Yeryüzüne Övgü: Bahçelere Bir Yolculuk, Sadık Okurlarım, Sayı Odaklı Bakış Açısı ve CV’ler
Byung-Chul Han’ın Yeryüzüne Övgü: Bahçelere Bir Yolculuk kitabından bahsedeceğim bugün sizlere. Ve hemen başlamadan, benim bu kitapla da tanışmamı sağlayan Medium’dan sadık okurum diyebileceğim Zeliha Hanım’a da çok teşekkür ediyorum.

Bu sadık okur kısmını açarım daha sonra, hemen kitabın künyesinden bahsedeyim: 150 sayfa sadece ve İnka Kitap tarafından Kasım 2023'te basılan üçüncü baskısından okudum. Çeviren Nafer Ermiş ve kitabı içindeki çiçeklerin resimleriyle çok daha hoş bir hale getiren illüstratör de Isabella Gresser olmuş.
Daha önce buna benzer Hermann Hesse’nin Ağaçlar kitabını okumuştum ben ve evet yine onunla ilgili Medium’a bir yazı yazmıştım. Ve onun altına çok güzel bir yorum -zaten ne yazsam okuyormuş gibi hissettiğim böyle birkaç kişi var Medium’da sadece, Zeliha turk onlardan birisi- bu tarz insanlarla bizim hocamız sadık okur derdi. “Hepinizin en az birer tane sadık okuru olması lazım, ne yazarsanız okuyacak ve sizi tarafsız bir şekilde eleştirebilecek…” Bu insanlar çok önemli, bir yazarın kesinlikle sahip olması gereken önemli kişiler. Hatta belki hayatımızda da böyle. Ne yapsak, ne desek bizi dinleyecek sadık insanların olması gerekir. Gerektiğinde yol gösterecek, uyaracak, “Bak şurada şöyle dedin ama ben seni yanlış mı anladım ya da yanlış mı ifade ettin?” gibi açık açık konuşabilecek…
Mesela YouTube’da o sadık dinleyicim yok gibi hissediyorum. Böyle düzenli yorum yazan, beni yönlendiren insanlar… Belki vardır, sadece dinlemekle kalıyordur. YouTube’a yorum yazmak da biraz zor. Yani herkes giriş yaparak kullanmıyor sanıyorum ya da adının orada görünmesini istemiyor. Medium’da nispeten daha kolay çünkü zaten giriş yapmadan okuyamıyorsunuz yazıları. Öyle bir sistemi var onun. Neyse ben bu kitaba geçeyim. Bu güzel kitap yüz elli sayfacık olmasına rağmen ve içinde birçok çiçeklerin resimleri, illüstrasyonları olmasına rağmen -yani aslında çok daha kısa ve 78. sayfadan itibaren de bir günlüğe dönüyor üzerinde böyle tarihlerle ve çok yakın tarihler bunlar işte 2016, 2017 yıllarına ait. Zaten ilk baskısı da 2021'di sanırım bu kitabın. Oldukça yeni bir kitap ve ben yazarın daha önce iki kitabını daha okumuştum. Onlar da böyle çok kısa, deneme niteliğindeydi. Ama çok ağırdı mesela yani anlaşılması güç… Böyle şu an belki bunları anladım ama bir on sene sonra çok daha başka şeyler anlayabileceğim derinlikte kitaplardı. Bu kitap da öyle.
Geçenlerde de büyük konuşmuştum, İngilizceyi Almancayı bugünkü teknolojiyle kendi çabalarımızla bile öğrenebileceğimizi savunmuştum. İngilizce konusunda hâlâ sözümün arkasındayım ama Almanca için belki biraz iddialı olmuş yani bu açıklama. Çünkü Almanca biraz daha katmanlı bir dil gibi geliyor bana. Hem telaffuzu çok zor hem de o kelimeler, o felsefeye dair kelimeler arasındaki etimolojik bağ…
Bu kitapta mesela en sevdiğim şeylerden biri -resimlerden bile daha çok beni etkiledi diyebileceğim- o dipnotlar, parantez içindeki kelimelerin açıklamaları. Okumayı aslında biraz güçleştiriyor gibi de gelebilir ama o kelime oyunları o kavramlar arasındaki bağı açıklamaları -işte bazı kelimeler için mesela Türkçemizde bu yok ama biz bunu şöyle çevirdik gibisinden- çeviri notları çok çok önemli yani bence. Mesela Harry Potter’da bunun eksikliğinden bahsetmiştim. Ben böyle olunca daha çok seviyorum kitapları. Ama bu değişik bir şekilde anlaşılmayı kolaylaştıracağı yerde bazen o kavramların derinliğiyle karşılaşıp iyice de kafanız karışabiliyor. Yani çok derin bir kitap aslında. Hemen ben ilk alıntımla başlayayım zaten oldukça da uzunmuş, belki daha iyi anlarsınız sizin de gözünüzde canlanır:
“Bahçede çalışmaya başladığımdan beri zaman başka türlü algılıyorum. Çok daha yavaş ilerliyor. Genişledikçe genişliyor. Bir sonraki bahara kadar geçen zaman neredeyse sonsuzluk gibi geliyor. Gelecek sonbahar yaprakları tahayyûl edemeyeceğim kadar uzakta. Yaz bile sonsuz uzak bana. Kış zaten sonsuz uzun sürüyor. Kış bahçesindeki işler kışı da uzatıyor. Kış mevsimi bana hiçbir zaman bahçede geçirdiğim ilk yılki kadar uzun gelmemişti. Soğuk ve sürekli don olaylarından dolayı çok endişelendim, ama kendi adıma değil, çiçeklerini karda ve uzun süren don zamanlarında bile korumayı başaran kış çiçekleri adına. Kaygılarım daha çok çiçeklerle ilgiliydi. Bahçe beni egomdan bir adım uzaklaştırıyordu. Çocuklarım yok. Ama bahçeyle birlikte yavaş yavaş meraklanmanın, başkaları için duyulan kaygının ne olduğunu öğreniyordum. Bahçe sevginin hâkim olduğu bir yer olmuştu.
Bahçe zamanı başkalarının zamanıdır. Bahçenin kendine ait bir zamanı vardır, onu ben yönetemem. Her bitkinin kendine ait bir zamanı vardır. Bahçede birçok kendine ait zaman kesişir. Sonbahar çiğdemleriyle ilkbahar çiğdemleri birbirine benzer, ama tamamen farklı zaman duyguları vardır. Her bitkinin, bugünlerde zamansız, zaman fakiri haline gelen insandan daha üstün ve belirgin bir zaman bilincinin olması şaşırtıcı. Bahçe, yoğun bir zaman deneyimini mümkün kılıyor. Bahçede çalıştığım süre içinde zaman zengini oldum. Bahçe, onun için çalışan insana çok şey veriyor.”(s.20,21)
Ne kadar güzel anlatmış, bahçeyle zaman arasındaki, bitkilerle çiçeklerle zaman arasındaki ilişkiyi o bağı hiç daha önce böyle düşünmemiştim. Ağaçlar için de aslında aynısı geçerli. Her birinin ayrı bir zamanı var, mevsimi var. Ve bunu görünce, bunu idrak edince diyorsunuz belki bizim de var böyle beklediğimiz bir zaman. Hepimizin çiçekler açtığı dönemler farklı olabilir. Kimimiz kış çiçekleri gibiyizdir, kimimiz yazın… Ya da daha büyük ölçekli düşünürsek bazı yıllar, bazı dönemler, yirmili yaşları çok zorlu geçen ama otuzlarında, kırklarında ferahlayan ya da tam tersi belli bir yaşa kadar hiç hayatında zorluk çekmeyen ama bir anda bütün işleri ters tepen, tepetaklak olan insanlar vardır, hayatlar vardır. O zaman işte bu bitkileri seyretmek, gözlemek, onlara bakmak, yetiştirmek gerekiyor belki de. Çünkü bu çiçekler size ilham veriyor.
Ben böyle çiçeklerin kullanıldığı filmleri falan çok severim zaten. Leon geliyor hemen aklıma, Profesyonel. Sevginin Gücü diye mi çevrilmişti bizde? O bir seri katil… Değil yok, tetikçi olan Jean Reno ama onu hayata bağlayan bir saksının içinde bir çiçeği vardı mesela. Çok güzel, önemli bir metafordu o orada. Yalnız yaşayan ve insanları öldürerek hayatını geçindiren hayata bağlayan şey bir bitkiydi. Bilmiyorum ben böyle anlatınca belki çok kötü gelmiş olabilir kulağınıza ama filmi seyredin, seyretmediyseniz. Efsane bir filmdir. Ve gelelim Goethe’nin renk teorisine:
“Goethe’nin renk teorisine göre mavi, sarının tersine içinde karanlık bir şey barındırır. Mavi, gözde ‘tuhaf ve neredeyse tarifsiz bir etki’ bırakır. Mavi, ‘en yüksek duruluğuyla adeta çekici bir hiçliktir’. Harikulade bir ifade: çekici bir hiçlik. Mavinin ‘görünüşünde cazibe ve sûkûnetin karşıtlığı vardır’. Mavi her şeyden öte uzakların rengidir. Romantizmin bu rengini bu yüzden severim. İnsanın içinde bir özlem uyandırır.
Nasıl yüksek gökyüzünü ve uzak dağları mavi görürsek, önümüzdeki mavi bir yüzey de bizden uzaklaşıyor gibi görünür. Nasıl önümüzde hareket eden hoş bir nesneyi zevkle takip edersek, maviye de severek bakarız, bizim üzerimize geldiği için değil, bilakis bizi kendisine çekitği için.
Mavi baştan çıkarmanın, arzunun ve özlemin rengidir. O sarının tam tersidir. Ben sarıyı sevmem, çünkü o ışığa ‘en yakın renktir’. Çünkü gece insanıyım ben. Parlak ışıktan kaçarım. Kendimi gece karanlığında doğmuş gibi hissediyorum. Bu yüzden öğleye kadar uyurum. Aydınlık gölgeyi güneş ışğına tercih ederim. Sarı bana fazla neşeli ve kaygısızmış gibi geliyor. Benim rengim olmamasına rağmen yine de ona kış bahçesinde fazlaca yer veriyorum, çünkü düğünçiçeği ve sarı yasemin gibi birçok kış çiçeği sarı renkte açıyor. Sarıdan başka hiçbir renk kışa bu kadar bol ışık getiremez. Bu yüzden sarı aynı zamanda umudun da rengidir.”(s.32,33)
Bunları okurken gülümsememe engel olamadım. Yazarla aslında ne kadar farklıyız. Ben de böyle o güneşi, aydınlığı çok severim. Yazın insanı olarak tanımlamıştım hatta zamanında kendimi. Ama ben de bir yandan yazar gibi, sarıyı falan değil, maviyi çok severim. Mavidir benim en sevdiğim renk. Ama hiç maviyi böyle algılamazdım, algılamıyordum. Bende zaten biraz bu kavram kargaşası da var. Bazı şeylere farklı bakmam, bakmaya çalışmam, bilmiyorum belki biraz abartı da gelebilir size ama benim işte mavi çikolata hikâyem, gerçek de bir hikâye olduğu için… Ben de mesela o hikâyemi “Mavi umudun rengidir.” diye bitirmiştim. Ama burada güzel bir nokta daha var, kesinlikle gözünüzden kaçmasın: Benim rengim olmamasına rağmen yine de ona kış bahçesinde fazlaca yer veriyorum, diyor. Yani kesinlikle bir ayrım gözetmiyor ve o mavi çiçeklerin güzelliğine rağmen aralarına böyle sarı çiçekleri de -yaseminleri, düğünçiçeğini- ekmiş.
Çok güzel bir bahçesi var anladığım kadarıyla yazarımızın Almanya’da. Bölgesini falan da söylüyordu da şu an aklımda değil. 2016, 2017 yıllarından itibaren sanırım üç sene boyunca bakmış, uğraşmış o bahçeyle ilgili ve bu kitap da biraz öyle doğmuş. Yazarımızın felsefeyle olan bağı, en çok bu alıntıda sanırım anlayacağız onu:
“Doğanın harikulade döngüsü bizim için de geçerli olsaydı, bizim için de yeni bir başlangıç, gizemli bir gençleşme, bir yeniden diriliş mümkün olurdu. Biz neden giderek gücümüzü kaybetmek ve hiçbir geri dönüş olanağı olmaksızın yok olup gidene dek sürekli yaşlanmak zorundayız? Neden?
Mesela Noel gülü neredeyse ölümsüzdür, yeter ki onu rahat bırakın. Hareket etmeyi ya da yolculuğu sevmez. Belki de ölümlü olmamız, topraktan kopuk olmamızın, serbestçe dolaşabilmemizin, kendi ayaklarımızın üzerinde durabiliyor olmamızın ağır bedelidir. Özgürlük, aynı zamanda ölümlülüktür.”(s.54)
İnsan gerçekten bitkilere, çiçeklere imreniyor bir yerden sonra. Onların o her mevsim farklı durumlarına, sürekli kendilerini yenilemelerine. Ama yine o aynı çiçek mi? Belki de biz nasıl ölüyoruz, ardından çocuklarımız, torunlarımız geliyor onlar yaşamaya devam ediyor… Onun gibi düşündüm, onun gibi geldi bana biraz. Eğer arada bir bağ varsa, sonuçta o dökülen yapraklar da ölüyor ve sonra bir sonraki baharda yeşerenler belki de onun çocukları… Bilmiyorum. Hemen yazarımızın adının da anlamını öğrendiğimiz şu alıntıya geçelim:
“Gölgeyi seven çiçekleri özellikle seviyorum. Byung-Chul gerçi ‘parlak ışık’ demektir. Ama gölge olmadan ışık, ışık değildir. Işıksız da gölge olmaz. Işık ve gölge birbirlerinin ayrılmaz parçasıdır. Gölge, ışığı biçimlendirir. Gölgeler onun güzel hatlarıdır.
Yüksükotunun Latince adı Digitalis’tir. ‘Dijital’ sözcüğü Latince digitus, yani parmak sözcüğüne işaret eder, parmak da sayı saymaya. Dijital kültür, insanları küçültüp birer parmak-varlık haline getirdi. Dijital kültür sayı sayan parmağa dayanır. Ama tarih anlatıdır. O saymaz. Saymak tarih sonrası bir kategoridir. Ne tweetler, ne de enformasyon toplanıp bir hikâye oluştururlar. Timeline da bir hayat hikâyesi anlatmaz, bir biyografi değildir. Toplamsaldır, öyküleyici değildir. Dijital insan sürekli sayma ve hesaplamak için parmaklarını kullanır. Dijital dünya sayıyı ve saymayı mutlaklaştırır. Facebook arkadaşları da her şeyden önce birer sayıdır. ama arkadaşlık gerçekte bir hikâyedir. Dijital dünya toplamsal olanı, saymayı ve sayılabilir olanı bütünleştirir/totalleştirir. Hatta eğilimler bile like biçiminde sayılır. Öyküleyici olan, yoğun bir şekilde anlamını yitirir. Saymak her şeyi karşılaştırılabilir hale getiriyor. Performans ve yeterlilik sayılabilir şeylerdir. Günümüzde sayılabilir olmayan artık varlığını sürdüremiyor. Ama Varlık öyküleyicidir, anlatıdır, sayı değildir. Sayıda hikâye ve anımsama demek olan dil eksiktir.”(s.61,62)
Diyerek ne kadar güzel anlatmış. Dijitalin mesela parmaklardan geldiğini etimolojik olarak, hatta onlu sayı sistemini kullanmamızın iki elimizin ve toplamda on parmağımızın bulunmasından kaynaklandığını okumuştum daha önce farklı farklı yerlerde ama “dijital” üzerine hiç bu kadar güzel bir açıklama görmemiştim. Sayılara işte çok takılıyoruz bazen. Yaşa, günlere, aylara, yıllara… Ama o kadar önemli mi gerçekten? Yani ben mesela sayı odaklı bir insan olsaydım ne yazmaya devam edebilirdim ne bu podcaste. Hatta belki yaşam için bile aynı şey söylenebilir. Yaş olarak da birçok şeye geç kalmış gibi hissediyorum bazen. Ya birçok konuda belki ıskaladık hayatı, yetişemedik onun hızına. Ama öyle mi gerçekten? Niye sayı odaklı bakıyoruz ki?
Timeline dediği mesela, bu son Football Manager oyunlarının birinde, 2023'te falan olması lazım, yapmışlar böyle sezonu bitirdiğinde çizelgeyle çıkıyor hemen: Şu tarihte takımın başına geldin, şu yıl şu kupaları kazandın, bu yıl bu kupaları kazandın, şeklinde bir üç-dört yıllık -ne kadar oynadıysanız o kadar sürenin- zaman çizelgesini oluşturmuşlar. Ve onu öyle görünce o kadar bana boş geldi ki! Bu mu yani benim kazandığım şeyler? Sadece bir cümle, tarihe not düşülmüş. Halbuki onların o hikâyesi, her bir kupanın, her bir maçın… O kadar oynamışsın. Çünkü bu oyunlar gerçekten inanılmaz zaman istiyor insandan. Zaten o yüzden bıraktım. Biraz da bu beni soğutmuştu.
O çizelgenin yani hiçbir anlamı yok aslında. Hayatı da yani sadece skor odaklı, başarılar, kazanılanlar odaklı bakarsanız orada sadece birkaç cümle yazacak belli yılların karşısında. Ama bu, bu musunuz yani siz? CV’yi de ben o yüzden sevmem. Zaten kelime anlamı olarak da Hayat Yolu mu demekti? Öyle bir şeydi. Şu yıl şunları yaptım, bu yıl bunları yaptım. Şurada şu kadar çalıştım, şu mevkilerde. Bu yani insan hakkında ne kadar çok şey verebilir ki? Bazen bazı yerlerde iki sene çalışmanız başka bir şirkette belki on sene çalışmanıza bedel olabilir. Ya da bu kısa sürede ne yaptığınız, neler başardığınız… Bu sessiz istifa denilen şekilde belki sadece zaman doldurdunuz. Hiçbir şekilde işi sahiplenmediniz, görevlerinizi düzgün halledemediniz. Olan düzeni de bozdunuz ama oraya çöktünüz bir şekilde! Çalışıyormuş gibi göründünüz ve yıllarca çalıştınız. Artık şirket sizden kurtulmak amacıyla zorla gönderdi sizi ama kağıt üzerinde o bilgilerle bunu ölçemezsiniz. Neyse, neyse… Gelelim biz çiçeklerin isimlerine:
“Çok güzel, içinde kelime oyunları ve gizemler barındıran çiçek isimleri var: çayırgüzeli, unutmabeni, camgüzeli, hayalet orkide, dönbaba çiçeği, kaynanadili, ağlayan gelin, aşk merdiveni. Bütün çiçek isimlerini öğrenmek neredeyse imkânsızdır. Dünya üzerinde 250.000 çiçek çeşidi olduğu tahmin ediliyor. Bunların isimlerinin toplamı benim Almancadaki kelime haznemi katbekat aşacaktır.”(s.66)
Diyerek burada biraz içimize su serpmiş yazar ama tabii ki mütevazi davranıyor, çok çok fazla çiçekleri öğrenmiş. Bir bitki ansiklopedisi almış mesela daha gençliğinde hemen o çiçeklerin isimlerini öğrenmek için. Şimdi gerçi bir uygulamadan da bahsediyorlardı böyle resmini çektiğinde yazıyormuş ama şu an bilmiyorum ne kadar sağlıklı çalışıyordur. Ama çok daha iyi hale gelecektir tabii ki. Güzel şeyler bunlar. Ağaçların, çiçeklerin isimlerini bence de öğrenmek gerekiyor. Ama bir yandan da bu biraz beyhude de bir çaba yani 250.000 çiçek türünün ismini okuyamazsınız bile bırakın öğrenmeyi, ezberlemeyi. Ve gelelim kitabın arka kapağında da yazan ve o bahsettiğim dipnotların bir tanesi de yazıyor burada mesela onu da paylaşayım sizlerle:
“Bahçem beni bir şekilde Tanrı’ya inanan bir insan haline getirdi. Tanrı’nın varlığı benim için artık bir inanç meselesi değil, bilakis bir kesinlik, hatta apaçık ortada olan bir şey. Tanrı var, o halde varım. Dizlerimi korumak için aldığım sünger matımı artık ibadet için kullanıyorum. Tanrı’ya dua ediyorum: ‘Yarattıklarına, onların güzelliklerine övgülerimi kabul et. Teşekkürler. Grazie!’ Düşünmek teşekkür etmektir. Felsefe güzele ve iyiye duyulan sevgiden başka bir şey değildir. Bahçe en güzel iyidir, en yüksek güzelliktir, to kalon. (to kalon: Soyut ve somut güzellik, mutlak güzellik. Platon’un ünlü ‘ti esti to kalon’ güzellik nedir? sorusuna gönderme.”(s.104)
Diye not düşmüşler “to kalon” için. Ve de Grazie, o da İtalyanca teşekkürler demekti sanırım. Yazarımızın Napoli’de de bir evi var galiba. Orada da yaşıyor, İtalya’da ve Kore’de, Seul’de. Bu üç ülkede gidip geliyor ve tabii ki en çok özlediği, onu hayata bağlayan Almanya’daki o kış bahçesi.
Bu arada unutmadan şunu da belirtmek istiyorum. Kitap çok fazla bölümden oluşuyor ama son bölüm yetmiş sekizinci sayfadan başlıyor ve oradan sonrası artık dediğim gibi bir günlük niteliğinde. Zaten son bölümün başlığı da “Bir Bahçıvanın Güncesi”. Gerçi ondan sonra son iki sayfada “Resim Dizini” başlıklı bir bölüm de yer alıyor. Kitaptaki o çiçek resimlerinin simsiyah bir sayfanın üzerine beyaz renkle çizilmiş ve sayfanın üstünde çiçeğin Latince adı yazıyor. Altında da İngilizcesi ve ben tam Türkçesi de olsaymış diye bir eleştiride bulunacakken son iki sayfaya denk geldim. Orada kitaptaki bu çiçeklerin isimleri ve sayfaları yer alıyor -Türkçesi de yazıyor- güzel bir ekleme olmuş. Orayı da kitabı bitirdikten sonra es geçmeyin, tekrar bir bakın. Çünkü ben okurken o resimlere çok fazla dikkat edemedim. En son bitirince insan daha iyi bakabiliyor. Özellikle o “Kedi Fındığı” mıydı? Ne kadar güzel, ismini bile insan duyunca mutlu oluyor. Böyle bir çiçek varmış, hiç duymamıştım daha önce. Ve gelelim son alıntıma:
“Ben hiç kimse olarak uykuya dalmak isterdim, isimsiz biri olarak. Bu bir kurtuluş olurdu. Bugün bizler sadece egoyla meşgul oluyoruz. Herkes birileri olmak istiyor, herkes otantik olmak istiyor, diğerinden daha farklı olmak istiyor. Böylece birbirlerinin aynısı oluyorlar. Ben isimsizleri özlüyorum.
Heidegger ünlü Hümanizm-Mektubu’nda şöyle yazıyor:
Ama eğer insan bir kez daha Varlığın yakınına gelmek istiyorsa, öncesinde isimsiz olarak var olmayı öğrenmek zorundadır. Hem kamusal alanda görünür olmanın baştan çıkarıcılığını hem de kişisel olanın âcizliğini bilmelidir. İnsan, konuşmadan önce, Varlığın talebini duymalı ve bu talep karşısında çok az ya da nadiren bir şey söylemeye hakkı olduğu tehlikesini bilmelidir.
Bugün bizim söyleyecek çok şeyimiz var, iletişim kuracağımız çok şey var, çünkü biz birileriyiz. Biz hem sessizliği hem de susmayı unuttuk. Benim bahçem sessizliğin mekânıdır. Bahçede sessizlik yapıyorum.”(s.118)
Bu tekdüzelik, her şeyin birbirine benzemesi de bana Ceza’nın bir şarkısında geçen “Tek bir aranjör var gibi ülkede her şey aynı tatta ve de her şey aynı katta, çökmek üzeresiniz haberiniz olsun!” sözlerini hatırlattı. Çok güzeldi gerçekten bu kitap. Tekrar Zeliha Türk hanımefendiye teşekkür ediyorum buradan. Birçok arkadaşım mesela benim hangi kitapları seveceğimi, okuyacağımı, okuduğumda mutlu olacağımı bilmez, tahmin edemez zannediyorum. Ama işte sizin yazdıklarınızı okuyan insanlar daha iyi mi tanıyor acaba? O da ilginç bir durum. Bu isimsiz olmakla ilgili aslında anlatacağım bir hikâyem vardı ama şu an gelmedi aklıma. Belki onu da başka zaman, yeri gelirse anlatırım. Buraya kadar gelip zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder