28 Nisan 2025 Pazartesi

Çiçeğin Ruhu — Noh Tiyatrosunun Klasik Öğretileri

 

Çiçeğin Ruhu — Noh Tiyatrosunun Klasik Öğretileri, Hayatın Evrensel Ritmi ve Japon Olsan Kaç Yaşındaydın?

Zeami’nin “Çiçeğin Ruhu: Noh Tiyatrosunun Klasik Öğretileri” kitabıyla karşınızdayım bugün. Biraz değişik bir kitap, zor bir kitap. Şu son okuduğum o kısa kitaplar gibi zannettim ben bunu, biraz da ondan aldım.

Press enter or click to view image in full size

Bu kitabı İthaki Yayınlarının Haziran 2023 tarihli ilk baskısından okudum. Türkçe çevirisinin Naoki Yamamoto ve Rümeysa Taşkın’a ait olduğu bu kitabın içindekiler bölümü de şu şekilde:

Giriş, Noh Sanatının Uygulamaya ve Aktörün Yaşına Dair Maddeler, Rol Yapma (Monomane), Sorular ve Cevaplar, Tanrılarla İlgili Konular, Noh Sanatının En Derin İlkeleri, Çiçek’i Yetiştirmek, Diğer Gizli Öğretiler.

Yazarın gençliğinden beri gördüğü en önemli iki ilke şuymuş:
Şehvet, kumar ve aşırı içki içmek üç katı yasakmış. Bir de azimli olmak ve kibirden kaçınmak şartmış. Ayrıca Japon kültüründe insanların yaşları doğdukları gün bir yaşında ve bir sonraki yılın başlangıcında da iki yaşında olacakları şekilde hesaplanıyormuş. Bu bilgi de ilk dipnotta yazıyordu.

Peki ne demek böyle hesaplanması? Bir şeyin bir oluşu vardır. O zaman 1 yaşında bile… Yani normal şu an daha 1 yaşını doldurmamış bir çocuk, onlara göre 2 yaşında falan olabilir, doğduğu aya bağlı olarak. Hayata bakış açıları da gerçekten çok değişik. Sadece bu bile zaten hem o çocuğun psikolojisini hem de etrafındaki anne-babasını birçok şeyde etkiler, değil mi? Çocukken ben de hatırlarım öyle, yaşı hep üste yuvarlarsın her zaman ama büyüdükçe bu sefer alta yuvarlamaya başlarsın. Hatta bir yerden sonra artık hiç yaşı artmaz insanın — hep aynı yaşta kalır. Bazen istemsiz de oluyor. Yani bir yaşı çok seviyorsunuz ve “Ah, artık ben 25'im, 28'im, işte 30'um, 35'im” diye hep aynı yaşı söyleyenler var.

Kimileri de çok dikkat ediyor buna: “Sen daha geçen sene de böyle diyordun. Kaç doğumlusun?” falan diye böyle araştıran, ısrarla memleketi soran insanlar da olur ya. “Nerelisin, neresindensin?” bilmiyorum ya… Ama böylece bir şey daha öğrenmiş olduk yani.

Bir de Japon sanatlarında “Jo, Ha, Kyu” diye bir formül uygulanırmış ve bu bizdeki giriş, gelişme, sonuca benziyormuş biraz. Kabaca “başlangıç, kırılma, hızlı” olarak tercüme edilirse eğer, tüm eylemlerin veya çabaların yavaş başlaması, hızlanması ve ardından hızla bitmesi gerektiğini anlatıyormuş. Bu aynı zamanda Japon müziği için de kullanılırmış, dövüş sanatları için de. Hatta biraz abartıp buna “hayatın evrensel ritmi” de diyorlarmış.

Başlangıçlar hep ağır, yavaş ama sonra bir anda anlamazsınız — nasıl yokuş aşağı, düşme gibi, yuvarlanma gibi bir tabir. Ben hatırlıyorum, o belli bir yaştan sonra insan da öyle geçer gider. Bu çocukluktaki gibi ağır ağır olmaz yani.

Ve o acemilik aslında biraz da o amatörlük, başlangıçtaki ağırlığın sebebi yavaşlık. Her şeye alıştıktan sonra otomatik pilota bağlıyorsunuz ve o zaman da çoğu şeyin tadı kalmıyor. Belki yavaşlamak gerekir — hayatın evrensel ritmini çok da kaptırmamak gerekiyor.

Ama profesyonelleşmek de belki o hızla alakalı: gözü kapalı yapabilecek seviyeye gelmek, birçok işi icra ettiğin sanatı kolaymış gibi göstermek. Biraz bizdeki giriş-gelişme-sonuca da benziyor diye dipnot düşmüşlerdi burada. Ama bilmiyorum, benziyor mu? Bizde gelişme çok uzundur. Yani giriş, girişler falan kısa olur, tanıtım gibidir. Sonuçta çelim, düğüm, çözüm de diyorlardı buna. Hatta sonuçta da tüm olaylar çözülür ama yok yani, böyle hem böyle olmasına gerek yok. Şart değil ya.

Bir kere ben bir hikaye yazmıştım mesela, bir arkadaş “Böyle bir yer yok” falan yapmıştı. Hangisiydi o? Metro. Metro istasyonuyla ilgili. “Böyle bir metro olmaz” demişti. Turnikelerden geçtiğinde hemen o kapılar kapanıyor. Oradaki insanla da birisi yine göz göze mi geliyordu? Bir dramatik son yapmaya çalışmıştım. Yani becerememiştim de tabii. Onu ifade etmek istiyordu belki ama “Öyle bir metro istasyonu olmaz” falan yapmıştı. “Metroda önce işte kartı basarsın, işte aşağıya inersin, o zaman ulaşırsın trene” gibi açıklıyor, bir de uzun oluyor ya.

O da bir yazar adayıydı yani, o arkadaş — yazarlık atölyesindendi. Ben tabii gülmüştüm bu eleştiriye. “Yoksa da ben yazdım yani, önemli değil ki onun olup olmaması. Sen kurgu yapıyorsun orada sonuçta!” diye, dayanamadım da. O da benim o zamanki toyluk. Hemen Zeytinburnu’nu örnek vermiştim. “Var” dedim. “Yani yaparsan olur. Orada hemen turnikelerden direkt geçebiliyorsun metroya. İlla merdiven çıkmana gerek yok. Tramvayla bağlantısını yapmışlar yani.”

Ve senin bunu zaten diyebilmen için bütün metro sistemlerini görmüş olman lazım. Bu da yine Murakami’nin bir kitabında vardı. O metroyla uğraşan — “Renksiz Tsukuru Tazaki” miydi? Metro mühendisi. Böyle bir meslek yapıyorsan da diyememek lazım. Yoksa bile yapılır, icat edilir.

Bazı insanlar da işte bu kurguyu, yazmayı bilmiyorum hangi gözle bakıyorlar. “Öyle bir insan yok” diyorlar mesela. “Öyle bir insan olmaz. Bu karakter gerçekçi ol.” Ve ne güzel, o zaman ben yapmışım zaten! Daha kıymetli, daha değerli değil mi? İlla bir yerlerden görüp gözlem sonucu mu yazmamız gerekiyor? Ve illa giriş-gelişme-sonuç şeklinde de yazmak gerekmiyor. Bunun zaten yine en iyi temsilcileri işte Murakami — hiçbir şekilde bağlamaz, sana bırakır çoğu zaman. Onu da kolaya kaçmak gibi zannediyor belki bazı insanlar ama aslında o daha zor. Kolay değil yani öyle bir hikayeyi sonuna kadar gelip de orada bırakabilmek.

Kitapta bir de Zen Budizmi ile ilgili bölümler var. Ben de şimdi yeni Kazancakis’in Zorba’sını okuduğum için orada da sürekli geçiyordu bu konular. Ama onunla ilgili bir bölüm ne zaman gelir, onunla ilgili biraz çalışmam lazım. Çünkü o bir arkadaşımın en sevdiği kitapmış. Zaten ondan duyup öyle merak edip okumuştum. Bitirdim hemen 2–3 günde ama öncesinde onunla konuşmam lazım. Onunla da görüşemedik sonra bir hafta. Yani inanılmaz hayat — her gün beraber çalıştığın insanla bir hafta boyunca nasıl denk gelmiyor da, işte yoğunluk, hayatın ritmi, hayatın evrensel ritmi… İki dakika oturup konuşamadık ya. Neyse, onu onunla konuştuktan sonra yapacağım yani bölümü. Filmini de zaten seyrettim.

Zen Budizmi deyince şimdi o geldi aklıma. Bu kitapta da diyor ki: “Mantıklı düşünceyle cevaplanması mümkün olmayan ve sadece sezgilerle anlaşılabilen hikaye ve sorulara verilen bir isim varmış. Koan deniyormuş buna.” Yine dilimize çevrilmesi çok mümkün olmayan, çok zor olan bir kelime. Mantıklı düşünceyle cevaplanması mümkün olmayan şeyler.

Zaten her şey mantık değildir. Evet, bazen mantıksız olaylardan, mantıksız işlerden çileden çıkabiliyorum. Burada size de anlatıyorum sık sık: “Böyle olur mu?” diye. Burada bir iç hesaplaşma aslında ama sadece sezgilerle anlaşılabilen sorunlar da var hayatta.

Bak, geçende hatta nerede bir yerde duymuştum: Biz aslında doğduğumuzdan ölene kadar etrafımızdaki bütün bilgileri, bütün yaşadıklarımızı, gördüklerimizi, duyduklarımızı kaydedermiş farkında olmadan. Tabii bunlar hep bilinçaltına işi dönüyor. Muhtemelen çok da emin değiliz. İnsan beyni nasıl çalışıyor? Çalışıyor mu? Ya da herkeste de aynı şekilde çalışacak diye bir şey yok belki.

Ama bunu bana daha ilkokul zamanlarında bir hocamız da söylemişti. Oradan etkilenmiştim. Ben “Hiçbir şeyi unuttum” demem mesela, dememeye çalışırım. Ondan sonra da gerçekten hayatımda biraz değişti. O zamanlar çok böyle unuttuğum şeyler oluyordu, hep “Hatırlamıyorum” dedim. Çünkü o hocamız da derdi ki: “İnsan hiçbir şeyi unutmaz. Sadece o an için hatırlamıyordur. Bana gerekli dönütleri sağlarsanız hatırlar.” Eğer gördüğü, yazdığı, çizdiği bir şeyse, duyduğu bir şeyse…

İşte bu sezgilerle anlaşılabilen şeyler de — biz hayatımızda o ana kadar bütün o bilgileri topluyoruz ama tabii ki hiçbiri böyle zihnimizde belli çekmecelere konulmuş, istediğin zaman çıkartıp bulabileceğin şeyler değil. Bomboş bir araziye atılmış, serpiştirilmiş bilgiler gibi. Yani o büyük çöplükler olur ya, onların arasında… Onları bulmak çok kolay değil ama var yani sonuçta orada.

Ve o sezgine dayanarak verdiğin kararlar biraz oradaki bilgileri kullanarak verdiğin — bazen kendiliğinden, bazen içgüdüsel olarak, bazen “İçimden şöyle yapmak geliyor, şu insana hiç güvenmiyorum, bu olay hiç işime sinmiyor” gibi kurduğumuz cümleler mesela hep o bilgiler ışığında aslında. Sezgi dediğimiz böyle bir şeymiş ve o sizi kolay kolay yanıltmazmış çünkü bütün o zamana kadar yaşadığınız bilgilerin toplamı yani. O öyle kulaktan dolma, çok bir geçerliliği olmayan bilgiler değil yani, bizzat sizin hayattan özümsediğiniz, damıttığınız bilgiler yani.

Ve belki de buna diyorlar “Koan” diye Zen Budizmi’nde. Neden olmasın? Olabilir. Ben böyle daha önce — yine Anna Karenina’nın bölümündeydi galiba — çok böyle sezgilerine güvenen insanlara gıcık olduğumu söylemiştim. O zaman da biraz tepki almıştım ya. Onu da abartmamak lazım. Çok böyle kimisi de böyle vesvese yapıyor yani kendi kendine.

Ama genel olarak evet, ben de biraz daha sezgisel bir insan olmak istiyorum mu deyim artık, oluyorum mu deyim… Biraz daha duygulara ağırlık vermeye çalışıyorum. Böyle ne hissettiğime, ne düşündüğümden daha çok önem vermeye çalışıyorum. Çünkü bütün duygular da bir eylem gerektirirmiş mesela. Bunu da yine nerede gördüm, nerede duydum çok hatırlamıyorum. Bu aralar biraz yollarım da uzun olduğu için değişik değişik podcastler dinliyorum, filmler seyrediyorum. Bayağı eve giderken yani bir film bitirebildiğim oluyor artık. Bu trafik — İstanbul trafiği bizi mahvetti değil yani, aslında mahvetmedi. Bu sayede çok şey öğreniyorum.

Neyse, neyse… Şimdi çok da kısa olur dedim bu bölüm ama yine dallara budaklara sardı. Hiç alıntısız bir kitabı atlatırken bu kadar uzun konuşabileceğim de hiç aklıma gelmemişti.

Her duygu bir eylem gerektirirmiş arkadaşlar. Buna bakın, siz de dikkat edin. Bir şey hissediyorsan mesela, içine atmayacaksın, gömmeyeceksin. O an o ne gerekiyorsa bir şekilde onu dışa vur, bir eyleme geç, yap. Bir şey canını mı sıkıyor? Bir şey moralini mi bozdu? Bir şeye çok mu mutlu oldun?

İşte iltifat — iltifat edemeyiz mesela kolay kolay. Şikayet herkeste var da, bir şey beğendiysen söyle yani. “Bak, güzel olmuş. Şunu çok iyi yapmışsınız.” Zor şeyler değil bunlar aslında ama pratikte çok karşılaşmadığımız için zor yani zorlaşmış artık, zor gelir olmuş nedense. Halbuki çok basittir yani, kolaydır bir şeye teşekkür etmek, bir şey için şükran duymak. Bilmiyorum, biraz onlara da odaklanmamız lazım. Sadece olumsuz duygular için değil.

Yani bu başta o geliyor aklına. Hemen nefretini, kinini kusmayın demiyorum burada, yanlış anlaşılmasın. Ama onları da mesela, orada da bir eyleme geçmen lazım. Onları da görmezden gelmek — sonra büyüyecek gitgide. Belki hiç o kadar büyük olmayan bir şey, sen biriktirdiğin için, içinde tuttuğun için dallanıp budaklanacak.

Kitabın sonlarına doğru yine benim bu kitaptan biraz şaşırdığım yani “Bunu niye yazmışlar?” diye… Gerçekten böyle mi düşünüyorlar acaba? Yoksa kitabın o gizemli yanını abartmak için, artırmak için mi yapmışlar? Şöyle diyor mesela: “Bu sırlarını başkalarına açıklamayı bırakın. Bunları bildiğinizi bile belli etmemelisiniz” gibi bir cümle var.

Evet, bazı insanlar da böyle oluyor gerçekten, işle ilgili mesela özellikle. Ben ne görsem… Bilmiyorum, ben eğitim hayatımda da böyleydim aslında, iş hayatında da aynı şekilde ilerlemeye çalışıyorum. Bir şey öğrendiysen daha pratik, daha hızlı, daha kısa zamanda yani geliştirdiysen bir sistemi, bir şeyi — bunu herkese o açık kaynak programlar gibi…

Burada da mesela bir seneyi geçtik artık, ikinci seneye yaklaşıyoruz. Bütün okuduğum kitaplardan ne öğrendiysem, ne kaldıysa aklımda, hiç tanımadığım insanlarla bile paylaşmaya çalışıyorum. Bu tabii tek taraflı bir ilişki de değil, beni mutlu da ediyor. Hele arada bir yorum vesaire geldiğinde sizlerden bir şeyler öğrendiğimde daha da katmerleniyor bu mutluluk. Aylar önce yaptığım bir çalışmaya mesela bir yorum, bir şey geldiğinde insan gerçekten mutlu hissediyor.

Bu kitaptan bence böyle bir sonuç çıkarmayın. Bir şeyleri öğrendiyseniz açıklayın, bunları insanlara söyleyin ama “bildiğini belli etmek” — evet, o “bilgi kibiri” diye bir şey de var. Böyle hava atar gibi, işte ortamlarda bilgi satmak için vesaire kullanmamak da lazım. “Ben işte her şeyi bilirim, her konuda bir söyleyeceğim var.” Bunu zaten ortamlarda gördüğümüz bir podcast sonucunda da söylemişti daha geçen. Yani o ismi o amaçla koymamış olan yani, genel olarak.

Evet, güzel bir isim. O da bunun için paylaşmıyor. Yani bilgi öyle satılacak bir şey değil ama saklanacak bir şey de değil. Bu kitap biraz öyle Sun Tzu’nun “Savaş Sanatı” kitabını da hatırlattı bana o yüzden.

Başlıkta da yer alan ve kitabın büyük bir çoğunluğunda anlatılan “çiçek” — çiçeğin ruhundan hiç bahsetmedim. Bu da benim alamettim, farkım olsun. Bazen de diyorum ya işte “Tadı kaçacak bilgiler, spoilerlar vermemeye çalışıyorum” diye. Ama bazen de böyle işte bu kitabın ana teması gibi, en çok anlattığı şeyi atlıyorum, paylaşamıyorum, söyleyemiyorum — çünkü ben de çok anlayamadım. Anlayan varsa da yorumlara yazabilir.

Yani bu kitapta anlattığı o çiçek — sanatçının özü gibi bir şey. Yani her insanın değil de özellikle bu Noh tiyatrosundaki o sanatı icra edecek tiyatrocuların bir çiçeğinin olduğunu, içinde bir çiçek yetiştirdiğini ve o çiçeğin işte nasıl korunması gerektiğini, nasıl açacağını, eğer şunları şunları yaparsanız nasıl solup gideceğini, oynadığınız tiyatroda insanları etkilemez gibi şeyler söylüyor.

Yani bir o yaş bölümü vardı — “Aktörün Yaşına Dair Maddeler” diyor mesela. Orada 3 yaşından falan başlamış: İşte “7 yaşında şunlar olur, 10'da, 15'te, 30'da, 35'te” derken, 35'te mesela şöyleydi: “Zirveye çıktığı yaş” falan diyordu. Orası da güzel, hoşuma gitti ama ben kendimi öyle zirvede hissetmiyorum. Ve zirve zaten aslında çok kötü bir şeydir — çok hem çok tehlikelidir hem de düşüşün başladığı yerdir bir anlamda. İnşallah düşüşümüz başlamaz yani bu yaştan sonra.

Geçende okuma grubumuza yeni bir arkadaş dahil olmuştu. Biz de öyle sırayla kendimizi tanıttık. Ben de o ara işte… Gayri resmi yani, çok kendimi tanıtmayı da beceremem, başaramam. Yaşımdan da bahsettim, “35 yaş” diye böyle girince, öbür arkadaş Cahit Sıtkı’nın şiirini okudu hemen. Bana armağan etti hatta: “Yolun yarısı” falan… Değil, yıllar sonra da kaçabilirsiniz. Yolun yarısı ve zirveler insan hayatında değişkenlik gösterir. Sadece onun bittiğini de anlamıyorsunuz. Yaşarken de anlamıyor insan. Belki hayatınızın en mutlu günüdür, geçti gitti — bilmiyorsunuz yani bunu.

O yüzden bir sanatçı gibi yaşamak gerekiyor belki. Kendi hayatınızın başrolünde olduğunuzu düşünün. “Herkes kendi hayatının başrolündedir” falan da derler ya bu kişisel gelişimciler. Doğru yani, doğruluk payı da var. Bir de onun çirkin söylemi var: “Her koyun kendi bacağından asılır.” O daha çok hatalarımızla ilgili.

Belki de ben de böyle Dede Korkut gibi atasözlerinden şeylerden girersem daha da uzar. Hiç alıntısız bu bölümü de bitirelim. Çok teşekkür ediyorum bana buraya kadar zaman ayırdığınız için.




24 Nisan 2025 Perşembe

Mösyö İbrahim ve Kuran’ın Çiçekleri

 

Mösyö İbrahim ve Kuran’ın Çiçekleri, Babadan Çalmak, Her Gün Bir Soru, Gülümsemek ve İki Resim Arasındaki Yedi Fark

Eric-Emmanuel Schmitt’ten okuduğum ilk kitap bu oldu: Mösyö İbrahim ve Kuran’ın Çiçekleri. YouTube’da severek takip ettiğim Zeynep ile Zülfikar kanalında görmüştüm bu kitabı ve merak edip aldım hemen. Çünkü çok güzel anlatmışlardı orada ve sadece 55 sayfa olması beni biraz cezbetti diyebilirim.

Press enter or click to view image in full size
Bu yazı kitap hakkında tat kaçıracak bilgiler (spoiler) içerebilir.

Ben bu kitabı Doğan Kitap’ta Şubat 2025 tarihli üçüncü baskısından okudum. Fransızca aslından çeviren Bahadırhan Bozkurt da çok güzel bir iş çıkartmış diyebilirim. Çok kolay okunuyor ve bir çırpıda bitiriyorsunuz kitabı. Yazarın dört kitabı daha çıkmış aynı yayınevinden ve bir tanesini daha gözüme kestirdim: Şişmanlayamayan Sumocu. Sadece ismiyle bile benim merakımı celbetti diyebilirim. Celbetti mi denir ona, ondan da çok emin değilim o yüzden bir an evvel kitaba geçmek istiyorum.

Kitap öyle bir cümleyle başlıyor ki, burada okumayı geçtim, bahsetmek bile istemiyorum. Bir an dedim acaba bana yanlış kitabı mı gönderdiler. Çünkü geçenlerde o da geldi başıma. Bayağı da ünlü, şimdi adını söylesem hepinizin bileceği bir yayınevi sipariş ettiğim kitap stoklarında olmadığı için bambaşka bir kitap göndermişlerdi sağ olsunlar. Yani bu nasıl bir hizmet anlayışı anlamadım gerçekten. İnsan bari aynı yazardan başka bir kitap gönderir ya da ne bileyim, benzer tarzda bir kitap yollar. En azından öncesinde bir arar, mail atar, haber verir bir şekilde bu kitap elimizde yok falan der. Bunu yapsalar zaten iptal de etmezdim ama bunların hiçbirini yapmadan hiç alakasız bir kitap gönderdikleri için iade ettim ben de. Ama en azından kargo için uğraştırmadılar, gelip kapıdan aldılar ama sonra araya bayram falan da girmişti, alacağım kitapla arama bir ay daha girdi yani.

Şimdi niye anlatıyorum bunları hiç bilmiyorum. Ama kitap almakla ilgili yine liseden bir anım var hiç unutmadığım. Benim de zamanında babamdan para isterken “Kitap alacağım” dediğimde tutarı ne kadar olursa olsun bir gün sonra cebinde olmasa bile borç-harç bir şekilde bulur verirdi bana o parayı. Tabii gerçekten de kitap alıyordum o paralarla. Bizden böyle özellikle İngilizce kitapları çok istiyorlardı, yanında cd leri falan oluyordu, orijinal oxford, cambride yayınları falan, bayağı da pahalı olurlardı. İşte bir gün o kitaplardan birini almaya benim bir arkadaşla gitmiştik de o da satıcıdan kitabın neredeyse iki katı kadar fiş sormuştu, verebilir misin diye. Ben de bir anlam verememiştim bu yaptığına ama sonra öğrendim tabii sorunca. Meğer bizim bu arkadaş babasından sürekli böyle para istediği için babası da fiş istiyormuş mutlaka. O zaman kendimi onun yerine koymuş ve kötü hissetmiştim. Babam bana böyle güvenmese, bunu kolayca hazmedemezdim ben. Ama işte sonra da arkadaşımın bu yaptığını görünce de dedim ki sen çakalsın belki ama haberin yok, oğlun daha çakal. Yani insanlara güvenmek zorundayız bir şekilde. Kimseyi sürekli kontrol edemezsiniz ve ilişkiye bir kere o şüphe girerse artık geri dönüşü yoktur bunun.

İşte böyle güvensiz bir ilişki kitaptaki karakterimizle babası arasında da var maalesef. Moise yani daha on bir yaşında küçük bir çocuk ama o yaşta büyümek zorunda kalmış ve babası tarafından yok sayılıyor gibi bir şey. Annesi zaten o doğduğunda terk etmiş onları, her türlü kötülüğe maruz kalmanın eşiğinde, yoksulluk içinde tek başına hayatta kalma mücadelesi veren bir çocuk, babasına olan öfkesini mahallenin bakkalı olan Mösyö İbrahim’den çıkartıyor:

“Benden şüphelendiği için babamı cezalandırıp ondan çalmaya başlayınca, Mösyö İbrahim’den de çalmaya başladım. Biraz utanıyordum ama utancımla başa çıkmak için tam parayı ödeyeceğim esnada kendi kendime sadece şunu düşünmeye çalışıyordum:
Ne de olsa bir Arap!
Her gün, gözlerimi Mösyö İbrahim’inkilere dikiyordum ve bu bana cesaret veriyordu.
Ne de olsa bir Arap!
‘Ben Arap değilim Momo, Altın Hilal’den geliyorum.’
Aldıklarımı alelacele topladım ve sersemlemiş şekilde kendimi sokağa attım. Mösyö İbrahim düşündüklerimi duymuştu! Eğer düşündüklerimi duyabiliyorsa, onu dolandırdığımı da biliyordu belki de.”(s.10)

Hayatın sillesini yemiş ve çok erken yaşta büyümek zorunda kalmış olmasına rağmen Moise -ya da Mösyö İbrahim ona taktığı isimle söyleyecek olursak, Momo- aslında ne kadar da naif bir çocuk görüyor musunuz? İşte buradan sonra başlıyor hikâyemiz ve her gün bir soru sorarak Mösyö İbrahim’le arkadaş oluyorlar. Bir sorudan ne olacak ki demeyin, babası tarafından yok sayılan ve doğru dürüst arkadaşı da olmayan kimsesiz küçük bir çocuk için o bir soruluk muhabbet bile bir hazine değerinde aslında. İşte soruların birinden sonra artık dostlukları da başlıyor ve ilk hayat derslerini ondan alıyor:

“‘Ben Arap değilim Momo, Müslümanım.’
‘Eğer Arap değilseniz o halde niçin size sokağın Arabı diyorlar?’
‘Arap demek Momo, ‘sabahın sekizinden gece yarısına kadar, pazar günü dahil açık bakkal’ demektir.’
Sohbet böylece sürüp gitti. Günde bir cümle. Vaktimiz vardı. Onun vakti vardı çünkü ihtiyardı, benim de vardı çünkü gençtim. Ve günaşırı bir kutu konserve çalıyordum.”(s.11)

Geçenlerde bir podcastte de duymuştum, marketlerden en çok çalınan şey ton balığı konserveleriymiş ve personeller de çoğu zaman göz yumuyorlarmış bunlara. Niyazi Gül vardı Ata Demirer’in bir tiplemesi, “Bana da pek inandırıcı gelmedi” derdi böyle hayvanlar hakkında acayip bilgiler verdikten sonra. Bu da bana pek doğruymuş gibi gelmedi ama mesele o değil zaten. Mösyö İbrahim gerçekten insanın tanışması gereken, farklı bir karakter. Öyle kırk, elli sayfada anlatılacak birisi değil yani. Ama o da az değil hani, şu diyaloğa bakın mesela:

“‘Mösyö İbrahim! Karınız ve Brigitte Bardot ile bir gemide olduğunuzu hayal edin. Gemi batıyor. Ne yapardınız?’
‘Bahse girerim, karım yüzme biliyordur.’”(s.13)

Bu arada bu kitap sinemaya da uyarlanmış, arka kapakta yazdığına göre. Ama ben seyretmedim ve seyredeceğimi de sanmıyorum. İzleyecek olsam da en çok bu sahneye dikkat ederdim, şu an en çok orayı merak ediyorum acaba nasıl çekmişler diye ama muhtemelen Beni Asla Bırakma’da olduğu gibi o sahneyi hiç koymamış da olabilirler. Bazen bir kitabı beğendiyseniz daha da üzerine gidip filmini falan seyretmemek gerekiyor bence. Tadında bırakmalı bazı şeyleri. Abartmamak lazım yani. Gerçi burada Mösyö İbrahim abartıyor biraz, o kadından bir şişe su için biraz da flört ederek abartılı bir para istiyor ve şaşkınlıktan küçük dilini yutan Momo’ya bakın nasıl bir cevap veriyor:

“‘Eh, Momocuğum, benden arakladığın konservelerin parasını çıkarmam gerek.’
İşte o gün arkadaş olduk.
Gerçek şu ki, o günden sonra konservelerimi gidip başka yerden aşırabilirdim ama Mösyö İbrahim bana yemin ettirdi.
‘Momo, eğer çalmak zorundaysan gelip benim evimden çal.”

Böyle okuyunca, ne kadar güzel geliyor değil mi kulağa? Çocuğa sahip çıkan babacan bir adam, her şeye rağmen ona bir şekilde doğru yolu göstermeye çalışıyor. Ama ilaçların bile yan etkisi vardır ya hani -çok severim ben bu örneği o yüzden çok sık kullanırım- burada da Momo bir yol ayrımına geliyor ve bakın bunu ne kadar ustalıkla anlatıyor yazar:

“Tüyler ürpertici ve baş döndürücü bir şey yapmaya başlamıştım: Mukayese. Babamın yanındayken artık hep üşüyordum.”(s.15)

Kıyaslamak için hiç daha önce bu kadar güzel bir betimle okumuş muydunuz? Belki benzer şeylere denk gelmişsinizdir tabii, şimdi amacımızdan sapıp onları da kıyaslamayalım. Ben zaten bir şeyleri kıyaslamayı hiç sevmem. Çocukken de dergilerde, gazetelerde falan olur ya hani bulmaca sayfalarında, iki resim arasındaki yedi farkı bulun gibi şeyler. Onlara da gıcık olurdum çünkü bazen beşte, altıda falan kalırdım ve bulamazdım kalanları. O oyunlar benim için işkenceye dönerdi o zaman çünkü bırakamazdım bir türlü, illa bulmam lazım sanki. Sonra baktım ki bu iş bana göre değil, çünkü gerçekten bazen o sayı kadar fark olmuyordu diyeceğim geliyor hâlâ. Hatalı olabiliyor yani o resimler. Boşu boşuna zaman kaybı hep. Ben de bir şekilde kendime bir ders çıkardım buradan ve sanki sigarayı bırakırmış gibi o bulmacaları çözmeyi bıraktım. Ama tabii orada kalmadım, bunu da biraz abarttım ve kendime bir hayat dersi de çıkardım oradan. Hayatımdaki başka şeyleri kıyaslamayı da bıraktım. O günden beri kafam o kadar rahat ki! Herkesin ve her şeyin yerinin ayrı olduğunu düşünürüm ve kendimi sadece kendimle kıyaslarım. Başka kimseyi hayatımın hiçbir alanında rakibim olarak görmüyorum. Dünden birazcık bile daha iyi olsam yetiyor bana. Hatta ne yetmesi, o zaman o kadar iyi hissediyorum ki, değmeyin keyfime!

Bakmayın siz benim burada sürekli güldüğüme, beni pek tanımayanlar hiç gülmediğimi, çok ciddi olduğumu söylerler hep. Gerçi bana hiç böyle bir soru soran olmamıştı ama “Mahkeme duvarı gibi yüzün var” demişlerdi bir keresinde. Tatlı Hayat’taki Haluk Bilginer gibi “Buna inanabiliyor musunuz?” diye bağırasım geliyor şimdi ama neyse…

“‘Sen neden hiç gülümsemiyorsun Momo?’ diye sordu Mösyö İbrahim.
İşte bu soru gerçek bir yumruktu, hatta bir çifte gibiydi, hazırlıklı değildim.
‘Gülmek zengin insanların şeyidir, Mösyö İbrahim, benim imkânım yok.’
Beni sinir edip canımı sıkmak için gülümsemeye başladı.
‘Sen benim zengin olduğumu mu sanıyorsun?’
‘Kasanızda her zaman para var. Bütün gün bu kadar para toplayan başka birini tanımıyorum.’
‘Paralarla aldığım malların parasını ve kirayı ödüyorum. Ay sonunda bana pek az para kalıyor, sen de biliyorsun.’
Sanki damarıma basmak istiyor gibi daha da fazla sırıtmaya başladı.
‘Mösyö İbrahim, zengin insanların şeyi dediğim, gülmek yani, mutlu insanların şeyidir demek istiyorum.’
‘İşte orada yanılıyorsun. Asıl gülümsemek insanları mutlu eder.’”(s.17)

Bu bilginin doğruluğu hakkında saatlerce araştırma yapabilir ve onlarca tez okuyabilirsiniz. Hatta kesin belgeseller falan da vardır. Onları da bulun seyredin isterseniz ama şu diyalog kadar akılda kalıcı olur mu, bilmiyorum. Bu podcastleri yapalı bir seneyi geçti belki ama ben düzenli olarak kitaplar hakkında beş yıldır yazılar yazıyorum aslında ve gülümsemenin, tebessümün gücüne dair ne zaman böyle güzel cümleler görsem mutlaka paylaşmaya çalışıyorum. Kimbilir bu kaçıncı olmuştur yani artık. Yine de bence bir laboratuvara girip yüzlerce deney yapmaktansa oturup sadece bu kitabı, sırf şu sayfadan itibaren bile okumaya başlasanız daha etkili olur sizin için. Bence yani ya da en azından benim için diyeyim.

Şimdi paylaşıp paylaşmamak konusunda kararsız olduğum bir bölüm var. Hem ağır spoiler içeriyor hem de biraz sert bir bölüm. Eğer kitabı okumadan geldiyseniz buraya kadar ve beğendiyseniz, yakın bir gelecekte okumayı planlıyorsanız daha sonra devam edin isterseniz çünkü ben dayanamayıp okuyacağım:

“Bir sabah, polis kapıya vurmaya başladı. Tıpkı filmlerdeki gibi bağırıyordu:
‘Açın! Polis!”
Kendi kendime, tamam, dedim, buraya kadar. Çok yalan söyledim. Beni tutuklayacaklar.
Üzerime bir şey geçirdim ve bütün kilitleri açtım. Hayalimde canlandırdığım gibi kötü niyetli görünmüyorlardı, hatta içeri girmek için nazikçe izin istediler. Şu bir gerçek ki ben de hapishaneye gitmeden önce giyinmeyi tercih ediyordum.
Salona geçtiğimizde komiser elimden tuttu ve usulca konuştu:
‘Oğlum, maalesef size kötü bir haberimiz var. Babanız öldü.’
Beni hangisi daha çok şaşırtmıştı bilmiyorum, babamın ölüm haberi mi, yoksa komiserin nezaketi mi? Sonuçta koltuğa yığılıp kaldım.
‘Marsilya yakınında kendini bir trenin önüne atmış.’
İşte ilginç bir şey daha: Bunu yapmak için ta Marsilya’ya gitmek! Her yerde tren vardı. En çok da Paris’te. Şurası muhakkak ki babamı hiçbir zaman anlayamayacaktım.”(s.34)

Hiç endişelenmeyin, ilginçtir ki buradan sonra kitap daha da güzelleşiyor. Özellikle Momo’nun annesi geri geldikten sonra. Ama kadın daha doğduğunda terk ettiği için çocuğunu tanıyamıyor bile. Ve bundan bile bir eğlence malzemesi çıkarmayı başarıyor Momo. Bu arada bu kadar çok Momo demişken, yine çok sevdiğim bir kitap olan Michael Ende’nin Momo’sundan da bahsetmezsek olmaz. Podcast bölümüm yok onunla ilgili ama bir yazı yazmış olmam lazım Medium’da. Yoksa okuyalı beş seneden fazla mı oldu acaba? Onu da hiç hatırlamıyorum şimdi ama neyse, diyeceğim o ki o da çok güzel bir kitaptır. Mutlaka okuyun, okutun.

“İşe güce dalmış da farkında değilmiş taklidi yapıyordum.
Hafifçe gırtlağını temizleyip öksürdü.
Şaşırmış gibi yaptım:
‘Birini mi aradınız?’
‘Moise’i arıyorum’ dedi annem.
Sanki boğazından geçmiyormuş gibi, bu ismi söylerkenki sıkıntısı tuhaftı.
Biraz dalga geçmenin keyfini çıkardım.
‘Siz kimsiniz?’
‘Ben onun annesiyim.’
Zavallı kadın, onun için üzülüyordum. Kafası karışık görünüyordu. Buraya kadar gelmek için kendisiyle ciddi bir mücadele vermiş olmalıydı. Delici bakışlarla bana bakıyordu. Yüz hatlarımın şifresini çözmeye çalışıyordu. Korkuyordu. Çok korkuyordu.
‘Ya sen? Sen kimsin?’
‘Ben mi?’
Dalga geçmek istiyordum. İnsan aynı ruh halini koruyamıyordu, özellikle de on üç sene sonra.
‘Benim adım Momo.’
Yüzü düştü.
Eğlenerek ekledi:
‘Muhammet’in kısaltması.
Yüzü benim süpürgeliklerin renginden bile daha fzla soldu.
‘Öyle mi? Sen Moise değil misin?’
‘Hayır, karıştırmayın madam. Ben. Muhammet’im.’
Bir şey söyleyecek oldu, vazgeçti. Yutkundu. Ancak kırgın değildi.
‘Peki, burada adı Moise olan bir çocuk yok mu?’
İçimden şöyle cevap vermek geliyordu: Bilmiyorum, annesi olan sizsiniz, sizin bilmeniz gerekir. Ama son anda kendimi tuttum, çünkü genç kadın güçlükle ayakta duruyor gibi görünüyordu. Onun yerine, kendini daha iyi hissedeceği küçük, şirin bir yalan söyledim.
‘Moise, gitti, madam. Burada olmaktan bıkmıştı. Güzel anıları yoktu.’
‘Öyle mi?’
Bana inanıp inanmadığını merak ediyordum. İkna olmuş gibi görünmüyordu. Belki de o kadar saf değildi, yani.”(s.37,38)

Vay be, ben de hızımı alamadım, neredeyse bir kere daha okuyacağım burda bütün kitabı. Ama çok güzel değil mi yoksa ben mi abartıyorum? Kitabın sonu da bir harika ama merak etmeyin o kadar da değil, sadece şu satırları da paylaşıp hemen gideceğim ben de:

“Paris’e dönünce, Mösyö İbrahim’in her şeyi öngördüğünü fark ettim. Beni medeni bağlaırmdan kurtarmıştı. Yani özgürdüm. Tüm parasını, bakkalını ve Kuran’ını bana miras bırakmıştı.
Noter gri renkli zarfı bana uzattı, ben de eski kitabı dikkatlice zarftan çıkardım. Nihayet Kuran’ın içinde ne olduğunu öğrenecektim.
Kuran’ının içinde iki kurumuş çiçek ve arkadaşı Abdullah’ın bir mektubu vardı.”(s.53)

Ve hemen iki sayfa sonra da bitiyor zaten, bence hem çok duygusal hem de insanı gülümseten muhteşem bir final. Başlarken beni bu kadar korkutup da sonunda bu kadar mutlu eden başka bir kitap olmamıştı uzun zamandır. Herkesin kendinden bir şeyler bulabileceği bir hikâye olduğunu düşünüyorum ben ve bu kadar az sayfada bu kadar çok şey anlatmak inanın hiç kolay değil. Ve bu kitapla tanışmamı da sağlayan Zeynep ve Zülfikar kanalından Zülfikar Bey’e de tekrar teşekkür edeyim buradan. Sayesinde yine güzel bir kitap daha okumuş olduk. Sizlere zaten minnettarım. Buraya kadar gelip vakit ayırdınız.




21 Nisan 2025 Pazartesi

Pirinç Kuşu

  

Pirinç Kuşu, Lahana Gibi Giyinmek, Telefonları Fırlatmak, Yakılmak ve Üşümekten Yakınmak

Natsume Söseki’nin Pirinç Kuşu kitabından bahsedeceğim bugün sizlere. İçinde çeşitli öyküler barındıran ve yine Murakami raflarında gördüğüm ince bir kitap. Natsume Söseki’yi de çok duyuyordum, sürekli karşıma çıkıyordu ama hiç okumamıştım. Bu da ilk okuduğum kitabı oldu.

Press enter or click to view image in full size
Bu yazı kitap hakkında tat kaçıracak bilgiler (spoiler) içerebilir.

Üslubu hakkında da aslında çok fazla bilgi edinemedim bu kitapla. Nasıl bir dili var, neler anlatıyor, tarzı nedir? Çünkü bu biraz böyle otobiyografik öyküler. Öykü de denebilir mi? Biraz bana deneme gibi de geldi. İçindeki öyküler şunlar:

Kyoto’ya Vardığım Akşam, Pirinç Kuşu, Profesör Koeber, Profesör Koeber’in Vedası, Tuhaf Bir Ses, Mektup, Güz Başında Bir Gün.

Sel Yayıncılık’tan çıkan ve Türkçesi Özlem Mete’ye ait olan bu kitabı Ekim 2023 tarihli ilk baskısından okudum. Yeni de bir kitap yani aslında. Gerçi ne kadar yeni denilebilir? 2023 falan çok yeni gibi geliyor bana. Okurken oraları falan o kadar güzel tarif etmiş ki yazar, pirinç kuşu nasıl bir şey diye merak ettim hemen bir aradım. Çok güzel gerçekten, o minicik, biraz böyle serçeye de benziyor ama renkli işte. Beyaz, siyah böyle değişik renkleri de var. Pirinç tarlalarına falan saldırıyormuş galiba. Onlarla besleniyormuş o yüzden Japonca’da pirinç kuşu adı veriliyormuş. Daha değişik bir adı da var yoksa, Latince ismiydi galiba. Ve kitaptan bir o Kyoto’ya Vardığım Akşam’dan alıntım var, bir de Pirinç Kuşu’ndan.

“Döşeğin rahatlığına diyecek yoktu ama üzerime örttüğüm iki kat yorganla birlikte altıma serili iki kat şilte hepi topu yer yatağı olduğu için Tadasu Ormanı’nın rüzgârı buz gibi, omuzlarıma omuzlarıma esiyordu. Arabada üşümüştüm, hamamda üşümüştüm ve sonunda yatağa girdiğimde bile üşüyordum, artık bu kadarı da fazlaydı. Ev sahibinden Kyoto’da kollu gecelikler yapılmadığını öğrenince, burasının insanı üşütmeye ant içmiş bir yer olduğuna kanaat getirdim.”(s.13)

Ben de çok üşüyen bir insan olarak bu kitabı okurken yazara ısındım. Böyle kendim gibi üşüyen insanları görünce neden bilmiyorum, mutlu oluyorum ve aramızda bir bağ kuruyorum.

Bir de üşümeyen insanlar var — en soğuk havalarda bile tişörtle geçenler. Onlara hep imreniyorum. Öyle olmak isterim ama olamıyorum. Ben en ufak bir rüzgârda hemen hapşırmaya başlarım, vücut alarm verir.

Bunun nedenini annem bir keresinde açıklamıştı. Çocukken komşular sürekli “Niye bu kadar kat giydiriyorsun bu çocuğa?” diye kızarlarmış. Annem beni lahana gibi, üst üste katlar halinde giydirirmiş hep. Hırka üstüne hırka, üstüne yelekler, şapkalar… Böyle kocaman şapkalar. Birkaç fotoğrafım da var gerçekten — kendimden çok fazla kat giyinen halimle.

Şimdi hâlâ bazen öyle giyiniyorum. Tişört üstüne gömlekler, gömlek üstüne hırkalar, yelekler, ceketler… Bitmiyor yani. Çok çabuk sıcağa da gelemem aslında. O zaman da çıkartıyorum üstümden. Ama soğuk benim için çok zor bir şey. Hemen ellerim, dudaklarım çatlıyor.

Anadolu’da sınırlı sürede yaşadığım zamanlarda bile o Revan filmlerindeki gibi karlı manzaralar yoktu. Ondan diyorum “ben güneş enerjisiyle çalışan, yazın insanıyım” diye.

Kolsuz geceliklerin yapılmaması da ne demek? Kyoto’da Allah’ım! Yoksa onlar da giyerler aslında bu Japonlar. Bayağı da giyerler. O kimonolarının kolsuz hali herhalde, ama gece uyurken biraz serin olması gerekiyormuş. Ben üşürsem çok uyuyamam zaten. Bir zıtlık var burada da.

Ondan sonra gelelim şu Pirinç Kuşu hikâyesine. Bütün bir sayfayı neredeyse aldım burada. Evet, biraz o yazarlık bağı koptu — demeyeyim de, çok anlayamadım. Belki çeviriden kaynaklıdır. Okuyayım bitireyim, bir de sizin görüşünüzü alayım bakalım. Siz ne düşüneceksiniz?

“Kafesin kış güneşinde kızarmış tabanına baktım. Boşalmış yemliğe baktım. Boşuna köprü kuran iki tüneğe baktım. Sonra da onların altında yatan kaskatı pirinç kuşuna baktım.
Eğildim, kafesi kucaklayıp kaldırdım. Sonra çalışma odama götürdüm. On tatamilik odanın tam ortasına koyup karşısına saygıyla oturdum, kafesin kapısını açtım, kocaman elimi içeri sokup pirinç kuşunu avucumun içine aldım. Yumuşacık tüyleri soğumuştu.
Yumruğumu kafesten çıkarıp parmaklarımı açtığımda pirinç kuşu avucumda kıpırtısız duruyoru. Elimi o şekilde açık tutarak bir süre ölü kuşa baktım. Sonra onu yavaşça minderin üstüne koydum ve hışımla elimi çırptım.
On altısına basacak hizmetçi kız, buyurun, diyerek emrimi dinlemek üzere elleri yerde eşikte diz çöktü. Birden minderin üstündeki kuşu alıp kızın önüne fırlattım. Kız başını önüne eğmiş, gözlerini yerden ayırmadan susuyordu. Bense, yemini vermediğniz için sonunda öldü, diyerek hizmetçi kızın yüzüne ters ters baktım. Buna rağmen kızın ağzını bıçak açmıyordu.
Masama dönüp Miekichi’ye bir pusula yazdım. ‘Evdekiler yem vermediği için pirinç kuşu sonunda öldü. Zavallı bir hayvanı kafese koymak yetmezmiş gibi, yemini verme görevini bile yerine getirmemek zalimliğin daniskası,’ şeklinde bir şikâyetti.
Bunu postala da gel, şu kuşu da al götür, dedim hizmetçi kıza. O da bana, nereye götüreyim, diye soruyla karşılık verdi. Nereye istersen oraya, diye bağırınca korkup kuşu mutfağın oraya götürdü.
Az sonra bizim çocuk arka bahçede, kuşu gömeceğim, gömeceğim, diye yaygara koparıyor, bahçe işleri için tuttuğum bahçıvan da ona, küçükhanım burası iyi mi, diye soruyordu. Bense hiçbir ilerleme kaydedemeden çalışma odamda kalem oynatıyordum.”(s.30)

Bu kuşla çok güzel bir bağ kuruyormuş karakter. Aslında başta kuşun bir “çı çı” diye ötüşü varmış. Başlarda “çiçi” diye ötüyormuş. O sesi duyduğunda çok seviniyormuş.

Sonra evden birkaç günlüğüne ayrılmak zorunda kaldığında, geldiğinde bu manzarayla karşılaşıyor. Haklı da bir yandan: “Niye bakmıyorsunuz bu kuşa? Bahçe de var, hizmetçiler var… Nasıl bir sorumsuzluk bu? Kuşun sesini bile mi duymadılar?”

Bir yandan da bu hayvanları “bakma” adı altında kafeslere tıkmamız ne kadar doğru, onu da bilmiyorum. Ama bakıyorsak da en azından düzgün bakmamız lazım. Susuz, yemsiz bırakmamak gerekiyor. Çünkü ne yapsın bu hayvan? Orada zaten sana mecbur — zalimliğin daniskası hakikaten.

Ama orada kızarken o kuşu alıp fırlatması da bana çok tuhaf geldi. Nasıl fırlatıyorsun onu? Bir şeyleri fırlatmak… Eskiden telefon falan fırlatılırdı. Tuş telefonu zamanında duvarlara atılır, parçalanırdı. Dizilerde de çok olurdu. Artık mesela on binlerce, yüz binlerce lira verilen telefonları öyle atan görmüyorum. Ama eskiden de bana çok itici gelirdi bir şeyleri öyle fırlatmak.

Ben de maalesef gençliğimde kalemler, silgiler falan attığım oldu öğrencilik zamanlarında. Onlar çok tehlikeli — birinin gözüne gelecek bir şey olabilir. Hadi onları geçtim, nimet zaten atılmaz. Canlı bir şeyi tahayyül bile edemiyorum. Tamam kuş öldü ama o da atılmaz. Nereye fırlatıyorsun? Belki sinirlidir ama neyse.

Sonra en azından kızı varmış, o gömmek istiyor. Bu da Harry Potter’da Harry’nin Dobby’yi gömmesi gibi. Gömmek aslında ne kadar son bir vefa borcu gibi bir şey. Önemli bir ayrıntı bu.

Yakılmak isteyen insanlar da var. Şimdi tabii tepki de toplamayalım ama havayı da kirletiyorsun. Toprağa karışıp o ekolojik dengeye bari bir katkın olsun, öbür tarafa inanmıyorsam bile. Hele bir de Ganj’e yakılıp atılanlar… Onlar bunu ibadet adı altında hem nehir suyunu zehirliyorlar, havayı zehirliyorlar, kirletiyorlar. Çok büyük bir problem bu aslında. Ama bunu ibadet adı altında yaptıkları için onlara da nasıl anlatacaksın bunun yanlış olduğunu? Gerçekten karışık bir durum.

Problemin özü: Ölülerin gömülmesi lazım ve hayvanlara da yem, su eksik etmemek lazım. Böyle evcil hayvanlara özellikle bakmak lazım. Diğerlerinin doğal ortamında yaşayabilmesi için. Ama biz kendi türdaşlarını katleden insanlar olarak, insana bile yaşam hakkı vermiyoruz ki, hayvanı geçtim.

Natsume de böyle bir adammış demek. Bu öyküleri hikâye gibi değil de daha çok kişinin anıları gibi okunabilir belki. Pirinç Kuşu çok güzel bir hikâyeydi. En azından o mutlaka okunmalı.

Natsume Sōseki’yi sevenler varsa aramızda, bana önerebileceği “şu kitabını mutlaka oku” diyeceği kitapları yorum olarak yazabilirsiniz. Onlara da öncelik verebilirim. Çünkü merak ettim yazarı. Sadece bu hikâyeyle kalmayalım. Japon edebiyatı önemli.

Buraya kadar beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim. Yine kısa bir kitaptan, kısa bir bölüm. Bundan sonra böyle haftada bir bölüm, en azından kısa kitaplardan yapmaya çalışacağım. Hem dinlemesi daha kolay olur, hem benim için de daha kolay oluyor.

Zaten böyle başlamıştım aslında da sonra araya o seriler, Dune’lar, Harry Potter’lar falan girince önce kaçmıştı. Bir de bunları anlatıyorum böyle bazen. “Bunları niye anlatıyor?” diyorsunuz belki. Neyse, belki keserim bunları diyorum da, onu kesmek de ayrı bir iş. Çünkü ben sadece boşlukları atıyorum. Çok kesip-biçme işlerine girişmiyorum, girişemiyorum. Daha zor oluyor.

Yarın bir gün belki bir ekiple, bana yardımcı olabilecek insanlarla çalışırsam o zaman olabilir. O zaman ses de güzel olur, gürültüler de olmaz ama bunlar hep zaman işi. Şu an ben de o Pirinç Kuşu gibi tek başımayım. Yemeğimi suyumu verirlerse hayatta kalmaya çalışıyorum. O zaman sesim çıkıyor ama vermediklerinde böyle kendi kendimize mırıldanıyoruz.