’nın biraz sorunları var kadınlarla diyeceğim… Kimin yok ki? Yani onları anlamak zaten ayrı bir yetenek. Ve susan bir kadın gerçekten… yani patlamaya hazır bir bomba gibi bir şey. O çok tehlikeli yani.
Ama öyle bir zamanda da “Ya, neye küstün? Niye sinirlendin?” bunu bir an evvel öğrenmek lazım. Ve muhtemelen o da çok böyle küçük, size saçma sapan gelecek bir şey olacak. Orada da kesinlikle onu küçümsememek, sanki dünyanın en büyük derdi buymuş gibi davranmak, onu böyle alttan almak gerekiyor. Yoksa yandınız yani, geçmiş olsun.
Zaten insani olarak da kimsenin derdini küçümsememek gerekir. Onun için o dünya o an ondan ibaret oluyor. Bizim de kendi… düşünürseniz kendi dertlerinizi, zaman geçince “Ne kadar basit şeylermiş” diyeceğiniz olaylara dönüşecek, değil mi? Tehlikeli konular bunlar, çok buralardan bahsetmeyeyim.
“Şosedeki Çocuklar” hikâyesi… Bakın şöyle başlıyor:
“Bahçe çitinin önünden geçen arabaların sesini duyuyor, bazen de yaprakların arasındaki hafif kımıltılı boşluktan onları görüyordum. Yaz sıcağında tekerlek ispitlerinin ve oklarının tahtası nasıl da gıcırdıyordu! Irgatlar tarladan dönüyor ve öyle bir gülüyorlardı ki, bu kadarı da ayıptı.”(s.81)
Gülmenin bir ayıp hali var mıdır diye ben de yaşamıştım bunu. Çünkü geçenlerde böyle… yani insanın yaptığı bir hatayı özellikle göstermek, böyle onu afiş edermiş gibi yüksek seslerle, şeylerle… “Bunu nasıl yaptın? İşte bu böyle miydi, şöyle miydi? Sen mi yaptın bunu? Ha ha ha, he he he!”
Yani ortada bir espri yok, bir komik yok, bir hata var. Belki o zaman niye böyle gülüyorsun? Bence bu da bir ayıp işte. “Kusurları örtmede gece gibi ol” derken Mevlana ne kadar aslında büyük bir söz söylemiş ve ne kadar haklıymış… Bunu o kusurlarınızla karşılaştığınızda anlıyorsunuz.
Bazı insanlar işte bunu afiş etme, oradan kendilerine prim sağlama… Ama mesela ben aynı arkadaşımın bir hatasını, bir şeyini yakaladığımda hiç ortaya yaymadan yanına gidip “Böyle böyle, şunu şöyle yapalım, düzeltelim” dediğimde hemen sessiz kalıp pusması… Sanki o hiç yokmuş, olmamış gibi “Aa, bu nasıl olmuş?” deyip sinir etmesi ve bir daha o konuyu hiç açmaması… Bu, bu işte beni güldürüyor.
Mesela bu da beni böyle içimden güldüren… “Benzer bir şeyi ben yapsaydım, sen şimdi yaygarayı koparırdın” diyorum. Bunlar da iş hayatının komiklikleri aslında diyelim.
Bir yandan da tam bu hikâyeye geldiğimde kütüphanede o deri koltuklar var, özel sanki böyle misafirler için yapılmış gibi. Orada onun bir tanesini zaten hep bir kedimiz var bizim, o yatar orada, uyuklar. Ben de o uyurken onu sevmemin hiçbir zaman… Rahatsız etmemek adına kalkıp, geldiğinde falan şöyle bir yanıma gelirse o zaman severim. Ben de o ikili koltukta hemen onun yanında oturuyorum. Hemen çaprazımızda da bir tekli koltuk daha var.
Ve oraya bir tane bir adam geldi, elinde bir tane kitap. Önümüzde de küçük bir orta sehpa gibi bir masa var. Ona koydu kitabını. Kulağında zaten kulaklık var, bangır bangır ya bir şeyler seyrediyor ve duyuluyor sesi tamamen. Ama yani normal karşıladım ben çünkü oraya gelene kadar bir şeyler dinliyor, seyrediyor olabilir. Ama geldiğine göre burada herhalde kapatacak diye düşündüm.
Yok! Kitabı bıraktığı gibi hiç almadı bile eline, aldı telefonu, bir şeyler seyrediyor. Seyrettiği şeyi de ben de duyuyorum yani. Böyle 10 saniyede, 15 saniyede bir değişen reels şeyler işte… Instagram mı oluyor artık, neyse… TikTok gibi değildi ama tamamen böyle müzik değildi.
Herhalde dedim, yine iyi niyetle düşünüyorum, dedim yarım kaldı herhalde bir yerde, bir seriyi, bir şeyi bitirecek sonra kapatacak ya da biraz daha sesini kısacak ki ben duyamayayım. Yok, bakıyorum ilerliyor, ilerliyor…
Benim de kalmış şurada 5–6 sayfa, kitabı bitireyim, kalkacağım zaten. Yani çok meraklı değilim onu dinlemeye. Ama burası da bir kütüphane yani. Sen burada böyle… Bence yüzde yüz ben haklıyım yani, öyle bir durum.
Artık dayanamadım, şöyle bir kaldırdım kafamı, baktım suratına. Doğru durdu, şöyle bir telefonuyla gözlerini kapattı, bu sefer telefonu daha yukarı kaldırdı. Yani öyle yapınca “Evet, ben de bu kadar da ayıp” dedim. Yani artık sesini de kıs hiçbir şekilde…
Ve işin garibi, yani o kütüphanede WiFi da yok desem yani dışarıda başka bir yerde izleyemiyor, geldi burada… İşte öğrenciler falan çok yapıyor çünkü onu, ders seyrediyor bir de onlar. Gerçi o kadar rahatsız etmez mesela. Ama bunun arka planında işte müzikler, bir şeyler, bu kadar yüksek ses… Yani kulağına da zarar zaten.
Ne anladım ben senin kulaklık takmadan? Vallahi dayanamadım hiç. Aslında orada ya bir masaya vurmak ya bir işaret yapmak, “Biraz sesini kısar mısın?” demek lazım. Haklıyım yani çünkü… Demedim, diyemedim sırf işte 5–6 sayfam var diye.
Bir de herhalde bu Kafka okumaktan biraz yani… Bir Hemingway falan okusam belki bağırır çağırırdım bile. Böyle kendi kendime sinir oldum, bak şu an kendime de kızdım yani. O olmaması gereken bir şey. Bir de üzerinden kaç gün geçti, hâlâ hatırladığıma göre… Yazık, günah. Ama şimdi burada size anlattığıma göre unutacağım bunu yakında.
Ve belli mi olur yani, bir gün belki o kişi de denk gelir, dinler beni ve utanır yaptığından. Hiç sanmıyorum ama…
Bir de elimdeki kitap da yani “Bir Kardeş Cinayeti”… Orada böyle şey de geldi aklıma, “Şunun şöyle adını göstereyim, şuna bir korku falan, psikopatmışım gibi…”
Şimdi de mesela komşular başladı bağırıp çağırmaya. Size de geliyordur belki… Çok vaktim yoktu bugün, o kadar geç saate kaldım işte, millet uyandı, başladı konuşmaya. Bir “Komşu Cinayeti” kitabı da ben yazacağım belki de. Neyse, yok…
“Komşu komşunun külünü muhtaçmış”, komşu hakkı önemli ama işte bak, onu da gözetmiyorlar böyle gürültülerle, seslerle…
Ben de dışarıda çok kulaklık takarım. O da işte biraz bu çevre seslerinden izole olmak için. Eski iş yerinde “Sen sürekli ne dinliyorsun?” diye patron da sormuştu da, ben demiştim “Bunu gürültü engelleyici olarak kullanıyorum.” O da gülmüştü mesela.
Sanırım ileride yani gelecekte hepimiz kullanacağız böyle gürültü engelleyici… Daha Black Mirror’ın bir bölümünde vardı, istediğiniz kişileri böyle engelleyebiliyordunuz. Onun sesini, görüntüsünü bile görmüyorsunuz, karşınıza çıktığında sadece bir bulanık bir görüntü görünüyor. Yani böyle bir hayat… Herkes herkesi engelledi sanırım, nasıl olurdu bilmiyorum ama tahammülümüz az ya. Biraz hayat bizi bu hale getirdi maalesef.
Şimdi son hikâye olan “Bir İmparatorluk Mesajı”nın tamamını paylaşmak istiyorum size. Hem bakalım siz ne anlayacaksınız, hem de neden bu hikâyelerden tek tek bahsedemeyiz da böyle bir şey yapmak istedim.
Bir de son hikâye ve artık o kütüphanedeki gürültücü arkadaşa da sinir olduğum için iki sayfayı da tamamen… Resim çekmek gerekirse evde okurum diye düşündüm yani. Çünkü bu kitabı ödünç almadım.
Böylece Kafka’nın bu eseri de benim kütüphanede okuyup bitirdiğim kitaplar arasında yerini aldı.
“Denilir ki, imparator sana, tek bir kişiye, bu zavallı tebaasına, bu imparatorluk güneşinden en uzağa kaçmış ufacık gölgeye, imparator tam da sana ölüm döşeğinden bir mesaj yolladı. Ulağı yatağın yanına diz çöktürdü ve mesajı kulağına fısıldadı; o kadar önemsiyordu ki, ondan da duyduğu şeyi kendi kulağına geri fısıldamasını istedi. Başını sallayarak söylenenin doğruluğunu onayladı. Ve ölümünü izlemeye gelenlerin önünde -aradaki bütün duvarlar yıkılmıştır ve göz alabildiğine ileriye ve yukarıya uzanan dış merdivenlerde imparatorluğun ileri gelenleri çember halinde durmaktadırlar-, bütün bu insanların önünde ulağı gönderdi. Ulak derhal yola çıktı; güçlü, yorulmak nedir bilmeyen bir adam, bir sağ kolunu bir sol kolunu öne uzatarak kalabalığın arasından kendine yol açıyor, dirençle karşılaştı mı güneş işareti olan göğsünü gösteriyor, başka kimsenin yapamayacağı şekilde kolayca ilerliyor. Ama kalabalık o kadar büyük ki; evleri bitmek bilmiyor. Önünde boş alan açılsa nasıl da uçardı, sen de çok geçmeden kapında onun yumruğunun harikulade vuruşunu duyardın. Ama onun yerine adeta boş yere çırpınıyor; daha hâlâ sarayın en iç kısmındaki odalardan geçmeye çalışıyor, bunu asla başaramayacak ve başarsa bile hiçbir şey kazanılmış olmayacak; daha merdivenleri inme mücadelesi verecek; avlular arşınlanacak, avlulardan sonra ilkini çepeçevre kuşatan ikinci saray, tekrar merdivenler ve avlular, sonra yine bir saray, bu böyle binlerce yıl sürecek; ve en sonunda en dış kapıya gelindiğinde -ki bu asla, asla olamaz- önünde başkent uzanıyor olacak, dünyanın ortası, ağzına kadar kendi tortusuyla dolu. Kimse buraya giremez, hele bir ölünün mesajıyla. Sense akşam olurken pencerende oturmuş, bunun hayalini kuruyorsun.”(s.85,86)
…diye bu hikâyeyi bitirmiş Kafka, farkında olmadan bu kitabı da bitirmiş. Güzel aslında, bu kadar az sayfada, bu kadar az cümleyle bu kadar çok şey anlatması. Bak, evet oradayken kütüphanede gerçekten o sinirle çok anlayamamışım bu hikâyenin derinliğini. Ama biraz da anlamışım demek ki, fotoğrafını çekmişim. Kendime de haksızlık yapmayayım.
Herkesin her yaşta farklı bir şey anlayabileceği, farklı anlamlar katabileceği bir hikâye olarak da “Bir Kardeş Cinayeti” bu tarz öykülerden oluşuyor diyebilirim. Ve siz de gördüğünüz yerde hemen alıp bir iki saat içerisinde okuyup bitirebilirsiniz ya da evinizin güzel bir köşesinde… bilmiyorum tutmak ister misiniz “Bir Kardeş Cinayeti” diye? Ya da benim gibi kitapların isimleriyle bir mesaj vermeye çalışan insanlardansanız, böyle evinizin bir köşesinde, evinizin rafında durması gereken bir kitap olabilir diyeyim.
Ve çok teşekkür ederim beni buraya kadar dinlediğiniz için, yalnız bırakmadığınız için. Güzel yorumlarınız için… YouTube’da bazen denk geliyorum, denk geldikçe cevaplamaya çalışıyorum ama bazen de… yani “Şaka mı yapıyorsunuz? Gerçekten böyle bir şey bana soruyor musunuz?” diye şaşırdığım yorumlar da oluyor. “Beni mi trollüyor acaba?” diye düşündüğüm…
Geçen işte böyle bir “Şurada şu param var, başka bir platforma nasıl aktarırım?” gibi bir yorum… “Allah Allah” dedim yani. Bir de oraya gizli cümle mi artık, gizli kelime şeyını de yazmış. Yani onu zaten yazmaması lazım, paylaşmaması lazım insanın. Bir de nereden çıkardı acaba benim bunu bilebileceğimi? Kripto para ya da işte diğer borsa uygulamaları falan sanırım.
Şimdi yeni yeni… Benim de bir eski bir broker arkadaşım var, ondan böyle bir şeyler öğreniyorum ama çok ilgim yok yani o tarz konulara. Biraz… evet, bu “Hesap Kitap” adından belki de insanlar böyle finansla ilgili, parayla ilgili şeyler zannediyorlar. Onlarla ilgili kitaplar da okuyacağım aslında ama bir türlü okuma düzenini oturtamadım. 2025 yani benim için çok yoğun başladı, yoksa vardı öyle planlarım.
Hatta şey de kaldı mesela, beden diliyle ilgili kitaplar okuyacaktım. Okuyorum zaten bir de, yarım kaldı işte, devam edemedim çok. Bir de ağır da bir kitap denk geldim, bayağı ansiklopedi gibi bir şey yani. En kolayı böyle hikâyeleri okumak, yoksa kurgu dışı zor oluyor gerçekten, zorluyor beni. Ama onlardan da daha çok şey öğreniyorsunuz işte. Bir denge olması lazım belki de arada.
Hatta böyle mesleki şeyler de okumam gerekiyor ama onlar da yani… Herkesin hem dikkatini, ilgisini çek… Sanki şu an yaptığım, okuduğum kitaplar çok ilgi çekiyormuş gibi ama neyse.
Ben teşekkür edecektim, hatta etmiştim galiba, olsun bir daha edelim. Sağ olun, var olun! Yorumlardan… nerelere geldik ama yorumları okuyorum yani, buradan bunu da belirtmek istedim sadece. Cevap yazmadığım, okumadığım anlamına gelmez.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder