27 Kasım 2025 Perşembe

Kitaplar ve Sigaralar

 

Kitaplar ve Sigaralar, Mesleklerin İç Yüzü, Hata Yapan Programlar, Seçme Özgürlüğü ve Hiç Değişmeyen Bilim

George Orwell tarafından yazılan Kitaplar ve Sigaralar isimli Levent Konca’nın çevirdiği bu deneme kitabını Sel yayınlarının Ağustos 2013 tarihli ikinci baskısından okudum.

Yüz yirmi sayfadan oluşuyor bu kitap ve hemen alır almaz içindekilerden Kitaplar ve Sigaralar isimli denemesini okudum. Sonra kaldı öyle. Bu kadar kısa olmasına rağmen çok zor bitirdim ben bu kitabı. Zaten bütün alıntılarım da hep başlardanmış çünkü içindekiler kısmında — birazdan anlayacaksınız — sadece ilk üç-dört bölüm benim ilgimi çekti. Gerisi biraz sıkıcıydı. Açıkçası işin içine siyaset girince, yoksulluk, parasızlık, o eski günler vesaire… Çok bana hitap etmedi. Ama diğer denemelerde tam benlikti. Yani onları da böyle merakla okudum. O yüzden hemen içindekileri paylaşayım size:

Kitaplar ve Sigaralar
Kitapçı Anıları
Bir Kitap Eleştirmeninin İtirafları
Yazının Korunması
Ülkem Sağ mı, Sol mu?
Yoksulların Ölümü
Ne Günlerdi!

Evet, kitaba adını da veren Kitaplar ve Sigaralar’da bayağı tüm hayatı boyunca aldığı kitapların maliyetini çıkartıyor. Adeta bir maliyet muhasebesi yapar gibi bir hesap kitap yapıyor yani. Sonra onları sigarayı harcadığı parayla kıyaslıyor ve tabii ki o kadar büyük rakamlar da çıkmıyor ortaya ve denemeyi de şöyle bitiriyor:

“Bu rakamlar tahmini; dilerim birileri bu rakamları benim yerime düzeltir. Ancak şayet tahminlerim doğruya biraz olsun yaklaşıyorsa bile bu, neredeyse yüzde yüzü okuryazar olan ve ortalama insanın sigaraya bir Hint köylüsünün tüm geçimi için sahip olduğundan daha fazla para harcadığı bir ülke için gurur duyulası bir tablo değil. Ve kitap tüketimimiz bu kadar düşük olmaya devam ederse, en azından bunun nedeninin kitapların satın alındıkları ya da ödünç alındıklarında çok pahalı olmalarında değil okumanın köpeklere, sinemaya ya da pub’ a gitmekten daha az heyecan verici bir meşgale olmasında yattığını itiraf edelim.”(s.12)

Evet, örnekler okurken bana da değişik gelmişti. Köpeklere, sinemaya derken? Pub’a gitmek? Heyecan verici mi Orwell? Sorarım sana. Bilmiyorum, olabilir ama yani kitap okumak herkese hitap etmiyor gerçekten. Mesela ısrarla filmini bekleyenler olur. Bir kitabı duyduklarında hemen filmi var mı falan diye sorarlar. Bu da tercih meselesi diyelim, çok o tartışmalara girmeyelim çünkü bir kazananı olmuyor onların.

Ve kitapçı anları… Onları da hiç almamışım. Unuttum mu yoksa, buna şaşırdım şu an. Kitapçıda çalışmış olması, bunu bilmiyordum ben ve sonradan herhâlde eleştirmen de olmuş mu? Kitap eleştirmenliği de mi yapmış? Çok emin değilim bunlardan ama sanki yapmış gibi anlatmış.

Ben de mi burada acaba kitap eleştirmenliği yapıyorum diye tedirgin etti beni de. Çünkü hiç hiç öyle göründüğü gibi hoş bir meslek değil — anladığım kadarıyla — ama okurken dedim yani yok, benim yaptığımın eleştirmenlikle de bir alakası yok. Zaten böyle bir şey de yapmak istemezdim.

“Herhangi bir eleştirmene — diyelim ki, yılda en az yüz kitap eleştirisi yazan birisine- bu karakteri ve alışkanlıklarını betimleyişimi dürüstçe tekzip edip edemeyeceğini soranın. Her halükarda yazarların tümü daha çok bu tür insanlardır; ama uzun süre boyunca gelişigüzel yapılan kitap eleştirmenliği iyice nankör, sinir bozucu ve tüketici bir iştir. Kısa bir süre sonra göstereceğim gibi değersiz kitapları övmeyi içermekle kalmaz, kendiliğinden duygular uyandırmayan kitaplar hakkında tepkiler icat etmek anlamına da gelir. Eleştirmen ne kadar bıkkın olursa olsun, mesleki açıdan kitaplarla ilgilidir ve her yıl çıkan binlercesinin arasında muhtemelen elli ya da yüz kitap hakkında zevkle yazabilir. Eğer mesleğinin erbabıysa bu kitapların on ya da belki yirmisini bulabilir, ancak daha büyük olasılıkla ancak iki ya da üçünü bulabilecektir. İşinin geri kalanı, eleştirir ya da yererken ne kadar dürüst olursa olsun özünde palavradır.”(s.23)

Bunun nedeni ısmarlama yazılar yazılması. Her ay size 5-10 kitap gönderilse ve bunların eleştirisini yazacaksınız dense, bu işkence gibi bir şey olur. İstediğin kitapları seçememek, sana hitap eden şeyleri okuyamamak, bir de üstünde bunların eleştirisini yazacak olmak… Zaten bir yerde de diyordu “Bu kitapların en fazla ellişer sayfasını okur, okuyabilir,” diye.. O şekilde hep aynı şeyleri okumak…

Hatta sorduğu bir soru da vardı, o da beni düşündürdü: “Her kitap eleştirilmeyi hak ediyor mu?” diye, hak etmiyordur belki de. En azından yazarımıza göre hak etmiyor kesinlikle.

“Çağımızda entelektüel özgürlük fikri zaten iki yönden tehdit altında. Bir yanda teorideki düşmanları olan totalitarizm savunucuları; diğer yanda daha birincil, pratik düşmanları olan tekeller ve bürokrasi var. Dürüstlüğünü korumak isteyen her yazar ya da gazeteci, kendisini fiili bir zulümden ziyade toplumun genel yöneliminden ötürü engellenmiş buluyor. Basının birkaç zengin adamın elinde toplanmış olması; radyo ve filmlerin tekelleşme kıskacında bulunması; halkın kitaplara para harcama konusundaki isteksizliği ve bunun sonucunda neredeyse tüm yazarların geçimlerini yaratıcılıktan yoksun işlerden sağlamak zorunda kalmaları;…”(s.28)

Diye devam ediyor. Böyle maalesef… O zamanlarda tabii böyleymiş. Bence şimdi de aynı. Çok az yazar vardır sanırım sadece yazarak — ayrıca istediği şeyleri yazarak — geçimlerini sağlayabilsin. Çok büyük bir lüks gibi geliyor bana ama aslında asıl üzücü olan yaratıcılıktan yoksun işlerde çalışmak belki de. Daha doğrusu zorunda kalmak! Zaten yapay zeka çağı diyoruz, hâlâ bizim aşırı fiziksel, hep aynı şeyleri yaptığımız işlerde çalışıyor olmamız… Yani büyük bir sorun bence de, değişecek yani mutlaka ama ne yönde değişecek? Onu da çok kestiremiyorum açıkçası.

Hizmet sektörü mesela devam edecek ve yine insanlar yapacak gibi görünüyor. Belki de o yaratıcı zannettiğimiz işler o kadar da yaratıcı değil ve onları robotlar daha iyi yapacak bizden ve bütün hesap kitap işleri de mesela. Bilgisayardan daha iyi yapabilir misiniz? Programdan… Hep klasik işte, program hata yapmış falan denir. Halbuki program hata yapmaz. Aslında sen yanlış girmişsindir o veriyi ya da bir yerde bir bozukluk olmuştur ama mesela işin içine duyguların girdiği işler, meslekler, karşı tarafı anlamak zorunda olduğun, iletişim kurmak zorunda olduğun — insanla uğraştığın yani aslında — bütün bunları ne kadar yapabilir yapay zeka ya da bunlar yaratıcılık gerektiriyor mu? Bilmiyorum. Zaten kitap aslında hiç bunlarla ilgili değil de işte bana bunları düşündürdü.

“Çağımızdaki her şey, diğer tüm sanatçıları olduğu gibi yazarı da üstlerinin belirlediği konular üzerinde çalışan ve asla gerçeklerin tamamı n ı kendi gözünden anlatmayan küçük memurlara dönüştürmek için birlik olmuş durumda.”(s.29)

Demiş daha o zamanlar. Şimdi acaba ne derdi? Bir alıntım daha var aslında bunun da biraz tersini söylüyor. Gerçi bu daha çok bir toplum eleştirisi, orada yazar insanlara yön veriyor ama neden böyle düşündüğünü de şöyle kısa bir alıntımda paylaşmak istiyorum. Bence buna özellikle dikkat etmemiz lazım:

“Daha şimdiden bilimsel bir ders kitabını tahrif etmenin bir skandal olduğunu düşünen, ancak tarihsel bir gerçeği tahrif etmekte bir sakınca görmeyen sayısız insan var.”(s.33)

Aynen öyle. Bilimin hiç değişmeyeceğini zannedenler de var. Halbuki bilim sürekli kendini yalanlayarak gelişen, bugün böyle yarın başka bir şey olan bir şey. Biraz da öyle gelişiyor aslında ama tarihin mantık olarak bakınca değişmemesi lazım. Ancak tarihi kazananların yazdığı bir gerçek ve bu söz Napolyon’un zannedilirmiş mesela ama Orwell’e ait. — Buna da daha geçenlerde Barış Özcan’ın 111 Hertz podcastinde denk gelmiştim. —Yazarımız toplumu böyle eleştirirken yazarları da eleştirmekten geri kalmıyor tabii ki.

“Her yazar bir politikacı ve her kitap sözünü sakınmayan bir “röportaj” mı ki? Bir yazar, en sıkı diktatörlükte bile kendi aklının içinde özgür kalıp aykırı fikirlerini yetkililerin anlayamayacağı şekilde damıtıp tanınmaz hale getiremez mi?”(s.34)

Kendisi bunu yapmıştı Hayvan Çiftliği’nde. Yapılabilir yani. Bende zaten o kitap çıktığı zaman Rusya’da bir komünizm eleştirisi olduğu için, Amerika’da da bir kapitalizm eleştirisi olduğu için yasaklanan bir kitap olduğu bilgisi de vardı. Yani kimsenin okuduğunu anlamadığını gösteren muhteşem bir kitap.

Ama bu kitabın devamı biraz sıkıcı bence. O yoksulluk günleri, kendi çocukluğu, öğrenciliği… Yatılı bir okulda okumuş sanırım fakirlermiş. Orada burslu olarak okumuş ama çok çalışkan da bir öğrenci değilmiş. Okul yılları, okul anıları, oralar biraz daralttı çünkü. Okurken belki de ondan mı öyle çok çabuk bitiremedim bu kitabı?

Bu aralar zaten nedense hep deneme üstüne deneme denk geliyor. Bir türlü bir romana başlayamadım derken başlayacağım. Bugün başlayacağım hemen üç gün sonra zaten bir toplantımız olacak. Orada da Voltaire’in Candide’ini okuyacağız, Candide ya da İyimserlik kitabını da çok merak ediyorum şu an ama bu ara böyle peş peşe üç tane deneme kitabıyla geçmiş oldu. Dört mü oldu hatta? Çok emin de değilim. Bütün bir ay belki deneme de olmuş olabilir. Neden böyle oluyor? Kitapları da ben kendim seçiyorum diyorum hep ama bazen böyle hayatın akışında — aslında çok da ben seçmiyorum ne okuyacağımı — sıra bunda gibisinden bir kitap gözüme çarpıyor ya da bazen gerçekten benim adıma seçilen — bu ay bunu okuyacağız diyeceğimiz kitaplar — ama en azından bir kitap eleştirmeni gibi evime on tane kitap gönderilip, hadi bunların eleştirisini yaz denmiyor. O açıdan çok şanslıyım. Ne okuyabileceğini seçebilmek çok büyük bir özgürlük, büyük bir lüks aslında. Bu kitabı okuyunca onu da anlayacaksınız. Evet, son cümlem olmayınca bitirmek de biraz zor oluyor. Görüşmek dileğiyle diyeyim ve çok teşekkür edeyim vakit ayırdığınız için.




20 Kasım 2025 Perşembe

Kendini Arayan İnsan

 

Kendini Arayan İnsan, Hep Aynı Yolda Gitmek, Zamanı Damgalamak, Bir Çılgınlık Yapmak ve Louvre Müzesi’nin Soyulması

Rollo May’in Kendini Arayan İnsan kitabından bahsedeceğim bugün. Sonunda bitirebildim bu kitabı. Uzun zamandır birkaç hafta boyunca bitiremediğim tek kitap bu oldu sanırım.

Kurgu dışı olmasına rağmen bizim okuma kulübünde okuma grubunda — grup mu diyorduk, kulüp mü diyorduk ben de şu an karıştırdım — onu da tartıştığımız, konuştuğumuz kitap da Kuraldışı Yayıncılık yayıncılıktan çıkmıştı ve Ayşen Karpat tarafından çevrilmişti.

Toplamda 3 ana bölümden oluşuyor:

BİRİNCİ BÖLÜM Bizim İkilemimiz
1- Günümüz İnsanının Yalnızlığı ve Endişesi
2- Rahatsızlıklarımızın Kökeni
İKİNCİ BÖLÜM Benliğimizi Yeniden Keşfetmek
3- Birey Olma Deneyimi
4- Var Olma Mücadelesi
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM Benliğimizle Bütünleşmek
5- Bağımsızlık ve Öz İrade
6- Yaratıcı Vicdan
7- Cesaret: Olgunluğun Erdemi
8- Zamanın Ötesindeki İnsan

Ben neden bu kitabı bu kadar geç okuyabildim? Açıkçası ilk başta yarısını falan bitirdim— yüzde ellisekiz — yüzde de veriyorum çok acayip olarak. Çünkü ben bunu biraz e kitap okuyucudan okumuştum. Uzun süredir onu da kullanmıyormuşum. Onu da bir keşfettim. Oraya yüklediğim kitaplarımı gördüm. Murakami’yi de uzun zamandır devam edemediğimi hatırladım. Biraz da tabii kurgu dışı olması, her zaman okuyabilirim nasılsa gibi bir düşünce. Ayrıca ilk defa okuma grubuna bitiremediğim bir kitapla gittim. Son gün bile olsa en azından okurdum ama bunda işte son gün yarıya kadar gelebildim.

Çok fazla notum yok aslında ama birkaç tane böyle uzun, bayağı bir uzun, düşündürecek alıntılarım var. En azından diyorum onları paylaşayım. Bugün sizlerle hem çok uzun bir yazı olmasın, karşılıklı yorulmayalım hem de bakalım benim aklımda neler kalmış şu an ben de emin değilim.

“Bir zamanlar Alfred Adler Viyana’da kurduğu çocuklar okulu için ‘öğrencilerin öğretmenlere bir şeyler öğrettiği yer’ tanımlamasını yapmıştı. Psikoterapide de böyledir. Hastalarım dediği insanlardan hayata dair en önemli noktaları öğrenen bir terapistin mesleğine minnettarlık duymadığını hiç sanmıyorum.”(s.10)

Ben de bu yazılarda aslında daha çok sizden öğreniyorum. Yaptığınız yorumlardan, geri dönüşlerinizden ve tabii ki okuduğumu kitaplardan. Okul içinde bu çok güzel bir tanım değil mi Adler’in yaptığı? Öğrencilerin öğretmenlere bir şeyler öğrettiği… Bizim bir hocamız da şey derdi: “Öğretmenlik bitmeyen öğrenciliktir.” Katılmamak elde değil.

Şimdi işte o bahsettiğim uzun alıntılardan biri, neden bu kadar uzun? Şu an ben de şaşkınlık içindeyim. Neredeyse tüm sayfayı almışım:

“Kısa süre önce New York gazetelerinde oldukça merak uyandırıcı bir haber yayınlandı: Bronx’ta bir otobüs şoförü hiçbir sebep olmaksızın boş otobüsüyle gezerken birkaç gün sonra Florida’da polis tarafından durdurulmuştu. Şoför, her gün aynı yolu gidip gelmekten bıktığını bu yüzden kısa bir yolculuğa çıkmaya karar verdiğini söylüyordu. Şoför Bronx’a getirilirken gazetenin haberinden anlaşıldığı kadarıyla otobüs şirketi şoförü cezalandırıp cezalandırmamak konusunda kararsız kalmıştı. Şoför geri döndüğünde bir halk kahramanı gibi karşılanmıştı; büyük bir kalabalık ‘Hoş geldiniz’ demek için onu bekliyordu. Hatta şirketin adama herhangi bir ceza verilmeyeceğini ve böyle bir olayın tekrarlanmaması koşuluyla da işine devam edebileceğini açıklamasıyla Bronx’ta pek çok kutlama düzenlenmişti. Bronx’un gayet metropoliten bir kesiminde yaşayan aynı zamanda da tipik orta sınıf değer yargılarını temsil eden insanların gözünde basit bir otobüs hırsızı gibi gözüken bu şoförü kahraman yapan neydi? Üstelik bu şoför yerine getirmesi gereken hizmeti de aksatmıştı. Ama bu şoförün işi her gün aynı blokları dolaşıp her gün aynı duraklarda durmaktı ve yaptığı iş tipik orta sınıf insanının rutin iş hayatını çok andırıyordu. O halde şoförün bu alışılmadık davranışı da hayatlarının tekdüzeliğinden bunalmış Bronx’lu insanların en büyük ihtiyacını simgelemiyor muydu? Bu olay bize Paul Tillich’in yaklaşık yarım asır önce Fransız burjuvazisiyle ilgili açıklamalarını hatırlatıyor. Fransız burjuvazisinin içinde hapsolduğu mekanikleşmiş ticari ve endüstriyel döngünün de tek kaçamağı burunlarının dibinde onları bekleyen bohem hayat tarzının sunduklarıydı. Boşlukta yaşayan bireyler hayatın monotonluğuna ancak nadiren yapabildikleri çılgınlıklarla katlanabilirler ya da en azından başkalarının çılgınlıklarında kendilerini bulurlar.”(s.23)

Ne kadar doğru ve ne kadar acı? Aslında bir yandan ben o şoförde biraz kendimi görmüştüm ama ona hak veren insanlar arasında çok kendim göremedim. Düşünsenize o gün mesela otobüs bekliyorsan falan, kızarsın yani! Okadar anlayışla karşılayabilir misin? Ama böyle işte aslında; görünce, düşününce… Ben zaten metrobüs şoförlerine, makinistlere falan da çok üzülürüm. Aynı yolu sürekli git-gel, dümdüz, ileri geri… Bunaltıcı bir iş gibi gelir bana halbuki yani pilotluktan da çok büyük farkı yok. Var mı? Kaptanlık… Vapur olunca mesela iş değişiyor. Bir kaptan olsan ne kadar güzel bir meslek gibi geliyor. Deniz olunca mı işin şekli değişiyor?

Hayatın monotonluğu mu bizi mahvetti? Arada yapabildiğimiz çılgınlıklar da olmasa… Benim eski bir arkadaşım da cebinde çok az parası kaldığı zamanlar, “Bir çılgınlık yapıp çay mı içsek,” derdi. Birazda o geldi aklıma.

“Geçenlerde gazetede okuduğuma göre hırsızlar bile şu aralar iyi kazanamıyorlarmış; onun için çareyi birleşip örgütlenmekte bulmuşlar!”(s.48)

Burayı okuduğum zaman da gülmüştüm, evet. Ve Louvre Müzesi’ni soymuşlar ya geçen, inanılmaz! Dünyanın en çok ziyaret edilen müzesiymiş. Bu şekilde soyulması insanların hayrete düşürdü falan diye bir haber vardı da. Hatta Cenk’le Erdem de Müebbet Muhabbet’te bir video çekmişler. Bayağı yani inşaatçı kılığında girip scooterlarla falan yedi dakikada soydular dört kişi diyorlar. İlginç! Hırsızlar da birleşip örgütlenmekte buluyorlar çözümü. Tek başına yapamazsın yani böyle bir soygunu. Bende buradan yol gösteriyormuşum gibi komik bir durum oldu.

Yaratıcı biçimde doğayla bütünleşebilmek güçlü bir karakter gerektirir dedik. Hatta doğanın ’cansız gücüne karşı kendi canlı varlığını kanıtlamak için daha da sağlam bir benlik bilincine ihtiyaç vardır. Bu noktada varmak istediğimiz sonucun biraz daha ötesine gelmiş bulunuyoruz, bu konuya ilerleyen bölümlerde ayrıca değineceğiz. Temel olarak vurgulamaya çalıştığımız fikir, doğayla olan bağlantımızın kopmasının tamamıyla kendi benlik bilincimizi yitirmekle bağlantılı olduğudur. ‘Bize Ait Çok Az Şey Var Doğada’ tanımlaması günümüz insanlarının zayıflamış ve fakirleşmiş iç dünyalarının bir ifadesidir.”(s.73)

Demiş yazar, burada da gördüğünüz gibi okurla sohbet eder bir tarzda fikirlerini belirtiyor. Aslında benim böyle kurgu dışı denemelerde en sevdiğim üslup ama işte bu kitabı mesela ben olsam Doğan Cüceloğlu’nun kaleminden okumak isterdim. Kesin o da yazmıştır yani o kadar kitap arasında benzer şeyleri. İşte Mümin Sekman, Kemal Sayar… Ama bu haftaki kitabımız yine aslında bizim seçimlerimizle belirlendi. Üç tane seçenek sunmuştu arkadaşımız. Ben şu an buna mı oy verdim, hatırlamıyorum. Üzerinden neredeyse on bir ay geçti.

Kasım ayındayız, inanılmaz ya! İşte Harika Kasım, Muhteşem Kasım, Efsane Kasım’lar falan da başladı. Yılbaşı geliyor şaka maka ve 2026…Bize ait çok az şey var doğada gerçekten. Zaman da onlardan bir tanesi belki de. O yüzden böyle sürekli damgalıyoruz zamanları. İsimler veriyoruz günlere, aylara, yıllara. Kaldı ki doğada Pazartesi yoktur yani. Bir şeye başlayacaksan bugünden başlaman gerekiyor.

“Haddinden fazla kendini hor görmek, kendini beğenmişliğin başka bir ifadesidir. Gururunu aşağılama ile yenebileceğini düşünenler belki de Spinoza’ya kulak verseler iyi olur: ‘Kendini hep küçük gören, kibirli olmaya en yakın insandır.’ Antik çağ Atinası’nda Sokrat, son derece pejmürde kıyafetlerle halkın arasında gezinerek işçi sınıfın oylarını toplamaya çalışan bir politikacının maskesini şu sözleriyle düşürmüştü: ‘İçindeki kibir, paltondaki her delikten dışarı fışkırıyor.’”(s.95)

Vay be! O cümleyi görünce… Onu duymuştum aslında ben bir yerde de, neyse. Sokrat yine ağır konuşmuş. Biraz bu kendini beğenmişlikten kaçınmaya çalışırken o aşırı kibir halleri bende de mi oluyor? Üslup çok önemli. Ben bazen böyle çok anlaşılamıyorum. Verdiğim diğer örnekler şeyler sanki burada hava atıyormuşum gibi anlaşılabiliyor. Ya da işte yaptığım işleri beğenmemem, küçük görmek gibi demeyeyim onu da, çok daha iyisi olabileceğini bildiğim için… Ama onun da işte sonu yok ve çok büyük bir şey yaptığımı da düşünmüyorum hiçbir zaman. Tek amacım işte dünden daha iyi olsun.

Son yazım çok kötüydü mesela bugün daha iyisini yazmaya çalışmam gerekiyor ama işte orada da biraz bir dengeyi bulmak… “Senden bir tane daha yoksa eyvallah diyeceksin” diyor ya Kurtlar Vadisi’nde. Onun gibi belki de. Biraz arada eyvallah demeyi de teşekkür etmeyi de bilmek gerekiyor. Sürekli böyle alttan al al olmuyor yani o da yanlış, o da doğru bir tavır değil.

“Benlik bilincine dair söylediklerimiz kendiyle bütünleşmiş, iç uyuma ulaşmış davranış biçimini kapsar fakat aktiflik kavramına terstir. Biz kendimizden kaçmayı öğütlemiyoruz. Yaşamak yeri geldiğinde hiçbir şey yapmama potansiyelini de içine alır. Kendini yiyip bitirmeden boş oturmak göründüğünden zor olabilir. Robert Louis Stevenson’un kesin olarak yazdığı üzere: ‘Tembellik edebilmek için bayağı güçlü bir bireysel kimliğe sahip olmak lazımdır.’ Benliğin farkına varmak yaşamın daha sakin yanlarını da içerir. Örneğin meditasyon yapmak, derin düşüncelere konsantre olmak Batı’nın kaybettiği sanatlardır ki bu tehlike arz eden bir durumdur. Bir şeyler ‘yapıyor’ olmak yerine bir şeyler ‘olmak’ ruhumuzda yeni bir tat yaratacaktır. Eğer bu tadı yakalayabilirsek, değerli, olduğumuzu ispatlamak uğruna çalışmak zorunda kalmayacağız. Çalışarak meydana getirdiklerimiz yaratıcılığımızın, ruhumuzdan gelen ilhamın bir yansıması olacak, hem kendimizle hem de dostlarımızla olan bağı koparmadan.”(s.111)

İşte buralarda evet demiştim ben de. Tamam kendini daha da fazla zorlamaya gerek yok. Benim de çocukken okuduğum ilk kitaplardan biri olan Define Adası’nın yazarı, onu da çok severim. Tembellik edebilmek içinde güçlü bir kimliğe sahip olmak lazım. Erken de kalkacağım, kendimi zorlamayım demiştim ve buralarda bırakmıştım kitabı. Bırakış da o bırakış zaten ondan sonra bitirene kadar hep böyle bir bölük pörçük okumak zorunda kaldım. Biraz bu işte hastane süreçleri falan ama artık iyiyim iyiyim çok şükür devam edelim bakalım.

“Sonuç olarak nefret ve öfke hep gizli kalıyor, bastırılıyor. Artık psikolojide kesin olarak bilinen bir şey varsa o da bastırılan bir duygunun, karşıt bir davranışla telafi edildiğidir. Hiç hoşlanmadığınız bir insana karşı aşırı nazik davrandığınızı zaman zaman siz de fark edersiniz. Eğer endişeden uzak biriyseniz, bunu kendinize itiraf edebilir hatta Aziz Paul’un vecizesini sık sık tekrarlayabilirsiniz: ‘Düşmanıma iyi davranıyorsam, başının üzerinde ateş topları biriktirmek içindir.’ Ama biraz daha güvensizseniz, kendinizi bu insanı sevdiğinize şartlandırmaya çabalarsınız. Baskıcı anne ya da babasından nefret eden çocuklar nefretlerini gizleyebilmek için ebeveynlerine anormal sevgi gösterilerinde bulunurlar. Ringde yumruklaşırken birbirlerine kenetli kalan boksörler misali, düşmanlarına sarılırlar. Gerçek hayatta, nefret ve öfke bu biçimde açığa çıkmaz; nefret ya başka insanlara kaydırılır ya da birey kendinden nefret etmeye başlar.”(s.143)

Ne kadar tehlikeli bir duyguymuş nefret görüyor musunuz? Ya başka insanlara kaydırılıyor ya da kendinden nefret etmeye dönüyor. Yani hangisi daha kötü bilemedim. Başka insanlara kayması sanki daha kötü. Ne suçu var yani onların? Kendinden yine nefret edince bunu bir şekilde çözebilirsin belki ileride. Mi acaba? Ya da yoksa o bütün kötülüklerin mi anası, bilemiyorum şu an.

“Bir takım sınırlamaların olduğunu kabul etmek vazgeçmek demek değildir; aksine yaratıcı olmaya dönük bağımsız bir tavır olarak nitelendirilebilir. Eğer hiç sınırlama olmasaydı karar vermek belki daha basit olurdu ama belli sınırlar içinde bir karara varmak daha yaratıcı olmayı gerektirir. Kierkegaard’ın sözleriyle açıklayacak olursak: ‘Kendini özgürlüğüne adamış birey gerçeklerle savaşarak zaman kaybetmez; bilakis gerçekleri sevmeyi öğrenir.’”(s.153)

Kendini özgürlüğe adamış birey, gerçeklerle savaşarak zaman kaybetmez. Ne kadar güzel bir sözmüş gerçekten. Gerçeklerle savaşmamak lazım yani, kabulleneceksin. Gerçek yani bu! İki artı iki beştir ya da üçtür diye uğraşmanın ya da işte bir şey söylüyorsun mesela sana katılmıyorum diyorlar. Yani ne demek katılmıyorum. Bir duygu ifade etmiyorsun, olanı, realiteyi söylüyorsun. Öznel bir şeyden bahsetmiyorum ki! İşte kanunu söylüyorsun ya da mevzuattan bahsediyorsun, ya öyle olmayabilir mi? Tamam evet olmayabilir muhtemelen de öyle değildir zaten. İllaki bir istisnası açık kapıları vardır. Bizim maalesef biraz hukuk sistemi öyle oluyor ama demek istediğim o değil. Burada gerçeklerle savaşmamayı da öğrenmemiz lazım. Bunu da işte nasıl öğreneceksek! Çok zor bir şey. Bence kendimizle savaşmamız lazım, belki de önce o savaşı kazanmak gerekiyor.

“Psikolojik ve ruhsal açıdan insanlar yalnızca saatlere bağlı olarak yaşamazlar. İnsan için zaman yaptığı işin önemine bağlıdır. Diyelim dün bir adam gününün bir saatini metroda işine giderken, sekiz saatini sıkıcı işinde çalışarak, mesai sonrası on dakikasını aşık olduğu ve evlilik hayalleri kurduğu kızla ve akşam olunca da iki saatini gece kursunda geçirdi. Bugün metroda geçen iki saatle ilgili hiçbir detay hatırlamıyor- zaten çok boş bir yolculuktu ve yol boyunca uyumayı tercih etmişti. Ofiste geçen sekiz saat de onda fazla bir iz bırakmadı; akşam kursunu ise daha yakın geçmiş olmasından ötürü biraz daha net anımsıyor. Halbuki sevdiği kızla geçirdiği on dakika bütün gece aklımdan çıkmadı. O gece biri akşam kursuyla diğer üçü kızla ilgili olmak üzere dört rüya gördü. Yani aşık olduğu insana ayırdığı on dakika, geriye kalan yirmi saate göre zihninde çok daha fazla yer kapladı. Psikolojik olarak onun için önemli olan zamanın birim olarak ne kadar uzun veya kısa olduğu değil yaşadığı deneyimin anlamıydı, diğer bir deyişle onun umutlarına, gelişmesine ve kaygılarına olan etkisiydi.”(s.238)

Evet, bu da kitabın sonlarına doğru aldığım not, son anlıntım. Sonra zaten bu kitap nasıl böyle bitti hemen anlayamamıştım. Buradan sonra aktı gitti. Bu alıntı bana Tanpınar’ın meşhur şiirini hatırlattı:

“Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında;
Yekpâre, geniş bir ânın
Parçalanmaz akışında.”

Kısaca bu kitap böyleydi. Bir kişisel gelişim kitabı tadında da diyebilir miyiz? Böyle yorumlar da gelmişti bizim arkadaşlardan. Ben de katılıyorum biraz ve çok fazla böyle Amerika odaklı, liberal görüşü savunan bir kitap olduğunu da söylemişti bir başka arkadaşımız. İşte sürekli böyle “İstersen yaparsın, yürü be kim tutar seni? Sen önce bir birey ol, gör bak neler oluyor!” kitaplarından mı? O kadar da değil! Güzel, okuduğum alıntılar mesela bilmiyorum sizin de hoşunuza gitmiş midir? Bilmediğiniz şeyler mi? Hatırlamanız gereken şeyler en azından. Başka yerlerde okuyamaz mıydınız bunları? O açıdan Rollo May güzel bir kitap yazmış diyebilirim. Haftaya başka bir kitapla görüşmek üzere diyeyim. Hadi kalın sağlıcakla.




13 Kasım 2025 Perşembe

Çay Kitabı

 

Çay Kitabı, Dikkat Etmeye Kalkmak, Çeviri, Sanat, Kibir, Boşluk ve Saygısız Sevginin Sonu

Okakura Kakuzō’nun yazdığı Çay Kitabı’yla karşınızdayım. Tokyo Manga yayınlarından çıkan bu kitabı 2024 Mart tarihli 1. Baskısından okudum ve çeviren İrem Aslan olmuş.

Ve sandığım gibi bir hikâye kitabı çıkmadı. Aslında tam olarak bir deneme de değildi. Daha çok çayı ve çayın Çin ile Japon kültüründeki yerini anlatan bir eser olmuş. İçindekiler yedi bölümden oluşuyor ve her bölümün ayrı bir başlığı var.

BİRİNCİ BÖLÜM: ŞEFKAT KASESİ
İKİNCİ BÖLÜM: ÇAYIN ÜSLUBU
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: TAOİZM VE ZEN BUDİZMİ
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: ÇAY ODASI
BEŞİNCİ BÖLÜM: SANATIN TAKDİRİ
ALTINCI BÖLÜM: ÇİÇEK
YEDİNCİ BÖLÜM: ÇAY USTALARI

Ve benim ne kadar çok alıntım varmış; şu an bunu görüp şaşırmış durumdayım. Yani bu kitap yüz sayfa falandı ve ben de üç seferde bitirmiştim. Yanlış hatırlamıyorsam önce sadece içindekileri okumuştum. Hikâye olmadığını öğrenince biraz üzülmüştüm. Sonra yarısına kadar gelip en sonunda da bitirmiştim. Bazen böyle kısa kitaplardan çok fazla alıntım olabiliyor. Bazen de 500–600 sayfalık bir kitaptan iki üç tane cümle ancak çıkartabiliyorum. Değişik bir durum. Neyse, başlayalım biz hemen.

“Çay, başta hastalık tedavilerinde ilaç olarak kullanılan bir içecekti. Zamanla günlük hayatımıza dâhil olan bir içecek hâline geldi. 8. yüzyılda Çin’de şiirlere konu oldu ve zarif bir eğlence anlayışı olarak anıldı. 15. yüzyılda Japonya’da estetik bağlılık hâline gelen çay, seremoni ile daha da değer gördü.
Çay seremonisi, gündelik hayatın sıradan işlerinde bile var olan güzelliği ve değerleri görmek üzerine kuruludur. Saflığı ve uyumu, karşılıklı sevginin gizemini, sosyal düzende var olan romantizmi sabırla insanlara öğretmeyi amaçlar. Çay seremonisinin özü, kusurlarımızla barışmak, imkânsızlıklarla dolu dünyadaki hataları düzeltmek için çaba sarf etmemiz, hayat adını verdiğimiz anlaşılması güç süreçte çabalarımızdan sonuç almamız için nazik bir girişime başvurmaktır.”(s.11)

Evet, ilk bölüm “Çay”. Biraz çay seremonisinden bahsediyor. Bu kadar basit gibi görünen bir şeye bu kadar büyük anlamlar atfetmeleri, onu bir seremoni hâline getirmeleri, gündelik hayatta var olan güzelliğin takdir edilmesine neden oluyormuş. Bir şeylere dikkat etmeye kalkınca çok sevdiğim bir söz aklıma gelir: “Elinde çekiç olan, her şeyi çivi olarak görür.” Elinizde de bir çay varsa — özellikle de o çayın anlamını biliyorsanız — her şey size bambaşka görünecek.

“Japonya, çok uzun bir süredir dünyanın geri kalanından uzakta ve izole bir durumda. İzole olmak Japonların kendilerini geliştirmesine, düşüncelerini yansıtmasına bir fırsat sağladı. Kendilerini yansıtmalarının yanında öğrendikleri çay seremonisi de Japonya ile gelişti. Evlerimiz, alışkanlıklarımız, giyim tarzımız, yemek kültürümüz, porselen ve seramik işlerimiz, sanatımız hatta edebiyatımız bile, hepsi bu durumdan etkilendi. Her hâlükârda Japon kültürünü inceleyenler, Japon kültürü etkisinde yetişenler bu etkinin varlığını görmezden gelemezler. Bu etki asillerin malikânesinde çatı katlarında, halktan kişilerin evlerinin bir odasında yer edinmiştir. Çiftçilerimiz bile çiçek sanatını ve çiçek düzenlemeyi öğrendi. Japonya’nın en yoksul kesimi bile kayalıklardan ve sulardan para kazanabilir duruma geldi, ‘Çaysız adam’ dediklerimiz vardı…”(s.11)

Diyor ve devam ediyor. Çayla ilgili iki tane deyimleri vardı: “çaylanmak” ve “çaysız adam”. Bana biraz bereketle ilişkilendiriyorlar gibi gelmişti. Ve tabii ki Japonların bir de çay odası olurmuş. Bizdeki misafir odası geldi aklıma; “Benzer bir şey mi acaba?” diye düşündüm ama değil, değil. Çay deyince bizim aklımıza misafir gelir, ama onlarda çay daha çok kendilerinin içtiği bir şey. Bir meditasyon gibi; bir köşeye çekilip kafa dinledikleri bir an. Aslında bizim de böyle bir şeye gerçekten ihtiyacımız var.

Yazar, doğu ve batı arasındaki farklılıkları ve çatışmayı da zaman zaman yansıtmış. Şöyle uzun bir alıntım var mesela:

“Batı, bizimle istediği kadar alay edebilir, çünkü biz karşılığını vereceğiz. Eğer sizin hakkınızda yazılanları bilseydiniz kendinizle daha çok eğlenir ve ‘Asya, pek de eğlence konusu değilmiş,’ derdiniz. Uzak olan şey güzel ve bir o kadar da garip gelir insana. Batı’nın bizim hakkımızda yazdığı her yazı da böyle işte. Farkında olmadan bize olan hayranlıklarını dile getirdikleri yazılarında, biraz da kendilerine olan sessiz küskünlük saklı. Oysa hem geçmişte hem de gelecekte kıskanmanın ne olduğunu soracak kadar erdem dolu bir hayatla, ayıplanmayacak kadar güzel günahlarla kuşanmıştınız. Eski bilge (kendi zaman dilimlerinde bilge olan) yazarlarımız da şu cümleleri söylerlerdi: ‘Onlar, elbiselerinin içinde tüylü kuyruklar saklıyorlar. Bizim yediğimiz pirinci eleştiriyorlar ama birçoğu yeni doğmuş bebekleri pişirip akşam yemeği niyetine yiyor.’ Söylenenler bunlarla da kalmadı. Zamanla gelişti ve deneyiminiz bile olmayan konular hakkında bilge kesildiğiniz için dünyadaki en uygunsuz insanlar olduğunuzu düşündük.”(s.15,16)

Burada kim kimin hakkında önyargılara sahip, onu kestirmek biraz güç; ama bu tamamen bir etki–tepki meselesi. Bir taraf diğerini ne kadar dışlar ve anlamazsa, karşı taraf da onun hakkında aynı ölçüde uygunsuz düşünceler geliştirebiliyor. Bir çay kitabında bunların ne işi var diyebilirsiniz… ve sonra Shakespeare çıkıyor karşımıza.

“Thackeray ve Shakespeare gibi çaydan gerçekten anlayan herkese ‘çay seremonisi ustası’ denmiştir. Eski dönem (dünyanın gerileme döneminde olmadığı zamanların) şairlerinin yazdığı şiirler de materyalizme karşı olan protestolara destek olmuş ve çay seremonisinin önemini anlatmıştır. Bugün bile bu ‘eksiklik’ üzerine düşünmek yerine karşımızdakilerin güzelliklerini inceleyip ortak bir noktada buluşabilseydik, birbirimize destek olabilirdik.”(s.22)

Aslında ne kadar çok ortak noktamız var. Biz ise sürekli farklılıklara yöneliyoruz. Çayda bile bak, elli çeşit çay var. Sonuçta hepsi kaynayan suya bir şeyler koymak… Hatta artık onların soğuk çayları da var. “Sen şunu içiyorsun, ben bunu içiyorum” demek yerine, hepimizin çay içtiği ortak paydasında buluşabilsek ne kadar güzel olmaz mıydı? Ama kahve içen de var tabii. Gazlı içecek içenler, diğer içkiler, bir şeyler… Onlara hiç girmiyorum bile.

“Sanatı nasıl sınıflandırıp dönemlere ayırdıysak çay için de aynısı geçerli. Çayın da dönemleri ve üslubu vardır. Çayın dönemleri evrimleşmesi sırasında bölümlere ayrılmıştır. İlk döneminde çay, tereyağı ve baharatlar kullanılarak yapılmıştır. İkinci döneminde, Budistler çaya ruhani bir anlam yüklemiştir. Üçüncüsünde ise herkesin yaptığı gibi çay demlemeyi öğrenmişlerdir. Çay demlenirken, dönemlerinden izler de beraber demlenir. İnsanların eskilerden kalma düşünceleriyle hareket edip kendilerini ele vermesi gibi… Konfüçyüs ‘İnsanlar, hiçbir şeyi saklayamaz,’ demiştir. Belki de saklamaya ihtiyaç duyduğumuz büyüklükte bir şeylere sahip değiliz, bu yüzden saklama ihtiyacı duyduğumuz küçük şeyler konusunda kendimizi hemen ele veriyoruz.”(s.26)

Burası çok güzeldi. Hiçbir şeyi saklayamamamız, her şeyin açık edilmesi… Bunun bir nedeni de, evet, saklanacak çok büyük bir şeyimizin olmaması olabilir belki. Ama çay demlemekle ilgili bir bölümü de vardı; hiç bizim gibi demliyorlar diyemem. Meğer çayın da bir usulü varmış.

“Luwuh, kitabın beşinci bölümünde çay yapımından bahsetmiştir. Çay yapımında tuz hariç bütün malzemeleri çıkarmıştır. Su seçimi ve kaynama miktarı üzerinde de oldukça durmuştur. Luwuh’a göre, dağlardan akan sular, çay yapımı için en iyi sulardır. Sonra sırasıyla nehir suları ve kaynak suları gelir. En iyi suyun ardından kaynamanın üç aşamasından bahsetmiştir Luwuh: İlk kaynamada su üstünde yüzen balık gözleri oluşur, ikinci aşamada baloncuklar patlamaya başlayarak içerisinden kristaller çıkaran boncuklar gibi görünür, üçüncü aşamada ise baloncuklar çaydanlığın içinde patlamaya başlar. Su kaynarken sıkıştırılmış çay yaprakları ateşin ısısında kavrulmaya bırakılır. Ardından birinci kalite kâğıtlar kullanılarak, kavrulan çay yaprakları toz hâline getirilir. Kaynayan suyun ilk aşamasında tuz eklenir. İkinci aşamaya geçildiğinde, toz hâline gelmiş çay yaprakları suya bırakılır. Üçüncü kaynama aşamasında ise çayın dibe çökmesi ve kaynayan suyun tekrar canlanması için bir kepçe soğuk su çaydanlığın içine dökülür. Ardından tekrar kaynayan çay, fincanlara dökülerek içilir. Çaylar aşkına! Yapraklar berrak gökyüzünde süzülen küçük bulut kümeleri gibi yahut yeşil gölde yüzen nilüferler gibi görünürmüş.”(s.30)

Çay demlemenin de çeşit çeşit yolu var demek ki. Tabii bizim çaydanlıkla yaptıklarımız gibi altlı üstlü değil bunlar sanırım. İngilizler, Amerikalılar falan da genelde sadece suyu kaynatıyorlar; sallama çay kullandıkları için o poşetlerle yapıyorlar. Ama bizde öyle mi? Değil. Bunları sadece alıntı olarak aldım; belki merak edenler dikkat eder diye.

Ne kadar çabalasak da Zen ve Taoizm ile ilgili ilke ve öğretiler, hiçbir yabancı dile doğru ifadelerle çevrilmemiştir. Başarılı denemeler olsa da yeterli değildir.
Çeviri her zaman bir isyan şekli ve hainlik olarak görülmüştür. Mingli bir yazarın dediği gibi “En iyi çeviri, kumaşın bütün iplerini gösterebilir ve güzel görünebilirse de, ancak işlemenin ve rengin olmadığı, inceliğin belirsizleştiği arka yüzü kadar iyidir.Zaten büyük öğretileri açıklamak da o kadar kolay bir iş değildir. Eski bilgelerin öğretileri sistemli değildir. Gerçekleri söylemekten korkan tarafların çelişkili konuşmalarına neden olmuştur.”(s.38)

Çevirilerin zorluğu… Hemen bununla ilgili de bir örnek de vardı. Bakayım
onu almış mıyım? Evet!

“ Şakyamuni, Konfüçyüs ve Lao Tzu yaşamın simgesi olan bir sirke kavanozunun önüne geçmiş ve parmaklarını bandırarak sirkenin tadına bakmışlar. Aslına bakılırsa Konfüçyüs sirkenin ekşi, Buda acı, Lao Tzu ise tatlı olduğunu söylemiştir.
Lao Tzu, eğer herkes birliği korumak için elinden geleni yaparsa hayat denen tiyatronun daha eğlenceli olacağını savunmuştur. Hayat oyununda başarılı olmanın sırrı herkese eşit davranmak ve kimsenin hakkına girmemekten geçer. Bu oyunu düzgünce oynayabilmek için hikâyeyi çok iyi bilmek gerekir. Kendini düşünmeden önce hikâyeye dâhil olan herkesi düşünmek gerekir. Lao Tzu bunu ‘boşluk’ metaforuyla açıklar; gerçeği yalnızca boşlukta görebildiğimizi söyler. Örneğin bir odanın gerçekliği duvarların veya çatının kendisinde değil de duvarlar ve çatıyla çevrilmiş boşluktadır. Sürahinin kullanışlı olmasının sebebi sürahinin yapısı veya üretildiği madde değil, içerisinde suyun girebileceği bir boşluğun olmasıdır. Boşluğun gücü, her şeyi barındırmasından gelir. İnsan kendini herkesin girebileceği bir boşluğa dönüştürürse, her durumun üstesinden gelebilir.”(s.44)

Yine çaydan ve sirkeden nerelere geldik? Boşluk aslında önemli. Sessizlik de soloya dâhildir. Bir de hayatımızda bir yerlere, bir şeylere yer açmamız gerekiyor. Yoksa her şey anında doluyor ve nefes alamıyoruz.

“ Ve garip bir şekilde, yeni gelenlere nispeten hafif görevler verilirken, en iyi eğitimli keşişlere diğerlerininkinden daha düşük seviyede sayılabilecek fakat seslerin daha yüksek olduğu görevler verilirdi. Bu görevler Zen uygulamasının bir parçasıydı ve herhangi bir önemsiz eylem bile kesinlikle mükemmel bir şekilde gerçekleştirilmeliydi.”(s.50)

Şeklinde bir bölüm de almışım. Burada da eğitimle ilgili, aslında hiçbir şeyin önemsiz olamayacağı; her eylemin mutlaka bir ustalık gerektirdiği anlatılıyor. Tabii ki Yunus Emre geldi benim de aklıma. Bilmiyorum, belki sizde de öyle olmuştur.

“Bir şaheseri anlamak için eğilmek, nefesini tutmak ve her kelimeyi duymadan beklemek gerekir. Ünlü bir Song eleştirmeni çok ilginç bir itirafta bulunur: ‘Gençken sevdiğim resimleri yapan ustalara hayrandım ama kavrayışım olgunlaştıkça, ustaların zevkime göre seçtikleri tablolara bayıldım.’ Ne yazık ki, ustaların ruh hâllerini incelemeye çabalayan çok az insan var. Düzeltilemez cehaletimizle bu basit nezaketi, bizim için çabalayan ustalara çok görüyoruz. Bu nedenle, çoğu zaman gözümüzün önünde ortaya çıkan güzelliğe katılmıyoruz bile. Bir ustanın her zaman hazır bir ziyafeti vardır ama biz açlıktan ölüyoruz çünkü onu tatma gücümüz yok.
Sempati duyanlar için başyapıt, yaşayan bir gerçeklik hâline gelir ve yoldaşlığın iyi niyetiyle ona çekilme eğilimi gösterirler. Çünkü sanatçı ölümsüzdür; hem sevgisi hem de kederi kalbimizde tekrar tekrar yaşar. Bize çekici gelen ise yetenekten çok ruhu, teknikten çok karakteridir. Çağrı insanaysa cevabımız samimi olacaktır. Tam da ustayla aramızdaki bu gizli, üstü kapalı anlaşma yüzünden şiir ve roman okuyoruz; kahraman- la birlikte acı çekiyor ve seviniyoruz.”(s.68,69)

Diyor. Gizli anlaşmadan da bahsetmiş; kitap okuyanlara açığa çıkarmış. Şimdi benim de anlamakta biraz zorluk çektiğim bir anlatım var. Zaten bir atasözüymüş. Bakalım siz ne düşüneceksiniz?

“Eski bir Japon atasözü vardır: ‘İyi görünen bir adama âşık olamazsın.’ Çünkü böyle bir erkeğin kalbinde sevgiyle dolduracağı yer yoktur. Sanatta da kibir, herhangi bir sanatçı topluluğunun sempatisine karşı büyük bir saldırıdır.”(s.69,70)

Demiş, ne alakası var kibirle falan bilmiyorum ama bu da işte bir çeviri.
Dolayısıyla tam olarak anlayamadığımız bir yerdir belki de.

Ne yazık ki çağdaş sanata yönelik yüzeysel coşku gerçek duygulara dayanmıyor. İçinde bulunduğumuz demokratik çağda kendi duygularına kayıtsız kalan halk, en iyi olarak kabul edilmektedir. İstediğini elde etmek için zarif şeyler değil, pahalı şeyler istiyorlar; güzel şeyler değil, modern şeyler istiyorlar. Sıradan insanlar ilk kez, sanayiciliklerinin değerli ürünleri olan resimli dergilere bakmaktan etkilenmiş gibi yapıyorlar. Ashikaga döneminin İtalyan eserlerine ve başyapıtlarına göre sanat beğenisini sindirmek daha kolay olacaktır onlar için. Başka bir deyişle, sanatçının adı, eserin niteliğinden daha önemlidir. Çinli bir eleştirmenin bir- kaç yüzyıl önce yakındığı gibi, insanlar tabloları kulaktan kulağa eleştiriyor. Bugün nereye bakılırsa bakılsın, kendimizi sahte-klasik hissettiren, bu gerçek takdir eksikliğidir.”(s.73)

Sanatın kulaktan kulağa eleştirilmesi burada güzel bir yaklaşım gibi geldi bana. Çağdaş sanat ise benim de çok anlayamadığım bir konu; ama ne sanattır, ne sanat değildir, bunlara hiç girmeyeceğim. Çünkü bu tartışmanın bir kazananı olmuyor. Ve geldik çiçeklere… Evet, bu kitapta neden çiçeklerden bir bölüm var, ben de başta yadırgamıştım; ama okurken “İyi ki yazmış” dedim.

Eğer bahçede sabit duran bir çiçekseniz, bir gün elinde makas veya testere benzeri küçük bir aletle yanınıza gelen korkunç bir insanla karşılaşabilirsiniz. Bu kişi kendisine ‘çiçek aranjman ustası’ diyebilir. Çiçek ler de doktor hakkı istemelidir. Doğası gereği kendine bunu yapan insandan nefret edecektir. Çünkü doktorlar, her zaman kurbanlarının acısını uzatmaya çalışırlar. Sizi kesecek, bükecek, duruşunuzu keyfî düşüncelerle değiştirecek ve garip bir şekle sokacak. Hamur yoğurur gibi sizi yoğuracak, kaslarınızı esnetecek, kemiklerinizi bükecek. Kanamanızı durdurmak için sizi sıcak kömürlerle baş başa bırakacak veya dolaşımınıza yardımcı olmak için vücudunuzu tellerle destekleyecek. Görünüşünüzü düzeltmek için yaptığı diyete bazen tuz, sirke, şap ve bazen de sülfürik asit ekleyecek. Bayılacak duruma geldiğinizde köklerinize kaynar su dökecek. Tedavisi olmayan bu durumda öleceğiniz zamanı iki hafta daha uzatacak ve bundan gurur duyacak. İlk yakalandığınız anda ölseydiniz, bundan gurur duyacak duruma bile gelebilirdiniz. Bir önceki hayatınızda ne yaşamış olursanız olun, ne suç işlemiş olursanız olun bu tür bir cezayı kimse hak etmez.
Batı toplumundaki çiçek israfı, Doğulu ustaların çiçeklere yaptığı muameleden daha da şaşırtıcı. Her gün balo salonlarını ve ziyafet masalarını birkaç saatliğine süslemek için kesilip atılan çiçeklerin sayısı kim bilir ne kadardır! O çiçekleri birbirine bağlasak belki de bütün bir kıtayı çiçeklerle doldurabiliriz. Bu cehaletin yanında, çiçek ustaları nasıl da önemsiz kalıyor! Ustalar, kurbanlarını dikkatli bir şekilde seçer, doğanın bize verdiklerine saygı gösterir ve çiçeğin ölümünü onurlandırır. Batı’da bir yeri çiçeklerle süslemek, geçici bir zenginlik göstergesi gibi görünüyor. Tüm kargaşa bittikten sonra, kullanılan çiçekler nereye gidiyor? Dünyada solmuş bir çiçeğin gübre ile buluşmasını görmekten daha acınası bir durum yoktur.”(s.78,79)

Çiçeklere saygı göstermek gerekiyor. Belki de sadece sevgi yetmiyor; çünkü sevginin sonunu görebiliyorsunuz. Dalından kopartıp soldurmak, ziyan etmek… Bu aslında sevgi değil, yanlış bir tezahürü. En azından örnekler biraz hoşuma gitti, o yüzden bunları aldım ve sonrasında değerlendirdim.

“Tiran, çay odasına somurtkan bir bakışla girdi. Ama onu bekleyen harika bir şey vardı ve ruh hâli tamamen iyileşmişti. Tokonomada’da1 ender bulunan, ustalık işi bronz bir kap içinde, tüm bahçelerin kraliçesi olan bir gündüzsefası vardı.
Bu tür bir örnek, anlamanızı daha da kolaylaştırmıştır. Belki de çiçekler, ifade ettikleri anlamı insanlardan daha iyi biliyorlar. İnsanlar gibi korkak değiller! Ölümüyle gurur duyan çiçekler vardır. Japon kiraz çiçeklerinin ağaç dallarından kopup rüzgârla savrulurken kendileri ile övündükleri doğrudur.”(s.89)

Ve evet, benim de en sevdiğim Japon çiçeklerinden biri: kiraz çiçekleri. Animelerde de çok güzel gösterirler; okurken gözümün önüne geldi. Böyle bir kitap kısaca Çay Kitabı, çiçeklerle de bezeli. Hermann Hesse ve Byung Chul Han’dan sonra, farkında olmadan seçip bulduğum bir kitap oldu. Tokyo Manga yayınlarından çıkınca, hediye edilesi bir kitap hâline gelmiş.

Aslında benim de çay içesim geldi. Şimdi burada çaysız, çaysız insan gibi oldum. Bir de biraz dişim ağrıyor; geçenlerde yirmilik dişimi çekmişlerdi. O yüzden neredeyse bir haftadır kayıt da alamadım. Şu an biraz kendimi zorluyorum konuşabilmek için. Çok teşekkür ediyorum; buraya kadar gelip vakit ayırdığınız için. Gelecek hafta görüşmek dileğiyle.