21 Nisan 2025 Pazartesi

Pirinç Kuşu

  

Pirinç Kuşu, Lahana Gibi Giyinmek, Telefonları Fırlatmak, Yakılmak ve Üşümekten Yakınmak

Natsume Söseki’nin Pirinç Kuşu kitabından bahsedeceğim bugün sizlere. İçinde çeşitli öyküler barındıran ve yine Murakami raflarında gördüğüm ince bir kitap. Natsume Söseki’yi de çok duyuyordum, sürekli karşıma çıkıyordu ama hiç okumamıştım. Bu da ilk okuduğum kitabı oldu.

Press enter or click to view image in full size
Bu yazı kitap hakkında tat kaçıracak bilgiler (spoiler) içerebilir.

Üslubu hakkında da aslında çok fazla bilgi edinemedim bu kitapla. Nasıl bir dili var, neler anlatıyor, tarzı nedir? Çünkü bu biraz böyle otobiyografik öyküler. Öykü de denebilir mi? Biraz bana deneme gibi de geldi. İçindeki öyküler şunlar:

Kyoto’ya Vardığım Akşam, Pirinç Kuşu, Profesör Koeber, Profesör Koeber’in Vedası, Tuhaf Bir Ses, Mektup, Güz Başında Bir Gün.

Sel Yayıncılık’tan çıkan ve Türkçesi Özlem Mete’ye ait olan bu kitabı Ekim 2023 tarihli ilk baskısından okudum. Yeni de bir kitap yani aslında. Gerçi ne kadar yeni denilebilir? 2023 falan çok yeni gibi geliyor bana. Okurken oraları falan o kadar güzel tarif etmiş ki yazar, pirinç kuşu nasıl bir şey diye merak ettim hemen bir aradım. Çok güzel gerçekten, o minicik, biraz böyle serçeye de benziyor ama renkli işte. Beyaz, siyah böyle değişik renkleri de var. Pirinç tarlalarına falan saldırıyormuş galiba. Onlarla besleniyormuş o yüzden Japonca’da pirinç kuşu adı veriliyormuş. Daha değişik bir adı da var yoksa, Latince ismiydi galiba. Ve kitaptan bir o Kyoto’ya Vardığım Akşam’dan alıntım var, bir de Pirinç Kuşu’ndan.

“Döşeğin rahatlığına diyecek yoktu ama üzerime örttüğüm iki kat yorganla birlikte altıma serili iki kat şilte hepi topu yer yatağı olduğu için Tadasu Ormanı’nın rüzgârı buz gibi, omuzlarıma omuzlarıma esiyordu. Arabada üşümüştüm, hamamda üşümüştüm ve sonunda yatağa girdiğimde bile üşüyordum, artık bu kadarı da fazlaydı. Ev sahibinden Kyoto’da kollu gecelikler yapılmadığını öğrenince, burasının insanı üşütmeye ant içmiş bir yer olduğuna kanaat getirdim.”(s.13)

Ben de çok üşüyen bir insan olarak bu kitabı okurken yazara ısındım. Böyle kendim gibi üşüyen insanları görünce neden bilmiyorum, mutlu oluyorum ve aramızda bir bağ kuruyorum.

Bir de üşümeyen insanlar var — en soğuk havalarda bile tişörtle geçenler. Onlara hep imreniyorum. Öyle olmak isterim ama olamıyorum. Ben en ufak bir rüzgârda hemen hapşırmaya başlarım, vücut alarm verir.

Bunun nedenini annem bir keresinde açıklamıştı. Çocukken komşular sürekli “Niye bu kadar kat giydiriyorsun bu çocuğa?” diye kızarlarmış. Annem beni lahana gibi, üst üste katlar halinde giydirirmiş hep. Hırka üstüne hırka, üstüne yelekler, şapkalar… Böyle kocaman şapkalar. Birkaç fotoğrafım da var gerçekten — kendimden çok fazla kat giyinen halimle.

Şimdi hâlâ bazen öyle giyiniyorum. Tişört üstüne gömlekler, gömlek üstüne hırkalar, yelekler, ceketler… Bitmiyor yani. Çok çabuk sıcağa da gelemem aslında. O zaman da çıkartıyorum üstümden. Ama soğuk benim için çok zor bir şey. Hemen ellerim, dudaklarım çatlıyor.

Anadolu’da sınırlı sürede yaşadığım zamanlarda bile o Revan filmlerindeki gibi karlı manzaralar yoktu. Ondan diyorum “ben güneş enerjisiyle çalışan, yazın insanıyım” diye.

Kolsuz geceliklerin yapılmaması da ne demek? Kyoto’da Allah’ım! Yoksa onlar da giyerler aslında bu Japonlar. Bayağı da giyerler. O kimonolarının kolsuz hali herhalde, ama gece uyurken biraz serin olması gerekiyormuş. Ben üşürsem çok uyuyamam zaten. Bir zıtlık var burada da.

Ondan sonra gelelim şu Pirinç Kuşu hikâyesine. Bütün bir sayfayı neredeyse aldım burada. Evet, biraz o yazarlık bağı koptu — demeyeyim de, çok anlayamadım. Belki çeviriden kaynaklıdır. Okuyayım bitireyim, bir de sizin görüşünüzü alayım bakalım. Siz ne düşüneceksiniz?

“Kafesin kış güneşinde kızarmış tabanına baktım. Boşalmış yemliğe baktım. Boşuna köprü kuran iki tüneğe baktım. Sonra da onların altında yatan kaskatı pirinç kuşuna baktım.
Eğildim, kafesi kucaklayıp kaldırdım. Sonra çalışma odama götürdüm. On tatamilik odanın tam ortasına koyup karşısına saygıyla oturdum, kafesin kapısını açtım, kocaman elimi içeri sokup pirinç kuşunu avucumun içine aldım. Yumuşacık tüyleri soğumuştu.
Yumruğumu kafesten çıkarıp parmaklarımı açtığımda pirinç kuşu avucumda kıpırtısız duruyoru. Elimi o şekilde açık tutarak bir süre ölü kuşa baktım. Sonra onu yavaşça minderin üstüne koydum ve hışımla elimi çırptım.
On altısına basacak hizmetçi kız, buyurun, diyerek emrimi dinlemek üzere elleri yerde eşikte diz çöktü. Birden minderin üstündeki kuşu alıp kızın önüne fırlattım. Kız başını önüne eğmiş, gözlerini yerden ayırmadan susuyordu. Bense, yemini vermediğniz için sonunda öldü, diyerek hizmetçi kızın yüzüne ters ters baktım. Buna rağmen kızın ağzını bıçak açmıyordu.
Masama dönüp Miekichi’ye bir pusula yazdım. ‘Evdekiler yem vermediği için pirinç kuşu sonunda öldü. Zavallı bir hayvanı kafese koymak yetmezmiş gibi, yemini verme görevini bile yerine getirmemek zalimliğin daniskası,’ şeklinde bir şikâyetti.
Bunu postala da gel, şu kuşu da al götür, dedim hizmetçi kıza. O da bana, nereye götüreyim, diye soruyla karşılık verdi. Nereye istersen oraya, diye bağırınca korkup kuşu mutfağın oraya götürdü.
Az sonra bizim çocuk arka bahçede, kuşu gömeceğim, gömeceğim, diye yaygara koparıyor, bahçe işleri için tuttuğum bahçıvan da ona, küçükhanım burası iyi mi, diye soruyordu. Bense hiçbir ilerleme kaydedemeden çalışma odamda kalem oynatıyordum.”(s.30)

Bu kuşla çok güzel bir bağ kuruyormuş karakter. Aslında başta kuşun bir “çı çı” diye ötüşü varmış. Başlarda “çiçi” diye ötüyormuş. O sesi duyduğunda çok seviniyormuş.

Sonra evden birkaç günlüğüne ayrılmak zorunda kaldığında, geldiğinde bu manzarayla karşılaşıyor. Haklı da bir yandan: “Niye bakmıyorsunuz bu kuşa? Bahçe de var, hizmetçiler var… Nasıl bir sorumsuzluk bu? Kuşun sesini bile mi duymadılar?”

Bir yandan da bu hayvanları “bakma” adı altında kafeslere tıkmamız ne kadar doğru, onu da bilmiyorum. Ama bakıyorsak da en azından düzgün bakmamız lazım. Susuz, yemsiz bırakmamak gerekiyor. Çünkü ne yapsın bu hayvan? Orada zaten sana mecbur — zalimliğin daniskası hakikaten.

Ama orada kızarken o kuşu alıp fırlatması da bana çok tuhaf geldi. Nasıl fırlatıyorsun onu? Bir şeyleri fırlatmak… Eskiden telefon falan fırlatılırdı. Tuş telefonu zamanında duvarlara atılır, parçalanırdı. Dizilerde de çok olurdu. Artık mesela on binlerce, yüz binlerce lira verilen telefonları öyle atan görmüyorum. Ama eskiden de bana çok itici gelirdi bir şeyleri öyle fırlatmak.

Ben de maalesef gençliğimde kalemler, silgiler falan attığım oldu öğrencilik zamanlarında. Onlar çok tehlikeli — birinin gözüne gelecek bir şey olabilir. Hadi onları geçtim, nimet zaten atılmaz. Canlı bir şeyi tahayyül bile edemiyorum. Tamam kuş öldü ama o da atılmaz. Nereye fırlatıyorsun? Belki sinirlidir ama neyse.

Sonra en azından kızı varmış, o gömmek istiyor. Bu da Harry Potter’da Harry’nin Dobby’yi gömmesi gibi. Gömmek aslında ne kadar son bir vefa borcu gibi bir şey. Önemli bir ayrıntı bu.

Yakılmak isteyen insanlar da var. Şimdi tabii tepki de toplamayalım ama havayı da kirletiyorsun. Toprağa karışıp o ekolojik dengeye bari bir katkın olsun, öbür tarafa inanmıyorsam bile. Hele bir de Ganj’e yakılıp atılanlar… Onlar bunu ibadet adı altında hem nehir suyunu zehirliyorlar, havayı zehirliyorlar, kirletiyorlar. Çok büyük bir problem bu aslında. Ama bunu ibadet adı altında yaptıkları için onlara da nasıl anlatacaksın bunun yanlış olduğunu? Gerçekten karışık bir durum.

Problemin özü: Ölülerin gömülmesi lazım ve hayvanlara da yem, su eksik etmemek lazım. Böyle evcil hayvanlara özellikle bakmak lazım. Diğerlerinin doğal ortamında yaşayabilmesi için. Ama biz kendi türdaşlarını katleden insanlar olarak, insana bile yaşam hakkı vermiyoruz ki, hayvanı geçtim.

Natsume de böyle bir adammış demek. Bu öyküleri hikâye gibi değil de daha çok kişinin anıları gibi okunabilir belki. Pirinç Kuşu çok güzel bir hikâyeydi. En azından o mutlaka okunmalı.

Natsume Sōseki’yi sevenler varsa aramızda, bana önerebileceği “şu kitabını mutlaka oku” diyeceği kitapları yorum olarak yazabilirsiniz. Onlara da öncelik verebilirim. Çünkü merak ettim yazarı. Sadece bu hikâyeyle kalmayalım. Japon edebiyatı önemli.

Buraya kadar beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim. Yine kısa bir kitaptan, kısa bir bölüm. Bundan sonra böyle haftada bir bölüm, en azından kısa kitaplardan yapmaya çalışacağım. Hem dinlemesi daha kolay olur, hem benim için de daha kolay oluyor.

Zaten böyle başlamıştım aslında da sonra araya o seriler, Dune’lar, Harry Potter’lar falan girince önce kaçmıştı. Bir de bunları anlatıyorum böyle bazen. “Bunları niye anlatıyor?” diyorsunuz belki. Neyse, belki keserim bunları diyorum da, onu kesmek de ayrı bir iş. Çünkü ben sadece boşlukları atıyorum. Çok kesip-biçme işlerine girişmiyorum, girişemiyorum. Daha zor oluyor.

Yarın bir gün belki bir ekiple, bana yardımcı olabilecek insanlarla çalışırsam o zaman olabilir. O zaman ses de güzel olur, gürültüler de olmaz ama bunlar hep zaman işi. Şu an ben de o Pirinç Kuşu gibi tek başımayım. Yemeğimi suyumu verirlerse hayatta kalmaya çalışıyorum. O zaman sesim çıkıyor ama vermediklerinde böyle kendi kendimize mırıldanıyoruz.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder