Kitaplar ve Sigaralar, Mesleklerin İç Yüzü, Hata Yapan Programlar, Seçme Özgürlüğü ve Hiç Değişmeyen Bilim
George Orwell tarafından yazılan Kitaplar ve Sigaralar isimli Levent Konca’nın çevirdiği bu deneme kitabını Sel yayınlarının Ağustos 2013 tarihli ikinci baskısından okudum.

Yüz yirmi sayfadan oluşuyor bu kitap ve hemen alır almaz içindekilerden Kitaplar ve Sigaralar isimli denemesini okudum. Sonra kaldı öyle. Bu kadar kısa olmasına rağmen çok zor bitirdim ben bu kitabı. Zaten bütün alıntılarım da hep başlardanmış çünkü içindekiler kısmında — birazdan anlayacaksınız — sadece ilk üç-dört bölüm benim ilgimi çekti. Gerisi biraz sıkıcıydı. Açıkçası işin içine siyaset girince, yoksulluk, parasızlık, o eski günler vesaire… Çok bana hitap etmedi. Ama diğer denemelerde tam benlikti. Yani onları da böyle merakla okudum. O yüzden hemen içindekileri paylaşayım size:
Kitaplar ve Sigaralar
Kitapçı Anıları
Bir Kitap Eleştirmeninin İtirafları
Yazının Korunması
Ülkem Sağ mı, Sol mu?
Yoksulların Ölümü
Ne Günlerdi!
Evet, kitaba adını da veren Kitaplar ve Sigaralar’da bayağı tüm hayatı boyunca aldığı kitapların maliyetini çıkartıyor. Adeta bir maliyet muhasebesi yapar gibi bir hesap kitap yapıyor yani. Sonra onları sigarayı harcadığı parayla kıyaslıyor ve tabii ki o kadar büyük rakamlar da çıkmıyor ortaya ve denemeyi de şöyle bitiriyor:
“Bu rakamlar tahmini; dilerim birileri bu rakamları benim yerime düzeltir. Ancak şayet tahminlerim doğruya biraz olsun yaklaşıyorsa bile bu, neredeyse yüzde yüzü okuryazar olan ve ortalama insanın sigaraya bir Hint köylüsünün tüm geçimi için sahip olduğundan daha fazla para harcadığı bir ülke için gurur duyulası bir tablo değil. Ve kitap tüketimimiz bu kadar düşük olmaya devam ederse, en azından bunun nedeninin kitapların satın alındıkları ya da ödünç alındıklarında çok pahalı olmalarında değil okumanın köpeklere, sinemaya ya da pub’ a gitmekten daha az heyecan verici bir meşgale olmasında yattığını itiraf edelim.”(s.12)
Evet, örnekler okurken bana da değişik gelmişti. Köpeklere, sinemaya derken? Pub’a gitmek? Heyecan verici mi Orwell? Sorarım sana. Bilmiyorum, olabilir ama yani kitap okumak herkese hitap etmiyor gerçekten. Mesela ısrarla filmini bekleyenler olur. Bir kitabı duyduklarında hemen filmi var mı falan diye sorarlar. Bu da tercih meselesi diyelim, çok o tartışmalara girmeyelim çünkü bir kazananı olmuyor onların.
Ve kitapçı anları… Onları da hiç almamışım. Unuttum mu yoksa, buna şaşırdım şu an. Kitapçıda çalışmış olması, bunu bilmiyordum ben ve sonradan herhâlde eleştirmen de olmuş mu? Kitap eleştirmenliği de mi yapmış? Çok emin değilim bunlardan ama sanki yapmış gibi anlatmış.
Ben de mi burada acaba kitap eleştirmenliği yapıyorum diye tedirgin etti beni de. Çünkü hiç hiç öyle göründüğü gibi hoş bir meslek değil — anladığım kadarıyla — ama okurken dedim yani yok, benim yaptığımın eleştirmenlikle de bir alakası yok. Zaten böyle bir şey de yapmak istemezdim.
“Herhangi bir eleştirmene — diyelim ki, yılda en az yüz kitap eleştirisi yazan birisine- bu karakteri ve alışkanlıklarını betimleyişimi dürüstçe tekzip edip edemeyeceğini soranın. Her halükarda yazarların tümü daha çok bu tür insanlardır; ama uzun süre boyunca gelişigüzel yapılan kitap eleştirmenliği iyice nankör, sinir bozucu ve tüketici bir iştir. Kısa bir süre sonra göstereceğim gibi değersiz kitapları övmeyi içermekle kalmaz, kendiliğinden duygular uyandırmayan kitaplar hakkında tepkiler icat etmek anlamına da gelir. Eleştirmen ne kadar bıkkın olursa olsun, mesleki açıdan kitaplarla ilgilidir ve her yıl çıkan binlercesinin arasında muhtemelen elli ya da yüz kitap hakkında zevkle yazabilir. Eğer mesleğinin erbabıysa bu kitapların on ya da belki yirmisini bulabilir, ancak daha büyük olasılıkla ancak iki ya da üçünü bulabilecektir. İşinin geri kalanı, eleştirir ya da yererken ne kadar dürüst olursa olsun özünde palavradır.”(s.23)
Bunun nedeni ısmarlama yazılar yazılması. Her ay size 5-10 kitap gönderilse ve bunların eleştirisini yazacaksınız dense, bu işkence gibi bir şey olur. İstediğin kitapları seçememek, sana hitap eden şeyleri okuyamamak, bir de üstünde bunların eleştirisini yazacak olmak… Zaten bir yerde de diyordu “Bu kitapların en fazla ellişer sayfasını okur, okuyabilir,” diye.. O şekilde hep aynı şeyleri okumak…
Hatta sorduğu bir soru da vardı, o da beni düşündürdü: “Her kitap eleştirilmeyi hak ediyor mu?” diye, hak etmiyordur belki de. En azından yazarımıza göre hak etmiyor kesinlikle.
“Çağımızda entelektüel özgürlük fikri zaten iki yönden tehdit altında. Bir yanda teorideki düşmanları olan totalitarizm savunucuları; diğer yanda daha birincil, pratik düşmanları olan tekeller ve bürokrasi var. Dürüstlüğünü korumak isteyen her yazar ya da gazeteci, kendisini fiili bir zulümden ziyade toplumun genel yöneliminden ötürü engellenmiş buluyor. Basının birkaç zengin adamın elinde toplanmış olması; radyo ve filmlerin tekelleşme kıskacında bulunması; halkın kitaplara para harcama konusundaki isteksizliği ve bunun sonucunda neredeyse tüm yazarların geçimlerini yaratıcılıktan yoksun işlerden sağlamak zorunda kalmaları;…”(s.28)
Diye devam ediyor. Böyle maalesef… O zamanlarda tabii böyleymiş. Bence şimdi de aynı. Çok az yazar vardır sanırım sadece yazarak — ayrıca istediği şeyleri yazarak — geçimlerini sağlayabilsin. Çok büyük bir lüks gibi geliyor bana ama aslında asıl üzücü olan yaratıcılıktan yoksun işlerde çalışmak belki de. Daha doğrusu zorunda kalmak! Zaten yapay zeka çağı diyoruz, hâlâ bizim aşırı fiziksel, hep aynı şeyleri yaptığımız işlerde çalışıyor olmamız… Yani büyük bir sorun bence de, değişecek yani mutlaka ama ne yönde değişecek? Onu da çok kestiremiyorum açıkçası.
Hizmet sektörü mesela devam edecek ve yine insanlar yapacak gibi görünüyor. Belki de o yaratıcı zannettiğimiz işler o kadar da yaratıcı değil ve onları robotlar daha iyi yapacak bizden ve bütün hesap kitap işleri de mesela. Bilgisayardan daha iyi yapabilir misiniz? Programdan… Hep klasik işte, program hata yapmış falan denir. Halbuki program hata yapmaz. Aslında sen yanlış girmişsindir o veriyi ya da bir yerde bir bozukluk olmuştur ama mesela işin içine duyguların girdiği işler, meslekler, karşı tarafı anlamak zorunda olduğun, iletişim kurmak zorunda olduğun — insanla uğraştığın yani aslında — bütün bunları ne kadar yapabilir yapay zeka ya da bunlar yaratıcılık gerektiriyor mu? Bilmiyorum. Zaten kitap aslında hiç bunlarla ilgili değil de işte bana bunları düşündürdü.
“Çağımızdaki her şey, diğer tüm sanatçıları olduğu gibi yazarı da üstlerinin belirlediği konular üzerinde çalışan ve asla gerçeklerin tamamı n ı kendi gözünden anlatmayan küçük memurlara dönüştürmek için birlik olmuş durumda.”(s.29)
Demiş daha o zamanlar. Şimdi acaba ne derdi? Bir alıntım daha var aslında bunun da biraz tersini söylüyor. Gerçi bu daha çok bir toplum eleştirisi, orada yazar insanlara yön veriyor ama neden böyle düşündüğünü de şöyle kısa bir alıntımda paylaşmak istiyorum. Bence buna özellikle dikkat etmemiz lazım:
“Daha şimdiden bilimsel bir ders kitabını tahrif etmenin bir skandal olduğunu düşünen, ancak tarihsel bir gerçeği tahrif etmekte bir sakınca görmeyen sayısız insan var.”(s.33)
Aynen öyle. Bilimin hiç değişmeyeceğini zannedenler de var. Halbuki bilim sürekli kendini yalanlayarak gelişen, bugün böyle yarın başka bir şey olan bir şey. Biraz da öyle gelişiyor aslında ama tarihin mantık olarak bakınca değişmemesi lazım. Ancak tarihi kazananların yazdığı bir gerçek ve bu söz Napolyon’un zannedilirmiş mesela ama Orwell’e ait. — Buna da daha geçenlerde Barış Özcan’ın 111 Hertz podcastinde denk gelmiştim. —Yazarımız toplumu böyle eleştirirken yazarları da eleştirmekten geri kalmıyor tabii ki.
“Her yazar bir politikacı ve her kitap sözünü sakınmayan bir “röportaj” mı ki? Bir yazar, en sıkı diktatörlükte bile kendi aklının içinde özgür kalıp aykırı fikirlerini yetkililerin anlayamayacağı şekilde damıtıp tanınmaz hale getiremez mi?”(s.34)
Kendisi bunu yapmıştı Hayvan Çiftliği’nde. Yapılabilir yani. Bende zaten o kitap çıktığı zaman Rusya’da bir komünizm eleştirisi olduğu için, Amerika’da da bir kapitalizm eleştirisi olduğu için yasaklanan bir kitap olduğu bilgisi de vardı. Yani kimsenin okuduğunu anlamadığını gösteren muhteşem bir kitap.
Ama bu kitabın devamı biraz sıkıcı bence. O yoksulluk günleri, kendi çocukluğu, öğrenciliği… Yatılı bir okulda okumuş sanırım fakirlermiş. Orada burslu olarak okumuş ama çok çalışkan da bir öğrenci değilmiş. Okul yılları, okul anıları, oralar biraz daralttı çünkü. Okurken belki de ondan mı öyle çok çabuk bitiremedim bu kitabı?
Bu aralar zaten nedense hep deneme üstüne deneme denk geliyor. Bir türlü bir romana başlayamadım derken başlayacağım. Bugün başlayacağım hemen üç gün sonra zaten bir toplantımız olacak. Orada da Voltaire’in Candide’ini okuyacağız, Candide ya da İyimserlik kitabını da çok merak ediyorum şu an ama bu ara böyle peş peşe üç tane deneme kitabıyla geçmiş oldu. Dört mü oldu hatta? Çok emin de değilim. Bütün bir ay belki deneme de olmuş olabilir. Neden böyle oluyor? Kitapları da ben kendim seçiyorum diyorum hep ama bazen böyle hayatın akışında — aslında çok da ben seçmiyorum ne okuyacağımı — sıra bunda gibisinden bir kitap gözüme çarpıyor ya da bazen gerçekten benim adıma seçilen — bu ay bunu okuyacağız diyeceğimiz kitaplar — ama en azından bir kitap eleştirmeni gibi evime on tane kitap gönderilip, hadi bunların eleştirisini yaz denmiyor. O açıdan çok şanslıyım. Ne okuyabileceğini seçebilmek çok büyük bir özgürlük, büyük bir lüks aslında. Bu kitabı okuyunca onu da anlayacaksınız. Evet, son cümlem olmayınca bitirmek de biraz zor oluyor. Görüşmek dileğiyle diyeyim ve çok teşekkür edeyim vakit ayırdığınız için.

