20 Mart 2025 Perşembe

Mahur Beste

 

Mahur Beste, İstediği Gibi Bir Hayat Yaşayamamak, Çekingenlik Suçu ve Gösteriş Oranı

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Mahur Beste’sini sonunda okuma grubum sayesinde okuyabildim. Tanpınar benim hep okumaya korktuğum bir yazar olmuştur. Neden bilmiyorum.

Press enter or click to view image in full size
Bu yazı kitap hakkında tat kaçıracak bilgiler (spoiler) içerebilir.

Galiba onun ilk okuduğum kitabı da Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ydü ve hayran olmuştum bitirir bitirmez. Hatta inanamamıştım böyle bir kitabın bizim ülkemizde yazılmış olduğuna. Kendi düşüncelerime de çok yakın bulmuştum orada yazılanları. Sonra ne oldu araya hangi kitaplar girdi hiç hatırlamıyorum ama çok uzun bir ara vermiştim Tanpınar okumaya. Aradan yıllar geçtikten sonra Abdullah Efendinin Rüyaları’nı okumuştum ve yine çok etkilenmiştim. Ama işte şu an nereden baksam yine üzerinden birkaç yıl geçmiştir ve ben yine çok merak ettiğim Huzur kitabını okuyamadım hâlâ. İşte hayat biraz da böyle bir şey. Karşıma Mahur Beste’yi çıkardı.

Ben bu kitabı Dergâh Yayınlarının Ekim 2018 tarihli yirminci baskısını bulup okudum. Unutmadan şunu da söyleyeyim, yazarımız bu romanı büyük bestekârımız Eyyubî Bekir Ağa’nın ruhuna ithaf etmiş. Söylemezsem eksik kalır gibi hissettiğim için özellikle belirtmek istedim.

İlk alıntım sadece bir cümleden oluşuyor ama yazması mı daha zor yoksa okuması mı diye düşündüm şimdi de tabii ki yazması daha zordur ama yazan Tanpınar olunca insan bundan bile emin olamıyor:

“Fena olan şey, bütün bunlar olup biterken, Fatih Camii’nde birdenbire kaybettiği merhum babasını bir cuma kalabalığı arasında ararken, yahut Şerife Hanım’ın geçen gün kendisine İstanbul’dan aldığı o pantuflaların içinden bitmez tükenmez bir yığın kedi yavrusunu teker teker tıpkı bir hokkabazın cebinden veya şapkasından bir yığın eşyayı çıkarması gibi, çekip çıkarırken hep o hissi, bundan böyle istediği gibi yaşayamayacağı, hayatının ahenginin bozulmuş olduğu hissini kendisinde hazır bulması, nefsine karşı büyük bir hata ve ihmalde bulunanların duydukları o keskin azabı -Behçet Beyefendi bu duygudan bütün ömrünce kurtulamamıştır- duymasıydı.”(s.8,9)

Dediğim gibi, tek bir cümle Behçet Bey’i anlatan en iyi cümlelerden biriydi. Hemen kitabın başında… Ama biraz da, yani, hepimizi anlatmıyor mu bu? “Bundan böyle istediği gibi bir hayat yaşayamayacağını ya da hayatının ahenginin bozulduğu” hissi… Bilmiyorum, ben yaşıyorum bazen. Gerçekten oradan devam etmesi çok kolay değil.

Kitabımızın kahramanı Behçet Bey biraz zor bir karakter. Aslında hayat ona karşı zor da diyebiliriz. Biraz babasının gölgesinde kalmış ya… Bu kitapta bile başka karakterlerin gölgesinde kalan bir karakter.

Bu arada, yani şu an ne oldu bilmiyorum. Kuşlar acayip ses çıkarıyor arada. Kargalar geçiyor falan… Yani yapacak çok bir şey yok. Kusura bakmayın. Bu yüzden biraz bekledim, belki geçer diye. Ama yok maalesef. Hitchcock’ın filmi miydi “Kuşlar”? O da çok korkunç bir… Neyse, onlar eşliğinde bari devam edelim. Behçet Bey’in artık şansına böyle bir ortam denk geldi. Biz geçelim Behçet Bey’in o Molla babasına, Molla Bey’e…

“O sene babası, hünkârın ani bir kararıyla Mekke kadılığı verilerek, İstanbul’dan uzaklaştırıldı, İsmail Molla Bey’in çok ölçülü olmakla beraber, bir yandan da pervasız olan mizacı, her türlü entrikanın -dışında hiçbir zevkini ihmal etmemek şartıyla- o sağlam yaşayışı, çoktandır dikkati çekmişti. Son zamanlarda ise, Molla Bey, mizacının emrettiği bu hayatı adeta bir nevi çekingenliğe dökmüştü. Bir saray, birçok tasavvurları affedebilirdi; fakat istiğnayı, uzleti affedemezdi. Bunu bilen dostları, zaman zaman kendisini ikaza çalışmışlar, ‘Molla Bey, vazgeçin bu çekingenlikten, hoş görülmüyor.’ demişlerdi. Fakat Molla aldırmadı. Daha doğrusu, yeniden ikbalin yükünü taşımak kudretini kendinde bulmuyordu. Hatta bir defasında, gene böyle bir nasihata cevap olarak: ‘Selâmlığımı o lüzumsuz misafir kalabalığından temizlemek için tam altı yıl çalıştım; rahatımı bozamam.’ demişti.”(s.27,28)

İsmail Molla Bey’den çok da beklenmeyecek bir çıkış ama onun da sağı solu işte çok belli olmuyor. Ve bu çekingenliğin hoş görülmemesi… Yani ben de bunu çok anlayamıyorum, biraz çekingen de bir insan olarak. Gerçi çekingen miyim, içe kapanık derler bazıları… İçe dönük tabiri daha doğru sanırım. Ve ikisi birbirinden de farklı ama böyle yani…

Çok hiperaktif gibi oradan oraya koşturmak bana hiçbir zaman hoş, güzel gelmedi. Gerçi bazen öyle insanlara da hayran oluyorum görünce, onların enerjisine, yaşama sevinçlerine. Ama böyle kalabalıklar yani, insanlarla uğraşmak, sürekli laf yetiştirmeye çalışmak… Ne bileyim, bana da yani çok zor geliyor. Ama bu özellikle devlet kademelerinde gerçekten hiç hoş görülecek bir şey değil.

Bize komutanımız demişti askerdeyken (yani hiç unutmuyorum): “Askerliğin %95'i gösteriş.” Çok böyle uzun boylu, çok yakışıklı gibi bir askerdi zaten. O personel sınıfında öyle asker çıkmaz normalde. O işte böyle içinde kalmış, komando falan olmak istiyor, bütün eğitimlere, şeylere hep onu gönderiyorlardı rütbesi düşük olmasına rağmen. O da seviyordu yani o tarz sporları, aktiviteleri. Biz böyle oflaya puflaya her gün, her gün bot boyarken… “Yani ne anlamı var bunun? Niye yapıyoruz?” gibisinden bir sorgulama herhalde onun da kulağına çalınmış olacak ki “%95'i gösteriş” demişti.

Çok saçma yani, böyle bir şey olabilir mi? Ama bu oran yani ne özel sektörde ne kamuda çok daha düşük değil. İşlerin de maalesef büyük bir oranda gösterişe dayanıyor. İşte o “itibardan tasarruf olmaz” muhabbeti biraz daha.

İşte geçen asansörde benim yaşadığım… Artık bu aralar ya bizim işte her an böyle acil bir durum olabildiğinde laptopla geziyoruz. Yani bütün ziyaretleri hem de en son eve de getiriyorum. Artık başlarda biraz yadırgadım ama alıştım da, yani artık bir ağırlık da yapmıyor. Ve çantada şey görünüyor yani böyle kocaman, işte sanki bir yere gidiyoruz gibi… Neyse işte.

Geçen öyle asansörde komşumuz işte: “O ne iş yapıyorsun, nereden görüyorsun?” falan filan, yine bir muhabbet… “Hesap kitap işleri” dedim, genelde de öyle diyorum soranlara. Yani çok da ayrıntı vermeye gerek yok gibi. “O maşallah, maşallah!” falan yaptı.

Ondan sonra daha önceden de işte… Mesela eşofmanlarla falan sabah çıktığımda, yine kütüphanelere, şeylere veya işte yürüyüşe, koşuya… O zaman gördüğünde böyle ısrarla: “Çalışmıyor musun? İşe başladın mı?” falan diye sorardı. “Yok” derdim. O zaman bir yüzü değişirdi: “Nereye gidiyorsun zaman sabah sabah?” gibi… O zaman şey derdi: “Olsun, olsun, bulursun yakında.” Halbuki ben işte aradığım da bir dönemde değildim yani o zaman. Ama yok, sırf o görüntü rahatsız ediyor insanları.

Yani ilginç bir şekilde bir faydaları da olmuyor. “Gel bak şurada şöyle bir iş var” diyen de çıkmıyor karşına ama yani belli bir yaştan sonra özellikle insanların… Nasıl diyeyim, iyi gözle bakılmıyor diyeyim mi, daha fazla uzatmadan… Halbuki bence yani asıl o zaman “maşallah” demesi lazımdı. Ama yok işte, şimdi düzgün böyle elbiseler, işte takım elbiseler, paltolar, elde kocaman çanta olunca bir şey zannediyor insanlar. Halbuki o iki insan aynı insan.

Yani bu arada biraz burada kendime benzettim ama yani Behçet Bey’in babası İsmail Molla Bey’le de sadece bir hususta daha yakınız: O da kitaplara düşkün o kadar. Onun haricinde tamamen gerçekten benim de bir zıt karakterim. Ve burada kitaplarla ilgili ilginç bir çıkarımı var yazarımızın. O yüzden burayı da hemen paylaşmak istiyorum.

“Büyük bir okuyucu olan Molla Bey için kitap da kadın gibi bir şeydi; yani okunduktan sonra başından atılırdı. Yalnız, biri diğeri gibi rahatsız edici olmadığı için, -kitap unutulmaya razıdır, fakat kadın razı olmaz- bir köşede kendi kendine durmasında bir mahzur yoktu. Ev genişti; okunmuş kitap bir servetti. Hâlbuki Behçet öyle değildi. Kitabı okumaktan ziyade, onunla meşgul olmasını severdi. Meselâ, daha on iki yaşında kitap ciltlemeyi öğrenmişti. Nereden? kimden? Bunu bilen yoktu. Fakat öğrenmişti, hatta Molla’nın bir kere bakıp şuraya buraya attığı kitapları ciltlemeye başlamıştı. Bazen hiç açılmamış bir kitabı, yapraklarını kesmeden ciltlediği bile olurdu. Sade bu kitap hikâyesi baba ile oğul arasındaki mizac farkını göstermeye yeterdi.”(s.30)

Yani gerçekten çok birbirinden çok farklı baba ve oğul. Bunu biz de okuma durumunda biraz tartıştık. “İnsan oğlunun biraz kendisine benzemesini ister” demişti bir arkadaş yani. O bana biraz tuhaf gelmişti. Yani ister mi gerçekten? İstemeli mi ya da bilmiyorum… Bana sanki istememesi lazım gibi geliyor. Ama tabii benim bir çocuğum olmadığı için…

Kendine benzemesi evet hoşuna gidebilir, kendini görürsün bazı davranışlarında, şeylerinde. Ama farklı olması da bence çok daha kıymetli değil mi? Sonuçta bu işte bir fabrikasyon ürün değil ve zaten ister istemez benzeyecek birçok yönde, özellikle gördükleri… Gördüğü bir şeyi kopyalayacak yani çocuk. Ama bazen işte böyle içten gelen bir motivasyon da oluyor, işte hiç görmediği, etmediği bir şey… 11–12 yaşında çocuk kitap ciltçiliğine heves ediyor. Kullandıkları diğer aletler böyle altın tozuyla da yapılıyormuş sayfa kenarları. Ama onun yerine işte daha ucuz, daha uygun sarı bir kağıt kullanılıyormuş. Yani hiç benim aklıma gelmez öyle bir kitabın sayfalarının kenarlarını altın tozuyla kaplamak… Ne bileyim yani. Dış o kapakları, ciddi kitaplara evet tabii ki çok daha güzel muhafaza ediliyor, çok daha uzun ömürlü. Ama önemli olan onun içindekiler, içinde ne yazdığı.

Ve bir kitap bitince bazen evet bir duygu, bir bağ oluşabiliyor. Onu gözünüzün önünde dursun, kaybolmasın istiyorsunuz, özellikle içine bir notlar, bir şeyler yazdıysanız. Ama bence ondan kurtulmak lazım yani, başınızdan savması lazım. O kitabı okuyup içindekilerden alabileceğinizi alıp ondan sonra yeni bir kitaba geçmeye bakmak lazım.

“Kitap unutulmaya razıdır” diyor “ama kadın razı olmaz.” Bu kitapta bir kadın-erkek ilişkileri de çok değişik, çok farklı yönde ele alınıyor. Bir Molla Bey hemen buradan iki sayfa sonra yine oğluyla başından bir şey geçiyor. Ve işte burası… Burada da o ikinci cümle özellikle beni etkilemişti.

“Molla Bey, bu geceden sonra da Behçet Bey’i sevmedi. Onun bir şeyi sevebilmesi için beğenmesi lâzımdı.”(s.32)

Evet işte bu: sevmek ve beğenmek arasındaki uçurum. Aslında çok yakın zannediyoruz biz onları ama çok farklı şeyler bunlar. Herkes böyle beğendiği şeyi hemen “sevdim” zannediyor ama sevmek işte o kadar kolay değil. Ya da kolay mı aslında? Kolay da, eylemler de sonuçta pratiğe ihtiyacı var. Sürekli nefretle, kinle beslenirseniz sevmek size zor gelebilir. Ama bir şeyi sevmek için beğenmen gerekmiyor ya…

Yani ben evet bu zihniyeti çok beğenemiyorum diyeyim, yani benimseyemiyorum. Öyle olmaması lazım o zaman. Çünkü sadece estetik şeyleri seversiniz, sadece göze hitap eden… İşte bu herkesin o tek tipleşme, modayı böyle çılgınlar gibi takip etmek, hep aynı şekilde giyinmeye ya da işte süslenmeye ihtiyaç duyulması bunu gerektiriyor. İnsanlar sizi beğensin ki sevsin ama böyle olmaması lazım o zaman. Yani çirkin insanları sevemeyecek miyiz? Sevilmeyecek mi onlar da? İnsan değil mi?

“Çirkin” derken de burada bunu söylemek bile artık ne bileyim yani zor ki… Kıstasları da değişiyor kültürden kültüre. İşte eskiden mesela şişmanlık bir zenginlik göstergesiyken… Şu an şu an değil, gerçi o da kırıldı ama bir dönem o sıfır beden zaaf, zayıf bir deri bir kemik demek gibi hiç de sağlıklı da olmayan aslında moda olmuştu. Şu anda yine… Yani yine olmayacak şeyler aslında isteniyor insanlardan: hiç göbek olmasın ama işte dolgun vücut, işte saçlar şöyle, gözler böyle, dudaklar şöyle… Yani işte bir boy mesela. Boy kıstası: birisinin güzel ya da yakışıklı olması için belli bir boyda mı olması lazım?

Olması gerekiyor tabii çok kısa olunca evet problem ya da çok uzun olduğunuzda belki… Ben mesela hiç onu hayal edemezdim, uzunluk nasıl şey olur işte… Bak Mesut Süre, sürekli 2 metreden de uzun bir adam, komedyen… Komedyen değil de yani onu yediriyor yine ama zaman zaman bahsediyor: “Yani bir 15–20 cm kısa olsam ne kadar iyi olurdu” gibi. Ben de onun tam tersi, “bir 15–20 cm daha uzun olsam ne kadar güzel olurdu” diye yıllarca düşünen bir insandım.

Behçet Bey’in de böyle bir durumu var: Babasından 40 cm kadar kısa bir insan, ev kendi eşinden yine daha kısa. O yüzden de böyle biraz hor görülüyor. Bir de işte o gösteriş, o şekilcilik… Ben de böyle zaman zaman aşağılandığım anlar olmuştur yani, sırf boy yüzünden. Böyle Allah’tan yani o kadar kaba değil insanlar yanımdayken şey yapmıyorlar ama arkamdan özellikle görüyorum yani, duyuyorum. Bu kısa boy biraz böyle solaklığa da benziyor yani… Hiçbir aleti de solaklara özel yapmazlar ya. Yani ben de çoğu yere uzanamam, yetişemem falan… Yani bilmiyorum, bence çok uçuk yapılıyor zaten bu evlerdeki mutfak dolapları, şeyler… Tavana kadar kim zaten oraya yetişecek?

Ve bizim zamanımızda işte o folik asitler olmadığından… Şu an bütün gençler maşallah, yani hepsi… Onların yanında biz de iyice kısa kaldık. “Yapacak bir şey yok” derler ya… Yani hiç de sevmem bu sözü ama yazının başında da kullandım galiba, çok kullanmamaya çalışıyorum ama boy için yani gerçekten yapacak bir şey yok bir yerden sonra.

Ve kilo tarafında olmadım hayatımda hiçbir zaman ama bazı insanlar için kilo da bu şekilde yani… Belli bir yaştan sonra kilo vermek hiç kolay değil, hatta bazıları çeşitli hastalıklardan dolayı o kilolara sahipler, o kiloları veremiyorlar. Sadece mevzu yeme-içme, sağlıksız beslenme falan değil. O yüzden işte bunları bilmeden insanları böyle etiketlemek gerekiyor bence ya da ötekileştirmek… Bunu zaten hiçbir zaman yapmamamız lazım da işte… Kime ne anlatıyoruz?

Bu arada bir arkadaşımızın gene grupta yaptığı bir açıklama: Behçet hastalığı diye de bir hastalık vardır literatürde, hatta bizim doktorumuzun soktuğu hastalık. Behçet isimli bir profesörün, o yüzden de hastalığa da kendi ismini vermiş. Kemiklerdeki romatizma mı, bir cilt hastalığı, deri hastalığı gibi bir şey biliyordum ben de. Çok yani değişik, istisnai bir hastalık ve Tanpınar da bu kitabı bu hastalık bulunduktan bir 5–6 sene sonra yazmış.

Arkadaş da şöyle diyordu: “Belki işte Behçet’in bu hastalıklı yapısını nitelemek için, belirtmek için ya da altını çizmek için özellikle seçtiği bir isimdir.” Çünkü diğer isimler de özenle seçilmiş, belli. Tanpınar öyle rastgele isim koymaz.

Behçet deyince Behçet hastalığı benim de aklıma gelmişti ama birebir böyle bir bağlantı kuramamıştım. Ondan bunu duyunca sevindim, kafa yapımız benziyor demek ki.

Bizim bu kitap sohbetlerinde de yine en sevdiğim bölümlerden biri: herkes böyle kendi not aldığı bir anıyı okuyor, paylaşıyor. Orada da ben özellikle soruyorum arkadaşlara “hangi sayfada bu?” diye, onları da not almaya çalışıyorum. Ama bazen de sormuyorum mesela, sadece dinlemekle yetiniyorum. Bilmiyorum onların da dikkatini çekiyor mu ama onlar aslında benim de not aldığım alıntılar…

Bu alıntıyı da yine bir başka arkadaşımız okumuştu yani. Sırf bunu okumak için bile okunur bu kitap, öyle diyeyim ve başlayayım:

“Ona göre esas olan, zaman dediğimiz şeyi insan ruhunun benimsemesi, bir meyve ısırır gibi, kendi izlerini ona kuvvetle geçirmesiydi. Her türlü saadet ve felâket düşüncesinin üstünde bir talihin kendisini saadet ve felâket düşüncesinin üstünde bir talihin kendisini tamamlaması lâzımdı. Istırap insanoğlu için gündelik ekmek, ölümse sadece bir kaderdi, ikisinden de kaçılamazdı. Asıl dava, derin bir şekilde yaşamak ve kendi kendisini gerçekleştirmek, ölümlü hayata şahsî bir çeşni vermekti.”(s.64)

İnsan zaten ya öleceğini anladığı zaman… Demek de şimdi biraz tuhaf gibi olacak ama bunu anlıyoruz yani, gerçekten hayatın bazı bölümlerinde. Ve sonra unutuyoruz. Sen hemen nasıl unutabiliyor ya? Nasıl anlayabiliyorsun? “Meyve ısırır gibi kendi izlerini ona kuvvetle geçirmesi” kısmını okurken orada elma geldi aklıma. Elmada da olur o, elmayı da çok severim. Yeşil elma… Bak şu an bile iştahım geldi. Evet, insan istiyor onu bir hayatta bir iz kalsın. Bu da aslında çok bencilce gibi de görünebilir ama ben öyle o açıdan bakmıyorum ya…

Şu hayattan gelip geçeceğiz işte, yaşadıysam ne bileyim bir faydan olsun, bir faydası dokunsun, bir işe yarayan bir şeyi güzelleştir, insanların bir şeyleri beğenmesini ya da sevebilmesini sağla en azından diye düşünüyorum. Ve gelelim bir sonraki alıntımıza:

“Ruhu, içinde kendisi için bütün bir dünya kurulmuş gibi zenginleşmişti. Bununla beraber, her doğuş gibi, bu da zahmetliydi. Sevginin, merhametin eşiğini atlayanlar, ıstırabın gömleğini de kendiliğinden giyinirler. Acımak, söylendiği kadar kolay bir şey değildir. İnsanın her tattığı şey, içinde bir bıçak gibi çalışıyordu.”(s.83)

Burası da biraz anlaşılması güç satırlar. Acımak, söylendiği kadar kolay bir şey değil. Sevgi, merhamet ve ızdırap… Merhamet ile acımak aynı şey değil. Yani onun da ayrımına varmak gerekiyor.

Acımaya ben de çok, yani hoş bakmıyorum. Bu duygu bana da çok güzel bir duygu gibi gelmiyor. Yani birilerini acımak… Acısını belki paylaşabilirsin ama acımak yanlış. Sanki sen kimsin ki acıyorsun? Hele bir de onu yapmamak için “sonradan acınacak duruma düşersin” gibi bir anlayış da var bizde; o daha da kötü. O duruma düşmemek için acımıyorsun…

Ama merhamet, yani bambaşka bir şey. Merhamet herkese karşı, hatta en çok da kendimize karşı olması gereken, biraz sevgiyle bağlantılı bir duygu. Diğeri sanki beğenmenin zıttı gibi… Beğenmediği şeye acıyan insanlar var ya, bu çok yanlış. Yani hayır, “yazık” derler ya böyle… Hiç, yani hiç sevmediğim, kullanmadığım. Ben de “yazık”, “günah” derim de böyle, israf olan şeylerde daha çok çileden çıkarım o tür şeylerde. Zamanı israfla falan özellikle…

Ama bak, çenem düştü yine. O yüzden zaten olay örgüsünden de pek bahsetmiyorum, fark ettiyseniz. Çünkü yok gibi bir şey. En son hatta bir mektup bölümü var. Yani o mektup bölümü olmasa, “Biz ne okuduk o zamana kadar?” diyebileceğiniz bir kitap.

Çünkü Behçet Bey’i anlatırken olaylar değişiyor, kitabın yarısında. Bu sefer bir Sabri Hoca var, onu anlatmaya başlıyor. Sonra Behçet Bey’in evlendiği kadının babası var; o da yine bir molla. Sabri Hoca’nın ta çocukluğundan başlıyor hatta anlatmaya, oradan. İşte İttihatçılara, Abdülhamit dönemine, siyasete falan da giriyor, öyle dönemin şartlarına…

“Ne okuyoruz biz, ne anlatılıyor şu an?” gibi… Böyle bir bakıyorsunuz, kitap da bitmiş yani. Gelmişsiniz o mektuba ya… O mektup, yani iyi ki yazılmış! Yoksa çok büyük bir boşlukta bırakacaktı kitap bizi. Mektupta da biraz, yani sanki okurlara -o bize, benim gibi aklı karışan okuyuculara- yazmış yani bir mektubu Tanpınar. İyi ki de yazmış. O mektup güzeldi.

Biz gelelim şimdi Sabri Hoca’ya…

“Fikirlerimiz, onları taşıyacak kudrette olduğumuz nispette bizimdirler. Sabri Hoca’da bu kuvvet yoktu. Engine, geniş ve kurtarıcı düşünceye, onun aydınlığındaki savaşa açılacağı yerde, birbirine çok yakın birtakım iskelelere benzeyen birkaç kelimenin üzerinde takılıp kaldı. Onları avucunun içinde şakırdattıkça bütün anahtarlar kendindedir sanıyordu. Hakikatte bir türlü atlayamadığı bir eşiğin üstünde kararsız ve bîçare, ne geriye, ne ileriye kımıldamadan kalmıştı. Bunu anladığı zaman bu kelimeleri de bıraktı. Daha ziyade nefsi karşısında sarih olamayanları bekleyen koyu bir bedbinliğe düştü.”(s.85)

Aslında bu alıntıyı da yine ilk cümlesini için aldım: “Fikirlerimiz, onları taşıyacak kudrette olduğumuz nispette bizimdir.” Ama tabii ki devamı da yine çok anlamlı. Buna da katılıyorum.

Bir şeyleri düşünüyoruz, savunuyoruz ama onları taşıyabilecek gücümüz, kuvvetimiz var mı? Yoksa çok bir anlamı yok yani, gerçekten lafta kalıyor çünkü sadece… O yüzden sürekli aynı şeyleri söylemek… Ya, sadece onun dilde olması çok iyi bir şey değil. Bunu pratiğe dökmek gerekiyor.

Buradan sonra da benim toplantıda okuduğum alıntı… Tabii bu kadar uzun, en başından almadım orada. Sabri Hoca, Behçet Bey’i anlatıyor. Yani yine bir arkadaşımızın dediği gibi, aslında yazar bütün bu Sabri Hoca bölümlerini falan şu cümleleri yazabilmek için, anlatabilmek için bu kitabı yazmış gibi bir şey. Bazen yazarlar böyle şeyler yapıyor.

“Sabri Hoca birdenbire Behçet Bey’e döndü:
-Oğlum Behçet, sen bir medeniyetin iflâsı nedir, bilir misin? dedi. İnsan bozulur, insan kalmaz; bir medeniyet insanı yapan manevî kıymetler manzumesidir. Anlıyor musun şimdi derdin büyüklüğünü?… Cahilsin; okur, öğrenirsin. Gerisin; ilerlersin. Adam yok; yetiştirirsin, günün birinde meydana çıkıverir. Paran yok; kazanırsın. Her şeyin bir çaresi vardır. Fakat insan bozuldu mu, bunun çaresi yoktur. Sen cilt yapıyorsun; şiraze nedir bilirsin. Bizde insanoğlu şirazesiz kalmış. Hayat onun için ahenksiz, birbirini tutmayan, günün hayatına cevap vermeyen bir yığın ölü kıymetler tarafından idare ediliyor. Dünyaya baktığımız zaman ayrı görüyor, kendi kendimize kaldığımız zaman ayrı düşünüyoruz. Yığınlarca tezat içinde yaşıyoruz, bütün şark dünyası bir ıstırap içinde, Muttasıl gömlek değiştiriyor, Hint’i, Çin’i, Efgan’ı, Arap’ı, Türk’ü hep soyunuyoruz; soyundukça üstümüzden attığımız şeylerin alelâde ekler olduğunu, daha derinden birtakım şeyler çıkarıp atmak lâzım geldiğini görüyoruz. O zaman korkuyoruz; olduğumuz yerde imdat arar gibi sağa sola bakmıyoruz. Sonra tekrar başlıyoruz, gene tabaka tabaka soyunuyoruz, tırnaklarımızla derimizi yüzer gibi bir şeyler daha atıyoruz. Zaten biz soyunmasak bile onlar üzerimizden lime lime dökülüyorlar. Fakat olmuyor; bize lâzım olan, gömlek değiştirmek değil, içten değişmektir. Bu sadece dıştan yapılacak şey değil. Bunu olduğumuz yerden yapamayız, içten, dıştan her ufuk, bir görüş zaviyesidir. Bütün cemiyet hayatı zihniyet etrafında döner, insanı yeni baştan, yeni esaslarla kurmamız lâzım; yeni kıymetlerle yaşayan bir insan. Hâlbuki bu imkânsız…
-Niçin imkânsız olsun? Az mı değiştik, seksen yıl içinde az mı şey yapıldı? (Behçet Bey neredeyse sözünü ‘saye-i şâhânede’ diye bitirecekti.)
-Az mı, çok mu, bilmem. Zaten bu davada az, çok olmaz; bu hep veya hiç davasıdır. Nispet girmez. Bir zihniyet ya tam değişir, ya değişmez; gerisi dışta kalır. Şark içimizde son sözünü söylemedikçe kurtuluş yoktur. Saraydan köylü kulübesine kadar, şark son sözünü söylemedikçe hür olamayız, yaşadığımız zamana sahip olamayız. Bir medeniyet, günün efendisi olmalıdır. Biz artıkla yaşıyoruz.”(s.91)

Son alıntım son bölüm olan “Mahur Beste Hakkında Behçet Bey’e Mektup”tan tabii ki. Artık benim mektupları ne kadar sevdiğimi bildiğinizi varsayıyorum. Ve bence bu mektup olmasa bu roman da olmazmış. Bu arada mektubun altında 1 Kasım 1945 tarihi yazılı. Sanırım o tarihli Ülkü dergisinin yirmi beşinci sayfasında da yayınlanmış bu mektup. Zaten az önce son bölüm dedim ama benim okuduğum baskıda bu bölümden sonra “Bir Açıklama” başlıklı iki sayfa eklenmiş ve orada da yazdığına göre Mahur Beste tefrika halinde basılmış. Ve ilk baskıyla bu baskı arasındaki birkaç cümlelik farkı bile bizimle paylaşmışlar bu bölümde. Oraları da okuyunca Dergâh Yayınları’nın ne kadar özenli bir çalışma yaptıklarına bir kez daha şahit oluyorsunuz. Neyse ben daha fazla kendi düşüncelerimden boğulmadan son alıntıma geçeyim çünkü takdir edersiniz ki dünya benim etrafımda dönmüyor:

“Siz kâinatın etrafınızda dönmesini istiyorsunuz. Düşünmüyorsunuz ki hayat sizi mahrekinin dışına atmış. Hayat kimsenin etrafında dönmez, herkesle beraber yürür. Nasıl olur da tek başınıza sizinle kalabilirim? Biliyorum, şimdi bana ‘O hâlde bu benim hikâyem değil artık.’ diyeceksiniz. Evet, öyle, artık sizin hikâyeniz değil. Sizin hikâyeniz olarak başladı, fakat arkanızdan o kadar büyük bir kalabalığı sahneye taşıdınız ki, sizin hikâyeniz olmaktan çıktı. Hepinizin hikâyesi, daha doğrusu yaşadığınız, yaşadığımız devirlerin hikayesi oldu.”(s.158)

…diye bir açıklama yapıyor. Daha da uzun bu mektubun tamamını okumak lazım aslında ama o kadar da zamanımız yok.

Tanpınar bu mektubu Behçet Bey’e mi yazdı, yoksa bize mi? Bunu da belki düşünmek gerekiyor. Ve sizin hayatınızı yazacak olsalar, sonunda size bunun gibi bir mektup yazılacak olsa ne yazılırdı? Sizin hayatınızda sizden çok kimlerden bahsedilir? Bunları da belki düşünmek gerekiyor. Çünkü hayat bizim etrafımızda dönüyor…

Ben çok severim bu tabiri, zaman zaman kullanırım. Bu, böyle özellikle ilgi budalası, çok her şeye işte hesap sorar gibi, öğrenmek isteyen… “Neredeydin, ne yaptın, şöyledir, böyledir” diyerek insanı darlayan insanlara hiç gelemem. Çünkü onlara da zaman zaman söylerim böyle: “Hayat senin etrafında dönmüyor” diye.

Yani kısaca, “Mahur Beste” 150 küsur sayfa -tam 158 sayfayı benim okuduğum baskı- bir kitap olmasına rağmen, bitirince böyle sanki 200–300 sayfa okumuş gibi hissediyorsunuz. Ben iki günde bitirdim. Gerçi tam bizim toplantıda biraz tarihi değişti sürekli… Neyse ki hafta sonunda gelebildi. Hafta içi olsa katılamayacaktı büyük ihtimalle.

Yani hafta içlerim gerçekten artık böyle elimden alınmış gibi hissediyorum. Bazen geç çıkıyorum, bazen işte yollar, bir şeyler, şirket ziyaretleri derken… Yani iki farklı hayat yaşıyormuş hissediyorum bazen: hafta içleri hesap peşinde, hafta sonları kitap peşinde gibi bir hayat. Bakalım nereye kadar devam edecek? Böyle böyle gitmez zaten, bunu biliyorum. Bu tempo olmaz yani.

Ama işte hem işe yeni girmenin, bir şeyleri yeni devralmanın, sistemi kurmanın zorlukları… Biraz da işteki o gösteriş… Muhasebede de maalesef çok önemli yani, yazılan raporların, çıkan mizanın, yapılan hesapların düzgün görünmesi gerekiyor. Yani aynı rakam farklı bir hesapta çok sırıtırken, iki tıkla onu başka bir hesaba atıyorsunuz ve birden mizan doğruymuş gibi bir duruma dönüyor. Bu işte, yani beni hep güldürüyor aslında. Hiçbir şey yapmadınız ama önemli olan görüntü. İş biraz görüntüyü düzeltmek gerekiyor. Makyaj… Makyaja karşı bir insan olsam da.

Bu arada, “Mahur Beste”den bahsedip de hiç müziğe girmeden bu kitabı anlatmam yani herhalde bu kadar eksik olabilir. Hem vaktim kalmadı, hem de müzikten çok anlamayan, bilmeyen de bir insan olarak oralara biraz kendim bilerek, isteyerek girmedim. Siyasi konulara yine aynı şekilde böyle teyel geçtim. Fark etmiştir kitabı okuyanlar ya…

Tam bunların bir kitabı… Zaten okuyun diye size önerecek halim yok. Muhtemelen okumuşsunuzdur ya da okuyacaksınız ya da böyle belki benim gibi bir yerde karşınıza çıkmasını bekliyorsunuz. Buraya kadar gelip, zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederim. Kendinize çok iyi bakın.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder