Raşōmon, Kafeden Elektrik Almak, Tehlikeli Uygulamalar, Otobüste Sabah Sayfaları ve Yazarken Gelen Sarhoşluk
Ryunosuke Akutagawa’nın yazdığı Raşōmon’u Tokyo Manga yayınlarının 2023 tarihli 1. baskısından okudum. Çeviri de Yaren Yaman’a aitti. Etkileyici kapağından Raşōmon’u biraz gözümüzde canlandırabiliyorduk.

Kapakta yer alan cümle ilk hikayenin de son cümlelerinden biriydi ve çok etkileyiciydi. Sadece o kadardı yani yirmi sayfalık bir hikayeydi ama daha sonrasında kitabın geri kalanı sanki tek bir hikayeydi yanlış hatırlamıyorsam. Bölüm bölümdü böyle o kadar ama gene kısa hikayeleriyle Japon edebiyatının temellerini Yine tabi çok güzel dipnotlar vardı bu kitapta. Başka kitap tanıtımları, yeni kitaplar keşfedebileceğiniz…
Onlardan da bir tane almışım hatta.
Bu aralar çok okuyabileceğimi zannetmiyorum ama kitabı öyle çok zor okudum. Yani uzun zaman sonra ilk defa bir kafede okuduğum bir kitap oldu bu. Ama bitirebildim. En azından, çevredeki uyaranlara rağmen not alabildim. Zaten hayatımın değişik bir dönemindeyim. Daha önce hiç yapmadığım, yapmayı düşünmediğim şeyleri bile çok rahatlıkla yapıyorum. Ben bile şaşırıyorum buna.
Kahve insanı olacağım neredeyse. Self servisleri seviyorum artık. Çünkü çıkınca hesap ödemiyormuşsun gibi bir his veriyor. Evinden çıkıyormuşsun gibi… Bu yeni nesil kahveciler insana gerçekten biraz kendi evindeymiş gibi hissettiriyor. Çalışma ortamı var; priz var; yani istesek biz bile oturup çalışabiliriz laptopla. Öyle bir ortam.
Sonra şu bulut teknolojisi… Ben hep bu ses kayıtlarını bilgisayara aktarırken kabloyla falan uğraşırdım. Önce farklı bir bilgisayara atar, sonra orada tekrar uğraşırdım. Tekrar flaş belleğe yükleyip başka bir cihaza aktarırdım. Saçma sapan, olmayacak işler… Günümüz çağında şimdi hemen tek tıkla hallediyorsun. Hatta tek tık bile değil; tek dokunuşla. Buluta yükleyip oradan indirip tekrar başka yere atarak, interneti yeni keşfetmiş gibi oldum yani o kadar kullanmama rağmen birçok şeyi…
Spotify mesela. Yine aynı şekilde hiç kullanmadığım uygulamalara başlayınca alışıyorsun işte. Bırakamıyorsun. Bir yandan da tehlikeli tabii; hayatı kolaylaştırdığı kadar bağımlılık da yaratıyor. Taksiler mesela… Önceden hayatımda hiç yoktu. Ama bu uygulamalarla gideceğin yeri seçip, şoförle yol muhabbeti yapmayınca gayet güzel olabiliyormuş. Diyelim ve başlayalım artık yavaş yavaş.
“Sonra bir adım atıp aniden sağ elini kaldırarak yaşlı kadının yakasından tuttu ve ‘Bir şeye başlıyorsan, sonunu getirmekten korkmamalısın. Aksi hâlde buradaki ceset yığınlarından bir farkın kalmaz!’ diye çıkıştı.”(s.23)
Evet, o cesedin yıllar önce Raşōmon’un önüne atılmasıyla başlayan ilk hikâye zaten çok korkunç ve karanlık bir atmosfere sahip. Burada da o yaşlı kadına odaklanıyor. Niye böyle bir şey yaptığını soruyor. Okurken karaktere hak verecek misiniz acaba? Biraz abarttı mı diye düşündüm ben. İnsanların çaresiz kalınca düşebileceği kötü durumları anlatmış yazar. Hepimizin içinde potansiyel bir katil mi var demek istiyor, bilmiyorum; ama sırf bu cümleyi kurmak için yazmış gibi hissettim.
Bir hikâyede bazen öyle cümleler yakalarsınız ki, yalnızca o cümleyi yazabilmek için bir hikâye uydurulmuş gibidir.
“Akşamüzerine yakın Maruzen’in ikinci katında ben- den başka müşteri görünmüyordu. Lamba ışıklarının altındaki kitaplıkların arasında öylece dolaştım. Sonra üzerinde ‘din’ yazan bir rafın önünde durdum ve yeşil kapaklı kitabı elime aldım. İçindekiler kısmında bulunan bölümlerden birinde, ‘Dört büyük düşman: şüphe, korku, kibir ve arzu’ yazılıydı. Bu kelimeleri okur okumaz içimdeki asiliğin tetiklendiğini hissettim. Çünkü burada ‘düşman’ şeklinde ifade edilen kavramların her biri duyarlılık ve zekânın ürünüydü. Ancak gelenekselciliğin de modernizm gibi beni mutsuz etmesine öfkelenmeden edemiyordum.”(s.54)
Evet, şimdi hatırladım. O diğer hikâye aslında biraz otobiyografik. Farklı bir havası var. Kitapları yazmadan önceki ruh hâllerini, başından geçenleri anlatıyor. Yine bir kafede geçiyor; kitabın büyük bir bölümü kafeyle ilişkili sahnelerden oluşuyor. Böyle bir kitabı da bir kafede okumuş olmak ilginç bir rastlantı oldu benim için.
Ve bu “dört büyük düşman”: şüphe, korku, kibir, arzu. Sanki başka bir kitabında bahsetmiştim bundan. Bunu okurken aklıma geldi ama tam emin olamadım. Yine Ryūnosuke Akutagawa’nın başka bir kitabında olmalı. Ve bu kitaptan da benim bulduğum başka bir kitap notu var:
“Nihayet gitmişti. Yatağın üzerine yuvarlanırken ‘Gece Yarısı Yolculuğu’ kitabını okumaya başladım.”(s.61)
Dipnotta da bu kitapla ilgili şunlar yazıyor: Paul Auster tarafından 1985 yılında yazılmış, üç bölümden oluşan bir romandır, Modern edebiyatın en önemli eserlerinden biri olarak kabul edilir.
Şimdi bu yıl biraz kafamı karıştırdı. Acaba yanlış mı yazdım?Gece Yarısı Yolculuğu, Gecenin Sonuna Yolculuk’u hatırlattı bana biraz da ama o kitap değil. Bu kitabı da hiç duymamıştım. Belki bir gün okuruz diye not alıyorum buraya, tabii hatırlarsam.
“Aradan bir saat geçtikten sonra kendimi odaya kapatıp pencerenin önündeki masada oturdum ve yeni romanımı yazmaya koyuldum. Kalemim ilginç bir şe- kilde hızla beyaz kâğıdı doldurmama yardım ediyordu.
Ancak, 2–3 saat sonra sanki gözle görünmeyen bir şeyler tarafından engellenmiş gibi duruverdi. Masadan kalkıp odanın içinde volta atmaya başladım. Böyle zamanlarda megaloman birine dönüştüğümü hissediyordum. Bundan aldığım büyük hazla sanki annem, babam, karım veya çocuğum yokmuş, yalnızca ben ve kalemim varmışız gibi yaşıyordum.”(s.70)
Evet, yazarken gelen o sarhoşluk hissi gibi bir şey aslında. Bunu ben de yaşıyorum. Bazen kalem — ya da daha doğrusu düşünceler — o kadar hızlanıyor ki… Ben bunu klavyede de yaşardım. Hikâyelerimi yazmaya çalışırken elim istemsizce, kendiliğinden giderdi. Düşüncelerimden bile daha hızlı gibi olurdu. Ve bunu hiç telefonda yaşamamıştım.
Geçen gün, otobüste otururken hissettim. İki parmakla mesaj yazmaya alıştım artık. Sabah sayfaları gibi bir şeydi; yazmaya başladım ve durmadı. Hatta epey uzun oldu. Yaklaşık on dakika boyunca durmadan yazdım. Bilinç akışıyla değişik, güzel bir şey çıktı ortaya sanki. Çok paylaşılacak bir şey değil ama aynı hazzı o anda da yaşamıştım. Devam edecektim de ineceğim durağa geldim; durmak zorunda kaldım.
Bazen yazarken anlam veremediğim bir şekilde, devamını biliyorsunuz ama yazamıyorsunuz. Orada artık durmak mı gerekiyor? Yazmanın büyüsü mü? İşte buradan da yazarımızın ne kadar büyük bir yazar olduğunu anlıyoruz.
Bence diğer alıntılar çok derin. Daha güçlü, daha karanlık betimlemeler, olay örgüsü… Sizi o atmosfere sokuyor ama bütün bunları yazarın nasıl yazdığı da önemli. Hangi motivasyonla? Çünkü “yazmak” öyle olsun da yazayım diye yapılan bir şey değil bence. Yazıyorsunuz ve öyle oluyor. Sonucu düşünerek yazmıyorsunuz. Sonuç kendiliğinden ortaya çıkıyor. Ve son alıntım:
“Gideceğim yer iki üç mahalle ötedeydi. Ben bu mahallelerden geçerken yanımdan siyah tüylü bir köpek geçti. Sokak aralarında dolanırken aklıma yine Black & White marka viski gelmişti. Bir de Strindberg’in kravatının aynı renk olduğunu anımsamıştım. Bu bir tesadüf olmalıydı. Peki ya değilse?.. Sadece başım yürüyormuş gibi hissediyordum.”(s.88)
Yine son cümleydi… Beni aldı götürdü. Burada “başı yürüyormuş gibi hissetmek” ifadesi var ya hani, bazen zihninizde yürür gibi hisseder misiniz? Normal yürürken düşüncelere dalma hâli… Yazar da yürürken, yanından geçen siyah köpeği görüyor ve o siyah rengin ona hissettirdiklerini anlatıyor. Aslında bu, zihninin de onunla birlikte yürüdüğünün bir göstergesi gibi. Baş ile yürümek… İnsan zihni yürür mü? Evet, bunu daha önce başka bir kitapta da söylemiş olmalıyım. Yürürken düşüncelere daha çok dalıyorsunuz. Ama mesela koşarken düşüncelerden kaçıyorsunuz.
Yaptığınız eylem, yapmak istediğiniz şeye de götürüyor sizi. Bir şeye başlamak istiyorsan bir adım atman lazım ya… Onun gibi sanki. Yürüdükçe, başlangıçlar da kendiliğinden geliyor. Zaten “yürümek” fiilinin dilimizde başka anlamları da var. “Seviyorsan git konuş,” derler ya… Onun gibi, birine “yürümek” anlamında da kullanılıyor.
Mesela çok iş var. Yapılacak şey çoksa, “uyan, kalk” değil mi? Erkenden kalk, sabahın bereketini kullan. Bak, ben de şimdi sabah kalktım bütün bu yoğunluğun arasında yine geldim buraya. Kaç dakikadır yazıyorum. Notlarımı çıkarıyorum, sizle paylaşıyorum. Ve daha sonra bunları bir şekilde karşınıza sunacağım. Son bir aydır neredeyse hiç yedek bölüm olmadan her hafta bunu tekrar tekrar yapıyorum.
Niye? Çünkü devam etmek istiyorum. Hem yapmak zorundayım, hem de gerçekten istiyorum. İsteklerinle eylemlerin uyuşması gerekiyor. Aynı kitapta yazarımızın bahsettiği ilk alıntıda olduğu gibi. Hayatımdan bununla ilgili net bir örnek gelmedi şu an aklıma ama her kitapta da özel örnek vermek zorunda değiliz sonuçta.
Hem sevmeyen dinleyici kitlesi de olabilir. Bazıları “anlat anlat” diye gaza getiriyor beni ama eminim ki bazılarınız da sevmiyordur. Geçen, değişik böyle uzun bir veri paylaşımı gördüm. Rakamlar uçuşuyor… Spotify’ın içerik üreticilerine özel bir raporu varmış. Kaç kişi dinledi, ne kadar dinledi, en çok hangi bölümü dinledi… Evet, en çok dinlenen kitap Göğü Delen Adam olmuş. Çünkü o kitapta ne “Zeynep ile Zülfikar” kanalından bahsediyordum. Bununla alakalı olabilir diye düşündüm. Yoksa ben paylaşmadım yani özel olarak bir yerde, yayınlamadım. Belki okuma grubuna atmış olabilirim. Eğer onlar dinlediyse otomatikman en çok dinlenen bölüm olur zaten.
Kitlem de biraz karışık sağ olsun. “Kitle” demek bile tuhaf. Beni dinleyen 10–15 kişi var işte; hep farklı yerlerden. Kimisi YouTube’dan takip ediyor, kimisi Spotify’dan, kimisi de diğer podcast uygulamalarından. Hepsine bu vesileyle çok teşekkür ederim. Hem beni dinlediğiniz için hem de bu bölümü buraya kadar getirdiğiniz için, zaman ayırmanıza teşekkür ederim.
Raşōmon böyle bir kitaptı: karanlık, farklı bir atmosferi vardı. Ama nasıl şu an güneş doğuyorsa, karanlıklar da bitecek. Güneş doğacak. Aydınlığa kavuşacağız, diyorum. Görüşmek üzere.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder