30 Mayıs 2024 Perşembe

Dans Dans Dans

Dans Dans Dans, Yanlış Anlama, Gereksiz Uğraşlar ve İyi Yazmanın Formülü

En son ne zaman bir dörtleme bitirdiğimi hatırlamıyorum. Bu podcast olmasaydı belki bu kitaplara başlayacak cesareti de bulamazdım. O yüzden bu vesileyle hepinize çok teşekkür ediyorum.




Haruki Murakami’nin ilk üç kitabını peş peşe okuduktan sonra sıra geldi Fare Dörtlemesi’nin son kitabı olan Dans Dans Dans’a. Ben tabii ki Yaban Koyunun İzinde’yi bitirdikten sonra hiç ara vermeden hemen bu kitaba başladım büyük bir merakla. Her ne kadar 525 sayfalık bir kitapla karşı karşı olsam da en fazla üç-dört günde bitirebileceğimden emindim. Bu kitap Doğan Kitap tarafından 2020 yılında basılmış ama bu sefer Japonca aslından çeviren Ali Volkan Erdemir’di. Kendisi Murakami’yle de tanışma şansına sahip olmuş bir akedemisyenmiş aynı zamanda. O kadar iyi çevirmiş ki yine okumakta hiç sıkıntı çekmedim ve geçen hafta bu kitabın da etkisiyle uzun bir yazı yazdım kitapla ilgili. Başına da Murakami gibi şarkıları kullanarak bir giriş yapsam nasıl olur acaba diye bir deneme yaptım. Okurken ya da dinlerken siz neler hissettiniz bilemiyorum. Ama ben en azından Murakami’nin neden işi gücü bırakıp tam zamanlı bir yazar olmaya başladığını az da olsa anladım sanırım. Çünkü öyle yazmak o kadar keyifliydi ki anlatamam. Yıllardır dinlediğim şarkılar hakkında araştırma yapmak zorunda kaldım ve daha önce hiç bilmediğim şeyler öğrendim. Şimdi o şarkıların her birinin ayrı bir hikâyesi olmuş oldu benim için.

Medium’da bazı yazarlar arada yazılarının başına bir şarkı ekleyip “Bu yazıyı bu şarkı eşliğinde okumanızı öneririm” diyerek paylaşıyorlar bazen. Belli ki onlar da yazarken aynı şarkıyı dinlemişler ve okurla benzer bir şekilde bağ kurmak istiyorlar. Eskiden bunu yadırgardım ama şimdi onları daha iyi anlıyorum. Murakami bunu profesyonel bir şekilde yıllardır yapıyor ve onun sayesinde belki de normal şartlar altında onun paylaştığı şarkılarla asla yolu kesişmeyecek olan yüzbinlerce okur o ezgilere hayran kalıyor. Belki abartıyorum zannedeceksiniz ama platformlar yazarın şarkı listeleriyle dolu. Kitap kitap ayırmışlar. Aslında bunun önceden de farkındaydım. Sahilde Kafka’yı okuyup oradaki şarkıları arayıp bulmuştum hemen ve yazarken hâlâ arada dinlerim. Ama kendim kalkıp böyle bir şey yazmaya çalışana kadar bunun ne kadar büyüleyici bir güç olduğunu anlayamamıştım.

Doğrudan sonuca bakınca insanın nasıl içi gidiyor, her şey ne kadar güzel ve kolaymış gibi geliyor. Halbuki bir şeyi iyi yapabilmek o kadar zor ki. Hele onu kolaymış gibi gösterebilmek. En karmaşık duyguları en yalın haliyle anlatabilmek gibi mesela. Sanki çok basitmiş gibi gelir bunu daha önce hiç yapmamış birine. Murakami’yi okudukça onun ne kadar yetenekli ama daha da önemlisi ne kadar disiplinli olduğunu tekrar tekrar görüyorum.

Hani bazı insanlar vardır, ne işi yaparsa yapsın çok başarılı olabilecekmiş gibi bir his bırakır üzerinizde. Örnek vermem gerekirse İbrahimoviç ve Federer gelir aklıma hemen. Zlatan mesela istese dünya çapında bir tekvandocu olabilecekken futbolcu olmayı seçmiştir. Federer de dünya çapında bir futbolcu olabilmek için çok iyi bir takım oyuncu da olması gerektiğini, bu yüzden tenisin kendisi için daha uygun olduğunu söylemişti. Murakami’de istese dünya çapınca bir atlet olabilirdi bence ya da eski mesleği olan bir caz barı işletmecisi olarak da kesinlikle emsallerinden çok daha iyi olmalıydı. Neyse ki yazar olmayı seçmiş yoksa şöyle bir tespiti bu kadar açık şekilde başka kim söyleyebilirdi:

“Bu adamın görüntüsünden, hangi işi yaparsa yapsın o işi beceremeyecek türde biri olduğu anlaşılıyordu. Beceriksiz insanların canlı bir örneği gibiydi. Sanki soluk mavi mürekkep çözeltisinde bir gün boyunca tutulduktan sonra oradan çekilip alınmış gibi varlığı bir uçtan diğerine başarısızlık, yenilgi ve hayal kırıklığının gölgesiyle boyanmıştı. Camdan bir kutuya koyup okulda fen dersinde göstermek isteyeceğiniz türde bir adamdı. ‘El attığı hiçbir işi beceremeyen adam’ diye üzerine bir etiket yapıştırarak. Ona acımak için şöyle göz ucuyla bakmak bile yeterdi. Azımsanmayacak sayıda kişi de ona öfkelenirdi. Bu kadar acınası bir insanı görmek bile insanın durduk yere sinirlenmesine neden olurdu. (s.15)”

Bir de böyle insanlar var maalesef. Ben onlara değil de yaptığı işi silah zoruyla yapıyormuş gibi davranan insanlara sinir olurdum eskiden. Ama artık onları da suçlamıyorum. Özellikle hayatımda bir daha görmeyeceğim insanlardan hiçbir şey beklememem gerektiği gibi bir düşünceye sahibim bu aralar. Çünkü en ufak bir beklentiye girince hayal kırıklığına uğruyorsunuz. Artık kimseye sıraya girmeyi öğretmek ya da yürüyen merdivenin sol tarafında dikilmemek gerektiğini anlatmaya çalışmak pek bir işe yaramıyor. Bu sefer de sanki umudumu kaybetmiş gibi görünüyorum. Kendimi bildim bileli bu insanlardan daha çok sinir olduğum asıl tehlikeli grup geliyor aklıma: Haksızlığa karşı sessiz kalan ve inandığı şeyi söyleyecek cesareti olmayanlar. Dışarıdan bakınca ya ben de onlardan biriymiş gibi algılanırsam ne olacak diyorum önce. Sonra da ya onlar da şu an benim gibi zamanın deneyip de bir işe yaramadıklarını görünce yorgun düşen güçsüz insanlarsa diye geçiyor içimden. Önemli olan niyettir derler ya, onu da hiç anlamazdım eskiden. Görünürde aynı olan iki eylem birbirinden tamamen farklı bir amaç için yapılmış olabilir ve önemli olan niyettir aslında. Biraz karışık oldu galiba ama ben de yazarımız gibi bunlar benim düşüncelerim deyip sıyrılmak istiyorum bu konudan:

“Onlar için ben gerçekten aptal olabilirim, çıkarcı da olabilirim. Bunun benim için bir önemi yok. Umurumda değil. Bu dünyada yanlış anlama diye bir şey yoktur. Farklı düşünce tarzları vardır. Bu da benim düşünce tarzım. (s.24)”

Söze “Yanlış anlama” diyerek başlayanlara da sinir olurum. Ancak fark ettim ki bazen bunu dolaylı yoldan da olsa ben de yapıyorum. Onu da bu podcast sayesinde anladım. Aslında ilk başlarda hayalim yazdıklarımı daha sonra hiç okuma ihtiyacı duymadan, olduğu gibi paylaşmaktı. Bu hem çok tehlikeli çünkü fazlasıyla hatalı ya da anlaşılmaz olabiliyor ilk yazılanlar. Hem de bir hocamın dediği gibi: Siz kendi yazınızı okumazsanız başkası neden sizin yazdıklarınızı okusun. Şimdi böyle kuru kuru söyleyince pek etkili olmamıştır sanıyorum ama koca bir sınıfın karşısında bir otoritenin kendinden emin bir şekilde bu cümleyi kurunca kesinlikle çok daha doğruymuş gibi geliyor kulağa.




Ben anlaşılmanın lüks olduğunu düşünenlerdenim. Dolayısıyla anlaşılamamaktan korkmuyorum ama yanlış anlaşılmak başka bir şey. Kalkıp da benim anlatmak istediğimin tam tersinin anlaşılmasını istemem. O yüzden ironi yapmaya da çekiniyorum bazen. Öte yandan podcastlerimin hoparlörden dinlenmesini de istemem mesela. Hele bir de toplum içindeyken elinize telefonu alıp yabancıların yanında son ses beni açmayın sakın! Dinleyecekseniz kulaklık takın isterim. Öyle tek kulaklıkla dinlemeyin ama eğer tek kulaktan dinleyecekseniz de sağ kulağınızı tercih ederim. Çünkü öyle bir açıklama okumuştum. Sağ kulağımızdan duyduklarını daha olumlu algılarmış insan. Bu da kulağınıza küpe olsun. Sanki bu giriş ve çıkış metaforunu ilk kitapta da kullanmıştı yazarımız ama o zaman not aldım mı şimdi hatırlamıyorum. Dönüp kendi kayıtlarımı da dinleyesim hiç gelmiyor kurguyu kendim yaptığım için. Defalarca aynı şeyleri söylemiş ve dinlemiş oluyorum zaten. Yoksa kalkıp bana hocam gibi “Sen kendini dinlemiyorsan başkası neden seni dinlesin!” demeyin lütfen.

“Odamın iki kapısı vardır. Biri giriş, diğeri çıkış kapısı. Bu iki kapı birbirinin yerine geçmez. Girişten çıkılmayacağı gibi, çıkıştan da girilmez. Bu kesindir. İnsanlar girişten girerler, çıkıştan çıkarlar. Pek çok giriş biçimi olduğu gibi pek çok çıkış tarzı da vardır. Ama her koşulda herkes çıkıp gider. Biri yeni olasılıkları denemek için çıkıp gitmişti, bir diğeri zamandan tasarruf etmek için. Biri ölmüştü. Geriye tek bir kişi bile kalmadı. Odada kimse yok. Sadece ben varım. (s.24)”

Yazar “Sadece ben varım.” deyince de Yüzyüzeyken Konuşuruz’un “Sen varsın diye” şarkısı geldi şimdi aklıma. Grubun ismi mi daha güzel yoksa bu şarkı mı onu da siz söyleyin. Yorumlarda yazabilirsiniz ya da eski günlerdeki gibi mail atın. Sayılı takipçim olunca onları da okuyorum rahat rahat. Eğer zaten tanışıyorsak ve yüz yüzeyken konuşuruz derseniz, onu da anlarım. Bu arada dikkatli takipçilerimin gözünden kaçmamıştır, artık alıntılarımın kaçınca sayfadan olduğunu da yazmaya çalışıyorum. Bir de reels yapmayı öğrendim ya geçenlerde, bu alıntıların kısa videolarını yapıyorum hemen ses kaydının montajını bitirdikten sonra. Yoksa instagramda paylaşacak fotoğrafı düzenlemek daha zor benim için. Sonra aynı videoyu youtube’da koyuyorum. Hatta tiktok hesabı bile açtım geçenlerde. Oraya da atıyorum hemen. Medium zaten ana mekanımız ama orada da eskisi kadar okuyamıyorum bu angaryalar yüzünden. Sonuç olarak podcast onlarca dinleniyor şu an. Youtube görüntülenmesi rakamları bile geçmiyor ve tiktok uzun bir süre hep sıfırda kaldı. Ama geçen yeni video yüklerken gördüm onlarca farklı ülkeden görüntülenmiş. İran’dan, Mısır’dan, Suriye’den falan tıklamışlar ama ne anladılar acaba? Sonuçta müzik falan da yok. Artık nasıl bir algoritması varsa bunların anlamadım. Güya hesap kitap yaptım o kadar podcast için ama uğraştığım gereksiz şeylere bakar mısınız? Kitaptaki kahramanımızın da yazmakla arası iyi ama o da gereksiz işler konusunda benimle benzer şeyleri hissediyor:

“Kuşkusuz daha erken bitiren meslektaşlarım da vardır. Ama onlar hiç araştırma yapmaz. Gelişigüzel şekilde ünlü restoranları seçerler sadece. İçlerinde yemeklerin tadına bakmadan yazanları bile vardır. Yazmak istersen yazarsın. Tam olarak böyle. Açıkçası benim gibi özenli şekilde röportaj yapanların sayıca pek fazla olduğunu sanmıyorum. Özenerek yapılınca gerçekten çok yorucu bir iştir, gelişigüzel yapayım diye düşünürsen yapabilirsin de. Ve özenerek yapılsa da, gelişigüzel yapılsa da ortaya çıkan makaleler arasında pek fark olmaz. Yüzeysel okunursa aynıdır. Ancak dikkat edildiğinde farkları anlaşılır.
Bu açıklamayı kendimi övmek için yapmıyorum.
Sadece işin ana hatlarını anlayın istiyorum. Ne kadar gereksiz şeylerle uğraştığımı görün diye. (s.41)”

Ne iş yaptığından çok onu nasıl sunduğun önemli aslında. “Herkes aslında satış işindedir.” derken bunu anlatıyor bence. Benim de bu konuda bir hikâyem var. Bugünlerde eski işyerimin olduğu plazanın neredeyse yarısını satın almış olan adamı ilk gördüğüm günü hâlâ hatırlarım. Kırmızı renkli spor arabasını park edip beklediğim asansöre yanında arkadaşıyla yaklaşırken arkadaşı sormuştu adama, “Sen tam olarak ne satıyorsun?” diye. Nereden geliyor bu değirmenin suyu, der gibi. Sanki büyük bir sır veriyormuş gibi neşeyle “Lüks hırdavat” demişti adam. Aynı bu adam gibi hiç üretim yapmayıp Çin’den ikinci el araba parçaları alıp satan bir arkadaşım da kendinden emin bir şekilde “Bana getir istediğin arabayı, sana bütün parçalarını gözüm kapalı söküp takayım!” demişti mesela yaptığı işten bahsederken. İnsana en çok özgüven veren şey çok para kazanmak galiba. Ya da özgüvenli insanlar daha çok para kazanır mı demek lazım bilemiyorum. Ben de daha bu işlerden para kazanamadan kalkıp mikrofon almak zorunda kaldım kendime yoksa hayatımdan “p” harfini çıkartmak zorunda kalacaktım. Telefondan kayıt alınca o kadar çok patlıyordu ki ses, bununla uğraşmaktansa günü kurtaracak bir mikrofon almak daha mantıklı geldi. Yoksa ben almışken en iyisi alırım böyle şeylerin ama bu işte de bir sınır yokmuş, onu anladım. Binlerce dolara kadar çıkabiliyor fiyatlar. Aslında mesele sadece para da değil. Öyle bir şey alırsam burada size “Bana getir istediğin kitabı, sana bütün parçalarını gözüm kapalı okuyayım!” derim diye korkuyorum.

Böyle insanlarla karşılaşmak için illa aynı yerde çalışmanız ya da arkadaşınız olması gerekmiyor. Maalesef yolculuklar da bunun için çok uygun. Kahramanımızın da yanına Japon Savunma Kuvvetleri’nde uçak bakım servisinde çalışan biri oturup hava kuvvetlerinde yapılan israftan ve Japonya’nın kendi uçak fabrikasını kurması gerektiğinden uzun uzun bahsediyor. Haliyle kahramanımız dayanamıyor ve onu susturmak istercesine kendi görüşlerini anlatmaya başlıyor ve bize de şu şekilde özet geçiyor:

“Ben de ona, israf denen şeyin gelişmiş kapitalist toplumlarda en büyük bilgelik olduğunu söyledim. Japonya, Amerika’dan Fantom jeti satın alıp her uçuşta yakıt israfı yaparak dünya ekonomisini bir ölçüde döndürüyordu, bu döndürmeyle de kapitalist sistem daha da gelişiyordu. Eğer herkes israf denen şeyi ortadan kaldırırsa, büyük bir panik ortamı doğar ve dünya ekonomisi mahvolurdu. İsrafın çelişkinin yakıtı olduğunu, çelişkinin ekonomiyi canlandırdığını ve canlanmanın da yine israfı doğurduğunu söyledim ona. (s.44)”

Bu görüşler bana Jack London’ın Demir Ökçe’sini hatırlatmıştı okurken. Daha geçen de onun Oyun’unu okuduğum için bu benim için normaldi belki ama hemen bir sayfa sonra kahramanımızın tren istasyonundaki kitapçıdan Jack London’ın biyografisini alması çok güzel bir sürpriz oldu benim için:

“Jack London’ın fırtınalı yaşamıyla karşılaştırıldığında benim yaşamım, baharda ağaç tepesinde oturup cevizin olgunlaşmasını bekleyen sincabınki kadar sakindi. En azından bir süredir öyleydi. Biyografi böyle bir şeydir zaten. Sakin bir yaşam sürerek yaşamını tamamlamış Kavasaki belediye kütüphanesi görevlisinin biyografisini kim, neden okusun ki? Diğer bir deyişle, herkes katlanabileceği kadarının bedelini ister. (s.45)”



 

Bu satırları okurken ben de en son okuduğum Oyun kitabında geçen Jack London’ın hayatı hakkındaki yazıyı hatırladım. Renkli bir hayat kesinlikle bir yazarın elini güçlendiren bir şeydir ama iyi bir yazar olmak için bunun şart olmadığını düşünüyorum ben. Mourinho’ya da mesela bir basın toplantısında üstü kapalı sorarlar, parlak bir futbolculuk kariyeri olmadığından dem vururlar ve O da her zamanki gibi ikonik bir cevap verir: “İyi bir jokey olmak için önce at olmaya gerek yok.” der. Gerçi bu sözü ilk olarak o söylememiş galiba ama artık onunla özdeşleşti gibi bir şey. En azından benim için. Mourinho’nun da iki biyografi kitabını okumuştum daha önce. Biri Manchester United’ın başına geçtiğinde yazılmıştı. Diğeri ilk Chelsea döneminde basılmıştı. Bugünlerde de Aziz Yıldırım seçim vaadi olarak onunla anlaştığını söylüyor. Gönül ister ki gelsin ama bu haberi ilk duyunca aklıma Ali Koç’un Cristiano Ronaldo transfer söylentisi için söylediği “Siz hiç hesap kitap bilmiyor musunuz?” serzenişi geldi. Bir Fenerbahçe taraftarı olarak başkanın bu çıkışını da daha yeni gördüm, “hesap kitap” yazınca reels olarak çıkıyor hemen. Maalesef bir de şarkı varmış bu isimle tam da benim podcaste başladığım zamana denk geliyor çıkışı. İlk görünce sinir olmuştum ama reklamın iyisi kötüsü olmaz derler. O yüzden kızmıyorum artık. Böyle anlatınca da çok boş hissettim kendimi ama bu siteler çok acayip gerçekten. Ben premier lig özetlerini seyrederdim eskiden. 15 dakikalık geniş özetleri vardı ve ona alıştıktan sonra 90 dakikalık maçları seyredemez olmuştum. En güzel maçlar bile acayip sıkıcı geliyordu. Şimdilerde bu reelslerde mesela 15 saniyede bir maçtaki bütün golleri gösterebiliyorlar. Bu zamana kadar bu kısa videolara karşı hep direndim, o girdabın içine girmemeye çalıştım ama bu sandığımdan daha zormuş. En azından özellikle boş zamanı olanların neden sürekli reels seyrettiğini anlayabiliyorum. Bu kadar basit bir çıkarımı yapmak için ne kadar uzattım değil mi? Galiba benim de çok fazla boş vaktim var.

“Sonra anacaddede gezindim, vitrinlere baktım, sıkılınca bir kafeye girip kahve içerek Jack London’ın biyografisini okumaya devam ettim. Öyle böyle derken nihayet akşam oldu. Uzun ve sıkıcı bir film izler gibi geçen bir gündü. Zamanı boşa harcamak da oldukça gayret gerektiren bir şeydir. (s.65)”

Zaten kolay diye bir şey yok gibi geliyor bana artık. Çünkü neye heves edip “Bu kolaymış, ben de yaparım” desem işler o kadar karmaşıklaşıyor ki anlatamam. Daha önce bahsetmemiştim kimseye şimdi bu kadar uzun yazdıktan sonra adeta kitabın adı gibi kendimi kelimelerle dans ediyormuş gibi hissediyorum. Hazır akışa kapılmışken söyleyeyim yoksa unutup gideceğim belki yazık olacak. Dördüncü yıla yaklaşıyor Medium’da her hafta bir yazı yazıyorum ya hani. Bunu da elli kere söylemişimdir herhalde, sırf zinciri kırmamak için kendime hatırlatmaya çalışıyorum bunu aslında. Yoksa bu öyle övündüğüm bir şey değil. Bence herkesin rahatlıkla yapabileceği hatta yapması gereken bir şey. Haftada bir birkaç satır yazmak o kadar zor olmasa gerek, değil mi? Neyse ne diyecektim, aslında ben bu kitaplar hakkında yazma işine çok daha önceden başlamıştım. Yaklaşık onbeş sene önce falandı yanlış hatırlamıyorsam. Hâlâ öğrenciyim o zamanlar. Yine ne bulursam okuyorum. Son iki senemde üniversitenin kütüphanesindeki tüm klasikleri okumuştum mesela. Ama hiçbiri hakkında tek bir satır bile yazmıyorum. Dümdüz okuyup geçiyorum. Okurken her şey çok güzel. Derslere bile elimde kitapla giriyorum. Dümdüz slaytı okuyup geçen hocalara denk geldikçe ben de arka sıralarda açıp kitaba devam ediyorum. Günler böyle geçerken bir gün gördüm ki bütün kitaplar birbirine girmiş. Şu kitap ne anlatıyor diye soran bir arkadaşıma kalkıp başka bir kitabı anlattığımı fark ediyorum. O zaman karar veriyorum bir sayfa bile olsa bir şeyler yazmam lazım okuduğum kitap hakkında diye. Hatta kendimce kısa bir özeti gibi bir şey ama işte bunu nereye yazacağım? Burada hemen bir parantez açıp el yazımın pek okunaklı olmadığını, hatta bazen kendi yazımı bile okuyamadığımı belirtmek istiyorum. Bu yüzden en mantıklısı dijital olarak yazmak diyorum. Hatta yazdıklarımı internete yüklemeye böylece yedek alma derdinden de kurtulmaya karar veriyorum. Dedim ya işin içine girince her şey karmaşıklaşıyor diye. Aylarca yabancı kaynaklara bakıyorum internetten. O zamanlar youtube’da bugünkü gibi her şey yok. Blog nasıl açılır, domain nasıl alınır, sitenin adı nasıl olmalı gibi içine girdikçe yeni sorunlar çıkartan bir dünyaya adım atıyorum. Sonunda karar verip “Karakuşaklı Yazılar” diye bir blog açıyorum. Aslında “aklımdaki yazılar” gibi bir teması olacak sitenin yani oldukça geniş, istediğim konudan bahsedebileceğim bir site. Yine klasik çok sevdiğim kelime oyunları işte. Günlerce uğraşıp siteyi kuruyorum, büyük “K” harfine benzeyen bir logo da tasarlıyorum karatecilerin karakuşağına benzeyen. Ama o zamanlar hesap kitap konusunda bu kadar iyi değilim ve küçük bir hata yapıyorum! O dönem çok fazla okuduğum ve bir günde rahatlıkla bir kitap bitirebildiğim için diyorum ki her gün bir kitap hakkında bir yazı yazarım. Zaten okuyorum her gün. “Ne kadar zor olabilir ki?” diyorum. Ve sadece üç gün yazıp dördüncü gün tüm siteyi kapatıyorum. Çünkü her kitap için fazladan o kadar çok şey okumam gerekiyor, o kadar çok fotoğraf ekleme, etiket, sayfa düzeni gibi ıvır zıvır işlerle uğraşmam gerikiyor ki dayanamıyorum. O günden beri bloglara gıcık olurum. Böyle hatırladıkça acaba o siteyi açtığım gün “haftada bir kitap” olarak belirleseydim hedefimi diyorum, bugüne kadar devam edebilir miydim merak ediyorum. Yedi yüzden fazla kitap hakkında yazım olurdu o zaman şimdiye kadar. Bu da içimde kalan büyük bir yaradır benim için. Ama artık burada sizlerle paylaştığıma göre o kadar da büyük değilmiş gibi hissediyorum. Bütün bunları anlatma sebebim de şu satırlardı aslında:

“Ama yine de o oradadır. Yara dediğin böyle bir şeydir. İşte budur diye çıkarıp gösterilecek bir şey değildir. Gösterilebiliyorsan, o kadar da büyük bir yara değil demektir. (s.82)”

Bu güzel alıntıyla birlikte Fare Dörtlemesi’nin son kitabına dönecek olursak karşımıza kim çıkabilir sizce? Ufak bir ipucu vermem gerekirse üçüncü kitapta kimin peşindeydik biz diye sorarım sizlere. Evet, tabii ki Koyun Adam! Ve onu görünce “Yeniden başlamak istiyorum” diyerek yardım isteyen kahramanımızın karşılaştığı manzarayı öyle güzel betimliyor ki yazar, kendimizi adeta o odada gibi hissediyoruz:

“Koyun Adam susuyordu. Diyecek bir şeyim kalmamıştı. Sessizlik çok ağırdı, derin bir kuyunun dibinde olmak gibi bir duygu veriyordu. Sessizlik omuzlarıma baskı yapıyordu. Düşüncelerim de o baskının etkisi altındaydı. Düşüncelerim nemli baskının altında, denizin derinliklerinde yaşayan bir balık gibiydi, sanki sevimsiz, kalın bir giysi giymişti. Mum alevi arada bir pıt pıt diye bir ses çıkarıp titriyordu. Koyun Adam gözünü o aleve dikmişti. Sessizlik çok uzun bir süre devam etti. Sonra Koyun Adam başını yavaşça kaldırıp bana baktı.
‘Seninle bağlantı kurmak isteyen o şeyle bağlantı kurmanı sağlamalıyım’ dedi Koyun Adam. ‘Sonuçta bir bağlantı kurulur mu emin değilim. Biz biraz yaşlandık. Eski gücüm kalmamış olabilir. Sana ne kadar yardım edebilirim, biz de bilmiyoruz. Elimden geleni yapayım da bir bakalım. Sonuç olumlu olsa bile bu senin mutlu olacağın anlamına gelmez. Bunu garanti edemem. Oradaki dünyada belki de artık senin gidebileceğin bir yer kalmamıştır. Kesin bir şey diyemem. Ama dediğin gibi sen çok katılaşmışsın. Bir kere katılaşınca geriye dönülemez. Sen de eskisi kadar genç değilsin.’
‘Peki ne yapmalıyım?’
‘Bugüne dek pek çok şey yitirdin. Pek çok önemli şeyi yitirdin. Bu birilerinin suçlu olup olmaması sorunu değil. Konu, senin onlara ilişik kalmış olman. Her bir şeyi yitirdiğinde ona başka bir parçan ilişik kaldı. Sanki bir iz gibi. Ama bunu yapmamalıydın. Kendin için elinde tutman gereken şeyleri orada bırakmamalıydın. Böyle yapınca sen de biraz biraz eksildin. Neden acaba? Neden böyle bir şey yaptın ki?’. (s.124)”

Hepimizin böyle bir Koyun Adam’a ihtiyacı var sanki değil mi? Ya da profesyonel bir yardıma. Tam buraya bir reklam almışım gibi hissedebilirsiniz ama kitaptaki Yuki isimli küçük kızdan bahsedecektim aslında. Birçok insanın en sevdiği filmlerden biri olan Leon filminin adı da Profesyonel’di galiba, bizde de “Sevginin Gücü” olarak çevrilmişti yanlış hatırlamıyorsam. Seyretmediysen yoktur aramızda diye tahmin ediyorum ama varsa mutlaka ilk fırsatta seyredin. Özellikle o filmin bir sahnesi muhteşemdir: Küçük kızı oynayan Natalie Portman, korkudan kendi evine dönemez ve komşusu Leon’un kapısını çalmak zorunda kalır. Leon o kapıyı açarsa başının belaya gireceğini bilmektedir o yüzden tereddüt eder ama sonunda dayanamaz. Sırf o sahne için tekrar izleyesim geldi şimdi filmi. Bu kitapta adı kar anlamına gelen Yuki de bana o küçük kızı hatırlattı sürekli. Ve kahramanımız da onun Leon’u oldu adeta.

Japonya’da genelde “Ne iş yapıyorsun?” diye sormazlarmış da “Gününü nasıl geçiriyorsun?” diye sorarlarmış. Bu bilgiyi az önce seyrettiğim Mehmet Demirkol’un “Karşı Karşıya” programından öğrendim. Okuduğun bir kitap hakkında bu kadar çok yazacak şeyi nereden buluyorsun diye soranlar oluyor bazen, o yüzden örneklerle açıklamak istedim. Denk mi geliyor artık ne oluyor bende bilmiyorum. Yoksa ne işi var bir futbol programında böyle bir bilginin. Zaten bu bilginin doğruluğundan da şüpheliyim çünkü kahramanımız bu kitapta sürekli yaptığı işten bahsetmek zorunda kalıyor. Bir bölümde Yuki, “İşini sevmiyor musun?” diye sorunca ona şöyle cevap veriyor:

“‘Hayır. Bir türlü sevemiyorum. Hiçbir anlamı olmayan bir iş. Lezzetli restoranlar bulurum. Onlar hakkında dergilere makale yazıp tanıtımını yaparım. Buraya gidiniz. Bunları yiyiniz. Ama bunu neden yapmak zorundayım ki? Herkes kendince istediği şeyleri yese ne olur sanki? Öyle değil mi? Neden birileri diğerlerine lezzetli yemekler yapan restoranları öğretmek zorunda olsun? Neden mönüde neyi seçeceklerine varıncaya kadar onlara söylenmesini beklerler? Ve tanıttığım yer ünlenince artık yemeklerinin tadı da gitgide bozulur, hizmet kalitesi düşer. Onda dokuzu ya da sekizinde olur bu. Arz-talep dengesi bozulduğundan. İşte biz bunu yapmış oluruz. Bir şeyi keşfettik mi onun kalitesinin giderek düşeceğini garanti etmiş oluruz. Bembeyaz bir şey bulunca onu kirletiriz. İnsanlar buna bilgi diyor. Yaşam alanının bir ucundan ötekine, hiç boşluk bırakmadan bu kirliliğin yayılmasınaysa bilginin damıtılması diyoruz. İşte buna çok sinirleniyorum. Bunu kendimin yapıyor oluşuna da.’ (s.161)”

Acaba ben de burada bir kitaptan bahsedince onun daha çok okunmasını sağlıyor muyumdur diye düşünüyorum bazen. Tam da geçen hafta Yaban Koyunun İzinde için böyle bir yorum almıştım. Bazen tam tersi de olabilir. Burada bahsettiklerim hoşuna gitmez birinin ve kitaptan da soğuyabilir. O daha korkutucu bir şey elbette ama birine bir şey önermek ciddi risk barındırıyormuş gibi hissediyorum. Halbuki az önce Leon’u mutlaka seyredin falan dedim ama diyelim ki seyrettiniz ve hiç beğenmediniz, hatta “Bu ne biçim film!” falan dediniz. Bu durumda bana karşı da kötü hisseder misiniz diye merak ediyorum. İster istemez bakışınız değişecektir çünkü. Ya bundan sonra söylediklerimi kaale almazsınız eskisi gibi ya da ne bileyim, bir soğukluk girer araya sanki. Belki takipten çıkarsınız. Kötü bir yorum yaparsınız. İşte insanlar bu korkular yüzünden bazen sevdiği şeyleri paylaşmaktan çekiniyor. Ya da sadece kendilerine saklamak istiyorlar. “Çocuk muyuz biz böyle şeyler yapalım?” demeyin hiç, bunlar gayet anlaşılır tepkiler bence.

Ayrıca çok basit bir test var yaşlılıkla ilgili. Yaşlanmak yerine “yaş almak” tabirini kullanmaya başladıysanız artık yaşlısınız demektir. Ancak unutmayın ki “yaşlanmak” kötü bir şey değil. Yeter ki sağlık olsun. Hem ben de yazarımıza katılıyorum. Bence de insan bir anda yaşlanıyor:

“‘Artık otuz dört yaşındayız. İstemesek de büyüdük’ dedim.
‘Kesinlikle. Öyle. Aynen dediğin gibi. Ama insan dediğin tuhaf bir varlık. Bir anda yaş alıyor. Ne fena! Eskiden insanların her yıl bir yaş aldığını düşünürdüm’ dedi Gotanda, bakışlarını yüzümde sabitleyerek. ‘Ama öyle değilmiş. İnsan bir anda yaşlanıveriyormuş.’ (s.184)”

Gotanda kim diyenler için kısaca açıklayayım: Kahramanımızın okuldan çocukluk arkadaşı ve öğreniyoruz ki artık ünlü bir aktör olmuş. Oldukça yakışıklı ve yetenekli olmasına rağmen özellikle doktor rolü üzerine yapışmış. Okurken nedense benim aklıma Kutsi gelmişti hiç “Doktorlar”ı seyretmememe rağmen. Biraz zorlama bir karakter gibi geldi bana ve hiç ısınamamıştım kendisine.

Kahramanımız onunla takılırken başına olmayacak işler geliyor ama buna rağmen onu zor durumda bırakmamak için ismini vermiyor polislere. Onun yüzünden sorguya çekilirken karşımıza bir başka büyük yazarın eseri daha çıkıyor: Dava. Yine benim çok sevdiğim bir kitap ama onu okuyalı uzun zaman olmuştu. Okurken benim de Kafka krizim geldi resmen. Bir yandan da Murakami’nin şu satırları yazarken ki motivasyonunu merak ediyorum. Kim bilir bunları yazmak onu ne kadar eğlendirmiştir:

“Sonu gelmeyen anlamsız bir soru bombardımanı. Dava’yı hangi sayfadan hangi sayfaya kadar okumuşum, pijamamı saat kaçta giymişim; bunun gibi saçma sapan sorular. Dava’nın özetini Balıkçı’ya anlattım ama pek ilgisini çekmedi. Anlattıklarım onun için günlük, sıradan şeylerdi çünkü. Franz Kafka’nın romanları 21. yüzyılda da hâlâ okunuyor olacak mı acaba, diye endişelendim. Dava’nın özetini de kayda geçtiler. Neden bunları böyle tek tek sorup belgelediklerine dair en ufak bir fikrim yoktu. Her şey fazlasıyla Kafkaeskti. (s.235)”

Bunları okurken siz de bir ergene dönüşüp Yuki’nin klasik tepkisi olan “Ne aptalca!” derken buluyorsanız kendinizi, kitaba biraz ara verip dinlenmek isteyebilirsiniz. Ben öyle yaptım bir süre ama sonra bunu aptalca bulup başka bir odada okumaya devam ettim. Bu arada bu kitaba sabah oturma odasında başlayıp hava ısınınca balkonda devam ettim. Sonra güneşin hareketleriyle akşama doğru kendi odama kadar evin her yerinde elimde bu kitapla dolanıp durmuştum resmen.

“Yuki, ‘Ne aptalca!’ demek üzereydi ki kendini tuttu. Demek ki o da karşısındakine göre konuşuyordu. (s.262)”

Murakami’nin çoğu kitabında bir yazar karakter de oluyor. Ya da bu kitaptaki kahramanımız gibi dolaylı yoldan yazarlıkla uğraşan veya çevirmenlik yapan birileri oluyor ve ben onların hep yazarı temsil ettiğini düşünürdüm eskiden. Bu kitapta yer almıyor galiba ama serinin ilk kitaplarında çokça adı geçen J gibi bir restoran ya da bar işleten gizemli bir karakter de oluyor ki o da yazarımızdan başkası değil bence. Aynı şekilde koşmayı ya da yüzmeyi çok seven karakterler de oluyor sık sık ki tabii ki onlar da bize yabancı değil. Bizzat Murakami’nin en sevdiği sporlar bunlar. Elbette bir de müzikle uğraşan, en azından sürekli müzik dinleyen bir karakter mutlaka oluyor. Tolstoy da Anna Karenina kitabında Levin adında bir karakteri anlatırken adeta kendini betimler ya, onun gibi Murakami de aslında bu karakterlere kendinden parçalar ekleyerek kendisini anlatıyor gibi gelirdi bana hep. Ama bu kitabın sonlarına yaklaşırken Yuki’nin babasıyla da karşılaşıyoruz ve bilin bakalım onun adı ne:

“‘Sen de yazarmışsın’ dedi Hiraku Makimura.
‘Gerçek bir yazar sayılmam’ dedim. ‘Sipariş üzerine yazıyorum. Herhangi bir konuda olabiliyor. Bunu da birisinin yapması gerekiyor. İşte ben de o işi yapıyorum. Tıpkı kar küremek gibi. Kültürel kar küreme.’ (s.265)”

Bu kar küreme benzetmesi benim de çok hoşuma gitti ama Hiraku Makimura nedir ya? Okuyamadım da ilk görünce. Youtube’da da “Kitap Dediğin” diye bir kanal keşfettim Murakami ile ilgili videoları aratırken. Videoda öyle yazıyordu ama kanal adını sonradan “Zeynep ile Zülfikar” olarak değiştirmişler. “İki insan, üç tane de kedi” diye gülümseten bir açıklama yazmışlar ve kitaplar hakkında harika videoları var. Henüz çoğunu seyredemedim ama fırsat buldukça bakmayı düşünüyorum. Size de tavsiye ederim. Murakami hakkında çok güzel bir bölüm yapmışlar yarım saati geçen ve onun başında da uyarıyorlar “Haruki Muriki” değil deyip. Ona da çok gülmüştüm. Ve bakın kahramanımızla tanıştıktan sonra ona teklifi ne oluyor:

“‘Acaba diyorum, Yuki’ye sen bakar mısın?’ dedi. ‘Ona bak derken büyük bir şey istemiyorum. Arada onunla görüşüp onunla sohbet etmen yeter. Günde iki üç saat kadar. Sohbet eder, birlikte yemek yersiniz. Hepsi bu. Bunu bir iş gibi düşün, karşılığında ücretini de alacaksın. Demek istediğim, kendini evde ders veren bir öğretmenmiş gibi düşünebilirsin. Şu anki kazancını bilmiyorum ama ona yakın bir ödemeyi sana garanti ederim. Geri kalan vaktini de istediğin gibi geçirirsin. Sadece her gün birkaç saat Yuki’yle vakit geçirmeni istiyorum. Kötü bir teklif değil ama değil mi? Bu konuyu telefonda Ame’yle de konuştuk. O şimdi Hawaii’de. Hawaii’de fotoğraf çekiminde. Durumu ona açıklayınca, Ame de senden bu istekte bulunmamı onayladı. O da kendince Yuki’yi düşünüyor. Sadece biraz değişik biridir. Sinirleri pek sağlam değildir. Ama çok yeteneklidir. Ara sıra aklı uçup gider. Sigortaların atışı gibi. O zaman da her şeyi unutuverir. Gerçeklikten tümüyle kopar. Hesap kitap bile yapamaz olur. (s.268)”

Nasıl teklif? Sizce kahramanımızın yanıtı ne olmuştur buna? Ya da onu boş verin biri size böyle bir teklif yapsa sizin cevabınız ne olur? Onu da yazabilirsiniz bana. Zira ben biliyorum onun cevabını. Fark ettiyseniz Makimura da “Hesap kitap yapamamak”tan söz ediyor. Yani hesap kitap önemli arkadaşlar, ben boşuna demiyorum burada.

Bu bölümden sonra kitap yokuş aşağı koşarmışçasına ilerliyor. Zamanın nasıl geçip gittiğini anlamıyorsunuz okurken. Sonuçta bu yazarın ilk kitaplarından biri değil, artık profesyonel bir yazar olan Murakami’yle karşı karşıyayız. Tansiyonu zaman zaman yükseltip bizi korkutmaya çalışsa da yüzlerce sayfalık bir maceranın sonlarına yaklaştığımız için olayların bir şekilde birbirine bağlanacağını ve bazı düğümlerin çözüleceğini anlayabiliyoruz.

Kitabın sonlarına doğru Yuki’nin annesiyle yalnız kaldığında zamanın geçmediğinden şikayet etmesi beni mutlu ediyor çünkü çok güzel bir cevap alıyor:

“‘İkimiz kendi başımıza öylece oturuyoruz. Buradayken sanki zaman durmuş gibi. Zaman geçiyor mu gerçekten?’
‘Ne yazık ki geçiyor. Zaman hızlıca geçip gidiyor. Geçmiş çoğalırken gelecek azalıyor. İmkânlar azalırken pişmanlıklar artıyor.’ (s.446)”

Şaka maka ben de bugün en uzun bölümümü yaptım galiba. Artık kim okur bu kadar uzun yazıyı hiç bilmiyorum ama zaman geçiyor işte bir şekilde. Ben de ona güveniyorum. Bir başlarsanız okumaya, bir bakmışsınız buraya kadar gelmişsiniz. Merak etmeyin en güzel alıntımı sona sakladım. Yazar iyi yazmanın formülünü vermiş resmen:

“Ne desem iyi olur acaba diye üç dört dakika düşündüm. Türlü türlü söyleme tarzı vardır. Pek çok ifade tarzı vardır. Sesim düzgün çıkacak mıydı acaba? Mesajım iyi bir şekilde gerçeklikte yankılanacak mıydı? Ağzımın içinde birkaç söz geveledim. Sonra bunların içinden en basit olanını seçtim.
‘Yumiyoşi, sabah oldu’ diye fısıldadım. (s.525)”



23 Mayıs 2024 Perşembe

Akasya ve Mandolin

Akasya ve Mandolin, Seraya Sokulan İnsan, Teslim Bayrağını Çeken Şehir ve Eskimişse At Gitsin

Mustafa Kutlu’nun bu kitabını başlığından dolayı almıştım, yine bir uzun hikâye zannettim.



Deneme olduğunu görünce önce şaşırdım, sonra içindekilere baktım hemen. Kitap ikiye ayrılıyordu:

İçe Dönük ve Derin başlığı altında “İstanbul’u Dolaşmak, İstanbul Kimliği Üzerine, İçe Dönük ve Derin, Göç, Güvenlik Alanı, Kıroyum Ama Para Bende, Hayatın Rengi, Arabeskin Zaferi, Makasın Ağzı…, İstanbul’un Orta Yeri…, Gül Bahçesi: Gülhane, İstanbul’u Kurtarmak, Seçim Yazısı, Çukurçeşme, İstanbul’un Ağaçları, Kavanozdaki Adam, Bir Tutam Yeşil-Bir Ahşap Ada, İki Dünya-Serviler ve Sükûn, Abdal Yakub ile Hekimoğlu Ali Paşa, Bahar Başlangıcı ve Sümbül Kokusu, Bitpazarı’nda Bir Mücevher, Solgun Bir Gül Oluyor Dokununca, Sultanahmet Meydanı Kalabalığa Karşı, Şişedeki Su, İstanbul Tekkeleri, Hayal Şehrin Hayalet Sahipleri, Sayın Cemil Çiçek’e Açık Mektup, Lahmacun Sarayı, Devleti Kuran İrade, İşporta, Ne Kaparsan Kâr, Kuş Sesleri, Köylüleri Ne Yapmalıyız?, Tavanarası, Kasabaya Ne oldu?, Gez Dünyayı Gör Konya’yı, Sahil Yolu, Uzun Göl, Erzurum’un Ahvali, Geçidi Bekleyen Şehir” denemeleri yer alıyordu.

Akasya ve Mandolin başlığıylaysa “İp Meselesi, Eski Günlere, Dostluğa ve Sevgiye Dair, Akasya ve Mandolin, İnce Saz, Köyün Sahibi, Tüketimin Adı: Hayatın Gerçek Tadı, Muftak Robotu, Kazın Ayağı, Kazın Ayağı-II, ‘Yaz’ı Yazmak, Yaşam Tarzı, Güç Kimde?, Madam’ın Köpeği, Sıradan Sorular, Nerelisin-Kimlerdensin?.., Ceviz ile Sincap, Zahmet ve Rahmet, Geçip Giden Günler, Mutsuzlar Koğuşu ve Çıkmaz Sokak-Geçer Akçe”. Sadece başlıklarıyla bile neden kitabı böyle ikiye bölme gereği duyduğunu anlamış gibi hissettim.

Zaten yazarımızın hikâyelerini okurken de deneme okuyormuş gibi olduğum olmuştur sık sık. Dolayısıyla bu kitabı okurken bazen o hikâyeleri de hatırladım. Arada bunlardan güzel öyküler çıkar dediklerim de oldu. Muhtemelen bunların bazılarını henüz okuyamadığım diğer kitaplarında bir kurgunun içinde göreceğim.

Tabii ki bütün işlenen konulara sadece bu bağlamda bakmak doğru olmaz. Bazen durup düşünmek, soru sormak gerekir. Bu arada Serdar Kuzuloğlu yeniden podcaste başlamış: Haddini Aşan Yaşam Rehberi. Az önce ilk bölümünü dinledim. O da eski padişahların akşam yemeği menüsünü görsek yemek istemeyeceğimizi söyledi. Hani meşhur “Fatih hiç domates, patates yemedi” gibi bir bilgimiz var ya Amerika o zamanlar keşfedilmediği için. Bugün bir yandan inanılmaz bir bolluk yaşıyoruz ama sanki bunun da sonuna geliyoruz yavaş yavaş. Bakın yazarımız ne diyor:

“İnsanlar ‘karakışta yeşil salatalık’ yeme uğruna seracılığı geliştirdi. Türlü hormonlar, teknikler ile bizlere kış ortasında domates, kabak sunmaya başladı. Tabii bunların gerçek bir domates ve kabakla ilgisi yoktu. Ne koku ne tat bakımından. Şimdi de insanoğlu kendini ‘sera’ya sokuyor. Bakalım burada yetişen nesillerde insanlıktan neler kalacak. Mesela gerçekten gülüp, gerçekten ağlayabilecekler mi? (s.56)”



 

Artık yapay zekanın duygularının konuşulduğu bir dönemdeyiz ama bir yandan da hayatımız trafikte geçiyor. Geçen bir komedyen “İstanbul’lular saçma bir şekilde şehirlerinin trafikleriyle övünür.” diyordu. Hakikaten var böyle bir şey. Nüfus logaritmik bir hızla sürekli artıyor. Yazarımız bu kitaptaki denemelerinin neredeyse yarısında İstanbul’dan söz ediyor ve bence hepsinin özeti şu iki-üç cümlede saklı:

“Aslında biz taşralılar İstanbul’un kalıntısı ile karşılaştık. Çünkü şehir en azından elli yıldan bu yana insafsızca delik-deşik edildi. Kaldıramayacağı kadar nüfusu taşımaya mahkûm oldu. Ve sonunda hüzünle başını öne eğerek teslim bayrağını çekti. (s.73)”



 

Az önce de hani inanılmaz bir bolluk yaşıyoruz dedim ya, aklım da orada kaldı. Umarım yanlış anlaşılmam. Bolluk derken ulaşılabilirlikten bahsediyorum aslında. Her yer market, restorant, hepsi tıklım tıklım dolu. Bu zenginlik değil onu da yanlış anlıyor insanlar. Sanki refah seviyesi çok yüksekmiş gibi göstermeye çalışanlar var bu örneklerle. Halbuki o insan belki haftada bir çıkabiliyor dışarı. Her şeyde olduğu gibi insan sayısında da öyle bir bolluk var ki bütün toplum böyle zannediyoruz. Oysa ülkemizde beyaz yakalı ortalama bir yöneticinin saatlik kazancı Çin’de paketleme yapan bir kargo çalışanlarından daha az. Bunu ilk duyduğumda ben de inanamamıştım ama internette kısa bir aratma ve ufak bir hesap kitap yaparak siz de bu iç karartıcı sonuçları görebilirsiniz. Ama tabii bizim zenginlerimiz de bir başka. Onlar da her anlamda dünyaya fark atıyorlar sağ olsunlar. Ben de hiç sevmem para pul konuşmayı, nereden girdim şimdi bu işlere diyecektim ki alıntımı hatırladım. Varlıklı kesimle yoksulların arası açıldı diyen yazarımız bunu benim de arada sırada duyduğum şu cümlelerle örneklendirmiş:

“Adam ‘Yok kardeşim, yok’ diyor; atacağı eski eşyayı birine vermek istemiş, lakin etrafta böylesi bir aile bulamamış. Doğrudur. Varlıklı kesimle, yoksulların arası iyicene açıldı. Artık bu iki kesim birbirinin yüzünü bile göremiyor. Diyelim içinden geçti adamın böyle bir iyilik; o kadar eşyayı bir araba bulup yükleyeceksiniz, artık nerede ihtiyaç sahibi varsa oraya götüreceksiniz, falan, filan. Uzun iş diyor adam, atıyor çöpe. Tavanarası eski evlerde kaldı. Eski evler zaten yok oldu. Ya eskimiş eşyalar?… At gitsin… (s.112)”

Neyseki o çöpleri didik didik eden kağıt toplayıcılarımız var her ne kadar görmezden gelsek de. Kiminin çöpü kiminin hazinesidir derler ya, o misal. Hatırlıyorum da salgın döneminde bile harıl harıl çalışıyordu onlar. Biz sadece sağlık çalışanlarını alkışladık o dönem ama onlar da sağlık personeli aslında. Şimdi bu konuya da girersem iki saat çıkamam. Kitap deneme olunca coştum ben de. Gelelim son alıntıma. Belki içindekileri okurken de dikkatinizi çekmiştir, “Ceviz ile Sincap” diye bir bölüm vardı. Ben daha o başlığı görünce bu kitabı okumam lazım diye düşünmüştüm. Çünkü ben öyle çok sık belgesel seyreden biri değilim:

“Neyseki şu doğa belgeselleri bir sükunet ve içtenlik adası olarak bizleri zaman zaman içimize döndürebiliyor. Ağaçlar, sular ve kuşları bırakıp mecliste bir kanun teklifinin görüşülmesine mi, rezil bir tolk-şow programına mı, kan-revan içindeki haberlere mi bakalım yani. Sağolasın sincap kardeş. (s.182)”

Yıllar önce bir tweet görüp “Açgözlü Sincaplar” diye bir kısa hikâye yazmıştım. Tabii ki öyle pek bir araştırma yapmamıştım üzerine, o an içimden nasıl geliyorsa öyle yazmıştım. Üzerinden bayağı bir zaman geçince gördüm “Açgözlü Sincap” diye bir çocuk masalı da varmış. Ben de çok orijinal bir başlık buldum zannediyordum. Zaten içerik olarak da yanlışlarla doluymuş. Keşke demeyi sevmem ama o hikâyeyi bu kitabı okuduktan sonra yazsaymışım çok daha güzel yazabilirmişim gibi geliyor şimdi. Ya da belki de hiç yazamazdım. Onun da böyle bir hikâyesi oldu işte şimdi. Kendimce yeni bir şey yazmayı denemiş oldum. Söylememe gerek var mı bilmiyorum ama Mustafa Kutlu külliyatından okumalarım devam edecek.




16 Mayıs 2024 Perşembe

Yaban Koyununun İzinde

Yaban Koyununun İzinde, Kitabı Bulma Hikâyem, Dürüstçe Gerçeği Saklamak, Yaşamdaki Yolunu Yitirmek ve Bahar Temizliği

Murakami’nin o kadar kitabını okudum ama peşinde adeta romanın kahramanı gibi dolanıp durduğum ilk kitabı bu oldu.




İsmi de çok garip zaten, “Yaban Koyununun İzinde” var mı diye kimseye sormak istemediğim için hiç risk almayıp daha önce gördüğümü hatırladığım bir kütüphaneye gittim. Doğruca Murakami’nin kitaplarının olduğu raflara geçtim ama kitapların yerleri değiştirilmişti. Her zamanki gibi kulaklıklarım takılı, bir yandan kitap aradığım için dikkatim dağıldığından podcast dinlemeyi bıraktım. Tüm şarkılar rastgele çalmaya başlasın talimatı vermemle Lana Del Rey’den “Summertime Sadness”ı başladı. Zaten çok fazla şarkı yoktur benim telefonumda ve bir şarkıyı sevdim mi yıllarca dinlerim. Tıpkı Murakami gibi.

Garip bir hüznü vardı bu şarkının, tıpkı adı gibi. Klibi de şarkıcının bir uçurumdan atlamasıyla başlıyordu sanki. Bizim de böyle ünlü bir şarkımız vardı eskiden. “Bu akşam ölürüm” diyordu Murat Kekilli ve olay olmuştu bu nakarat. Reha Muhtar’ın sunduğu haber programına bağlanıp onun saçma sapan sorularını yanıtlamak zorunda kalmıştı şarkıcımız. “Neden böyle bir şarkı yaptın?” diyorlardı. “Neden gençlere kötü örnek oluyorsun?” diye kızıyorlardı ona. Lana Del Rey ise bu şarkıyı 22 Haziran 2012'de yayınlamış ve milyonlarca indirilmişti. Acaba onu da kendi ülkesinde ana haber bültenine çıkartıp “Neden böyle hüzünlü bir şarkı yaptın?” diye sormuşlar mıydı? Ve bu şarkıyı Haziran’da değil de Mart’ta çıkartmış olsaydı yine böyle popüler olabilir miydi?




Ben bunları düşünürken şarkının en güzel yeri olan içinden “One, two, three, four” diye saydığı esnada, kitaplıktaki Murakami bölümünün yabancı dilde romanlar başlığıyla yeni bir bölüme çevirildiğini gördüm. Daha önce yabancı dilde kitabımız yok demişlerdi bana. Şimdi yapmak akıllarına gelmiş sonunda ama aksi gibi Murakami’nin bölümünü kullanmışlar bunun için. Neyse sonra buldum hemen ve Dans Dans Dans’ı aldım görür görmez. Çünkü o da bunun devamıydı ama bu kitap yoktu. Tekrar baktım iyice, baştan sona ama baktım yok mecbur gidip görevliye sordum “Bir kitap arıyorum, Yaban Koyununun İzinde.” dedim ve adam o kadar tuhaf baktı ki suratıma, “Haruki Murakami’nin kitabı” diye eklemek zorunda kaldım. Klavyede o kadar çok tuşa bastı ki iki dakika boyunca ne yazdı acaba diye çok merak ettim. Sonunda “Var ama ödünç alınmış” dedi. “Ne zaman geri gelir?” dedim. Adam çıkardı telefonunu, “Dört ay olmuş, şunu bir arayalım bakalım!” dedi. Uzun uzun çaldı.

O esnada da benim için yaz hüznü bitmiş çoktan yıldızları saymaya başlamıştım. Çünkü OneRepublic’ten “Counting Stars” çalmaya başlamıştı. Rastgele çalıyordu işte ama ben de şarkıda dendiği gibi karşı tarafın telefonu açması için dua ediyordum. Sonunda konuşmaya başladılar. Karşı taraf pişkin pişkin şehir dışında olduğunu söyledi. “O zaman kargoyla gönderin” dedi kütüphaneci. “Kitap İstanbul’da” dedi adam. Sanki hoparlör açıkmış gibi sesi bana kadar geliyordu.

Ben de bu ne sorumsuzluk diye düşünüyordum. Benim son günü diye kitapları bitirmek için erkenden kalkıp okumaya başladığım günler geldi aklıma. Sonuç olarak adam İstanbul’a dönünce getireceğini söyledi. Bu kadar mıydı yani, hiçbir ceza, yaptırım olmayacak mıydı? O dönene kadar belki de benim dördüncü kitapla olan sürem dolacaktı. Onu okumadan Dans Dans Dans’ı da okumaya başlayamazdım çünkü bu çok saçma olurdu. Neyse ki kütüphaneci de mahcup olmuş olacak ki kitabın bulunduğu diğer kütüphaneleri saydı sağ olsun. Teşekkür edip çıktım. Şarkıda dendiği gibi sadece bana söyleneni yapıyordum. Ve doğru şeyi yaparken sanki yanlış yapıyormuşum gibi hissediyordum.

Sonraki iki gün boyunca kitabın peşinden de adeta bir dedektif gibi dolandım durdum. Çünkü Yaban Koyununun İzinde’yi ikinci kütüphanede de bulamadım. Oradaki kütüphaneci de başka bir yeri söyledi. Oraya da gidecektim ama saat beşi geçmişti, kapanmıştır belki diye öbür günü bekledim. İnanılması güç ama orada da bulamadım. Şaka gibiydi gerçekten. Adele “Dibe doğru yuvarlanıyoruz” diye kulaklığımdan seslenirken sanki bana söylüyordu. Bu efsane şarkıyı 2010 yılının sonlarına doğru çıkartmıştı Adele ve Grammy dahil sayısız ödül kazanmıştı. Ayrıca 2021 yılında 21. yüzyılın en iyi 100 şarkısı listesinde 8. sırayı kapmıştı. Gelmiş geçmiş en iyi 500 şarkı listesinde de 82. sıradaydı. Bunların hangi daha büyük bir başarı diye düşündüm. Gelmiş geçmiş en iyi 82. mi olmak isterdim yoksa bu yüzyılın en iyi sekizincisi mi? Oradan çıkmadan belki bu kitaba sahip olabilirim diye bu kütüphaneciye de sordum ama bir yandan da belki de kitabı satın almam lazım diye düşünmeye başlamıştım.

Bir dörtlemenin sadece üçüncü kitabını almak çok saçma olacaktı. Mecburen hepsini alacaktım ama o zaman da önceden ilk ikisini okuduğum kitapları almış olacaktım. Bir dörtlemenin en iyi üçüncü kitabını mı almak isterdim yoksa bir yazarın yazdığı ilk üç kitabı mı? Kim bilir ilk iki kitabı tekrar ne zaman okuyacaktım. Neyse ki bu kütüphaneci çok daha işine hakim görünüyordu. Bu yüzden ona “Kitap Adam” diyeceğim artık. Seinfeld’in de böyle bir bölümü vardı üçüncü sezonda “kütüphane” adında. Oradaki adamın soyadı da “Bookman”di yani bunlar olmayacak şeyler değildi aslında. En azından birileri bunun hakkında bir şeyler yazmıştı. Gerçi o karakter fazlasıyla kurguydu, yirmi sene önce ödünç alınıp geri verilmeyen bir kitabın peşine düşmüştü. Hoş, benim kaç gündür yaptığım da ondan çok daha mantıklı görünmüyordu dışarıdan bakınca. Ama içeriden görebilseydiniz olanları, benim bakış açıma sahip olabilseydiniz anlardınız beni. Bu kitabı bulmak zorundaydım.

Neden sonra Kitap Adam bir kağıda yazdı kitabın numarasını. Bana verecek sandım ama kalktı raflara doğru ilerledi. Bazıları direkt kağıdı verip rafları gösterir eliyle. O Kitap Adam olduğu için sakin ama emin adımlarla ders çalışan öğrencileri hiç önemsemeden aralarından sıyrılıp ortada ayrı bir kirişin etrafına sıralanmış kitap rafının başına dikildi. O da çok iyi biliyordu bu öğrencilerin burada ders falan çalışmadıklarını. Dinledikleri şarkı kulaklıklarından taşıyordu ve müzik dinlerken ders çalışılmazdı. Belki sayısal bir dersin testi çözülebilirdi ancak bu çocuklar soru da çözmüyordu. Sahi bu gençler ne yapıyordu bütün gün kütüphanede? Onları boşverip sessizce Kitap Adamı takip ettim. Anlaşılan kitap en alt raftaydı, Kitap Adam eğilmek zorunda kaldı. Önce tek tek çıkardı kitapları, sonra baktı elindekilerin arasında yok, tüm raftaki kitapların yarısını iki eliyle kavrayıp masaya koydu. Hareketleri o kadar kararlıydı ve kulaklığımdan çalmaya başlayan Imagine Dragons şarkıyla ben de bir “İnanan”a dönmüştüm. Imagine Dragons ne tuhaf isimdi. Kim grubuna böyle bir ismi koyardı ki? Ama bu şarkı grubun en çok izlenen şarkısıydı. “En çok izlenen şarkı” diye bir kavram vardı artık. 2 milyardan fazla görüntülenmişti ve 20 milyondan fazla beğenisi bulunuyordu şarkının.

Tam bu kitabı bulacağına olan inancım zirve yapmışken Kitap Adam elime eski bir kitabı tutuşturdu, “Bu, değil mi?” diye sordu mutlu bir ses tonuyla. Doğan Kitap tarafından 2008'de basılmış birinci baskısıydı, yine Nihal Önol çevirmişti. Kitabın kapağında da koyun fotoğrafı vardı, arka kapakta yazarın genç bir vesikalık fotoğrafı. Daha önce hiç böyle bir Murakami kitabı görmemiştim. Genelde onun kitaplarının tasarımı çok farklıdır, o yüzden bu kitap bana çok garip geldi. “Evet, bu.” dedim sevinçle. Sonra masadaki kitaplara yöneldim. Kitap Adamın kitapları dizmesine yardım etmek istemiştim. Zahmet etmeyin, dedi. Ben dizerim. Çevik bir hareketle kitapları aldığı gibi yerine koydu. Bunu daha önce defalarca yaptığı çok belliydi.

Sessizce bilgisayarının olduğu bölüme doğru yürüdü. Ben de onu takip ettim ve elime kimliğimi de alıp kitapla beraber Kitap Adama uzattım. Aslında TC Kimlik numaramı söylesem de yeterli olurdu ama kendimce işleri kolaylaştırmaya çalışmıştım. Hızlıca numaraları tuşladı, adımı söyledi, evet dedim. Kulağımda Michelle Branch tarafından coverlanan “A Horse with No Name” şarkısı çalmaya başladı. Bu şarkı hiçbir zaman büyük bir hit olamamıştı ama değeri yıllar geçtikçe anlaşılmıştı. Şarkının ilginç bir yazılma hikâyesi de vardı. Dewey Bunnel rüyasında adını billmediği bir atın üzerindeydi ve tabii ki nereye gittiği hakkında da tek bir fikri yoktu. Uyandığında birkaç saat içinde bu şarkıyı kaleme almıştı. İşte ilham böyle bir şeydi. Hazır olduğunuzda uykunuzda bile peşinize düşerdi. Kitap Adam bir ay sonrasının tarihini söyledi. Tekrar evet, dedim. Kitabı ve kimliğimi bana geri verdi. Kitap Adama teşekkür ettim.

Ömrümde hiç bu kadar işini severek yapan birini görmemiştim. Kitabı çantama koyup çıktım, gidecek bir yerim varmış gibi. Gün bitti bitecekti. Ama yürümeye başladığımda şarkının en güzel yerini duydum: La la lalalala la la la…

Umarım haddimi aşmamışımdır. Bu bölüme Murakami gibi bir giriş yapmak istedim. Daha önce de kısa sürede o kadar çok Panait Istrati kitabı okumuştum ki yine böyle kendimi kaybedip Panait’in Romain Rolland’a yazdığı mektubu nasıl bir atmosferde yazmış olabileceğini kurgulamıştım. Bu kitabı hemen sınavdan sonra kendime ödül olarak okumaya başlayıp iki günde bitirdim. Sonra da hemen Dans Dans Dans dedim ve sonunda Fare Dörtlemesini bitirmiş olarak bilgisayarın başına geçtim. Şu an aşırı doz Murakami almaktan sarhoş olmuş gibi hissediyorum. Şarkılar tabii ki Murakami’nin tarzında olmadı ama sonuçta ben onun gibi altı yıl bir caz barı işletmedim. Ama anlattıklarım yaşanmış hikâyemden esinlenilmiştir.


Bazen bu okuma işini abartıyormuşum gibi hissediyorum. Bir kitaba başladığımda çok büyük bir ihtimalle tamamını okuyorum. Bir seriyse mutlaka sırasıyla hepsini okumaya çalışıyorum. Bu kitap hakkında çekilmiş videolara baktım, okuyan üç kişi de bu seriye direkt bu kitaptan başlamış. Diğer kitapları Türkçe’ye çevrilmedi diyorlar. Ben de bahsetmiştim sanırım, ilk iki kitabının diğer dillere çevrilmesine biraz zor ikna olmuş Murakami. Ama neyse ki sonunda dilimize de çevrilmiş yoksa ben bu kitabı ilk iki kitabı merak etmekten okuyamazdım. Bence kesinlikle bu kitaptan başlamayın Murakami’ye. Nolan filmi gibi bir ortadan başlayıp sonra başa dönülerek kitap okunmaz bence. Okuyacaksanız yazarın tabiriyle mısır koçanı kemirir gibi okuyun.

“O kızla dokuz yıl önce, sonbaharda, ben yirmi, o on yedi yaşındayken tanışmıştım.
Üniversitenin yakınında, arkadaşlarla takıldığım küçük bir kahve vardı. Pek bir şeye benzemezdi ama bazı değişmez özelliklerini koruyordu: hard rock müzik ve kötü kahve.
Hep aynı yerde otururdu, dirsekleri masaya sıkıca dayanmış, okuyarak. Gözlüğü -diş düzeltme aygıtını andıran- ve incecik, bir deri bir kemik elleriyle, sevimli görürümlüydü. Kahvesi hep soğuk, kül tablası izmaritlerle doluydu sürekli.
Değişen tek şey, kitaptı. Bir gün Mickey Spillane okurdu; başka bir gün Kenzaburo Oe, başka bir günse, Allen Ginsberg. Ve onları baştan sona okurdu, ön kapaktan arka kapağına kadar. Okumak demeyelim de, mısır koçanı kemirir gibi kemirirdi. (s.12)”

Murakami kendisinin ve doğal olarak Fare Dörtlemesinin üçüncü romanı olan Yaban Koyununun İzinde’yle Japonya’da Noma Edebiyat Ödülü’nü kazanmış. Bundan sonra caz barını kapatmış. Artık hayatına yazar olarak devam etmeye karar vermiş. Çünkü bu romanıyla birlikte artık kalıpları kırmış, aklındaki çılgınlıkların bir kısmını kağıda dökmeyi başarmış ve geriye yaslanıp ne olacağına bakmış. Bakmış ki formül tuttu, ondan sonra başlamış yürümeye. Hızını alamamış koşmuş da koşmuş. “Koşmasaydım Yazamazdım” demiş önce ki ilk okuduğum kitabıdır yazarın o yüzden yeri ayrıdır. Sonra da yazın insanlarının söylemekte en çok zorlandığı cümleyi kitabının ismi yapmış: “Mesleğim Yazarlık” demiş. O da öyle bir kitap ki hâlâ hakkındaki yazımı bitiremedim. Bir kitabı bitirince hemen oturup yazmak gerekiyor onun hakkında. Araya biraz zaman girince olmuyor. Bunu da çok iyi biliyorum aslında ama aklım başıma böyle hep sonradan geliyor işte.

“Karşısına oturup gözlerimi ovuşturdum. Kısa bir güneş ışığı masayı ikiye bölüyordu, ben aydınlıkta, o gölgede. Renksiz gölgede. Masanın üzerinde bir saksıda buruşmuş bir sardunya duruyordu. Dışarıda, birisi sokağı suluyordu. Kaldırıma dökülen suyun hışırtısı, ıslak asfaltın kokusu.
‘Kahve ister misin biraz?’
Yanıt yok.
Ben de kalkıp iki fincanlık kahve öğütmeye gittim. Kahveyi öğüttükten sonra aklıma geldi ki, canımın asıl istediği, buzlu çaydı. Hep böyle, aklım sonradan başıma gelir zaten.
Tranzistorlu radyo arka arkaya tatsız tutsuz pop şarkılar çalıyordu. Tam bir sabah programı işte. Sözcükler on yıl içinde yaklaşık olarak hiç değişmemişti. Değişen, sadece şarkıcılar ve şarkı adları. Bir de benim yaşım. (s.23)”

Geçenlerde üniversiteden çok sevdiğim bir arkadaşımın evleneceği haberini aldım. Çok iyi bir insan kendisi, tanısanız siz de seversiniz. Ama tanımanız lazım çünkü uzaktan biraz havalı görünür. Onunla ilk aynı yurtta kaldığımızı anlayınca mecburiyetten tanışmıştım. Çanakkale’nin o rüzgârlı havasında her zaman tişört giyerdi. Bir üşüyüp üst üste giydikçe o uzun kollu bir şey alsa bile yanına, her zaman elinde taşırdı. Sağ kolunun içindeki ejderha dövmesi görünsün diye sanki özellikle bileğini göstere göstere, ağır ağır yürürdü. Çok yavaş konuşurdu. Sanki her sözünü ölçüp biçer gibiydi. Acayip kasıntı bir hali vardı. Aynı sınıfta olduğumuzu birkaç gün sonra fark edebildik. Demiştim ya mecburiyetten tanışmıştım diye. Sonra derslere beraber gitmeye başladık. Benden bir yaş büyüktü. Konuştukça göründüğünden ne kadar farklı bir insan olduğunu anlayıp şaşırmıştım. Alanyalıydı, hayatındaki ilk kazağı Çanakkale’de almıştı. Çok iyi gitar çalardı. Hayko Cepkin gibi dakikalarca brutal atabilirdi. Sesi güzel değildi ama güçlüydü. Garip bir tınısı vardı. İki sene aynı yurtta kaldıktan sonra beraber eve çıkmıştık. Memur olmak gibi bir düşüncesi yoktu ama bizim bölümde eline geçen tek şey KPSS’ye giriş hakkı olduğu için onu kariyer memurluğu için ikna etmiştim. Sonra da çalıştı ve sınavdı, mülakattı derken o zorlu süreci atlatıp gelir uzmanı oldu. Hatta İstanbul’a atandı ilk başta. O kadar iyi bir insan olmasına rağmen doğru kişiyi bir türlü bulamamıştı. Ama sonunda geçen bayramda aradı ve bana da bayram hediyesi gibi oldu onun bu haberi. Çok sevindim onun adına.

O beni aradığında dışarıdaydım. Eve dönüyordum. Annem komşudan gelmişti, morali biraz bozuktu. Yıllardır görüşemediğim başka bir arkadaşımdan bahsetti. Boşanıyormuş dedi. O da benden bir yaş büyüktü. Ben orta birdeyken o ikiye gidiyordu. O zamandan beri arkadaşız yani. O liseye geçtiğinde biz hâlâ yürüyerek orta okula giderdik. O sitenin önünde servis beklerken çok havalı görünürdü. Beraber saatlerce konsol oyunları oynardık. Fanatik Galatasaraylıydı ama yine de iyi anlaşırdık. Mahalle maçlarına giderdik. Çok iyi kalecilik yapardı ama top tekniği de benden iyiydi. Hangi mevkiye geçse iş görürdü yani. Kavgalara giderdik, hep benden yana olurdu. Benden çok daha uzundu, kalıplıydı. O geldiğinde ortamın enerjisi hemen yükselirdi. Yüzü sürekli güler, hep bir espri yapardı. Kızlarla arası çok iyiydi. Değişik bir aurası vardı yani. Severek evlenmişti. Uzak bir semte taşınmıştı evlenince. Bir daha da görüşememiştik sonra. Telefonu bile yoktu şimdi bende. Bunu da şimdi fark ettim. Babasının telefonu bile var ama onun yok. Evlendikten sonra yollarımız ayrılmıştı işte. Bu biraz da benim iletişim beceriksizliğimden kaynaklanıyor ama bekar olanlar beni daha iyi anlar: Bir arkadaşınız evlenince ister istemez konuşulacak şeyler azalır. Farklı dünyaların insanı olursunuz. Diğer arkadaşım için olan sevincim kursağımda kaldı resmen. Daha önce de söylemiştim bunu bir kere: Evlenmek de hak, boşanmak da. Her şey insan için sonuçta. Ama ne kadar zor bu işler gerçekten. Yani dünyanın öbür ucu, Japonya’da bile ne kadar zormuş, onu da bu kitabı okurken anlıyorsunuz:

“Dört yıllık birlikteliğimizde yaptığımız tek şey, birikimlerimizi kemirmek olmuştu.
Hatanın çoğu da bende, galiba. Belki de hiç evlenmemeliydim. En azından, onunla hiç evlenmemeliydim.
Önceleri, evlilik yaşamına uygun olmayanı kendisi sanıyor ve beni toplum yaşamına alıştırmaya çabalıyordu. Karşılıklı rollerimizi, görece iyi oynuyor sayılırdık. Ama geçerli bir anlaşmaya vardığımızı düşünmeyegörelim, hemen bir şeyler yıkılıveriyordu. En ufak bir değinme bile, onarılmaz yaralar açıyordu. Uzun, çıkmaz bir sokakta öyle huzurla yürüyegelmiştik ki. Bu da sonumuz olmuştu. (s.31)”

O hayran olduğumuz oyuncular, rol yapmak için dünyanın parasını kazanıyor. Yani rol yapmak çok zor ve yorucu bir şey. Bunu dördüncü kitapta daha iyi anlıyorsunuz ama şimdi ondan da bahsetmeyeyim. Sanırım siz ne demek istediğimi anladınız. Tabii ki hepimiz zaman zaman çeşitli rolleri oynamak zorunda kalıyoruz ama bu gereğinden uzun sürerse bence bu söylediğimi hatırlayın ve bu rol yapmaya devam etmek istiyorsanız gidin bir ajansa falan yazılın. Bari bir işe yarasın yaptığınız şey.

Gelelim bu kitaptan kazanmak istediğim bir yetenek olsa ne olurdu kısmına. Normalde böyle bir kısmı olmaz kitapların ama bu kitap normal bir kitap değil:

“Adamın zamanı yakalamak gibi doğuştan bir yeteneği varmış. Ne zaman saldırıya geçmesi, ne zaman geri çekilmesi gerektiğini içgüdüsel olarak bilirmiş. Ayrıca gözleri de her zaman, bakılması gerekene bakmak üzere eğitilmiş. (s.71)”

Nasıl? Doğru zamanda doğru yerde olmayı şansı tanımlamak için kullanırlar bazen. Ama zamanı yakalamak ve bakılması gerekene bakmak… Çok iyi değil mi? Yoksa ben mi abartıyorum. Kim bu adam demeyin, elbette bir adı yok. Siyah takım elbiseli, karizmatik bir adam. Bir koyun fotoğrafının peşine düşüp kahramanımızı o koyunu bulmaya zorlayan, Japonya’da reklam işlerine çok para harcayan güçlü bir adamın sağ kolu gibi bir şey. Reklam işleri ne alaka derseniz, şöyle açıklamış yazar:

“Reklamcılığı elde tutmak, söz geçirmek demek, gazete ve televizyon yayıncılığının hemen hemen tamamına söz geçirmek demektir. Gazetecilik, televizyon, radyo yayıncılığının reklamcılığa bağımlı olmayan tek bir dalı yoktur. Reklamcılık olmasa, hepsi de susuz akvaryuma dönerdi. Sana ulaşan bilgilerin yüzde doksan beşi zaten önceden seçilmiş ve karşılığı ödenmiş bilgiler baksana. (s.74)”

Bizi sürekli komşularımızla kıyaslarlar ve çok fazla ortak yönümüz olduğunu söylerler. Biz derken Türkiye’den bahsediyorum. Kurtlar Vadisi’nde Polat Alemdar’ın Irak ve Suriye’ye gittiği bölümler vardı ve o kadar zorlama bir şekilde sürekli “Aynı bizim insanımız gibi” deyip duruyordu ki artık “Tamam, anladık” diyesiniz geliyordu. İran’la da belki benzer şeyler söylenebilir. Erkin Koray’ın bazı şarkıları İranlı bir sanatçıdan biraz fazla esinlenilmiş gibi mesela. Azerbaycan için bir millet iki devlet diye sloganımız bile var. Yunanlılarla zaten komedi unsuru oldu artık. Yemeklerimize kadar her şeyimiz aynı. Akdeniz ülkeleriyle genel olarak ortak noktamız çok fazla, bunu inkar edemeyiz ama mesela New York’un İstanbul’a benzediğini söylerler hep. Ne kadar doğru bilemiyorum ama bir yerde de Rio’nun İstanbul’a çok benzediğini okumuştum ben. Brezilya’nın yani. Arjantin zaten özellikle ekonomi olarak hep örnek verilir. Orta Asya desen oradan geldik derler hep. Rusya’nın içinde de bir sürü devlet var, Türki Cumhuriyet diyebileceğimiz. Bütün bunlar yetmezmiş gibi ben bu kitabı okurken sürekli Japonya ne kadar da Türkiye’ye benziyor diye düşündüm. Bakar mısınız yazarın şu sözlerine:

“Ama sonra, şakacı mimarın biri, gelmiş, özgün yapının sağ yanına aynı tarz ve renkte bir kanat eklemişti. Niyet kötü sayılmazdı da sonuç, yenir yutulur gibi değildi. Aynı gümüş tepside şerbetle brokoliyi bir arada sunmak gibi bir şey.
Bu mutsuz karışım, biri çıkıp da öteki yanına taştan bir kule ekleyinceye dek, on yıllarca böylece bırakılmıştı. Bu kulenin de ta tepesine süslü bir yıldırımsavar direği dikilmişti. Bir hata. Yıldırımın binaya çarpıp yakması bekleniyordu sanki. (s.87)”

Yanlış anlaşılmasın, biz de depremi bekliyoruz koca şehri yeniden inşa etmek için demek istemiyorum. Şakacı mimarın biri diye görünce bizdeki bazı restorasyonlar geldi de aklıma. Ama işte görüyorsunuz, anlatmaya gerek yok. İnsan her yerde insan demek ki. Yoksa bütün dünyayla aynı mıyız?

İyice kafam karıştı benim de kusura bakmayın. Benzer bir beyin yanmasını kitapta şu satırları okurken de yaşamıştım:

“‘İzninizle, sizinle olabildiğince açık konuşayım’ dedi adam. Konuşmasında belirli bir metnin doğrudan çevirisinin tınısı vardı. Tümce ve sözdizimi seçimi yeterince doğruydu ama sözcüklerinde duygudan eser yoktu.
‘Açık konuşmak ile gerçeği konuşmak birbirinden tümüyle farklı iki şeydir. Dürüstlük, gerçeğe oranla, pruva geminin kıçına oranla neyse, odur. Önce dürüstlük gelir, en arkadan da gerçek. Aradaki mesafe, geminin boyutuyla doğru orantılı olarak değişir. Herhangi büyük bir şeyde gerçeğin gelmesi epey gecikir. Kimi zaman kendini ancak iş işten geçtikten sonra gösterir. Bu yüzden eğer size şu sırada gerçekten söz etmeyecek olursam, benim suçum değildir bu. Sizin de değildir.’ (s.130,131)”

Bu ne kadar güzel bir tanımlamadır böyle? Tabii ki siyah giyen karizmatik sağ kolun sözleri bunlar. Duygudan eser yok belki ama özgüven had safhada. Adam en azından dürüstçe gerçeği sakladığını söylüyor. Okuması güzel geliyor insana ama böyle birinin karşıma geçip bunları söylediğini duysam sinirlenirdim muhtemelen. Yazarın bu konudaki görüşlerine de katılıyorum:

“Sinirlenmek yaşamdaki yolumuzu yitirmek demektir. (s.155)”

Kitapların içinde kitaplar olur bazen. Başka bir kitabın adının geçmesi gibi değil de, Yalnızız’da Simeranya vardı ya hani, onun gibi kitabın içinde kurguya dahil olarak yazılmış kitaplar beni her zaman çok etkilemiştir. Bu kitapta da var böyle bir kitap. Hatta o kadar ayrıntılı ve güzel kaleme alınmış ki bir an için acaba gerçekten böyle bir kitap var mı acaba diye düşünmedim desem yalan olur. İşte o kitapta bakın neler yazıyor:

“‘Dağlar canlıdır’ diyordu yazar, kitabının önsözünde. ‘Dağlar, bakış açısına, mevsime, saate, bakanın ruh durumuna veya herhangi bir şeye göre gerçekten görünüşlerini değiştirebilirler. Bu yüzden, şunu akılımızdan çıkarmayalım ki, bir dağın bir yönünden, bir küçük yönünden fazlasını asla bilemeyiz. (s.203)”

Üstelik kahramanımız bu satırları elindeki koyun fotoğrafının arka planında yer alan dağların adını öğrenmeye çalışırken okuyor. İçine düştüğü umutsuzluğu siz tahmin edin artık. Ama bu kitapta benim için de bir sürpriz vardı sanki. Yunus Otel diye görünce ufak bir şüphelenmiştim ama Moby Dick’e bu kitapta denk gelmeyi hiç beklemiyordum. Daha geçen ay okumamış mıydım ben bu kitabı? Algıda seçicilik deyip geçecek miyiz yani şimdi buna?

“‘Bilmem. Moby Dick’e benzeyen bir şey işte.’
‘Moby Dick mi?’
‘Öyle ya. Bir şey kovalamanın heyecanı.’
‘Bir mamutu, örneğin’ dedi kız arkadaşım.
‘Öyle ya. Hepsi birbiriyle ilişkili işte.’ dedi görevli. ‘Zaten bu otele Yunus Oteli adını koymamın nedeni de Moby Dick’teki, yunuslarla ilgili bir sahnedir.’
‘Ohoo’ dedim ben. ‘Eğen öyleyse, Balina Oteli adını koymanız daha iyi olmaz mıydı?’
‘Ama balinalar o görüntüyü yaratmıyor ki’ diye güldü resepsiyon görevlisi. (s.210)”

Murakami de Herman Melville’den etkilenmiş diyebilir miyiz? En azından kitabı sevdiği aşikar bence. Yoksa ne diye kitabın reklamını yapsın kendi eserinde? Değil mi? Gerçi bu reklam sayılmaz bence. Zaten yazarımızın reklamla ilgili görüşleri bana biraz kendimi okuyormuşum gibi hissettirdi:

“Yol kıyısındaki reklam panoları, iletilerini kimseye, hiçbir yere ulaştıramıyordu. Can sıkıntısını gidermek için her bir panoya bakıyor, karşı konulmaz, kentsel çağrısını zihnime kaydediyordum. Alabildiğine güneş yanığı bir kız dudaklarını büzüp, kolasını içmeye hazırlanıyor, orta yaşlı bir karakter oyuncusu içmeye hazırlandığı viskinin bardağına kaş çatıyor, bir dalgıç saati suyun içinde göz alıcı biçimde parlıyor, yapmacık, karmaşık bir ev içinde bir manken kız tırnaklarını boyuyordu. Reklamcılığın yeni öncüleri ülkenin ta içlerine o hain kollarını uzatmaktan çekinmiyorlardı. (s.253)”

Kitapta bir koyunun izini kovalıyoruz belki ama yolumuz Fare’den geçmezse olmaz. Ne faresi diyen varsa içimizde, lütfen önce Rüzgârın Şarkısını Dinle’yi ve ardından Pinball 1973'ü okuyun önce. Ya da en azından o bölümlerimi dinleyin ve ondan sonra buraya gelin. Fare Dörtlemesi diye boşuna demiyorum zırt bırt. Bu üçüncü kitap arkadaşlar. Ama sizi de anlıyorum. Şimdi bir kitabı okumak için öncesinde iki kitabı daha okuman gerekiyor deseler bana ben de hemen işi gücü bırakır ortalığı temizlemeye başlarım. Bahar geliyor, bir bahar temizliği yapmak lazım derim. Yurtta kaldığım zaman oda arkadaşlarımdan biriyle bu yüzden kavga etmişliğim vardı. Kavga derken bağırıp çağırmıştım işte. Ne demiştik az önce, “yaşamdaki yolumu yitirmiştim”. Çünkü gecenin dördünce oda arkadaşım kalkıp odayı temizlemeye başlamıştı. Hem de ben uyurken. Haliyle beni uyandırmıştı tabii. Ben de kızmıştım “Ne yapıyorsun bu saatte?” diye. “Bahar temizliği yapıyorum.” demişti beni iyice çileden çıkartmıştı. Çeko mezunuydu o da, bankalardan nefret ederdi. Bankacı oldu sonra o yüzden ona daha fazla kötü bir şey söylememe gerek yok diye düşünüyorum. İnsan özellikle boşluğa düşünce nedense bir temizlik yapası geliyor. Hatta bazıları da bu yüzden temizlik videoları seyrediyorlarmış. Psikolojik bir açıklaması vardır mutlaka. Fare de karşımıza biraz geç çıkıyor bu kitapta ve arkasında hiç iz bırakmıyor.

“Fare’nin evi neden böylesine derli toplu bıraktığını, neden fayansların arasını bile fırçaladığını, gömleklerini neden ütülediğini ve buluşacağı kimsesi kesinlikle olmadığı halde, neden tıraş olduğunu anlamaya başlıyordum. Burada, yapacak bir şeyler bulup kıpırdanmazsanız, tüm zaman kavramını yitiriyordunuz da ondan. (s.292)”

Japonya bize benziyor demiştim ama onların psikolojisini anlamak da kolay değil. Türkiye’de bir hafta boyunca haber seyretmeseniz mesela aklınıza hiç füze atılmış mı diye gelir mi? Darwin’in evrim teorisini yanlış anlayan Hitler’i durdurmak için Amerika atom bombasını yapmaya çalışıyor ama Almanya o zamana kadar yenildiği için bomba elinde kalmasın diye Japonya’ya atıyor. Bu kadar basit değil ama kuş bakışı büyük resme bakıp bir oyun oynarmış gibi neden sonuç ilişkisi kurarsan dünya tarihine böyle bir yol çıkıyor karşımıza. Bu öyle büyük bir trajedi ki sadece o iki ildeki insanlar ölmüyor, koca bir ülkenin insanları travma üstüne travma yaşıyor. Her ne kadar olmayacak şeyleri sıralamış gibi görünse de yazarımız, şu satırların covid19 öncesi yazıldığını unutmamak lazım:

“Birdenbire aklıma geldi ki, bana yıllar olmuş gibi gelen bir zamandır, ilk kez bir gazete görmüştüm ve dünyada olup bitenlerden bir hafta haber alamamış, geri kalmıştım. Ne radyo, televizyon, ne gazete, ya da dergi. Bir nükleer füze Tokyo’yu yerle bir etmiş olabilirdi; bir salgın dünyayı kasıp kavurmuş olabilirdi; Avusturalya’yı Merihliler işgal etmiş bile olabilirlerdi ve benim haberim olmayacaktı. (s.307,308)”

Yaban Koyununun İzinde, büyülü bir kitap. Murakami’nin bu kitabı bitirdikten nedense caz barının içinde uzun uzun ağladığını düşünüyorum. Öyle bir görüntü geliyor gözümün önüne. Zaten bu kitaptan sonra bir daha istese de o bara gidemeyecek çünkü artık öyle bir barı yok.

“Irmak boyunca, ırmak ağzına doğru yürüdüm. Kumsalın son elli metresinde oturup ağladım. Ömrümde hiç bu kadar çok ağlamamıştım.
Pantolonumdaki kumları silkeleyip kalktım, gidecek bir yerim varmış gibi.
Gün bitti bitecekti. Ama yürümeye başladığımda dalgaların sesini duydum. (s.353)”

Kitabın sonu yine çok etkileyici. Moby Dick’ten boşuna bahsetmemiş bence. Tıpkı Herman Melville gibi bütün heyecanı son sayfalara saklamış Murakami ve Dans Dans Dans’ı okumasanız bile burada durup beklemenize imkan sağlamış bence. Yani ben onu okuduğum için diyorum, bence onu okumanız şart değil ama bu kitaptan önce kesinlikle ilk iki kitabı okumanız gerekiyor bence. Yoksa olayları bağlayamazsınız. Eğer bu kitabı beğendiyseniz zaten devamını ve yazarın diğer kitaplarını da okuyacaksınızdır.