25 Ağustos 2025 Pazartesi

Kırmızı Başlıklı Yazı

 

Kırmızı Başlıklı Yazı

İlk defa fantastik bir hikâye yazmaya çalıştım. Daha da önemlisi bin kelimeyi geçmemeyi ve tam bin kelimeye sığdırmayı başardım. Her türlü yorum, öneri ve eleştirinize açığım.



Ali o gün yazmaktan vazgeçmişti. Çünkü küçücük parmakları kurşun kalemi tutmaktan yara olmuştu. Bu acıya daha fazla dayanamayacağını düşünerek babasının yanına gitti.

“Ben artık okula gitmeyeceğim.” dedi ve anlatmaya başladı. Günlerdir aynı şeyleri defterine çizmekten bıkmıştı. Üstelik parmakları da acıyordu. Zaten okuma yazma öğrenmek hiç öyle hayallerindeki gibi değildi.

Sınıfta tahtaya yazılan cümleler bir türlü gözünün önünde canlanmıyordu. Dahası bunlar hiç çizgi romanlarda geçebilecek cümlelere de benzemiyordu. Boşuna diretmişti okula başlamak için.

Babası bunları duyunca üzüldü. Ali’nin elini tuttu, öptü, kokladı minicik parmaklarını. Ne diyeceğini bilemedi bir an ama beklenmedik şekilde hak verdi oğluna. “Doğru söylüyorsun” dedi. Biraz duraksadıktan sonra: “Yazmak çok zor bir şeydir. Fakat sana yarın çok güzel bir kalem alacağım. Gör bak onunla ne kolay yazacaksın. Yazdığın her şey de gözünün önüne gelecek. Tıpkı benim sana küçükken okuduğum masallarda olduğu gibi.” dedi ve sordu: “Hatırlıyor musun sana ilk okuduğum masalı?”

“KIRMIZI BAŞLIKLI KIZ”, diye bağırdı Ali.

İlk defa ödevini bile bitirmeden yattı o gece. Yarın sabah yine okula gidecekti ama onu uyutmayan kalemin hayaliydi. Acaba nasıl bir kalemdi bu? Sınıfta da görmüştü arkadaşlarında değişik değişik kalemler. Öğretmen de bazen tükenmez kalem diye bir şeyle yazıyordu. Ali’nin gözünden kaçmamıştı bu. Sonra sorup öğrenmişti ne olduğunu. Silinmiyordu onunla yazılanlar. Bu yüzden onların kullanması yasaktı. Ya babam bunu bilmiyorsa ve bana bir tükenmez kalem alırsa diye korktu ama küçük bedeni uykuya daha fazla direnememişti...

Rüyasında babası, siyah bir kutu içerisinde güzel bir kalem hediye etti ona. Kutuyu açtıktan sonra ise konuşmaya başlamıştı kalem. “Benimle yazdığın her şey, gözünde canlanacak!” dedi. Anlayamamış, bunun nasıl olacağını soracak olmuştu ki babasının karşısında olmadığını fark etti. Annesinin olduğu yerde de öğretmeni vardı şimdi. Birden sınıfındaydı ve herkes defterine eğik çizgiler çiziyordu. Çizgiler aniden defterden fırlamış, karşısında yüzlerce büyüklü küçüklü şekilde dizilmiş, yavaş yavaş üzerine geliyordu…

Annesinin sesiyle uyandı ama hiç uyuyamamış gibi yorgundu. Normalde olsa kahvaltıyı gözü görmezdi. Ancak yeniden uyumaya kalkarsa gördüğü kâbusun devam etmesinden korkuyordu. İstemeye istemeye bir şeyler yedi ve önlüğünü giyip çantasını sırtlandı.

Dersler bitmek bilmedi bir türlü. Teneffüsler bile sıkıcı geliyordu artık. Aklı fikri akşam gelecek olan kalemdeydi. Acaba yazarken her şey nasıl canlanacaktı? Okumayı öğrenmek hiç beklediği gibi kolay değildi ama yine babası anlatmıştı bir keresinde: “Okumak; yemek, içmek gibi bir ihtiyaçtı.

Babasına asansördeki rakamların altındaki noktaları sorduğunda Braille alfabesinden bile bahsetmişti ona. İnsan göremese bile kabartılmış bu noktalar sayesinde okuyabiliyordu. Çünkü insan okumazsa bunun açlığını yaşardı. Babasının bu akşam getireceği kalemle hâlâ yazmakta zorluk çekiyorsa eğer, en azından okumayı sökene kadar yazmaya devam edecekti. Dün bunun sözünü vermişti.

Eve döndüğünde artık bütün harfleri bitirdiklerini söyledi annesine ve yarın fişlere geçeceklerinin müjdesini verdi. Hemen çantasını çıkarıp salona koştu. Televizyonun karşısına kuruldu. Çizgi film seyretme bahanesiyle babasını beklemeye koyuldu.

Aradan birkaç saat geçip akşam yemeği vakti gelince zil çaldı. Sanki zile ses veren kuşun sesi bile bir başka çıkıyordu. Kapıyı açınca hiç ummadığı bir manzarayla karşılaştı.

Babasının elinde rüyasında gördüğü o siyah kutunun aynısı duruyordu. Birden korktu. Sakın bu kalem de kalkıp benimle konuşmaya başlamasın, diye düşündü. Oğlunun yüzündeki değişimi fark eden babası, kutuyu beğenmediğini zannedip endişelendi. Lakin durumun çok daha ciddi olduğunu yemekte Ali’nin rüyasını anlatmasıyla anlayacaktı…

Yemekten sonra sihirli kalem diye bir şey olmadığını öğrendi Ali. Asıl sihir yazmaktı. Bütün bu tekrarları, aynı çizgileri çizmeyi hep alışsın diye yapmışlardı. İşin bundan sonrası kolaydı. Öyle demişti babası. Önce okumayı sökecekti. Sonra da başından geçen bütün maceraları yazabilecekti.

O siyah kutudan 0.7 uçlu ve hemen tepesinde döndürdükçe içinden beyaz bir silgi çıkan, siyah bir kalem çıktı. Tutuşu kolaylaştıran yumuşak bölümü sayesinde artık yazarken eli de acımıyordu. Yarın okulda başlayacakları fişleri düşünerek, elinde kalemiyle uykuya daldı…

“Ali ata bak.”

Böyle seslenmişti sınıfa öğretmeni. Ali şaşırmış, atın burada ne işi var diye düşünmüştü. Tüm sınıf tekrarlayınca çaresizce sürüye uyup bağırdı:

“ALİ ATA BAK.”

Şimdi bu cümleyi bir sayfa boyunca her satıra yazacaklardı. Yine başlamıştı işte. Aynı çizgileri çizmiyorlardı belki ama aynı harfleri yazıp durmaya devam ediyorlardı. Üstelik ortada ne at vardı ne de ona atı işaret eden birileri. O halde ne diye bağırmıştı hepsi birden Ali diye.

Sonra yeni kalemiyle yazmaya başladı. Ali ata bak. Gözünün önüne hiçbir şey gelmiyordu. Harflerin tamamını öğrenmişti. Arkadaşlarının çoğu rahatlıkla okuyabiliyordu. Ama bu cümle ona çok saçma gelmişti bir kere. Hiçbir mantığı yoktu. Sonra o inanılmaz olay gerçekleşti. Kalem dile gelmemişti fakat eli bir refleks gibi müthiş bir hızla yazmaya başlamıştı:

“Harflerin üzerine dokun.”

Yazdığı bu cümleyi okumaya çalışırken şok oldu. Okuyabiliyordu ama bunu ona kim yazdırmıştı? Daha önce yazdıkları gibi bir yere bakarak da yazmamıştı üstelik. Sonra işaret parmağıyla “Ali ata bak.” cümlesinin üzerine doğru yaklaştı. Olacaklardan korkmasına rağmen kendisinde bunu yapmaktan alıkoyacak bir güç bulamıyordu.

A harfi birden küçük bir eve dönüştü. Evin içinden l harfi gibi duran babası çıkmıştı. Kendisini ona bakan küçük bir i harfi olarak gördü. Daha babasının sesini duymadan “ata” iki tekerlekli bir bisiklete dönüştü. Tıpkı okumayı söktüğünde babasının alacağı bisiklete benziyordu. Ali buna artık şaşıramıyordu bile. Derken babası seslendi: “Ali ata bak.” O anda eski filmlerde gördüğü gibi arkası kapalı bir at arabasına dönüşmüştü ve harfleri. Küçük harfiyse şaha kalkmış bir at halini almıştı.

Heyecanla ayağa fırlayıp “Okumayı öğrendim!” diye bağırdı.

Herkesin neden bağırdığını, o atın ne kadar güzel durduğunu, okumanın, yazmanın ne kadar büyüleyici bir şey olduğunu sonunda anlamıştı. Bunu herkese anlatmalıyız, o atı herkese göstermeliyiz diye düşünürken, elindeki kalem onu yazmaya zorladı:

“Bu sır aramızda kalmalı.”

Ama neden”, dedi Ali. O sırada öğretmeni uyardı. Bu kez sesi gereğinden fazla çıkmıştı. Tekrar yazmaya, yazarken bir yandan da okumaya başladı:

“Söylersen, inanmazlar.”

“O zaman babama söylesem,” dedi Ali. “O bana hep inanır.” Yeniden yazmaya başladı:

“Ona bu yazıyı oku.”

Kendi kendine konuşmuyor, kendi kendine yazışıyordu artık. Bu eşsiz bir deneyimdi. Sonra öğretmeninin ısrarla söylediği şeyi -kırmızı kalemle bir başlık yazması gerektiğini- hatırladı. Ve babasının aldığı bu kalemle yazmazsa, böyle yazamayacağını çok iyi biliyordu. Bunları düşünürken kendiliğinden yazmaya devam etti:

“Kırmızı yazmak için kırmızı kaleme ihtiyacın yok.”

Bu defa kalemin ne demek istediğini anlayamadı ama eli çoktan sayfanın başındaki büyük boşluğa doğru yönelmişti. Yazarken gözünün önüne babasının ona okuduğu ilk masal olan kırmızı başlıklı kız geldi. O da bu akşam ilk yazısını babasına okuyacaktı.


21 Ağustos 2025 Perşembe

Yaşama Tutunmak İçin Nedenler

 

Yaşama Tutunmak İçin Nedenler, Aynı Şeyleri Sevmek, Yalnız Olmadığını Bilmek ve Kitaplara Sarılmak

Bugün Matt Haig’in “Yaşama Tutunmak İçin Nedenler” kitabından bahsedeceğim. Orijinal dilinde “Reasons to Stay Alive” ismini taşıyor.

Press enter or click to view image in full size

Bu kitabı Domingo Yayınları BKZ Yayıncılık’tan okudum. Haziran 2024 tarihli 5. baskısıydı ve çevirisi M. Salih Kurt’a aitti.

Hemen şunu belirteyim: Bu kitabın depresyonla bu kadar alakalı olduğunu ve konuya bu derece derinlemesine girdiğini bilmiyordum. Zaman zaman içinizi karartan, o hasta psikolojisine kapılmanıza neden olan bir kitap. Depresyonun ne kadar zor bir hastalık olduğunu gerçekten anlıyorsunuz.

Yazar, hastalığın zorluklarını kafanıza vura vura anlatıyor ve geçirdiği zorlu dönemi detayıyla aktarıyor. Ancak ne yapmak gerektiğini de kendince bulduğu çözümlerle, zaman zaman maddeler halinde ve örneklerle vermesi bence bu kitabın en güzel yanıydı.

Kitap biraz da interaktif bir yapıya sahip. Başlığını bu yüzden söyledim. Yazar bir hashtag açmış sanırım ve internetten kendisine gelen “yaşama tutunma nedenlerini” kitapta paylaşmış. En güzel cevaplar sanırım 3–4 sayfa kadar yer kaplıyor. O halde başlayalım:

“Kanser ya da kalp hastalığına yakalanıldığında veya trafik kazası geçirildiğinde nasıl daha az erkek, kadın ya da insan olunmuyorsa, aynısı depresyon için de geçerlidir.
Peki ne yapmalı? Konuşun. Dinleyin. Konuşmaya teşvik edin. Dinlemeye teşvik edin. Sohbet edebileceğiniz çevreyi genişletin.”(s.69)

Yazar depresyondan mustarip insanlara sesleniyor. Depresyon konusu benim için de göksel bir şarkı gibi. Aslında zaman zaman karamsar bir insan olsam da, kendimi “gerçekçi” olarak tanımlamayı tercih ediyorum. Çok karamsar değil, iyimserim aslında.

Matt Haig’in zorlu hayat hikâyeleri ve önceden okuduğum kitapları — önce “Gece Yarısı Kütüphanesi” sonra diğer iki kitabı, özellikle “İnsanlar”a bayılmıştım. Bir de “Zamanı Durdurmanın Yolları”… Evet, onun adını düşünüyordum deminden beri.

Bu kitap daha çok deneme türünde olduğundan, kütüphanede de farklı bir rafta duruyordu. Romanların arasında değil, psikoloji bölümünde sanırım. Orada görünce zaten aklımda vardı bir Matt Haig kitabı okumak. Hemen aldım.

Bu yazarı neden bu kadar sevdiğimi de şu bölümle daha iyi anladım: Sahilde Kafka konusunda… Bu arada, Murakami’den okuduğum en sevdiğim kitap da bu. Bu alıntıyı ben almamışım kendi yazımda da baktım. Halbuki okuduğum anı aslında hatırlıyorum — böyle etkileyici bir bölümdü.

Ama işte, kitaplardan o kadar çok yeri aslında es geçiyorum ki, bunlara rağmen bu bölümler bu kadar uzun oluyor. Yapacak fazla bir şey yok. Neyse ki bazen böyle başka kitaplarda o alıntılar karşımıza çıkabiliyor:

“… o kum fırtınası bittiğinde, nasıl olup da onun içinden geçebildiğini, nasıl hayatta kalabildiğini anlamayacaksın. Hayır, o fırtına gerçekten bitti mi bunun bile farkına varamayacaksın. Yalnız, tek şeyden emin olacaksın. O fırtınanın içinden geçtikten sonra, fırtınanın içine ayak attığındaki kişi olmayacaksın artık, aynı kişi olmayacaksın. Evet, işte kum fırtınasının anlamı bu.” — Haruki Murakami, Sahilde Kafka(s.72)

Dağların zirvesi için de öyle derler. O yolculukta zirveye vardıktan sonra artık eskisi gibi farklı bir insan olduğunu fark edersin. Bütün zorluklar da aslında böyle değil mi? Onları bitirdikten, üstesinden geldikten sonra — hatta tam olarak gelemesek bile — yeni bir insan olarak aslında devam ediyoruz. Sürekli değişmek zorundayız belki de.

Bana soracak olursanız, ders almak… O köşelerimizin, o sivri uçlarımızın yontula yontula daha ılımlı bir insan olmamız.

İlaç demişken, bu konuyu da zaten araya biraz yapay olarak sıkıştırdım. Çünkü bir sonraki alıntım bununla ilgili.

“”600 milyar dolarlık ilaç endüstrisinin şarlatanları, depresyonun düşük serotonin seviyesinden kaynaklandığı ve beyninizdeki serotonin seviyesini yükseltmek için ilaçlara ihtiyacınız olduğu fikrini satıyor… İşte serotonin hipotezi budur. Zaten hep sallantıda olan bu düşüncenin aksini gösteren kanıtlar artık mevcuttur.”
Yani rahatsız edici de olsa, biliminsanları da aynı telden çalmıyor. Bazıları telin varlığına bile inanmazken, diğerleri şarkılar söylüyor.
Stanford Üniversitesi’nde davranış bilimi profesörü olan Robert Malenka, depresyon araştırmalarının başka alanlara, örneğin beynin tam orta yerindeki küçük ödül merkezine kaydırılması gerektiğine inanıyor. Zevk ve bağımlılıktan sorumlu olan bu kısım düzgün çalışmadığında anhedoniyle karşılaşıyoruz. Hiçbir şeyden zevk alamamak anlamına gelen anhedoni, depresyonun en büyük belirtilerinden.”(s.77)

Ne kadar kötü bir durum… Okurken bile insan rahatsız oluyor: hiçbir şeyden zevk alamamak. Bilmiyordum bunun böyle bir adı olduğunu. Bir de her şeyden zevk alan ya da tamamen zevk almak için yaşayan hedonistler var.

Yazar, ilaç sektörünün ne kadar yanlış olduğunu vurguluyor. Bu sektör sizi müşteri olarak gördüğü için, daha çok sattıkça para kazanacağı için hastalıklarınızı hiçbir zaman tam olarak çözmüyor. Hep böyle ilaca bağlı halde tutuyor.

Zaten bu depresyon ilaçları da çoğunlukla yazarımıza hiç iyi gelmemiş. Ama iyi gelenler de olabilir tabii — iyi gelenlerin kullansın da diyor. Tamamen ilaca karşı değil, ancak kendi ilacını kitaplarda bulmuş.

Yazdığı iki kitabın basılma hikâyesini de bu kitapta anlatıyor. Gerçekten bu onun kurtuluşu olmuş gibi bir şey. Peki neden okuyoruz sorusunu da tartışıyor. Ona dair de şöyle bir bölüm var:

“İnsanın ya kendinden kaçmak ya da kendini bulmak için okuduğunu söylerler. Ben ikisi arasında pek bir fark göremiyorum. Kaçarken kendimizi buluruz. Bulunduğumuz yerde değil, gitmek istediğimiz yerdeyizdir. Sylvia Plath’in ünlü sorusu gibi, “Yok mu zihinden bir çıkış yolu?” Ergenliğimde alıntıların derlendiği bir kitapta bu soruya rastladığımdan beri düşünürüm. Ne anlama geliyor, cevabı ne olabilir? Eğer ölüm dışında bir çıkış yolu varsa, bu ancak kelimeler aracılığıyla olabilir. Zihni tamamen terk etmek yerine, bir düşünceyi terk etmenize yardımcı olabilecek kelimelerden tuğlalarla eskisinin yanına, daha sağlam temellerle bir benzerini, daha iyisini inşa edebilirsiniz.”(s.131)

Diğer yandan, yine bir kentsel dönüşüm gibi yani aslında o eski düşüncelerimizi tamamen yıkıp yerine daha güçlü temellerle, daha yönetmeliğe uygun sağlam düşünceler inşa etmek. Bu örnek çok hoşuma gitti.

Zihnimizden bir kaçış yolu olarak kitap okumak çok büyük bir nimet. Ben sadece okurken bile mutlu oluyorum. Arada yine başka bir yazarın cümlesi de yer alıyordu…

“Nefret, hayal gücü eksikliğidir,”(s.136)

…demiş. O da ne kadar güzel anlatmış! Bir şeyi yeniden inşa edip düzeltmeyi hayal edemeyince, belki de bu yüzden nefret duyuyoruz.

Ve seyahat… Bir diğer ilaç da aslında bizim için yollara düşmek, dünyayı dolaşmak. Bununla ilgili de yine bir yazardan şöyle bir cümle almış:

“‘Seyahat insanı mütevazı kılar,’ der Gustave Flaubert. ‘Dünyada ne kadar minik bir yer kapladığınızı görürsünüz.’ Bu bakış açısı insanı özgürleştirir; özellikle de bir yandan özgüveninizi düşürürken diğer yandan küçük şeyleri büyüten bir hastalığınız varsa.”(s.145)

“Soluk mavi nokta” mıydı dünya için söylenen? Koskoca dünyanın bile ne kadar küçük olduğunu fark ettiğinizde, kendinizin de zaten işte o ağrı kovanındaki küçük bir arı gibi olduğumuzu anlıyoruz aslında. Karınca yuvasındaki bir karınca gibiyiz.

Hem o kadar aciz, o kadar bağımlıyız ki… Dışarıya abartmamak lazım yani kendimizi. Ben zaten intiharın bencilce bir davranış olduğunu düşünüyorum bu yüzden. Kendini çok büyük görmek gibi geliyor bana.

Depresyon hastaları için “The Fall” filmini tekrar tekrar öneriyorum. Bence muhteşem bir film ve sadece depresyona girmenize de gerek yok. Ne zaman kendinizi kötü hissederseniz, oturup seyredip o küçük kızın hayata bakış açısını görmeniz lazım.

Evet, kitapta da zaten ünlülerin, ünlü depresyon hastalarının örnekleri veriliyor sık sık. Al Pacino’dan Jim Carrey’e, Catherine Zeta-Jones’tan… Bayağı uzun bir listeydi yani. Artistler, sanatçılar, şarkıcılar, devlet adamları… İntihar eden yazarları da tabii arada sayıyordu ama bir de böyle olumlu örnekler de var. Yaşamını devam ettirebilmiş, depresyonu bir ilham olarak kullanmış kişiler.

Yani neredeyse yazarımız da aslında öyle. “Eğer depresyon olmasaydı, ben bu kitapları yazamazdım” diyor. Oradan bir çare üretmiş yani kendine. Bir çözüm olarak onu kullanmış.

Evet, burada da Lincoln ve Winston Churchill var. Bilmiyorum, siz ne düşünüyorsunuz onlar hakkında? “Vampir Avcısı” gibi bir filmi vardı… Sadece afişini görmüştüm. Çok değişik gelmişti bana. Seyretmedim ama bir devlet adamını öyle zombilerle, vampirlerle savaşan… O mu vampirdi yoksa, bilmiyorum yani.

Çok bununla ilgili bir yazı okumuştum. Filmi seyretmemiştim. Aslında bak, çerez niyetine seyredebilecek bir film olabilir. Çünkü ilginç bir fikirdi…

“Lincoln’ın ciddi biri olduğu şüphesiz. Tarihteki en ciddi insanlardandı. Hem zihinsel hem de gerçek savaşlar vermişti. Belki de köleliği kaldırmak isterken sergilediği empatiyi bizzat çektiği acılardan elde etmişti. (‘Ne zaman birilerinin köleliği savunduğunu duysam, bunun bizzat üstünde denenmesini istiyorum,’ demiştir.)
Depresyonla mücadele eden tek ünlü lider Lincoln değildir. Winston Churchill de hayatının büyük kısmını depresyonla geçirmiştir. İşe aldığı genç bir araştırmacı- ya, ‘Odunların neden çıtırdadığını biliyorum. Tükenmek ne demek bilirim,’ demiştir yanan ateşi izlerken. Biliyordu da. Çok faal ve başarılı bir kariyeri olmasına rağmen kendini sürekli umutsuz ve karanlıktaymış gibi hissederdi.”(s.167)

Evet, bu adamların zaten büyük sözleri oluyor. Çok karizmatik. “Tükenmek ne demek bilirim” diyorlar. Tüketmeyi de biliyorlar ama Churchill problemli bir insan gerçekten. Neyse, neyse… Şimdi hiç İngilizlere, sömürgeci tarihine girmeyelim.

“DÜNYA GİDEREK BİZLERİ depresyona daha çok sürüklemek üzere şekilleniyor. Mutluluğun ekonomik bir değeri yok. Elimizdekilerle mutlu olabilseydik, başka neye ihtiyacımız kalırdı ki? Yaşlanmayı geciktiren bir nemlendiriciyi nasıl satarız? Önce birilerini yaşlılıktan korkar hale getirmek gerekir. Siyasi bir partiye nasıl oy verdiririz? Önce göçmenlerle ilgili endişe duymalarını sağlamanız gerekir. Sigorta poliçelerini nasıl satarız? Her şeyi endişe kaynağı olarak görmelerini sağlamak gerekir. Plastik cerrahiye başvurmalarını nasıl sağlarız? Dış görünüşlerindeki kusurların altını çizerek. Bir televizyon programını nasıl izletiriz? Programın bir bölümünü kaçırmaktan endişe duymalarını sağlayarak. Yeni bir akıllı telefon almalarını nasıl sağlarız? Teknolojiden geri kaldıklarını hissettirerek.
Sakin kalabilmek devrimci bir eylemdir adeta.”(s.181)

Buna benzer alıntıları ben daha okurken de hatırladım. “İnsanlar” adlı kitabında da vardı bu. Bu kitap zaten o kitaba da çok benziyor ya. Onun bir altyapı çalışması gibi olmuş ya da ondan sonra yazmış galiba, oraya sürekli referanslar yapıyor. Öyle de olabilir. O maddeli şeyler çok güzeldi.

Ama ben tabii bu tarz şeyleri öyle romanlaştırıldığında, üstünde bir kurgu olduğunda daha çok seviyorum. Bu daha çok böyle… Zaten iki günde bitirdim yani. 200 küsur sayfa olmasına rağmen böyle aldığınız gibi hemen okuyor, gidiyorsunuz. Boyutu da küçük, bir cep kitabından biraz daha büyük. Güzel bir kitap.

Depresyonla ilgili özellikle çok içeriden bilgiler veriyor yani size. Bu hastalığın bu boyutlarını bilmiyordum ben de. Ve bir sahne vardı babasıyla yaşadığı… Orası çok duygulandırdı beni.

Aile evine dönüyor, dönmek zorunda kalıyor. İyice depresyon ataklarının arttığı bir zamanda orada kendi yatağında oturup ağlarken babası görüyor. Babası yazarımızın yanına oturuyor ve o da ağlıyor, hiçbir şey söylemeden. Beraber öyle bir süre boyunca ağladık diyor.

Yani bir çaresizliği bu kadar güzel anlatabilirsiniz belki de, ancak bu kadar anlatılabilir. Ne kadar zor… Depresyona yakalanmış bir yakınınız da olduğunda, ancak onu dinleyebilir, onu hissedebilir, onun yanında olabilirsiniz. Yapabileceğiniz çok fazla bir şey de yok. Bunu anlayamazsınız.

Ve işte “Boş ver, onlar geçecek” ya da “Çok abartıyorsun” gibi sözler… O akıl vermeler çok yanlış. Yapabilse zaten yapacak yani onu. Orada düğümlenmiş.

Yalnız kalmamak gerekiyor. Kesinlikle böyle anlarda yalnız olmadığınızı bilmek ve kitaplara sarılmak. Yani belki de okumak… O yollardan geçen insanların tecrübelerini… İşte bak, kaç aydır yani neredeyse Osamu Dazai’den Ryunosuke Akutagawa’yla geçti benim de günlerim. İntihar etmiş yazarlar, onların yaşadıkları zorluklar.

Hah, Kafka! Evet, Kafka da ağır bir depresyon hastasıymış. “Dönüşüm”ü belki de o sayede yazdı diyor. Yani doğru olabilir ama dediğim gibi Murakami’den de örnekler veriyor. Koşmasaydım Yazamazdım” kitabı da mesela yine yazarın en sevdiği kitaplardan biriymiş. Tıpkı benim gibi.

Koşmaya da başlıyor Matt Haig. Ya zaten o kitabı okuyup da koşmayan insan… Bilmiyorum. Ben de o zaman başlamıştım koşmaya. Yine tekrar hazır havalarda sıcakken, aslında o alışkanlığa geri dönmek… İşte biraz daha erken kalkmam gerekiyor. O zaman da biraz daha erken yatmam gerekecek.

Ve “Uyuyun” diyor ya bol bol. O da bak bir çözüm mesela. “Daha az çalışın, daha çok uyuyun” gibi bir tavsiyesi vardı. Çok tavsiyesi var da ben o son sayfaları da almadım bilerek. Hani hangi birini anlatacaksın, yazacaksın?

Bu kitabı okuyun yani mutlaka. Özellikle böyle çevrenizde bir depresyon hastası varsa… Umarım yani siz değilsinizdir. Sizseniz zaten kesin okuyun. Hatta başucu kitabı gibi böyle dönüp dönüp bakın, notlar çıkarın ve yazın. Yazmaya da başlayın belki de. O da bir çözüm. Belki de değil, kesinlikle. Yani farkındalığınızı da arttırır.

Ben de böyle bazen o kadar karamsar olduğum dönemlerde bir şeyler yazıyorum ki, sonradan onu okumak iyi gelebiliyor insana. Ya da tam tersi… Mesela Medium’da geçen öyle de bir yazıya rastladım. Bana böyle yıllarca umut vermiş ve “Ne kadar güzel hayatlar yaşıyor insanlar” diye böyle özenmemi sağlamış.

Sadece kendisine de değil yani, bütün çevresine ilham olan insanlardan bazen öyle yazılar okuyorum ki, o kadar umutsuzlar ki hayatlarında… Ne kadar zor neler geçmiş başlarından, onlara da üzülüyorum. Böyle uzun uzun yorumlar da yazasım geliyor ama ona da çekiniyorum çoğu zaman. “Yok, yanlış anlaşılacak” ya da “Sen kimsin ki bir tavsiye veriyormuş” gibi oluyor çünkü yani…

Alkışlayıp geçiyorum çoğu zaman ama o yazılar… Biraz alkış da işte o beğeni gibi. Medium’da beğenme yok, alkış var. 50'ye kadar alkışlayabiliyorsunuz. Öyle basılı tutunca artıyor sayısı.

Onda da mesela bak, ben hiç anlayamam. Bazı yazılarda böyle bir tane, bir tanecik alkış… Cem Yılmaz’ın o “fakir düğünü” esprisi gibi. Hep o geliyor onu görünce aklıma. “Bir tane alkış olur mu yani?” Sanki biraz da tepki gibi. “Beğenmedim!” mi demek istiyorlar acaba? Dislike yerine mi kullanıyorlar diye düşünüyordum.

Sonradan başka bir yazarın yazısında denk geldim. Bilmiyormuş meğer. Sadece tek bir kere basabildiğini zannediyormuş. Birden fazla yapabildiğini bilmiyormuş yani, farkında olmadan. Ben de diyordum “İnsanlar niye sadece bir… Bu kadar mı? Sanki parası gidiyor cebinden. Yap şunu 50 yap ya, bu kadar zor mu?”

Ama evet, 50 de çok ya genelde. Orada işte yorulunca bırakmak lazım. 5–10 bile iyidir yani. En azından okunduğunuzu hissediyorsunuz. Onun verdiği duygu… Serotoninler, dopaminler orada yükleniyor. Yani aslında sadece böyle ilaçlarla da değil. Bir yorum, hele yorum almak… Bunlar hep güzel şeyler.

Ama bunun için de işte önce o kabuğunuzu kırıp şeyler paylaşmanız lazım. Ne kadar zor bir şey bu aslında, evet farkındayım. 2020 yılında ben de öyle. Pandemiden sonra ya… Bir pandemi yaşamam gerekti yani belki de yazılarımı paylaşabilmek için. Hiç kolay değildi.

Yani şu an düşünüyorum da aslında o depresif dönemi bütün dünya olarak yaşadık yani. Ve ben de onu kırıp kendi lehime çevirmişim. Oradan baktığımda henüz bir kitap yazamadım belki ama o da işte benim üşengeçliğimden. Yoksa aslında hikaye yapıda hazır.

Neyse, yine kitap böyle biraz deneme gibi olunca biz de yeni şeyler deniyoruz. Kendimizi de çok fazla ifşa etmeyelim. Sizin de başınızı ağrıtmayayım. Yani burada kendi dertlerimle buraya kadar gelip… Zaten dinlemeniz, vakit ayırmanız çok değerli benim için. Yetiyor da artıyor yani bile. O yüzden çok teşekkür ederim.




18 Ağustos 2025 Pazartesi

Soytarı Çiçekleri

 

Soytarı Çiçekleri, Hayatın Çelişkileri, Gülünç Hallerimiz ve Sürekli Söylediğimiz Sözler

Osamu Dazai’nin Soytarı Çiçekleri ile karşınızdayım bugün. Bu kitabı biraz geç okumuş olduk. Aslında İnsanlığımı Yitirirken’den önce okumam gerekiyormuş. Okurken onu anladım ama tabii bilmiyordum bunu.

Bazen de yaparlar ya böyle; bir karakteri önce tanıtırlar, sonra geçmişini anlatırlar. Biraz onun gibi oldu benim için de bu kitap. İnsanlığımı Yitirirken’de okuduğumuz, hatırladığımız Yozo Oba’nın başından geçen o ilk trajik olayı anlatıyor.

Aslında tabii ki bu olay yazarımızın da başından geçmiş. Başka birinin karısıyla intihar etme girişiminde bulunuyor. Ben onun başka birinin karısı olduğunu da bilmiyordum; sadece sevgilisi zannediyordum. Ve trajik bir şekilde kadın ölüyor ama bu adam kurtuluyor. Bir balıkçı teknesi hayatını kurtarıyor ve ondan sonra da bir sanatoryuma yatırıyorlar bu adamı. Bu adam dediğimde… Yazar mı, yazarımız mı? İşte sürekli o çatışma.

Bu kitapta dördüncü duvarı öyle bir yıkmış ki yazar, yani paramparça etmiş. Zaman zaman sizinle de konuşuyor. Kendisine çok fazla yükleniyor: “Yani olmadı bu kitap, ne biçim yazdım” falan gibi şeyler. Burada biraz benim kendi kendime konuşmalarımı da hatırlattı bana ama neyse…

Sadece 77 sayfa ve oldukça akıcı. Ben bu kitabı İthaki Yayınları’nın Mart 2024 tarihli 5. baskısından okudum ve Japonca aslından çeviren de Zeynep Ebru Okyar olmuş.

Dediğim gibi sadece dört günü anlatıyor aslında: Yozo Oba’yı hastanede ziyaret eden arkadaşları ve sonradan gelen abisi, bir arada hastaneden çıkıp yemek yemeleri… Bu yani bütün kitap ve yazarın düşünceleri. O yüzden hemen başlayalım.

“Bu da bizi hikâyenin başına götürüyor. Yani tabii ben bu konuda becerikli sayılmam. Aslında kurgudaki bu tür tekniklerden pek hoşlanmam, Hoşlanmasam da deniyorum yine de. “Buradan sonrası hüzün şehri.” Cehennemin kapısındaki dillere pelesenk olmuş bu dizenin, kitabın ilk satırı için görkemli olabileceğini düşünmüştüm. Başka bir nedeni yok. Romanım bu tek dize yüzünden başarısızlığa uğrayacak bile olsa, korkakça onu silmek gibi bir niyetim yok. Hazır burada poz keserken bir şey daha söyleyeyim: O ilk satırı silmek, benim bugüne kadarki tüm yaşamımı silmek olur.”(s.15)

Çünkü bu kitap bu dizeyle başlıyor. “Buradan sonrası Hüzün Şehri”. İlahi Komedya’da geçiyormuş sanırım, kitaba göre. Cehennemin kapısında yazan dizeymiş bu. Yani kendi intiharının aslında gerçekleştiğini mi düşünüyor?

Zor gerçekten… Yani başka biriyle intihar etmek; işte o yüzden ekstra saçma. İntihar etmek yeterince kötüyken, travmatikken, bir de yanınızda başkasını sürüklemek… Ne kadar kötü hissetmiştir yani, kim bilir.

Bakın, burada bile karakterleriyle sürekli çatışıyor, kendisiyle çatışıyor. Bize bütün o huzursuzluğunu aktarıyor yazar. Gençlere de çatıyor ama bir yandan onları da anlıyor. “Biz de böyleydik” demeye mi götürüyor, artık tam emin de değilim ama şöyle bir yer not almışım.

“Bu gençler her zaman ciddi bir şekilde tartışmaz. Karşılıklı olarak birbirlerinin bam teline basmamaya büyük özen gösterir ve kendi kutsallarını da titizlikle korurlar. Alay konusu olmamak için her şeyi yaparlar. Yine de bir kere incinmeye görsünler, ya karşılarındakini ya da kendilerini öldürecek kadar kafaya takarlar. Bu yüzden de tartışmaya girmekten hiç hoşlanmazlar. Nabza göre şerbet verecek lafları iyi bilirler. Esasen “Hayır” anlamına gelen tek bir kelimeyi bile onlarca farklı şekilde rahatlıkla ifade edebilirler. Bir tartışma doğmadan karşı tarafla uzlaşmak için göz teması kurarlar. En sonunda gülerek el sıkışırlarken hepsinin aklından geçen tek kelime şudur: “Gerizekâlı!”
Evet, romanım nihayet zırvalamaya başladı gibi görünüyor. Bu noktada bir yön değiştirip panoramik bir sahne mi eklesem ki? Büyük laflar etmemek lazım. Ne de olsa beceriksizin birisin! Off, başarabilirim umarım.”(s.18)

Diyor ve buradan sonra orayı da almışım ya. Evet. Bilmiyorum, bende mi bir psikopatlık var ama bunları okumak bana çok güzel geldi. O yazarlık uğraşı denemeleri, yazdığını bir türlü beğenmemek… Yani yazarın da aslında bu gençlerden çok bir farkı yok.

“Ertesi sabah sakin ve güneşli bir hava vardı. Deniz dinginleşmişti. Oşima’daki volkanın beyaz dumanı ufkun üzerinde yükseliyordu.
Bu olmadı. Ben manzara betimlemesi yapmayı hiç sevmiyorum.
1 numaralı odadaki hasta gözlerini açtığında, oda, yazdan kalma bir sonbahar güneşiyle dopdoluydu. Yanında kalan hemşireyle günaydın dediler birbirlerine ve hemen ateşi ölçüldü.” (s.19)

Evet. Hiç betimlemelere girmeden doğrudan olaya geçmesi bana da daha kolay geliyor. Ama bazen de lazım panoramik sahneler… Ama birkaç sayfa sonra da zaten artık iyice itiraf niteliğinde şunları söylüyor.

“Ben üçüncü sınıf bir yazar değilim herhalde, değil mi? Bir şekilde kendimden geçtim sanırım. Panorama tarzı gibi, aslında bana hiç uymayan işlere girip sonra da hemen, her zamanki rehavetime tekrar kapıldım.
Yok, bekleyin bir dakika lütfen! Eğer böylesine bir başarısızlığa uğrarsam diye önden hazırladığım sözler var. Güzel duygular berbat edebî eserler ortaya çıkarır.
Başka bir deyişle, bu denli kendimden geçmemin sebebi, yüreğimin o denli şeytani unsurlar barındırmamasıdır. Vay! Bu sözü düşünüp bulan adama ne mutlu! Nasıl değerli bir laf bu! Ne var ki bir yazar, bu sözü yaşamı boyunca yalnızca bir tek kez kullanabilir. Öyle diyorlar. Bir sefer söyleyince alımlı gelirmiş. Şayet iki üç kez tekrarlayayım deyip bu lafın ardına gizlenirsen muhtemelen acınacak hâle düşermişsin.”(s.22)

Bu da yeni hayatın çelişkilerinden. Geçenlerde klişelerle ilgili de öyle bir şey duymuştum. Tam net hatırlamamakla birlikte şu minvaldeydi: Bir eserde iki klişe kullanmak sizi gülünç hale getirir. Ama on tane klişe kullanırsanız, o eser bir başyapıta dönüşür diyordu.

Anlamak da çok zor bunu ama örneklerle karşınıza çıkması lazım. Böyle sözler de gerçekten; ne kadar az kullanırsanız o kadar sizin gibi bir şey aslında. Sürekli bunu dile getirdiğinizde artık bir karikatüre de dönüyorsunuz. O sözün etkisi de kayboluyor.

Ve bu kitapta da tabii ki yazar bu sözü birkaç kez daha tekrarlayacak.

“”O adam zarif biri. Abinin becerisiyle ilgisi yok, bence öyle değil yani. Zarif biri olduğundan. İnsanın teslimiyetinden doğan bir güzelliği var. Ceset sabah yakılmış ve adam kucağında kül kavanozuyla tek başına evine dönmüş. Buharlı trene binerkenki görüntüsü gözümün önüne gelip duruyor…”
Kosuge nihayet anlamıştı. Ardından derin bir iç çekti. “Dokunaklı bir hikâye.”
“Dokunaklı, değil mi? Beğendiniz, değil mi?” dedi Hida, Kosuge’ye bakmak üzere başını çevirirken. Keyfi yerine gelmişti. “Böyle bir hikâyeyle karşılaşınca, yaşadığım için mutluluk duyuyorum.”
Çok affedersiniz ancak araya girmek zorundayım. Aksi takdirde yazmaya devam edemeyeceğim. Bu roman tam bir kargaşa oldu. Kendi başımı döndürüyorum resmen. Yozo’nun kontrolünü kaybettim, Kosuge’nin kontrolünü kaybettim, Hida’nın kontrolünü kaybettim. Benim beceriksiz kalemim onları hayal kırıklığına uğratıyor ve kafalarına göre uçup gidiyorlar. Ben de onların çamurlu ayakkabılarına yapışıp durun, bekleyin, diye haykırıyorum. Buralardaki düzeni sağlayamazsam hiç tahammülüm kalmayacak.
Zaten bu romanın başarısız olacağı en başından beri belli. Sadece bir duruş sergiliyor. Söz konusu böyle bir roman olduğunda bir sayfa yazmakla yüz sayfa yazmak aslında aynı şeydir. Gerçi ben en başından beri buna hazırdım.”(s.48)

Artık bundan sonra da 30 sayfa falan kalıyor. Yani artık bitecek hikâye. Kosuge, Hida… İşte onun ziyarete gelen arkadaşları burada gerçekten; yani intihar etmeye kalkmış birinden güzel bir hikâye dinledikten sonra, böyle hikâyelerle karşılaşınca “yaşadığım için mutluluk duyuyorum” demesi… Çok çok yapmacık ya. Hayatta söyleyebileceği bir şey değilmiş gibi ama güzel de geliyor bir yandan kulağa.

Böyle güzel şeyler yazıp sonra bunun ne kadar yapay olduğunu yüzümüze vuruyor yazar. Aslında bu bir yandan da “İstesem o güzel şeyleri de yazabilirim ama bunlar yalan. Bunun ne önemi var?” demeye de geliyor. Soytarı Çiçekleri çok o açıdan değişik bir kitapmış. Ben de bilmiyordum bunu. Üzerine yazılan yazıları da okumaya çalıştım ama çok fazla yazı da yoktu Medium’da.

Sonra bir de savcı durumu var. Evet. Savcıya bir ifade verilecek intiharla ilgili. O işleri de biraz abisi hallediyor. Yani sanki o zamana kadar çok ilgilenmişler gibi… İşte böyle bir olay çıkınca geliyorlar hemen; anlık bir pansuman, bir çözüm oluyor ama “o zamana kadar neredeydiniz?” diyesi geliyor insanın. Ama tabii demiyor. Hiç kimse demiyor bunu. Herkes bir tiyatro sahnesindeymiş gibi rollerini oynuyor.

“Yılbaşıymış, hapishaneymiş, savcıymış, umurumuzda değil. Ta baştan beri acaba hiçbirimiz savcı konu- sunu önemsedik mi? Biz sadece o dağın zirvesini merak ediyoruz. Orada ne var? Acaba ne olabilir? Ufacık bir umut bağlıyoruz oraya.
Sonunda zirveye ulaştılar. Tepesi hafifçe düzleştirilmiş ve otuz metrekare civarında kızıl toprak çıplak kalmıştı. Tam ortasında kütüklerden yapılmış alçak bir kare çardak vardı. Bahçe taşlarına varıncaya kadar her yerine bir düzen hâkimdi ve her şey kırağıyla kaplanmıştı.
“Of ya! Fuji görünmüyor!” diye haykırdı Mano, burnunun ucu kıpkırmızı olmuştu. “Bu uçtan açık seçik görünürdü.”
Doğudaki bulutlu gökyüzünü işaret etti. Sabah güneşi henüz yükselmemişti. İnanılmaz renklere bürünmüş parçalı bulutlar hareketlendi, sonra durgunlaştı, yeniden ağır ağır süzülmeye başladı.
“Yok ya, hiç sorun değil.”
Hafifçe esen meltem yüzlerini yalıyordu.
Yozo uzaklardaki denize doğru baktı tepeden. Hemen ayaklarının dibinde doksan metrelik uçurum uzanıyor, Enoşima ayaklarının dibinde küçücük görünüyordu. Yoğun sabah sisinin derinliklerinde deniz suyu usul usul salınıyordu.
Sonra… Sonrası yok, sadece bu kadar.
SON”(s.77)

Kitap bu şeklinde bitiyor. Sonrası yok diyor, ama İnsanlığımı Yitirirken gelecek ardından. Bilmiyorum, belki arada Yozo’yu anlatan başka kitaplar da vardır. Ya da bunun daha öncesi de olabilir. Bu Osamu Dazai külliyatı… Küçük küçük bir sürü kitabı olduğu için ona da çok hakim olamıyorum. Araştırma da yapamadım o konuda.

Daha çok böyle karşıma çıkan kitapları okuyorum aslında. Böyle planlı okumayı sevmem ama bazen hayatın akışına göre okumak, oradan devam etmek, oradan başlamak daha güzel olabiliyor.

Yoksa mesela Hakan Günday’ın kitaplarını da kronolojik sırasıyla okuyayım dedim, ama üçüncü kitabını bulamıyorum. Diğerleri ise hemen karşımda hazır bekliyor. Ona da bir ara verdim. Şimdi böyle sırayla okuyayım deyince, bazen o sıralamadaki kitabı bulmak kolay olmayabiliyor.

Bu kitaptan sonra araya bir Matt Haig koymayı düşündüm. Üst üste çok karamsar oldu çünkü. Yani sürekli intihar eden yazarlar… O yüzden çok yakında buradan haberini de vermiş olayım: Bir Matt Haig kitabıyla karşınızda olacağım. Umut var yani. Umut… Hep var.

Siz de böyle kitaplara dalıp karamsarlığa kapılmayın diyeyim ve burada bitireyim. Zaten kısa da bir kitaptı. Buraya kadar gelip zaman ayırdığınız için çok teşekkür ediyorum.