Mösyö İbrahim ve Kuran’ın Çiçekleri, Babadan Çalmak, Her Gün Bir Soru, Gülümsemek ve İki Resim Arasındaki Yedi Fark
Eric-Emmanuel Schmitt’ten okuduğum ilk kitap bu oldu: Mösyö İbrahim ve Kuran’ın Çiçekleri. YouTube’da severek takip ettiğim Zeynep ile Zülfikar kanalında görmüştüm bu kitabı ve merak edip aldım hemen. Çünkü çok güzel anlatmışlardı orada ve sadece 55 sayfa olması beni biraz cezbetti diyebilirim.

Ben bu kitabı Doğan Kitap’ta Şubat 2025 tarihli üçüncü baskısından okudum. Fransızca aslından çeviren Bahadırhan Bozkurt da çok güzel bir iş çıkartmış diyebilirim. Çok kolay okunuyor ve bir çırpıda bitiriyorsunuz kitabı. Yazarın dört kitabı daha çıkmış aynı yayınevinden ve bir tanesini daha gözüme kestirdim: Şişmanlayamayan Sumocu. Sadece ismiyle bile benim merakımı celbetti diyebilirim. Celbetti mi denir ona, ondan da çok emin değilim o yüzden bir an evvel kitaba geçmek istiyorum.
Kitap öyle bir cümleyle başlıyor ki, burada okumayı geçtim, bahsetmek bile istemiyorum. Bir an dedim acaba bana yanlış kitabı mı gönderdiler. Çünkü geçenlerde o da geldi başıma. Bayağı da ünlü, şimdi adını söylesem hepinizin bileceği bir yayınevi sipariş ettiğim kitap stoklarında olmadığı için bambaşka bir kitap göndermişlerdi sağ olsunlar. Yani bu nasıl bir hizmet anlayışı anlamadım gerçekten. İnsan bari aynı yazardan başka bir kitap gönderir ya da ne bileyim, benzer tarzda bir kitap yollar. En azından öncesinde bir arar, mail atar, haber verir bir şekilde bu kitap elimizde yok falan der. Bunu yapsalar zaten iptal de etmezdim ama bunların hiçbirini yapmadan hiç alakasız bir kitap gönderdikleri için iade ettim ben de. Ama en azından kargo için uğraştırmadılar, gelip kapıdan aldılar ama sonra araya bayram falan da girmişti, alacağım kitapla arama bir ay daha girdi yani.
Şimdi niye anlatıyorum bunları hiç bilmiyorum. Ama kitap almakla ilgili yine liseden bir anım var hiç unutmadığım. Benim de zamanında babamdan para isterken “Kitap alacağım” dediğimde tutarı ne kadar olursa olsun bir gün sonra cebinde olmasa bile borç-harç bir şekilde bulur verirdi bana o parayı. Tabii gerçekten de kitap alıyordum o paralarla. Bizden böyle özellikle İngilizce kitapları çok istiyorlardı, yanında cd leri falan oluyordu, orijinal oxford, cambride yayınları falan, bayağı da pahalı olurlardı. İşte bir gün o kitaplardan birini almaya benim bir arkadaşla gitmiştik de o da satıcıdan kitabın neredeyse iki katı kadar fiş sormuştu, verebilir misin diye. Ben de bir anlam verememiştim bu yaptığına ama sonra öğrendim tabii sorunca. Meğer bizim bu arkadaş babasından sürekli böyle para istediği için babası da fiş istiyormuş mutlaka. O zaman kendimi onun yerine koymuş ve kötü hissetmiştim. Babam bana böyle güvenmese, bunu kolayca hazmedemezdim ben. Ama işte sonra da arkadaşımın bu yaptığını görünce de dedim ki sen çakalsın belki ama haberin yok, oğlun daha çakal. Yani insanlara güvenmek zorundayız bir şekilde. Kimseyi sürekli kontrol edemezsiniz ve ilişkiye bir kere o şüphe girerse artık geri dönüşü yoktur bunun.
İşte böyle güvensiz bir ilişki kitaptaki karakterimizle babası arasında da var maalesef. Moise yani daha on bir yaşında küçük bir çocuk ama o yaşta büyümek zorunda kalmış ve babası tarafından yok sayılıyor gibi bir şey. Annesi zaten o doğduğunda terk etmiş onları, her türlü kötülüğe maruz kalmanın eşiğinde, yoksulluk içinde tek başına hayatta kalma mücadelesi veren bir çocuk, babasına olan öfkesini mahallenin bakkalı olan Mösyö İbrahim’den çıkartıyor:
“Benden şüphelendiği için babamı cezalandırıp ondan çalmaya başlayınca, Mösyö İbrahim’den de çalmaya başladım. Biraz utanıyordum ama utancımla başa çıkmak için tam parayı ödeyeceğim esnada kendi kendime sadece şunu düşünmeye çalışıyordum:
Ne de olsa bir Arap!
Her gün, gözlerimi Mösyö İbrahim’inkilere dikiyordum ve bu bana cesaret veriyordu.
Ne de olsa bir Arap!
‘Ben Arap değilim Momo, Altın Hilal’den geliyorum.’
Aldıklarımı alelacele topladım ve sersemlemiş şekilde kendimi sokağa attım. Mösyö İbrahim düşündüklerimi duymuştu! Eğer düşündüklerimi duyabiliyorsa, onu dolandırdığımı da biliyordu belki de.”(s.10)
Hayatın sillesini yemiş ve çok erken yaşta büyümek zorunda kalmış olmasına rağmen Moise -ya da Mösyö İbrahim ona taktığı isimle söyleyecek olursak, Momo- aslında ne kadar da naif bir çocuk görüyor musunuz? İşte buradan sonra başlıyor hikâyemiz ve her gün bir soru sorarak Mösyö İbrahim’le arkadaş oluyorlar. Bir sorudan ne olacak ki demeyin, babası tarafından yok sayılan ve doğru dürüst arkadaşı da olmayan kimsesiz küçük bir çocuk için o bir soruluk muhabbet bile bir hazine değerinde aslında. İşte soruların birinden sonra artık dostlukları da başlıyor ve ilk hayat derslerini ondan alıyor:
“‘Ben Arap değilim Momo, Müslümanım.’
‘Eğer Arap değilseniz o halde niçin size sokağın Arabı diyorlar?’
‘Arap demek Momo, ‘sabahın sekizinden gece yarısına kadar, pazar günü dahil açık bakkal’ demektir.’
Sohbet böylece sürüp gitti. Günde bir cümle. Vaktimiz vardı. Onun vakti vardı çünkü ihtiyardı, benim de vardı çünkü gençtim. Ve günaşırı bir kutu konserve çalıyordum.”(s.11)
Geçenlerde bir podcastte de duymuştum, marketlerden en çok çalınan şey ton balığı konserveleriymiş ve personeller de çoğu zaman göz yumuyorlarmış bunlara. Niyazi Gül vardı Ata Demirer’in bir tiplemesi, “Bana da pek inandırıcı gelmedi” derdi böyle hayvanlar hakkında acayip bilgiler verdikten sonra. Bu da bana pek doğruymuş gibi gelmedi ama mesele o değil zaten. Mösyö İbrahim gerçekten insanın tanışması gereken, farklı bir karakter. Öyle kırk, elli sayfada anlatılacak birisi değil yani. Ama o da az değil hani, şu diyaloğa bakın mesela:
“‘Mösyö İbrahim! Karınız ve Brigitte Bardot ile bir gemide olduğunuzu hayal edin. Gemi batıyor. Ne yapardınız?’
‘Bahse girerim, karım yüzme biliyordur.’”(s.13)
Bu arada bu kitap sinemaya da uyarlanmış, arka kapakta yazdığına göre. Ama ben seyretmedim ve seyredeceğimi de sanmıyorum. İzleyecek olsam da en çok bu sahneye dikkat ederdim, şu an en çok orayı merak ediyorum acaba nasıl çekmişler diye ama muhtemelen Beni Asla Bırakma’da olduğu gibi o sahneyi hiç koymamış da olabilirler. Bazen bir kitabı beğendiyseniz daha da üzerine gidip filmini falan seyretmemek gerekiyor bence. Tadında bırakmalı bazı şeyleri. Abartmamak lazım yani. Gerçi burada Mösyö İbrahim abartıyor biraz, o kadından bir şişe su için biraz da flört ederek abartılı bir para istiyor ve şaşkınlıktan küçük dilini yutan Momo’ya bakın nasıl bir cevap veriyor:
“‘Eh, Momocuğum, benden arakladığın konservelerin parasını çıkarmam gerek.’
İşte o gün arkadaş olduk.
Gerçek şu ki, o günden sonra konservelerimi gidip başka yerden aşırabilirdim ama Mösyö İbrahim bana yemin ettirdi.
‘Momo, eğer çalmak zorundaysan gelip benim evimden çal.”
Böyle okuyunca, ne kadar güzel geliyor değil mi kulağa? Çocuğa sahip çıkan babacan bir adam, her şeye rağmen ona bir şekilde doğru yolu göstermeye çalışıyor. Ama ilaçların bile yan etkisi vardır ya hani -çok severim ben bu örneği o yüzden çok sık kullanırım- burada da Momo bir yol ayrımına geliyor ve bakın bunu ne kadar ustalıkla anlatıyor yazar:
“Tüyler ürpertici ve baş döndürücü bir şey yapmaya başlamıştım: Mukayese. Babamın yanındayken artık hep üşüyordum.”(s.15)
Kıyaslamak için hiç daha önce bu kadar güzel bir betimle okumuş muydunuz? Belki benzer şeylere denk gelmişsinizdir tabii, şimdi amacımızdan sapıp onları da kıyaslamayalım. Ben zaten bir şeyleri kıyaslamayı hiç sevmem. Çocukken de dergilerde, gazetelerde falan olur ya hani bulmaca sayfalarında, iki resim arasındaki yedi farkı bulun gibi şeyler. Onlara da gıcık olurdum çünkü bazen beşte, altıda falan kalırdım ve bulamazdım kalanları. O oyunlar benim için işkenceye dönerdi o zaman çünkü bırakamazdım bir türlü, illa bulmam lazım sanki. Sonra baktım ki bu iş bana göre değil, çünkü gerçekten bazen o sayı kadar fark olmuyordu diyeceğim geliyor hâlâ. Hatalı olabiliyor yani o resimler. Boşu boşuna zaman kaybı hep. Ben de bir şekilde kendime bir ders çıkardım buradan ve sanki sigarayı bırakırmış gibi o bulmacaları çözmeyi bıraktım. Ama tabii orada kalmadım, bunu da biraz abarttım ve kendime bir hayat dersi de çıkardım oradan. Hayatımdaki başka şeyleri kıyaslamayı da bıraktım. O günden beri kafam o kadar rahat ki! Herkesin ve her şeyin yerinin ayrı olduğunu düşünürüm ve kendimi sadece kendimle kıyaslarım. Başka kimseyi hayatımın hiçbir alanında rakibim olarak görmüyorum. Dünden birazcık bile daha iyi olsam yetiyor bana. Hatta ne yetmesi, o zaman o kadar iyi hissediyorum ki, değmeyin keyfime!
Bakmayın siz benim burada sürekli güldüğüme, beni pek tanımayanlar hiç gülmediğimi, çok ciddi olduğumu söylerler hep. Gerçi bana hiç böyle bir soru soran olmamıştı ama “Mahkeme duvarı gibi yüzün var” demişlerdi bir keresinde. Tatlı Hayat’taki Haluk Bilginer gibi “Buna inanabiliyor musunuz?” diye bağırasım geliyor şimdi ama neyse…
“‘Sen neden hiç gülümsemiyorsun Momo?’ diye sordu Mösyö İbrahim.
İşte bu soru gerçek bir yumruktu, hatta bir çifte gibiydi, hazırlıklı değildim.
‘Gülmek zengin insanların şeyidir, Mösyö İbrahim, benim imkânım yok.’
Beni sinir edip canımı sıkmak için gülümsemeye başladı.
‘Sen benim zengin olduğumu mu sanıyorsun?’
‘Kasanızda her zaman para var. Bütün gün bu kadar para toplayan başka birini tanımıyorum.’
‘Paralarla aldığım malların parasını ve kirayı ödüyorum. Ay sonunda bana pek az para kalıyor, sen de biliyorsun.’
Sanki damarıma basmak istiyor gibi daha da fazla sırıtmaya başladı.
‘Mösyö İbrahim, zengin insanların şeyi dediğim, gülmek yani, mutlu insanların şeyidir demek istiyorum.’
‘İşte orada yanılıyorsun. Asıl gülümsemek insanları mutlu eder.’”(s.17)
Bu bilginin doğruluğu hakkında saatlerce araştırma yapabilir ve onlarca tez okuyabilirsiniz. Hatta kesin belgeseller falan da vardır. Onları da bulun seyredin isterseniz ama şu diyalog kadar akılda kalıcı olur mu, bilmiyorum. Bu podcastleri yapalı bir seneyi geçti belki ama ben düzenli olarak kitaplar hakkında beş yıldır yazılar yazıyorum aslında ve gülümsemenin, tebessümün gücüne dair ne zaman böyle güzel cümleler görsem mutlaka paylaşmaya çalışıyorum. Kimbilir bu kaçıncı olmuştur yani artık. Yine de bence bir laboratuvara girip yüzlerce deney yapmaktansa oturup sadece bu kitabı, sırf şu sayfadan itibaren bile okumaya başlasanız daha etkili olur sizin için. Bence yani ya da en azından benim için diyeyim.
Şimdi paylaşıp paylaşmamak konusunda kararsız olduğum bir bölüm var. Hem ağır spoiler içeriyor hem de biraz sert bir bölüm. Eğer kitabı okumadan geldiyseniz buraya kadar ve beğendiyseniz, yakın bir gelecekte okumayı planlıyorsanız daha sonra devam edin isterseniz çünkü ben dayanamayıp okuyacağım:
“Bir sabah, polis kapıya vurmaya başladı. Tıpkı filmlerdeki gibi bağırıyordu:
‘Açın! Polis!”
Kendi kendime, tamam, dedim, buraya kadar. Çok yalan söyledim. Beni tutuklayacaklar.
Üzerime bir şey geçirdim ve bütün kilitleri açtım. Hayalimde canlandırdığım gibi kötü niyetli görünmüyorlardı, hatta içeri girmek için nazikçe izin istediler. Şu bir gerçek ki ben de hapishaneye gitmeden önce giyinmeyi tercih ediyordum.
Salona geçtiğimizde komiser elimden tuttu ve usulca konuştu:
‘Oğlum, maalesef size kötü bir haberimiz var. Babanız öldü.’
Beni hangisi daha çok şaşırtmıştı bilmiyorum, babamın ölüm haberi mi, yoksa komiserin nezaketi mi? Sonuçta koltuğa yığılıp kaldım.
‘Marsilya yakınında kendini bir trenin önüne atmış.’
İşte ilginç bir şey daha: Bunu yapmak için ta Marsilya’ya gitmek! Her yerde tren vardı. En çok da Paris’te. Şurası muhakkak ki babamı hiçbir zaman anlayamayacaktım.”(s.34)
Hiç endişelenmeyin, ilginçtir ki buradan sonra kitap daha da güzelleşiyor. Özellikle Momo’nun annesi geri geldikten sonra. Ama kadın daha doğduğunda terk ettiği için çocuğunu tanıyamıyor bile. Ve bundan bile bir eğlence malzemesi çıkarmayı başarıyor Momo. Bu arada bu kadar çok Momo demişken, yine çok sevdiğim bir kitap olan Michael Ende’nin Momo’sundan da bahsetmezsek olmaz. Podcast bölümüm yok onunla ilgili ama bir yazı yazmış olmam lazım Medium’da. Yoksa okuyalı beş seneden fazla mı oldu acaba? Onu da hiç hatırlamıyorum şimdi ama neyse, diyeceğim o ki o da çok güzel bir kitaptır. Mutlaka okuyun, okutun.
“İşe güce dalmış da farkında değilmiş taklidi yapıyordum.
Hafifçe gırtlağını temizleyip öksürdü.
Şaşırmış gibi yaptım:
‘Birini mi aradınız?’
‘Moise’i arıyorum’ dedi annem.
Sanki boğazından geçmiyormuş gibi, bu ismi söylerkenki sıkıntısı tuhaftı.
Biraz dalga geçmenin keyfini çıkardım.
‘Siz kimsiniz?’
‘Ben onun annesiyim.’
Zavallı kadın, onun için üzülüyordum. Kafası karışık görünüyordu. Buraya kadar gelmek için kendisiyle ciddi bir mücadele vermiş olmalıydı. Delici bakışlarla bana bakıyordu. Yüz hatlarımın şifresini çözmeye çalışıyordu. Korkuyordu. Çok korkuyordu.
‘Ya sen? Sen kimsin?’
‘Ben mi?’
Dalga geçmek istiyordum. İnsan aynı ruh halini koruyamıyordu, özellikle de on üç sene sonra.
‘Benim adım Momo.’
Yüzü düştü.
Eğlenerek ekledi:
‘Muhammet’in kısaltması.
Yüzü benim süpürgeliklerin renginden bile daha fzla soldu.
‘Öyle mi? Sen Moise değil misin?’
‘Hayır, karıştırmayın madam. Ben. Muhammet’im.’
Bir şey söyleyecek oldu, vazgeçti. Yutkundu. Ancak kırgın değildi.
‘Peki, burada adı Moise olan bir çocuk yok mu?’
İçimden şöyle cevap vermek geliyordu: Bilmiyorum, annesi olan sizsiniz, sizin bilmeniz gerekir. Ama son anda kendimi tuttum, çünkü genç kadın güçlükle ayakta duruyor gibi görünüyordu. Onun yerine, kendini daha iyi hissedeceği küçük, şirin bir yalan söyledim.
‘Moise, gitti, madam. Burada olmaktan bıkmıştı. Güzel anıları yoktu.’
‘Öyle mi?’
Bana inanıp inanmadığını merak ediyordum. İkna olmuş gibi görünmüyordu. Belki de o kadar saf değildi, yani.”(s.37,38)
Vay be, ben de hızımı alamadım, neredeyse bir kere daha okuyacağım burda bütün kitabı. Ama çok güzel değil mi yoksa ben mi abartıyorum? Kitabın sonu da bir harika ama merak etmeyin o kadar da değil, sadece şu satırları da paylaşıp hemen gideceğim ben de:
“Paris’e dönünce, Mösyö İbrahim’in her şeyi öngördüğünü fark ettim. Beni medeni bağlaırmdan kurtarmıştı. Yani özgürdüm. Tüm parasını, bakkalını ve Kuran’ını bana miras bırakmıştı.
Noter gri renkli zarfı bana uzattı, ben de eski kitabı dikkatlice zarftan çıkardım. Nihayet Kuran’ın içinde ne olduğunu öğrenecektim.
Kuran’ının içinde iki kurumuş çiçek ve arkadaşı Abdullah’ın bir mektubu vardı.”(s.53)
Ve hemen iki sayfa sonra da bitiyor zaten, bence hem çok duygusal hem de insanı gülümseten muhteşem bir final. Başlarken beni bu kadar korkutup da sonunda bu kadar mutlu eden başka bir kitap olmamıştı uzun zamandır. Herkesin kendinden bir şeyler bulabileceği bir hikâye olduğunu düşünüyorum ben ve bu kadar az sayfada bu kadar çok şey anlatmak inanın hiç kolay değil. Ve bu kitapla tanışmamı da sağlayan Zeynep ve Zülfikar kanalından Zülfikar Bey’e de tekrar teşekkür edeyim buradan. Sayesinde yine güzel bir kitap daha okumuş olduk. Sizlere zaten minnettarım. Buraya kadar gelip vakit ayırdınız.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder