18 Aralık 2025 Perşembe

Karnak Kafe

 

Karnak Kafe, Üçüncü Kişi Olmak, Birer Gün Çalışan İki Muhasebeci, Reddedilmekten Kötüsü, Otorite Figürleri, KDV Tartışmak ve Dil Mevzusu

Bugün sizlere, Nobel Edebiyat Ödülü olmasına rağmen daha önce adını duymadığım bir yazarın kitabından bahsedeceğim. Yolum bu kitapla tesadüfen kesişti ve kitabı bir kafede okumaya başladım. Bu da benim için ayrıca güzeli oldu. Yine kafede bitiririm sandım ama yarım kaldı. Sonra tekrar devam ettim. Biraz otobüste okudum ama en sonunda yine bir kafede bitirmek kısmet oldu.

Kırmızı Kedi Yayınevi’nden çıkan bu kitap, Arapçada ilk kez 1974 yılında El-Karnak adıyla yayımlanmış. Bunu da not almıştım. Benim okuduğum baskı ise Eylül 2019 tarihli üçüncü baskıydı. Kitabı Leyla Tonmuş Basmacı çevirmiş. Dört ana bölümden oluşuyor. Bu bölümler aslında dört farklı kişinin adıyla anılıyor ve her bölüm, o kişinin anlatımıyla yapılmış uzun bir söyleşi havasında ilerliyor.

Onların hayatlarını, kendi sözleriyle ve kendi kelimeleriyle tanıma fırsatı sunuyor. Sanki onlarla yapılmış bir röportaj okuyormuş gibi hissettiriyor. İlk bölümde Kurunfula, ikinci bölümde İsmail El-Şeyh, üçüncü bölümde Zeynep Diyab ve son bölümde de Halit Safvan gibi farklı karakterlerin hikâyeleri bir araya geliyor.

Karnak Kafe’nin sahibi olan kadın, İsmail ve Zeynep’in aşkı, gençlikleri ve dönemin baskıcı koşulları arasında yaşananlar… Bir yanda işkenceciler, bir yanda idealler, bir yanda kesişen yollar… Hepsinin ortak noktası da Karnak Kafe olabilir.

Kitaptan çok fazla alıntı yapmışım. Neden bu kadar abarttığımı bilmiyorum… Aslında biliyorum: Daha önce de beni çok fazla düşündüren satırlar okumuştum. Fakat tabii ki bu kitap için kopya çekmedim. Kopya sayılmaz. Gerçi gerçek sanatçılar çalar diye bir söz vardır; ilham aldım, esinlendim diyelim en iyisi. Şimdi hemen o alıntılardan birkaçını paylaşarak başlayalım:

“Hepsi bu mu?” diye şaşkınlıkla sordum.
“Eğer saygınlığa dair bir dış görünüm varsa,” diye gülerek cevap verdi, “bu kadarı da yeterlidir, değil mi?”
Başımla onayladım. Duyamadığım bir şeyler mırıldandı, sonra da, “Gerçek aşk, her zaman bir ilişkiye kusur bulunması zor bir meşruluk verir,” dedi.(s.11)

Aşk zaten yeterince karmaşık bir kavram değilmiş gibi, bir de ‘gerçek aşk’ gibi tabirler ortaya çıkıyor. Pembe yalanlar falan… Bunları pek sevmedim. Aşkın da gerçeği, yalanı olur mu? Eğer varsa, sanırım burada Kurunfula gerçek aşktan söz ediyor olmalı.

Yazarın kim olduğu sanki kitapta çok öne çıkmıyordu ya da ben mi tam hatırlamıyorum bilmiyorum. Biraz dönemin ruhuna dair bir analiz yapıyormuş gibiydi. Tarihî bir kitap havası da var, çünkü sık sık dönemin şartlarından bahsediyor.

Kitap gerçekten sert bir yapıya sahip. Özellikle işkence bölümlerini okumak zordu. Birkaç kez durup uzun uzun düşündüm. Her bölümden sonra kapatıp ara verdiğim oldu.

Umarım bu yazı da böyle olmaz; sizler de kapatmak zorunda kalmazsınız.

Kurunfula ile dostluğum artık o kadar sağlamlaşmıştı ki, ona kritik önem taşıyan bir soru sormak için gerekli cesareti toplayabilmiştim.
“Hayatta ve aşk ilişkilerinde çok tecrübe sahibisin, öyle değil mi?”
“Kimsenin o konuda şüphesi olmasın,” diye gururla cevap verdi.
“Ama yine de…” diye fısıldadım.
“Ama yine de, ne?”
“Bu ilişkinin mutlu bir şekilde sonlanacağına inanıyor musun?”
“Eğer gerçekten, sahiden âşıksan,” diye ısrar etti, “o duygu tecrübe, öngörü ve gurur gibi şeyleri unutmana izin verir.” Bunun üzerine bir ilişkiyi, o ilişkinin taraflarıyla tartışmanın bir anlamı olmadığı sonucuna varmak zorunda kaldım.(s.23)

Evet, ben de buna takılmışım. Bir ilişkiyi, o ilişkinin taraflarıyla tartışmanın anlamsız olduğu söyleniyor ya… Peki o zaman kimle tartışacaksın? Üçüncü kişiler de bir ilişki için çok fazla değil mi? Demek ki herkesin ilişkisi kendine göre şekilleniyor, öyle mi diyelim bilmiyorum.

Kurunfula onu kasıtlı olarak görmezden geldi.
“Ne yaptım ben?” diye devam etti. “Seni seviyorum. Bunun neresi yanlış? Niye her gün beni kötülüyorsun? Senin bu kadar üzgün olduğunu görmek beni öldürüyor, bunu anlamıyor musun? Neden? Benim sevgimi küçümseme. Sevgi küçümsenecek bir şey değildir. Çok daha asil ve yüce bir şeydir. Senin için çok üzülüyorum, değerli hayatının geri kalan kısmını acımasız bir şekilde harcıyorsun. Sana gerçekten tapan tek kalbin benimki olduğunu neden görmezden geliyorsun?”
Kurunfula sessizliğini bozdu. “Öyle görünüyor ki,” dedi, bizlere hitap ederek, “bu adamın benim üzüntüme saygı göstermeye hiç niyeti yok.”(s.26)

Evet, bir taraf bu kadar âşık ve ısrarcıyken, diğer tarafın istemediği bir senaryoda ısrar ona saygısızlık oluyor. Zaten bu, iki taraf için de çok kötü bir durum. Böyle bir yerde ısrarcı olmamak gerekiyor bence. Ama tabii bunu dışarıdan söylemek ne kadar kolay…Ben bunu ilişkinin bir tarafı olarak değil, üçüncü kişi konumunda konuşarak söylüyorum.

Bir de işin şöyle bir yanı var: Yazar sanki kişisel gelişim kitabı yazmıyor ama hayata dair görüşler sunarken, bunu zaman zaman insana gülümseten biçimde anlatıyor gibi.

“‘Ye, iç, mutlu ol’ der eskiler. Hayat için en iyi slogan bu.” “Ağzınızı bir bardak suyla çalkalayın! Suyun içine yarım limon sıkarsanız daha da iyi olur.”
“Dediklerine göre, eski zamanlarda bir filozof, bu kadar limonları varken Mısırlıların nasıl olup da hastalandıklarına çok şaşırırmış.”
“En son tıbbi araştırmalara göre, merdiven çıkmak kalbe iyi geliyormuş.”
“Yürümek de çok iyi gelir.”
“Seks de iyiymiş, öyle derler.” “O zaman kötü gelen ne?”
“Siyaset, tutuklanma ve hapsedilme haberleri ve değerli insanlarla aynı dönemde yaşamak zorunda olmak.” 27

Bunlar kulağa katı mı geliyor? Katılıyorum; özellikle ilk üçü yazarlıkla ilgili ama değerli insanlarla aynı durumda yaşamak zorunda olmak… Belki burada kilit nokta şu: İyi şeyler bile zorunda olunca insanı darlamaya başlıyor. Bilmiyorum. Tabii yazarın ‘değerli insanlar’ derken kimi kastettiği de önemli.

Bir de şu he zaman mutlu ol gibi hazcı sloganlar… Açıkçası bunlar bana pek hitap etmiyor. Çok katılamayacağım o tarz işlere. Öyle sloganvari mutluluk anlayışlarına pek katlanamıyorum.

“Yaşadığımız bu iyileşme dönemi, ölümden önceki son çırpınışlardan başka bir şey değil.”(s.37)

Fırtına öncesi sessizlik… Bu yüzden insanlar bazen mutlu anlarının bile kıymetini bilmiyor, anlayamıyor. Biraz da bu anlar çabuk geçtiği için insana daha hızlı, daha kırılgan geliyor. Hep ‘büyük bir kötülük öncesi son çırpınış’ gibi düşünüyoruz ama bence tam tersinden bakmak lazım.

En büyük zorluklardan, kötülüklerden sonra bir rahatlama, bir ferahlama dönemi de geliyor. Böyle düşünürsek daha sağlıklı olur.

Mesela şu an ben de bunu anlatmak istedim. Evet, şu an bizim Türkiye’miz için de böyle düşünmek mümkün. Hatta bence bütün dünya için.

“Bir an duraksadı. ‘Bugünlerde ortalıkta okula giden birçok kız ve erkek çocuk var,’ diye kızgınlıkla devam etti, ‘ama gelecekleri, ulusların devamlı birbirlerine paslayıp durduğu bir sorun.’”(s.40)

Bu yeni mezunların sayısı arttıkça ortaya ilginç bir durum çıkıyor. Bir yandan işsizlik problemi, ama diğer yandan da ‘iş beğenmeme’ gibi bir mesele var. Bu tam olarak nedir, nasıl açıklanır bilmiyorum.

Geçen hafta bizim bir şirkette de buna benzer bir durum yaşadık. İki muhasebeci işe başladı; ikisi de birer gün çalıştı ve sonra gelmediler.

İlkine biraz hak verdim açıkçası. Samimiydi; ‘Ben bu programı bilmiyorum, size fayda sağlayamam’ deyip ayrıldı. Bu dürüst bir yaklaşımdı ama diğeri hiçbir açıklama yapmadan sadece ‘affınıza sığınıyorum’ gibi bir mesaj bırakıp öbür gün gelmemiş.

Sayısal olarak mezun sayısı arttıkça, nitelikte düşüş oluyor sanki. Ortalama doğal olarak aşağı çekiliyor. Bu durumda işveren asıl ihtiyacı olan çalışanı bulamıyor, açıkta kalan gençlere de yazık oluyor.

Eğitim zaten başlı başına ayrı bir sorun. Hatta burada da dediği gibi daha büyük ve köklü sorunlar da var. Bunları da not almışım.

Araba bir yerlerde durdu ve dışarı çıkartıldım. İki adam kollarıma girdi, gözlerim kapalıyken bir binaya sokuldum. Kollarımı serbest bıraktılar, adımların uzaklaştığını duydum ve bir kapı gıcırdayarak kapanıp kilitlendi. Ellerimin ve gözlerimin bağını çözmüşlerdi, yine de hiçbir şey göremiyordum. Gözlerim sanki kör olmuştu. Boğazımı temizledim, ama kimse cevap vermedi. Gözlerim alışınca karanlığın biraz azalacağını düşündüm, ancak öyle olmadı. En ufak bir ses duyulmuyordu. Nasıl bir yerdeydim? Kollarımı uzattım, çok dikkatli bir şekilde hareket etmeye başladım. Çıplak ayaklarımın altındaki yer soğuktu. Dokunabildiğim tek şey duvarlardı; odada hiçbir şey yoktu, sandalye, halı, hiçbir şey. Karanlık, boşluk, umutsuzluk ve korku vardı, o kadar. Böyle karanlık ve sessiz bir ortamda zaman tamamıyla duruyor; beni kaçta almaya geldiklerini bile bilmediğim için saatin kaç olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu. Karanlığın ne zaman kaybolacağını, her şeyi kaplayan, ölüye benzer bu yerde hayatın ne zaman tekrar ortaya çıkacağını bilmiyordum.
Ama size söylemem gereken bir şey var: Istırap insanı ne kadar zorlarsa zorlasın, insan ıstırabı alt edebiliyor. En şiddetli acı anlarında bile, insan yerinden sıçrayıp endişelerini bir umutsuzluk veya güç işareti olarak -her ikisi de tamamıyla geçerlidir- görülebilecek bir kayıtsızlık düzeyinde ifade edebiliyor.
Böylece kaderime teslim oldum ve eğer kaderimde şeytanın gelmesi varsa, onu, hatta ölümü kabullenmeye karar verdim. Cevap bulamadığım soruları kendi kendime sormaktan vazgeçtim; antibiyotiklere karşı çıkmak için, ilaçlara dayanıklı olan yeni bakteri nesilleri yaratan gribi kendime örnek almaya karar verdim.”(s.46)

Uzun uzun bakınca neler okuduğumu şimdi daha iyi anlıyorum; biraz da zor okumuşum. Ama grip bile insana bir örnek olur mu? Sonuçta hayatta kalmak amaçsa, virüslerin de amacı aynı. Korona zamanında gördük; onların da hayatta kalmak için bulaşmaya, yayılmaya çalıştığını, her nesilde daha dayanıklı hâle geldiklerini…

İnsanda da benzer bir durum var aslında. Eğer kolektif bir hafıza, toplumsal bir bilinç varsa ve acılar, tecrübeler nesilden nesile aktarılıyorsa — ki aktarıldığı görülüyor — en azından böyle edebî eserlerle bu devam ediyor. O zaman bizim de nesiller boyunca daha dayanıklı, daha güçlü olmamız gerekiyor.

“Uzun bir süre sessiz kaldı. “Farkında değil misiniz,” diye devam etti sonra, “artık aramızda bir şey yok. Geriye kalan tek şey eski dostluğumuzun anıları.”
Böyle bir cevap veya buna benzer bir şey bekliyordum tabii, çünkü benim gözlemlerimi ve çıkarımlarımı doğruluyordu. Ama yine de onun olanlardan bu şekilde söz etmesine şaşırdım. “Birdenbire mi oldu?” diye sordum.
“Hayır, birdenbire olmadı,” diye cevap verdi. “Ama bir ceset gömülse bile, kokusunu gizlemek zordur. Hele her ikimiz de mezun olduktan sonra, öyle bir an geldi ki evlenmeyi düşünmemiz lazımdı. Bastırılmış acılarımı kendime saklayıp onunla bu konuyu konuştum. Ama Zeynep bu fikri ne kabul etti ne de reddetti; daha doğrusu bu konuda heyecan göstermedi. Nedenini anlayamadım, ama durumu olduğu gibi kabullenmek zorunda kaldım. Ondan sonra bu konuyu çok az açtık ve eskisi gibi bütün zamanımızı beraber geçirme ihtiyacı da hissetmemeye başladık. Karnak Kafe’de otururken sevgili gibi değil de, meslektaş gibiydik. Bunun işaretlerini, ikinci hapis süremizden sonra gördüğümü hatırlıyorum, ama üçüncü seferden sonra çok daha belirgin hale geldi. İlişkimiz o zaman zayıflamaya başladı zaten. Yavaş yavaş parçalandı. sonra da kaybolup gitti.
“Bitti demek?” “Sanmıyorum.”
“İkimiz de hastayız. En azından ben hastayım ve nedenini biliyorum. Ama o da hasta. Bir gün belki aşkımız tekrar canlanır, yoksa tamamıyla ölecek. Neyse, beklemeye devam ediyoruz, bu durum bizi rahatsız etmiyor.”
Dolayısıyla her ikisi de bekliyor. Öte yandan, kim beklemiyor ki?”(s.62)

Son cümlelerde ise yazarın sözleri yer alıyor. Zeynep’le aralarının bozulması… Daha doğrusu o tepkisizlik hâli. Mesela bir evlilik teklifinde en kötü şeyin reddedilmek olduğunu düşünürsünüz ya, aslında en kötüsü bu değildir. Belki aklınıza bile gelmez ama ne kabul edilmesi ne de reddedilmesi… Daha doğrusu, konuyla ilgili hiçbir heyecan göstermemesi.

Heyecan çok önemli bir şey aslında. Zaman zaman, bir şeylerin bitişinin işareti hâline de gelebiliyor. Sıradanlaşma, alışkanlık… Alışkanlığın da kendi içinde evreleri, seviyeleri, farklı versiyonları var. Kendi adıma söyleyeyim, ben de bazı alışkanlıklarda bunun farklı yüzlerini yaşıyorum. Bazı alışkanlıklar insanı daha da bağlıyor; bence bu kötü bir durum değil, hatta daha sağlıklı bile olabilir. Ama bazen de tam tersi bir etki yaratıp insanı ters köşeye düşürebiliyor. Bu da başka bir tür alışkanlık, biraz bezginlik ve bıkkınlık karışımı bir hâl.

Aşık olan insanlar da bazen her zaman ilk günkü gibi hissetmiyor. Bazen beklemek gerekiyor. Ve yazarın dediği gibi: Olmayınca bekliyorsunuz, olunca da bekliyorsunuz. Bazen beklemek zorunda kalıyorsunuz.

Hayatımın ‘üçte biri beklemekle mi geçiyor?’ diye düşündüğüm bir an olmuştu. Öyle bir kitaptan böyle bir çıkarım yapmıştım. Neredeyse öyle gerçekten. Ama belki de bu kötü bir şey değil. Farkında olarak beklemek gerekiyor; çünkü bekleyince bazı şeyler anlam kazanıyor, olgunlaşıyor.

“Tüccar, Zeynep ile İsmail arasında bir şey olduğuna dair bir dedikodu yaymış. Bu da avluda bir fırtına koparmış, ama Zeynep’in irade- si bütün bunların üstesinden gelecek kadar güçlüymüş. Yaşananlar onun davranışlarını etkilemiş. Bu haksız suçlamalarla yüzleşmek için muhafazakâr bir şekilde davranmaya karar vermiş. Bazılarının onu gericilikle suçlayabileceğini dert etmemiş. Giderek gelişen eğitim düzeyi bile davranışlarını değiştirmemiş,
“Bilerek ilericilik kılığına sokulmuş bir tutuculuğu temsil ediyoruz,” dedi. “Bundan dolayı, devrimin çerçevesi içerisinde hem beni avutan hem de bana güven veren unsurlar bulmuşumdur.”(s.66)

Zeynep’in yaşadıkları, o bölümdeki anlatım, tek bir noktadan alınmış olsa da hem çok iyiydi hem de zihinsel olarak oldukça zorlayıcıydı. İsmail nasıl fiziksel olarak işkencelere maruz kalıp eziyetler çektiyse, Zeynep de bunun karşılığı olan, hatta belki çok daha travmatik bir süreci psikolojik olarak yaşıyordu. Bence İsmail’in başına gelenler biraz trajikomikti; Zeynep’inki ise çok daha derine işleyen, insanın ruh durumunu bozan bir durum.

İsmail’in hikâyesi ilk bakışta komik gibi görünüyor çünkü önce karşıt gruptan zannedilip alınıyor. Tam ‘Neden ben?’ diye düşünürken, karanlık bir hücrenin taş duvarlarında günlerce işkence görüyor. Sonra masum olduğu anlaşılıyor; fakat bu sefer de tam ters yönden suçlanıyor, ‘komünist’ diye tekrar içeri alınıyor. Ardından yine masum olduğu ortaya çıkıyor.
Adeta bir kara mizah döngüsü. Ve bunlar sadece Mısır’da yaşanmış şeyler değil; dünyanın pek çok yerinde maalesef aynı hatalar tekrarlanıyor.

İşin en kötüsü, bunu yapan insanların kendilerini ‘sadece verilen emri uygulayan’ kişiler olarak göstermesi. Üniformanın, otoritenin arkasına saklanmaları… Zimbardo deneyleri de akla geliyor; sıradan insanlar bile otorite atfedildiğinde neler yapabiliyor. Zaten takım elbiseler, kravatlar, üniformalar da boşuna icat edilmedi; hepsi bir gücü, bir ağırlığı simgeliyor. Aynı durumu parayla da görüyoruz. Ülkemizde de para veya ‘patron’ figürü karşısında aklını yitiren, yaranmak için her şeyi yapan insanlar var.

Zamanlama olarak tuhaf ama doğruluğuna inandığım, kabul etmekte zorlandığım bir düşünce var; bu da sinirimi bozuyor. Onunla bitireyim.

“Acı çekmek kadar insanları bir araya getiren başka hiçbir şey yoktur.”(s.86)

Hani bunu paylaştığımda, tersten baktığımda aslında hissettiğim şey şu: Evet, aynı acıları paylaşmak insanları yakınlaştırır. Bu açıdan doğru, olumlu bir etkisi olabilir. Ama burada savunulan şey, insanlara ‘ölümü gösterip sıtmaya razı edilmesi’ gibi bir durum. Ve bu, yöneticilerin de sık sık yaptığı bir şey. ‘Biz çok çektik, siz de çekeceksiniz’ mantığıyla ilerliyorlar.

Benim düşünceme göre, çekilen acılar insanı olgunlaştırabilir ama insanların acı çekmesine sebep olmak başka bir şey. Dünya zaten yeterince zor. Bazen yapmak zorunda kaldığımız şeyler oluyor; içimize sinmeyen, kötü işler… O noktada da topu karşı tarafa atıp kendi vicdanımızı rahatlatma eğilimimiz var.

‘Sistem böyle, düzen böyle, zaman kötü’ deyip duruyoruz. Oysa herkes artık kendi sorumluluğunu alabilecek durumda. Benzer bir şeyi ben de yaşadım. Ofiste, bir müşteriyle KDV konusunda resmen tartıştık. Herkesin işveren olmaması gerekiyor bence. Bunun için ayrı bir eğitim lazım. Bir arkadaşım söylemişti ve çok hoşuma gitmişti: “Şirket açmak için ruhsat verilmeli.” Gerçekten doğru. Şu an isteyen vekâletle şirket açabiliyor. Bu kâğıt üzerinde işleri kolaylaştırıyor ama şirket sahibinin hiçbir şey bilmediği gerçeğini değiştirmiyor.

İnsanlar özellikle bizim alanda çok merak ediyor ama sistemler de karmaşık. Sanki özellikle anlaşılmasın diye yapılmış gibi. Mesela hâlâ ‘muhtasar beyanname’ veriyoruz. Aslında bu sadece bir özet, bir toplam. Neden böyle karmaşık isimler? Stopaj… Bin türlü teknik terim… Eski Arapça kelimeler… İnsanların anlamasını zorlaştırıyorlar sanki. Böyle olunca anlatamıyorsun da. Bu ne kadar sağlıklı?

Maalesef hukuk sistemi de böyle. Havalı, karmaşık konuşmalar… Teknoloji alanında plaza dili… Televizyonda bambaşka bir ağız… Eskiden sarayda ayrı, halk arasında ayrı, diplomasi alanında ayrı diller konuşulması yadırganıyordu. Ben de öğrenince ‘Nasıl olur böyle bir şey?’ diye şaşırmıştım. Ama bugün baktığımızda durum pek de farklı değil.

Gençler bambaşka bir dil konuşuyor. Yeni nesil şarkılar… Türkçe–İngilizce birbirine karışmış. Değişik kelimeler, tabirler… Dil yaşayan bir olgu; bunu da çok yadırgamamak lazım. Zorla dile kelime eklenmez; alacaksa alır, yoksa tutmaz.

Karnak Kafe’den nasıl buraya geçtiğimi bilmiyorum ama kitap da biraz böyleydi zaten: Yer yer sert, yer yer hüzünlü, kimi zaman acımasız; hayatın gerçeklerini yüzünüze çarpan… Ve benim bir kafede başladığım, yine bir kafede bitirdiğim bir kitaptı. Buraya kadar gelip zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederim. Haftaya başka bir kitapla görüşmek dileğiyle. Hoşça kalın.






11 Aralık 2025 Perşembe

Raşōmon

 

Raşōmon, Kafeden Elektrik Almak, Tehlikeli Uygulamalar, Otobüste Sabah Sayfaları ve Yazarken Gelen Sarhoşluk

Ryunosuke Akutagawa’nın yazdığı Raşōmon’u Tokyo Manga yayınlarının 2023 tarihli 1. baskısından okudum. Çeviri de Yaren Yaman’a aitti. Etkileyici kapağından Raşōmon’u biraz gözümüzde canlandırabiliyorduk.

Press enter or click to view image in full size

Kapakta yer alan cümle ilk hikayenin de son cümlelerinden biriydi ve çok etkileyiciydi. Sadece o kadardı yani yirmi sayfalık bir hikayeydi ama daha sonrasında kitabın geri kalanı sanki tek bir hikayeydi yanlış hatırlamıyorsam. Bölüm bölümdü böyle o kadar ama gene kısa hikayeleriyle Japon edebiyatının temellerini Yine tabi çok güzel dipnotlar vardı bu kitapta. Başka kitap tanıtımları, yeni kitaplar keşfedebileceğiniz…
Onlardan da bir tane almışım hatta.

Bu aralar çok okuyabileceğimi zannetmiyorum ama kitabı öyle çok zor okudum. Yani uzun zaman sonra ilk defa bir kafede okuduğum bir kitap oldu bu. Ama bitirebildim. En azından, çevredeki uyaranlara rağmen not alabildim. Zaten hayatımın değişik bir dönemindeyim. Daha önce hiç yapmadığım, yapmayı düşünmediğim şeyleri bile çok rahatlıkla yapıyorum. Ben bile şaşırıyorum buna.

Kahve insanı olacağım neredeyse. Self servisleri seviyorum artık. Çünkü çıkınca hesap ödemiyormuşsun gibi bir his veriyor. Evinden çıkıyormuşsun gibi… Bu yeni nesil kahveciler insana gerçekten biraz kendi evindeymiş gibi hissettiriyor. Çalışma ortamı var; priz var; yani istesek biz bile oturup çalışabiliriz laptopla. Öyle bir ortam.

Sonra şu bulut teknolojisi… Ben hep bu ses kayıtlarını bilgisayara aktarırken kabloyla falan uğraşırdım. Önce farklı bir bilgisayara atar, sonra orada tekrar uğraşırdım. Tekrar flaş belleğe yükleyip başka bir cihaza aktarırdım. Saçma sapan, olmayacak işler… Günümüz çağında şimdi hemen tek tıkla hallediyorsun. Hatta tek tık bile değil; tek dokunuşla. Buluta yükleyip oradan indirip tekrar başka yere atarak, interneti yeni keşfetmiş gibi oldum yani o kadar kullanmama rağmen birçok şeyi…

Spotify mesela. Yine aynı şekilde hiç kullanmadığım uygulamalara başlayınca alışıyorsun işte. Bırakamıyorsun. Bir yandan da tehlikeli tabii; hayatı kolaylaştırdığı kadar bağımlılık da yaratıyor. Taksiler mesela… Önceden hayatımda hiç yoktu. Ama bu uygulamalarla gideceğin yeri seçip, şoförle yol muhabbeti yapmayınca gayet güzel olabiliyormuş. Diyelim ve başlayalım artık yavaş yavaş.

“Sonra bir adım atıp aniden sağ elini kaldırarak yaşlı kadının yakasından tuttu ve ‘Bir şeye başlıyorsan, sonunu getirmekten korkmamalısın. Aksi hâlde buradaki ceset yığınlarından bir farkın kalmaz!’ diye çıkıştı.”(s.23)

Evet, o cesedin yıllar önce Raşōmon’un önüne atılmasıyla başlayan ilk hikâye zaten çok korkunç ve karanlık bir atmosfere sahip. Burada da o yaşlı kadına odaklanıyor. Niye böyle bir şey yaptığını soruyor. Okurken karaktere hak verecek misiniz acaba? Biraz abarttı mı diye düşündüm ben. İnsanların çaresiz kalınca düşebileceği kötü durumları anlatmış yazar. Hepimizin içinde potansiyel bir katil mi var demek istiyor, bilmiyorum; ama sırf bu cümleyi kurmak için yazmış gibi hissettim.

Bir hikâyede bazen öyle cümleler yakalarsınız ki, yalnızca o cümleyi yazabilmek için bir hikâye uydurulmuş gibidir.

“Akşamüzerine yakın Maruzen’in ikinci katında ben- den başka müşteri görünmüyordu. Lamba ışıklarının altındaki kitaplıkların arasında öylece dolaştım. Sonra üzerinde ‘din’ yazan bir rafın önünde durdum ve yeşil kapaklı kitabı elime aldım. İçindekiler kısmında bulunan bölümlerden birinde, ‘Dört büyük düşman: şüphe, korku, kibir ve arzu’ yazılıydı. Bu kelimeleri okur okumaz içimdeki asiliğin tetiklendiğini hissettim. Çünkü burada ‘düşman’ şeklinde ifade edilen kavramların her biri duyarlılık ve zekânın ürünüydü. Ancak gelenekselciliğin de modernizm gibi beni mutsuz etmesine öfkelenmeden edemiyordum.”(s.54)

Evet, şimdi hatırladım. O diğer hikâye aslında biraz otobiyografik. Farklı bir havası var. Kitapları yazmadan önceki ruh hâllerini, başından geçenleri anlatıyor. Yine bir kafede geçiyor; kitabın büyük bir bölümü kafeyle ilişkili sahnelerden oluşuyor. Böyle bir kitabı da bir kafede okumuş olmak ilginç bir rastlantı oldu benim için.

Ve bu “dört büyük düşman”: şüphe, korku, kibir, arzu. Sanki başka bir kitabında bahsetmiştim bundan. Bunu okurken aklıma geldi ama tam emin olamadım. Yine Ryūnosuke Akutagawa’nın başka bir kitabında olmalı. Ve bu kitaptan da benim bulduğum başka bir kitap notu var:

“Nihayet gitmişti. Yatağın üzerine yuvarlanırken ‘Gece Yarısı Yolculuğu’ kitabını okumaya başladım.”(s.61)

Dipnotta da bu kitapla ilgili şunlar yazıyor: Paul Auster tarafından 1985 yılında yazılmış, üç bölümden oluşan bir romandır, Modern edebiyatın en önemli eserlerinden biri olarak kabul edilir.

Şimdi bu yıl biraz kafamı karıştırdı. Acaba yanlış mı yazdım?Gece Yarısı Yolculuğu, Gecenin Sonuna Yolculuk’u hatırlattı bana biraz da ama o kitap değil. Bu kitabı da hiç duymamıştım. Belki bir gün okuruz diye not alıyorum buraya, tabii hatırlarsam.

“Aradan bir saat geçtikten sonra kendimi odaya kapatıp pencerenin önündeki masada oturdum ve yeni romanımı yazmaya koyuldum. Kalemim ilginç bir şe- kilde hızla beyaz kâğıdı doldurmama yardım ediyordu.
Ancak, 2–3 saat sonra sanki gözle görünmeyen bir şeyler tarafından engellenmiş gibi duruverdi. Masadan kalkıp odanın içinde volta atmaya başladım. Böyle zamanlarda megaloman birine dönüştüğümü hissediyordum. Bundan aldığım büyük hazla sanki annem, babam, karım veya çocuğum yokmuş, yalnızca ben ve kalemim varmışız gibi yaşıyordum.”(s.70)

Evet, yazarken gelen o sarhoşluk hissi gibi bir şey aslında. Bunu ben de yaşıyorum. Bazen kalem — ya da daha doğrusu düşünceler — o kadar hızlanıyor ki… Ben bunu klavyede de yaşardım. Hikâyelerimi yazmaya çalışırken elim istemsizce, kendiliğinden giderdi. Düşüncelerimden bile daha hızlı gibi olurdu. Ve bunu hiç telefonda yaşamamıştım.

Geçen gün, otobüste otururken hissettim. İki parmakla mesaj yazmaya alıştım artık. Sabah sayfaları gibi bir şeydi; yazmaya başladım ve durmadı. Hatta epey uzun oldu. Yaklaşık on dakika boyunca durmadan yazdım. Bilinç akışıyla değişik, güzel bir şey çıktı ortaya sanki. Çok paylaşılacak bir şey değil ama aynı hazzı o anda da yaşamıştım. Devam edecektim de ineceğim durağa geldim; durmak zorunda kaldım.

Bazen yazarken anlam veremediğim bir şekilde, devamını biliyorsunuz ama yazamıyorsunuz. Orada artık durmak mı gerekiyor? Yazmanın büyüsü mü? İşte buradan da yazarımızın ne kadar büyük bir yazar olduğunu anlıyoruz.

Bence diğer alıntılar çok derin. Daha güçlü, daha karanlık betimlemeler, olay örgüsü… Sizi o atmosfere sokuyor ama bütün bunları yazarın nasıl yazdığı da önemli. Hangi motivasyonla? Çünkü “yazmak” öyle olsun da yazayım diye yapılan bir şey değil bence. Yazıyorsunuz ve öyle oluyor. Sonucu düşünerek yazmıyorsunuz. Sonuç kendiliğinden ortaya çıkıyor. Ve son alıntım:

“Gideceğim yer iki üç mahalle ötedeydi. Ben bu mahallelerden geçerken yanımdan siyah tüylü bir köpek geçti. Sokak aralarında dolanırken aklıma yine Black & White marka viski gelmişti. Bir de Strindberg’in kravatının aynı renk olduğunu anımsamıştım. Bu bir tesadüf olmalıydı. Peki ya değilse?.. Sadece başım yürüyormuş gibi hissediyordum.”(s.88)

Yine son cümleydi… Beni aldı götürdü. Burada “başı yürüyormuş gibi hissetmek” ifadesi var ya hani, bazen zihninizde yürür gibi hisseder misiniz? Normal yürürken düşüncelere dalma hâli… Yazar da yürürken, yanından geçen siyah köpeği görüyor ve o siyah rengin ona hissettirdiklerini anlatıyor. Aslında bu, zihninin de onunla birlikte yürüdüğünün bir göstergesi gibi. Baş ile yürümek… İnsan zihni yürür mü? Evet, bunu daha önce başka bir kitapta da söylemiş olmalıyım. Yürürken düşüncelere daha çok dalıyorsunuz. Ama mesela koşarken düşüncelerden kaçıyorsunuz.

Yaptığınız eylem, yapmak istediğiniz şeye de götürüyor sizi. Bir şeye başlamak istiyorsan bir adım atman lazım ya… Onun gibi sanki. Yürüdükçe, başlangıçlar da kendiliğinden geliyor. Zaten “yürümek” fiilinin dilimizde başka anlamları da var. “Seviyorsan git konuş,” derler ya… Onun gibi, birine “yürümek” anlamında da kullanılıyor.

Mesela çok iş var. Yapılacak şey çoksa, “uyan, kalk” değil mi? Erkenden kalk, sabahın bereketini kullan. Bak, ben de şimdi sabah kalktım bütün bu yoğunluğun arasında yine geldim buraya. Kaç dakikadır yazıyorum. Notlarımı çıkarıyorum, sizle paylaşıyorum. Ve daha sonra bunları bir şekilde karşınıza sunacağım. Son bir aydır neredeyse hiç yedek bölüm olmadan her hafta bunu tekrar tekrar yapıyorum.

Niye? Çünkü devam etmek istiyorum. Hem yapmak zorundayım, hem de gerçekten istiyorum. İsteklerinle eylemlerin uyuşması gerekiyor. Aynı kitapta yazarımızın bahsettiği ilk alıntıda olduğu gibi. Hayatımdan bununla ilgili net bir örnek gelmedi şu an aklıma ama her kitapta da özel örnek vermek zorunda değiliz sonuçta.

Hem sevmeyen dinleyici kitlesi de olabilir. Bazıları “anlat anlat” diye gaza getiriyor beni ama eminim ki bazılarınız da sevmiyordur. Geçen, değişik böyle uzun bir veri paylaşımı gördüm. Rakamlar uçuşuyor… Spotify’ın içerik üreticilerine özel bir raporu varmış. Kaç kişi dinledi, ne kadar dinledi, en çok hangi bölümü dinledi… Evet, en çok dinlenen kitap Göğü Delen Adam olmuş. Çünkü o kitapta ne “Zeynep ile Zülfikar” kanalından bahsediyordum. Bununla alakalı olabilir diye düşündüm. Yoksa ben paylaşmadım yani özel olarak bir yerde, yayınlamadım. Belki okuma grubuna atmış olabilirim. Eğer onlar dinlediyse otomatikman en çok dinlenen bölüm olur zaten.

Kitlem de biraz karışık sağ olsun. “Kitle” demek bile tuhaf. Beni dinleyen 10–15 kişi var işte; hep farklı yerlerden. Kimisi YouTube’dan takip ediyor, kimisi Spotify’dan, kimisi de diğer podcast uygulamalarından. Hepsine bu vesileyle çok teşekkür ederim. Hem beni dinlediğiniz için hem de bu bölümü buraya kadar getirdiğiniz için, zaman ayırmanıza teşekkür ederim.

Raşōmon böyle bir kitaptı: karanlık, farklı bir atmosferi vardı. Ama nasıl şu an güneş doğuyorsa, karanlıklar da bitecek. Güneş doğacak. Aydınlığa kavuşacağız, diyorum. Görüşmek üzere.




4 Aralık 2025 Perşembe

Candide ya da İyimserlik

 

Candide ya da İyimserlik, Livre de Chevet, Yazmaya Üşenmek, Kendi Yapay Zekamız, Bugonia ve Fanlık

Voltaire’in her yerde karşıma çıkan ve çok merak ettiğim “Candide ya da İyimserlik” kitabıyla karşınızdayım.

Çok kısa olmasından dolayı bu kitabı bir gün mutlaka okuyacağımı biliyordum. Ayrıca bir düşündürün yazdığı bir roman olarak dikkatimi de çekiyordu acaba ne anlatıyor diye ama okuma grubumun sayesinde başlayabildim. Sonunda sıra geldi yani ve bu kitapta biraz değişik bir şey yapacağım. Çünkü ben bu kitabı başka bir yayınevinden okudum. Cem yayıncılıktı sanırım ama başka bir yayınevinden okuduğum için alıntılarımı ADAM YAYINCILIK’tan çıkan Server Tanilli çevirisinden yapacağım.

Yaptım daha doğrusu, sizlerle paylaşırken birebir benim ilk okuduğum cümleler değil bunlar ama yine benzer şeyleri ifade ediyor. Neden böyle bir şey yapıyorum? Çünkü ilk okuduğum kitap yanımda değil. Onun özelliği neydi? Onda da böyle girişte haritalar falan vardı. Candide’nin gittiği yollar diye ülkeleri böyle çizmişler. O diğer yaşlı kadının hatta bir karakterin daha vardı. Pangloos’da bir belki ya da Martin miydi bilmiyorum. Onu çok şu an hatırlamıyorum. Ön sözü ve son sözü vardı, gerçi bu kitapta da var bir ön söz ve evet, ondan da kısa bir alıntı yapmışım. Hemen onunla başlayalım:

“Bugün hiç kimse, Candide’i okumadan, dünya edebiyatı hakkında her aydının edinmesi gereken bilgiye sahip olduğunu söyleyemez. Daha ileri gideceğiz, ‘Candide’ her aydının, Fransızların ‘livre de chevet’ dedikleri, yani yatarken karıştıracağı ve birkaç sayfa okuyacağı bir başucu kitabı olmalıdır.”

Evet, bu tabiri de hiç duymamıştım da hani bildiğimiz şeyler aslında o başucu kitabı dediğimiz belki bizde ama yatarken karıştıracağı ve her gün birkaç sayfa okuyacağı kitapların olması da duyduğumda hoşuma gitmişti.

Voltaire aslında burada iyimserlik görüşünü eleştirmiş, “bu dünya olabileceklerin en iyisi” görüşüne karşı yazmış bu hikâyeyi. Bizde biraz “olanda hayır vardır” gibi düşüncelerin tezahürü gibi ama oradaki çok da sağlıklı görünmüyor çünkü tamam, evet iyimserlik iyi bir şey olabilir ama abartılınca, haksızlıklara isyan etmeyip karşısında durmayınca, harekete geçmeyince… Yani aslında bu kitap bir harekete geçme kitabı daha ilk cümlesinden itibaren.

Biz de uzun süre sonra toplantıda görevlendirme de yaptık. Tabii ki benim görevimde nesneler ve sembollerdi ama iki kişi birden aynı görevdeydik. Toplantımız da biraz eksikti. Sene sonu hem hava şartları hem işlerin yoğunluğu — sadece demek bizim işler yoğun değilmiş, diğer işler de aynı şekilde — işte öğretmenlerin toplantıları falan vardı. Maliyeci arkadaş yine sene sonu işleri, hafta içi bir de buluşunca tabi zor oldu. Ben de geç kalmıştım biraz. Neyse işte yine klasik semboller ama dediğim gibi bir arkadaşımız daha vardı ve o yapay zekayı da kullanarak güzel hazırlanmış. Böyle on tane sembolü tek tek saydı, açıkladı ilginç bir şekilde.

Ben de tabi ki kullanmıştım chatgpt’yi ve bana da on tane vermişti sembol ama kendi notlarımda vardı. Biraz oradan da teyit etmeye çalıştım. Check ettim yani bakalım bana da aynı şeyleri mi yazmış diye. Gördüm ki bende sadece bir tane farklı yazmıştı. Diğer dokuzunu ona da yazmış. Gerçekten birebir aynı açıklamalarla yapmamış ama benzer şeyleri söylemiş. Zaten kendinizde okusanız yine benzer şeyleri bulabilirsiniz yani, daha fazlası biraz zorlama olacaktı.

Kitapta semboller var ama böyle her şey somut alarak değil. İşte yolculuk da mesela sembol diyor ve daha ilk cümleden geçen o şatonun adı neydi onu tabii ki evet, yazmamışım okuması güzeldi ama. Kendi notlarımdan bir bakayım, evet, Thunder — ten — Tronckh Candide’in şatosu, hikayenin başladığı ve idealize edilmiş sahte güvenlik alanı ve yapay mutluluk kabuğunu temsil eder, diyor.

Bu da bana işte o konfor alanı dediğimiz şeyi anımsattı. En iyi olası dünyalar, Liebnizci iyimserlikmiş. Bir de Eldorado ülkesi vardı, bu İncil’de de geçiyormuşuz sanırım, ütopya gibi bir şey.

Cezalar, sürgünler, depremler bunlar hep bir sembol aslında ve bahçemiz… Bahçemizi ekmeliyiz öğretisi, biraz benim hayat görüşüme de uyuyor aslında. Beş sene önce medium’da yazdığım ilk yazımda da söylediğim, muhteşem fikirlerin bile hayata geçmedikçe çok bir anlamı yok.

Muhteşem fikirlerim bile yani, düşünün. Kitaptaki Martin’de çok kötümser bir filozoftu. Pangloss’un tam tersini de yapmış yani, tezatları güzeldi kitapta — yani bir filozofa roman yaz derseniz — Ayrıca bu hikâye Dostoyevski’nin, Tolstoy’un kaleminden çıksa, 3-4 ciltlik upuzun bir kitap yapabilirdi bundan diye, onu da konuşmuştuk. Çok güzel aslında dizisi-filmi falan da olur. Günümüzde özellikle yapılabilirdi. İstanbul’a da geldikleri için, İzmir falan da vardı hatta.

Artık ilk anlatım çok uzun onu okuyabilirsek zaten halledeceğiz hepsini diye düşünüyorum:

“Konuşma uzun sürdü; hükümet biçimi, gelenekler, kadınlar, genel eğlenceler ve sanatlar üzerine söyleşildi. Metafiziğe karşı her zaman ilgi duyan Candide, Cacambo’nun yardımıyla bu ülkenin bir dini olup olmadığını Yaşlı adam biraz kızardı. ‘Bundan nasıl kuşku duyabilirsiniz?’ dedi. ‘Bizi nankör mü sanıyorsunuz?’ Cacambo utanarak, Eldorado dininin ne olduğunu sordu. Yaşlı adam yine kızardı. ‘Başka başka dinler olabilir mi?’, dedi. ‘Sanırım bizim de, herkesin dini gibi bir dinimiz var; akşamdan sabaha kadar Tanrıya taparız.’ Candide’in kuşkularına tercüman olmaya devam eden Cacambo: ‘Siz yalnızca bir Tanrıya mı taparsınız?’ diye sordu. Yaşlı adam: ‘Tabii değil mi ya,’ dedi; ‘Tanrı ne iki, ne de dört tanedir. Doğrusu ya, sizin dünyanızda yaşayanlar çok acayip sorular soruyorlar.’ Candide bu iyi yaşlı adama soru sordurmaktan bıkmıyordu; Eldorado’da Tanrıya nasıl dua edildiğini öğrenmek istedi. İyi ve sayın bilgin: ‘Biz Tanrıya hiç dua etmeyiz ki,’ dedi; ‘ondan isteyecek hiçbir şeyimiz yok; bize gereken her şeyi vermiş; biz kendisine durmadan şükrederiz.’ Candide papazları görmek hevesine kapıldı; nerede olduklarını sordurdu. İyi yaşlı adam gülümsedi: ‘Dostlarım,’ dedi; ‘biz hepimiz papazız; kral ve bütün aile reisleri her sabah törenle ilahiler söylerler; beş altı bin kişilik bir saz heyeti de onlara eşlik eder.’ ‘Nasıl? Sizin ders veren, tartışan, yöneten, kavga eden ve kendi düşüncelerinde olmayan kimseleri yaktıran papazlarınız yok mu?’ Yaşlı adam: ‘Bütün bunları yapmamız için deli olmamız gerekir,’ dedi. ‘Burada hepimiz aynı düşüncedeyiz, sizin papazlarla ne kastettiğinizi anlamıyoruz.’ Candide bütün bu sözlerin karşısında kendinden geçiyor, içinden: ‘Burası Vestfalya’dan ve Monsieur le Baron’un şatosundan ne kadar farklı bir yer,’ diyordu. Dostumuz Pangloss, Eldorado’yu görmüş olsaydı artık Thunder — ten — Tronckh şatosunun dünyanın en iyi yeri olduğunu söylemezdi; şu kesin ki insan yolculuk yapmalı!’’’(s.48)

Aynen öyle, insan yolculuk yapmalı, gezip görmeli! Ancak o zaman işte anlayabiliyorsunuz bir şeyleri. Candide de çok okumuş, çok meraklı, her şeyi de soruyor gördüğünüz gibi. Sorup öğrenmeye çalışıyor. Cacambo’nun da bilmediği dil yok yani, yardımcı oluyor burada. Eldorado dilinden de anlıyor. Onun sorularını bazen tercüme ediyor, bazen kendisi soruyor işte papazları yok ama kralları var. O da bana biraz değişik gelmişti. Madem hepiniz papazsınız, hepiniz kral da olun.

İşte insan bir lider olmadan başında, hayal edemiyor, düşünemiyor, filozof bile olsa ona ihtiyaç duyuyor demek ki diye de düşündüm. Burada birkaç sayfa sonra da şöyle bir alıntım var:

“Cacambo: ‘İyimserlik de neymiş’? diye sordu. Candid ‘Heyhat!’ dedi; ‘iyimserlik, insanın kötü bir durumdayken her şeyin iyi olduğunu ileri sürmek çılgınlığına tutulmasıdır.’”(s.53)

Bu da güzel bir eleştiri. Ya iyimserlik böyle bir şey değil işte. Yani bunu aslında anlatmaya çalışıyor bence ve Martin de kötümser bilgin, burada Candide’in gözünü açmaya çalışan biri. Şöyle güzel bir örnek veriyordu:

“Martin: ‘Atmacaların her zaman güvercin bulsalar yiyeceklerine inanır mısınız?’ dedi. Candide: ‘Elbette!’ diye yanıtladı. Martin: ‘O halde, madem ki, atmacalar hiç huylarını değiştirmemişler, niçin insanların huy değiştirmesini istiyorsunuz?’ dedi. Candide: ‘Yo….. dedi, arada çok fark var, çünkü…’ Böylece birtakım düşünceler ileri sürerek Bordeaux’ya vardılar.”(s.61)

Yine fransa’ya dönmüşler burada. Tamamen bir yolculuk kitabı aslında. Oradan oraya ve bölümler… Bölümlerin isimleri de var — kısa kısa cümleler — ve bütün bölümlerde ne olduğunu özetliyor. Yani spoiler da veriyor aslında. Çünkü o olayların o kadar çok fazla bir önemi yok. Her şey sembolik, bütün kitap semboldü diyebilirim aslında. Ben bunu öyle anlatmadım tabii. Neden? Çünkü sonraki anlatım da biraz bunu açıklıyor.

“… Budalalar, değer verilen bir yazarın her şeyine hayran olurlar. Ben yalnızca kendim için okurum; yalnızca yaradılışıma uygun olan şeyleri severim’ dedi.”(s.78)

Bu da çok uzundu aslında öncesini silmişim. Birisinin her şeyine hayran olmak, o fanlık, taraftarlık, fanatiklik gibi de biraz fan dedikleri fanatiklikten geliyor belki de, bak onda şu an fark ettim. Ben zaten fanatikliğe de karşıyım. Öyle bir şeyi körü körüne sevmek, bağlanmak çok iyi bir şey değil ama mesela gençken — sanırım bu fanlık işte — Jose Mourinho mesela. Benim ortaokuldan beri böyle merakla takip ettiğim, yaşayan efsane falan diye böyle üzerine yazılar yazdığım insan… Fenerbahçe’ye gelince nasıl hem o farklı yüzlerini gördük — aslında daha önceden de gördüğümüz o kendini beğenmiş tavırları — başarısız olunca bir de hiç çekilmiyor. Hadi başarılıyken biraz göz yumuyorsun. Her şeyini sevmemek lazım işte, körü körüne bağlanmamak yazarlar için de öyle.

Ben mesela işte kaç yazar vardı öyle hatırlayacaksınız, tüm kitaplarını okuyacağım dediğim, artık öyle kendimi zorunlu gibi de hissetmiyorum. Çıkacak karşıma ve okuyacağım tabii ki! Evet, okumak istiyorum, okumak gerekir Sait Faik’i, Mustafa Kutlu’yu, Rasim Özdenören’i — eğer bir kısa hikaye yazacağım diyorsanız — hâlâ aynı görüşteyim ama en azından o listemi biraz gevşettim. Böyle karşıma yeni kitaplar çıktıkça okuyacağım onlar birbirine bağlandıkça diye düşünüyorum en azından ve kesinlikle bir yazara ya da herhangi bir sporcuya falan böyle körü körüne bağlanmayacağım. Yapabileceğim bir şey değil artık, hepsi insan yani sonuçta. Çeşitli hataları, bütün o paketi hep birlikte geliyor. Görmezden gelmemek lazım diye düşünüyorum.

Bu arada geçen hafta da Sait Faik’in evini gördük, müzesine gittik. Burgazada’da üç katlı, çok güzel, onun o yazı kalemlerini falan gördüm mesela. Hokkalar, mürekkepler… Bir de böyle Osmanlıca da yazmış o Arapça harflerle. Güzeldi aslında yazısı ama tabi ben okuyamadığım için onları, değişik geldi. Ve ne kadar zor! Kendimi hiç öyle yazarken düşünemiyorum bile. Bana çok ilkel gelen bir teknoloji. Nasıl yazmışlar o şekilde? Ben de işte onu düşündüm bu kitap için. Ben burada klavyede yazmaya bile üşenip dijital olanından kopyala-yapıştır yaparak paylaşmak istedim. Yoksa daha başka alıntılarım da vardı aslında, onları tam böyle birebir bulamadım. Bu çeviride o kadar etkileyici gelmedi.

Yani kendi okuduğum kitapta daha güzeldi onlar mesela. İşte yaşlı bir kadın var, onun başından geçenler, onun anlattıkları hem çok uzun olacaktı hem de dediğim gibi bu yayınevinden o kadar etkileyici değildi. Aynı cümleler belki ama farklı şekilde söylenilince ayrı bir anlam katıyor. Çeviri işi gerçekten çok zor, bu kitabında zaten telif hakkı olmadığı için neredeyse bütün yayınevleri basmış ve önemli de bir kitap, Candide ya da İyimserlik, Voltaire güzel bir hiciv yazmış aslında. Bir yandan da onu da düşündüm. Bugün böyle bir şey yazılabilir miydi. Bugün film yapıyorlar bu tarz eleştiriler için.

Evet, o da geldi aklıma: Bugonia. Düz dünyacaları eleştirir gibi yapan Lanthimos muydu? Ondan hep çok korkmuşumdur zaten. Hiçbir filmini seyretmedim bu zamana kadar ama o şöhretini, o ayrı bakış açısını falan biliyorum ve o filmi de onun olduğunu bilmeden seyredince en sonunda artık bu kimin filmiymiş, nasıl böyle bizle dalga geçebilmiş yönetmen diye baktığımda gördüm ve evet dedim. Yani sanki diğer filmlerini de biliyormuşçasına, kesinlikle bana hitap eden bir film değil. Korkunç, komik ama çok gerçekçi ve çok aşırı böyle uç noktalardan hem güldürüyor hem düşündürüyor. Biraz bu kitap gibiydi aslında hemen ben de şimdi yaklaşık bir yarım saat önce bugün bu kaydı alsam mı, ne anlatacağım, ekleyebileceğim hiçbir şey yok diye düşünürken şimdi geldi aklıma. Çok kitapla alakalı değil ama yine özel bir şey paylaşmış olduk. Çok teşekkür ederim buraya kadar gelip vakit ayırdığınız için. Görüşmek dileğiyle, kendinize iyi bakın.