14 Ağustos 2025 Perşembe

Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu

 

Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu, Önkoşullar, Sonsuzluk, Ölümlülük ve Aracılık

Bugün sizlere Haruki Murakami’nin, adını sürekli yanlış söylediğim “Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu” kitabından bahsedeceğim. Uzun süre bu kitabın adını da hep yanlış söyledim — “Haşlanmış Yumurta” diye. Çünkü zaten çok garip bir ismi var.

Bu yazı kitap hakkında tat kaçıracak bilgiler (spoiler) içerebilir.

Bütün dünyada da bu garip ismiyle biraz yadırganmış. İngilizcesi “Hard-Boiled Wonderland”. Bu, rafadan yumurtalarda fazla haşlanmış anlamında kullanılan bir kelime diye biliyorum. Bizim dilimize direkt “haşlanmış” diye çevrilmiş. Ne diyeceksin ki? Zaten değişik bir başlık.

Kitap boyunca iki farklı dünyayı okuyorsunuz. Evet, yanlış duymadınız. Önce “Haşlanmış Harikalar Diyarı” diyor ve altına üç kelimelik başlıklar atıyor. Genelde “Haşlanmış Harikalar Diyarı” kısmı biraz daha uzun oluyor. 15–20 sayfa sonra “Dünyanın Sonu” bölümü başlıyor. Onda da tek kelimelik başlıklar var. Çok çok güzeldi. Ben bunu tabii biraz geç keşfettim. Kitabın ortalarına doğru gelirken, 500 küsur sayfalık — 560–570 sayfa diye hatırlıyorum — ama başladığınız gibi bitiyor tabii. Murakami okumayı özlemişim. Biraz ara vermiştim. Çünkü artık Murakami’yi kronolojik olarak okumak istiyorum. İlk dört kitabını, dörtlemesini zaten okumuştuk ama Kafka ile başladığımız için — “Sahilde Kafka”, “İmkansızın Şarkısı” falan — en bilinen, meşhur kitaplarını aslında okumuş olduk.

Şu an herkes bana “Kumandanı Öldürmek”i okuyun, okumanız lazım gibisinden yorumlar yapıyor. Hep onu duyuyorum ama o da en hacimli kitaplarından biri. Bu kitaptan sonra zaten artık o kitaba başlamaya korkuyorum. Onun için böyle biraz daha müsait bir zaman kolluyorum — tıpkı “Karamazov Kardeşler” için olduğu gibi. Ama onu da artık okuyacağım. Bu kitapta da yine karşıma çıktı “Karamazov Kardeşler” — spoiler yiye yiye kitabı da ziyan edeceğiz. O yüzden ona da başlamam lazım.

Doğan Kitap tabii ki çıkardı bu kitabı. Japonca aslından çeviren Hüseyin Can Erkin olmuş. Ben de Şubat 2022 tarihli 20. baskısından okudum.

Kitabı bitirince merakla Medium’da da yazılara bakmaya çalıştım, YouTube’da da seyrettim birkaç eleştirisini, yorumunu. Ama burada maalesef hiçbir yazı bulamadım — Türkçe bulamadım en azından.

“Haşlanmış Harikalar Diyarı” deyince sürekli “Alice Harikalar Diyarı”na referans yapıyorlar. Tabii ki o da çok önemli bir eser ama artık her şeyi ona kıyaslıyorlar. İnsan böyle kitaplar hakkında farklı şeyler de bulmak istiyor.

Yerli YouTuber’lar, okurlar arasında çok beğenmemişler sanki. Böyle biri vardı hatta, yarım saat konuşmuş üstüne ama 5 üzerinden 1, 10 üzerinden 3 vermiş — tam bir sözelci gibi — O da biraz tuhaf geldi bana ama o kadar da kötü değil bu kitap bence.

Yabancıların “en iyi romanı” falan dediğini de duydum. O kadar iyi de değil arkadaşlar! Murakami çok daha güzellerini yazdı bence. Ben bile hepsini okumadım ama “Sahilde Kafka” gibi bir gerçek var ortada. O yüzden hiç iki uca da kaymamak lazım.

Benim çok alıntım var bu kitaptan. Bazıları da oldukça uzun. Alıntı açısından kesinlikle çok zengin bir kitap ve sonu da var — eleştirilerin aksine.

Şöyle bir şey var: Daha önce Murakami okumadıysanız sizi sıkabilir, tuhaf gelebilir. O arkadaşların eleştirdikleri yerler benim en sevdiğim yerler olmuştu okurken. Buradan da anlıyoruz ki herkes kendi sevdiğini okumayı tercih ediyor. Onu keşfetmek önemli.

Murakami’yi sevmiyorsanız bu kitaptan da kaçmanız lazım tabii ki. Ama seviyorsanız, onun kalemine alışıksanız, onun matematiğine de çok uyuyor bu kitap. Başlarsınız, bir bakarsınız 200'lere gelmişsiniz. İkinci gün 400–500 derken, “bitmesin, birkaç bölüm daha olsun” diye yavaş yavaş okursunuz. Öyle bir kitap.

“Üçüncüsü, sanırım sessizdi. Ben içeri girer girmez kapılar sessizce –kelimenin tam anlamıyla sessizce– kapanmıştı, daha sonra da hiçbir ses duyamamıştım. Hareket ediyor mu, yoksa olduğu yerde duruyor mu belli olmayacak ölçüde sessizdi. Derin nehirler sessiz akar.”(s.10)

Sesle ilgili çok güzel şeylere temas etmiş yazarımız. Dediğim gibi, 1985 yılında yayımlamış bu kitabı — Japonya’da sanırım yayımlanma tarihi bu. Daha sonra İngilizcesinin çıkması daha uzun sürmüş. Türkçeye kim bilir ne zaman çıkmıştır? Böyle olunca insan üzülüyor. “Şu kitabı 1985'te okumak vardı” ama tabii o zaman hayatta mıydınız? Bir de öyle bir şey var. Hayatta olsanız bile okuma yazma biliyor muydunuz? İngilizce ya da Japonca okuyabilecek miydiniz? İşte insan böyle kitaplar görünce her dili bilmek, her kitaba ulaşabilmek istiyor.

Bu kitapta üç ana karakterimiz var — hatta dört diyebiliriz. İki ana karakter, iki yardımcı da diyebiliriz. Tamamen bakış açınıza kalmış.

Bir hesapçı arkadaşımız var. Hesapçılık mesleğini yapan, biraz muhasebeci gibi ama değil. Zihninde daha çok sayıları şifreleyen, kriptoloji yapan aslında bir anlamda. Sonra zihninde onu sağ lob, sol lob arasında ayrıştırıp daha farklı bir hale getiren — böyle bir meslek var yani bu “Haşlanmış Harikalar Diyarı” dediği — daha gerçek olan, gerçekçi olan dünyada ama gerçekçi olan bile hep böyle.

Orada bir profesör var. Çatlak profesörler olur ya, böyle deli dolu. “Fringe”deki adam geldi hep aklıma. Bu profesör daha çok sesle kafayı bozmuş. Elinde icat ettiği bir aleti var — insanların sesini kısıp açabiliyor. Bütün insanların değil ama özellikle torununun.

17 yaşında bir torunu var. Murakami’nin kitaplarında karşımıza çıkan, bazen daha kaybolup giden, aşık mı değil mi belli olmayan bir karakter. Klasik kadın karakterlerinden biri. Bu kızın zaten ilk başta sesini kısmış — hatta unutuyordu profesör — bir hafta kadar sessiz şekilde yaşamak zorunda kalıyor.

Bunu tabii bizim hesapçı karakterimiz fark ediyor ama dudak okumayı bildiği için onunla anlaşabiliyor ilk karşılaştıklarında. O dudak okumayı da zamanında öyle bir kursa gitmiş, “belki bir gün lazım olur” diye. Yani aslında hiç ihtiyacı yokken ve yıllar sonra işte karşısına böyle bir durum çıkıyor. “İyi ki gitmişim” falan diye düşünüyor.

Bu tarz şeyleri ben de yaşardım. Sizin de belki başınıza gelmiştir. Böyle merak edip başladığımız, öğrendiğimiz bazı şeyler ya da öylesine gittiğimiz, “hazır fırsat varken yapalım” dediğimiz şeyler belki uzun süre hiç işinize yaramaz ama bir gün geliyor, gerçekten işinize yarıyor. Orada mesele sadece işe yaramak da değil. Çok önemli insanlarla karşılaşabiliyorsunuz, tanışabiliyorsunuz böyle ortamlarda — hayatınızı şekillendirecek, belki değiştirecek insanlarla — o yüzden özellikle hobilerinize karşı, onu bir an evvel keşfedip yapabilmek için — en azından öğrenebilmek için — küçük adımlar da olsa atmak gerekiyor.

Bir diğer karakterimiz: Kütüphaneci bir kadın. Yine Murakami, kitaplar ve kütüphaneler. Bunlar Haşlanmış Harikalar Diyarı’nın karakterleri.

Bir de “Dünyanın Sonu” var. Dünyanın Sonu ise adeta paralel bir evren gibi. Çok orada ne olduğunu anlayamıyoruz başta ama sonra öyle bağlanıyor ki karakterler arasındaki benzerlikler.

Orada da yine isimsiz — ismini bilmediğimiz — bir ana karakterimiz var ve onun gölgesi. Bu “Dünyanın Sonu”na geldiği yerde, oraya girebilmek için başta onu gölgesiyle ayırıyorlar. Gölgesiyle konuşabiliyor falan ve içeride herkesin gölgesiz olduğunu, zamanla buna alışacağını, bir süre sonra gölgesinin de öleceğini öğreniyor.

Onsuz yaşayamayacağını, gölgesi ölenlerin yüreğinin de öldüğünü, dolayısıyla o şehirde insanların yüreksiz olduğunu öğreniyor. Surlardan dışarı çıkamayacağını, içeri bir kere girdin mi geri dönüşünün olmayacağını… Bu arada o bekçi söylüyordu ona. Bir bekçi var orada. Bir albay var, biraz yol gösteren, akıl gibi bir karakter.

Ve tabii ki “Dünyanın Sonu”nda da yine bir kütüphaneci karakter var. Kütüphaneci bir kız ve ona da aşık oluyor. Burada da yani — iki dünyada da — aslında aynı kişiye… Aynı kişiler mi bunlar, bilmiyorum. Öyle olduğunu düşünenler olmuş, bunlara değinenler olmuş. Bana da biraz aynı kişiler gibi geldi ama oraları size bırakmış biraz yazar. Ne düşünüyorsanız o.

Ve tabii ki bir de gizli karakterimiz var. Gizli bir öğe. “Dünyanın Sonu”nda çok fazla yer alan tek boynuzlular (unicorn). “Tek boynuzlu” diye çevrilen, biraz atlara da benzeyen ama at değil yani aslında. Çok güzel, asil hayvanlar.

“Dünyanın Sonu” onlarla dolu — yani her tarafta yaşıyorlar rahatça, özgürce ama “Haşlanmış Harikalar Diyarı”nda tabii ki yoklar. Varlar mı yoklar mı, nesilleri mi tükenmiş? Bunun tartışıldığı bir ortamda kafatasları buluyor hatta. Biraz zaten bu hesapçı arkadaşımız onu arıyor gibi de bir şey, uzunca bir süre.

Ama “Dünyanın Sonu”nda sürekli onlarla beraber yaşıyoruz. Ve “Dünyanın Sonu”ndaki karakterimizin de görevi aslında rüya okuyuculuğu. Kütüphaneye gidiyor. O kızın da tek görevi ona orada yardım etmek. Ve bu rüyaları nereden okuyor? Tek boynuzların kafatasından. Bir yandan böyle korkunç gibi hikaye ama öyle değil yani.

Aslında bütün kitabı özetledim bu arada. İlk defa böyle hiçbir alıntımı paylaşmadan neredeyse tüm kitabı anlattım size. Ama bunlar biraz olay örgüsüne dahil. Yani çok spoiler olduğunu da düşünmüyorum. Okumanız lazım bence bu kitabı — biraz fikir sahibi olabilmek için. Anlamak için demiyorum — herkes farklı bir şey anlayacak kesinlikle.

“‘Ne soracağını sen bilirsin, ama sorunu yanıtlayıp yanıtlamamak benim keyfime kalmış’ dedi bekçi, ellerini ensesinde birleştirerek. ‘Sorularının arasında benim yanıtlayamayacaklarım da olacaktır. Neyse, sen bugünden itibaren her gün kütüphaneye giderek esi rüya okuyacaksın. Yani, senin işin bu. Akşamları saat altıda oraya gidip, on ya da on bire kadar rüya okuyacaksın. Akşam yemeklerini oradaki kız hazırlar. Bunun dışında kalan zamanları dilediğin gibi kullanabilirsin. Hiçbir sınır yok. Anlaşıldı mı?’
Anladığımı söyledim. ‘Peki, bu iş ne zamana kadar sürecek?’ ‘Ne zamana kadar sürer acaba? Bunu ben de bilemiyorum. Zamanı gelene kadar herhalde’ dedi bekçi. Sonra odun yığını içerisinden uygun bir parça çekerek, yine bıçağıyla yontmaya başladı.
‘Burası yoksul bir şehir olduğundan, işsiz güçsüz dolaşan birini besleyecek halimiz yok. Herkes bir yerlerde kendi işini yapıyor. Sen de kütüphanede eski rüya okuyacaksın. Burada keyif çatarak yaşayabileceğini sanarak gelmedin umarım.’ ‘Çalışmak külfet değil. Hiçbir şey yapmamaktansa, bir şeylerle uğraşmak daha iyi’ dedim. ‘Bu iyi işte’ dedi bekçi, bıçağının ağzına dikkatlice bakarken, başını yukarı aşağı sallayarak.”(s.54)

Kitaptaki en sert karakterlerden biri bu bekçi. Gerçi onun peşine düşen ve diğer yeraltı firmasından bir tane çok kısa boylu, bir tane de iki metreyi geçkin insan azmanı biriyle karşılaşıyordu. Onun evini dağıtıyorlardı, eşyalarını parçalıyorlardı. Ondan ve bu karanlık unsulardan hiç bahsetmedim. Şimdi geldi aklıma. Evet, daha çok karakter var ya. Yani bunların hepsi de böyle alegorik. Kim bilir neler anlatıyor. Siz neyi anlayacaksınız okurken? Bekçi de işte diyor burada. Ve sonra yine devam etmiş.

“Bundan sonra ‘Rüya Okuyucu’ diye çağrılacaksın. Senin henüz bir adın yok. ‘Rüya Okuyucu’ senin adın. Tıpkı benim adımın Kapı Bekçisi’ olduğu gibi. Anlaşıldı mı?”
‘Tamam’ dedim.
‘Bu şehirde yalnızca bir kapı bekçisi olduğu gibi, rüya okuyucu da yalnızca bir kişi. Çünkü rüya okuyuculuğu için, rüya okuyuculuğu ehliyeti gerekir. Şimdi sana o ehliyeti vermem gerek.’
Bekçi öyle der demez mutfak gereçleri rafından aldığı beyaz, küçük tabağı masanın üstüne koyarak yağla doldurdu. Sonra kibrit çakarak yağı tutuşturdu. Ardından, kesici aletleri sıraladığı raftan kahvaltı bıçağı gibi eni düz, tuhaf bir bıçak alıp ucunu ateşte yeterince yaktı. Son olarak da ateşi üfleyerek söndürüp bıçağı soğuttu.
‘Yalnızca bir işaret koyacağım’ dedi bekçi. ‘O yüzden hiç acımayacak, korkmana gerek yok. Hemen biter.’
Sağ gözkapağımı parmağıyla iyice açıp, bıçağın ucunu göz- bebeğime dürttü. Fakat aynen bekçinin söylediği gibi ne canım yandı, ne de korktum. Bıçak sanki bir jöleye saplanır gibi, gözbebeğime sessizce dalıvermişti. Bekçi sonra, aynı şeyi sol gözüme de yaptı.
‘Rüya okuma bittiğinde, bu yaralar da kendiliğinden kaybolur’ dedi bekçi, bıçağı yerine koyarken. ‘Yani, bu yaralar rüya okuyuculuğunun işareti. Fakat bu işaretler durduğu sürece ışığa karşı dikkatli olman lazım. Beni iyi dinle, o gözlerle gün ışığına bakamazsın. O gözlerle gün ışığına bakacak olursan, baktığın ölçüde cezanı çekersin. O yüzden, ancak geceleri ya da havanın kapalı olduğu günlerde dışarıda dolaşabilirsin. Havanın açık olduğu günlerde odanı mümkün olduğunca karanlık bir hale getirip, sabırla içeride kalman gerek.’ Sonra, bekçi bana siyah camlı bir gözlük vererek, uyuduğum anlar dışında sürekli takmam gerektiğini söyledi. Böylece ben gün ışığını yitirmiş oldum.”(s.55)

Ya işte böyle yani, bakın ilk başta nasıl güzel sundu — güzel gibiydi en azından. İşte “akşam sadece 3–5 saat çalışacaksın, rüya okuyacaksın kütüphanede rahat rahat. O arada bir yardımcın da olacak hatta ve geri kalan bütün gün senin olacak” dedi güya. Ama şimdi gün ışığının neredeyse size zarar vereceğini, zaten gündüzken dışarı bile çıkamayacağınızı, hep karanlıkta kalmak zorunda olduğunuzu söylüyor. Yani hayatınızı aslında almış, haberiniz yok.

Biraz da bu yüzden gölgesi yok zaten bu surların içinde kalan “Dünyanın Sonu”ndaki insanların. Gerçi sonradan öğreniyoruz, bu gölgesi olan, ormanın derinliklerinde yaşayan bir azınlık da varmış. Hatta bu kütüphanecinin annesi de o insanlardan biri mi değil mi? Oralar biraz yine okuyucuya bırakılmış.

Ama burada ben de biraz karakterimiz gibi yani kazıklanmış gibi hissettim. Kandırılmış gibi hissettim. Biraz bir tuzağa düşmüş gibi. Ama eliniz kolunuz da bağlı artık, yapacak bir şey de yok. Büyük bir sisteme dahil oldu hiç farkında olmadan. Ve bu alıntım da bu sefer diğer bölümden “Haşlanmış Harikalar Diyarı”ndan ama burasıyla da alakalı bence.

“Büyük sistemler nedense pek hoşuma gitmez. Esnek değillerdir, zaman kaybı ve zahmete yol açarlar. İçlerinde de kafası çalışmayan bir sürü insan vardır.”(s.107)

Buradaki o büyük sistemleri kurumsallıkla, kurumsal firmalarla değiştirebilir miyiz? Maalesef bazen çok oturur bu tanım. Ama tabii ki esnek olanlar ve biraz daha çağın ve günün gereklerine uyum sağlayan kurumsal firmalar da vardır. Zaten gerçek kurumsal firmalar aslında böyle olmalı da. İşte bizde de herkes kurumsal ya lafa gelince.

Zor olan aslında kurumsal firmalarda çalışmak değil. Kendini kurumsal zanneden firmalarda çalışmak belki de. Diyelim mi — o yıldız futbolcular hakkında söylenen sözü biraz çevirdiğimizi de itiraf edip devam edelim.

“Saat dokuzdan önce uyku şeytanı üzerime çullanıveriyordu işte. Dörtte üçünü okuduğum Kırmızı ve Siyah’ı yere atıp, katliamdan kurtulan başucu lambasını kapatarak, yan dönüp sırtımı kıvırarak uykuya daldım. Harabeye dönen evin ortasında küçücük bir cenin gibiydim. Doğru zaman gelene kadar, hiç kimse benim uykumu bozamazdı. Sorun ipleriyle sarmalanmış ümitsizlik prensiydim. Volkswagen Golf büyüklüğünde bir kurbağa gelip de beni öpene kadar uyuyacaktım.
Fakat aklımdan geçenlere karşın, uykum ancak iki saat sürdü. Gece on birde pembe takım elbiseli tombul kız gelerek, omzumu sarstı. Sanırım uykum, müthiş ucuz bir fiyatla açık artırmaya çıkarılmış olmalıydı. Herkes sırayla gelip, ikinci el bir arabanın tekerleklerini kontrol edermiş gibi, uykuma tekmeyi basıveriyordu. Bunu yapmaya hiç hakları yoktu. Ben eskimiştim, ama ikinci el değildim.”(s.218)

Burada hesapçı karakterimiz… Ona da hesapçı deyip durdum adı olmadığından. Baş kahramanımız mı diyeyim, bilmiyorum. İşte bu pembe elbiseli tombul kız dediği bizim çatlak profesörün torunu ve… yani bu kitapta nerede nasıl reklamlar çıkacak, markalar diye düşünürken.

Bir uykuyu da böyle uyandıracak kişiyi bir arabaya benzetip — kurbağa büyüklüğünde bir arabaya benzetip de “beni öpene kadar uyuyacağım” demesi — yine unutamayacağım, beni güldüren tanımlarından biri oldu. Ama ikinci el bir arabaymış gibi de böyle tekerleklerinin tekmelenmesi… O da çok kötü bir his olsa gerek.

Düşündüm de yani, beni yıllardır hiç uyandıran insan da yok çok şükür. Ben de hiç sevmem dürtülmeyi falan. Ben dışarıda bile birinin… ya çok bilmiyorum, hadsiz bir davranış bence zaten. Omzundan falan böyle “ne yapıyorsun” yani? Bir önce seslen. Bir göz teması kurmaya çalış. Bazı insanlar bilmiyorum, biraz böyle fazla dokunmatik oluyorlar. Yorucu bu da diyeyim ve yorgunlukla ilgili alıntıma geçeyim.

“‘Hem yorgun gibisin hem de yorgunluğun bir tür enerjiye dönüşüyormuş gibi. Böyle şeyleri bir türlü anlayamam. Bildiğim insanlar arasında o türden bir kişi bile yok. Dedem asla yorulmaz, ben de. Gerçekte yorgun musun?’
‘Gerçekten yorgunum’ dedim. Yirmi kez üst üste tekrar edebilecek kadar yorgundum.”(s.234)

Burada bu soruyu soran da o pembe takım elbiseli. Sadece takım elbisesi değil — her şeyi pembe. Pembe rengini de çok seviyor. 17 yaşında ama böyle tam işte kritik de bir yaşta olunca, hep oradan da yazar böyle sizi diken üstünde tutuyor.

Ve bu kızın hayatında da işte başka hiç kimse yok. Başka bir insanı geçtim — sadece dedesiyle yaşıyor. Annesi babası küçük yaşta ölmüş bir trafik kazasında.

“‘Evet. Taşıdığım yüreğimle birlikte gölgem de gömülü ama rüzgâra benzeyen ben kendimimdir belki de. Biz hiçbir verdi. Sen yüreğin rüzgâr gibi bir şey olduğunu söylemiştin, şey düşünmeden geçip gidiyoruz yalnızca. Ne yaşlanıyor, ne de ölüyoruz.’
‘Gölgen geri döndüğünde onunla görüştün mü peki?’
Kız başını iki yana salladı. ‘Hayır, görüşmedim. Onunla görüşmemi gerektirecek bir sebep olmadığını düşündüm. O benden tamamen farklı bir şeydi çünkü.’
‘Fakat belki de tamamen sen de olabilir.’
‘Belki de’ dedi. ‘Ama ne olursa olsun şimdi artık fark etmez. Artık halka kapandı çünkü.’
Sobanın üstündeki demlikten sesler gelmeye başlamıştı, ama o sesler, bana kilometrelerce uzaktan duyulan rüzgâr sesi gibi geliyordu.
‘Buna rağmen beni istiyor musun?’
‘İstiyorum’ dedim.”(s.238)

Ve karakterimiz de yalnız. O da yıllar önce boşanmış. Yine hayatından çekip giden, kaybolan bir kadın var. Yani klasik Murakami kitaplarında olmazsa olmaz bir unsur.

Kitapta da bir kitaptan geçen tam olarak bir alıntı gibi değil ama bir bölüm olunca, hemen tabii onu da aldım.

“Eskiden, bir psikoloji kitabında o türden psikolojik tepkilere ilişkin bir yazı okumuştum. İnsanoğlu uç sınırlara geldiğinde, açık ve kesin olan gerçeklik karşısında kendini korumak için tamamen hayalden ibaret olan bir manzarayı kafasının içinde resmetmeye çalışırmış. Kitabın yazarının görüşü bu yöndeydi. Fakat psikolojik tepki olarak kafamın içinde kendiliğinden ortaya çıkıverdiğini hiç sanmıyorum; gözlerimin önüne gelen o görüntüler fazlasıyla canlı, neredeyse benim varlığımla doğrudan bağlantılıymış gibiydi.”(s.333)

Biraz uzun bir cümleymiş. Tam nefes de alamadık orada. İnsanoğlunun uç sınıra geldiğinde tamamen hayalden ibaret bir manzarayı canlandırması kafasında… veya daha böyle hiç dayanamayacağı bir acı geldiğinde — çektiğinde de aslında hiçbir acı hissetmeyip sıfırlaması, o tepkiyle bayılması ya da işte hiç sesinin çıkmaması — mesela ses kısılması gibi aynı.

Hemen Godfather filminde Al Pacino’nun kızını kaybettiğinde sessizce ağlaması, çığlık atması geliyor gözümün önünde. Çok etkileyici bir sahneydi o da.

Bir de çok anlayamadığım ama okurken böyle güzelmiş gibi gelen bir alıntım var:

“Viski dediğin şeyin ilk önce iyice izlenmesi gerekir. Bakmaktan bıkınca içilir. Güzel bir kızla da durum aynıdır.”(s.336)

Yine Murakami’nin çapkınlıkları ve içkiler ve şarkılar bol bu kitapta da. Ama alıştık artık mesela onun bu… işte şey kalıbı vardır ya, bir içkisi var ya da işte bir hovardılığı var falan diye. Böyle bazı insanları kabullenirsiniz ya da yargılamazsınız eskisi gibi — alışırsınız ona.

Bu kitaptan başlarsanız Murakami’yi okumaya olmaz ama birkaç kitabını okuduktan sonra “aa” diyorsunuz — “demek ki Murakami böyle kitaplar yazıyor” diye eleştirmiyorsunuz daha, belki şey oluyorsunuz… nasıl desem, hoşgörülü denir mi buna bilmiyorum — yadırgamıyorsunuz yani.

“‘Burada bir düzenleme işlemi gerekti. Evet, tam olarak film montaj çalışması gibi. Görüntü öbeklerini kesip yapıştırma, bazılarını çıkarma, farklı şekillerde bir araya getirmek şeklinde bir işlem. Böylelikle mantıklı bir öykü haline geliverdi.’
‘Öykü?’
‘O kadar da garip bir şey değil’ dedi profesör. ‘Usta müzisyenler bilinçlerini sese çevirir, ressamlar ise renklere ve şekillere. Yazarlar ise öyküye çevirir. Aynı mantık. Elbette dōnüştürüldüğü için, tam olarak doğru bir klonlama değil, ama bilinci aşağı yukarı anlayabilmek için gerçekten kullanışlı bir yol. Ne kadar doğru bile olsa birbirine karışmış görüntüler karmaşasına bakacak olursan bütünü yakalaman güçleşir. Bir de görsel versiyonu kullanarak herhangi bir şey yapacak olmadığımız için, birebir aynı olması gerekliliği de yok. Bu görselleştirme işlemini tamamen kendi hobim olarak yaptım.’”(s.366)

Profesörümüz kendi yaptığı bir icattan daha bahsediyor ve onunla birlikte aslında biraz o “Dünyanın Sonu”nu anlıyoruz. Kitabın diğer yarısı bambaşka bir anlama evriliyor. Bir “wow” efekti oluyor yani. Bilmiyorum, bende oldu. “Vay be” dedim, “Murakami, sen neler yazmışsın daha o yıllarda.”

Biz şimdi böyle ağzımız açık işte Black Mirror’da falan görünce hayretler içinde kalıyoruz. Demek zamanında işte bunları okusaydık… Bir bilim kurgu da değil bu. Bir bilimsel metin de değil ama zaten böyle böyle gelişmiyor bu teknoloji. Önce birileri hayal edecek, sonra bu profesörler uğraşacak, yapacak.

“Temizlemeci ile diğer dükkânın sınırında çiçeklik vardı. Sıralanmış saksılara bir süre baktım, ama çiçeklerden hiç birinin adını bilmiyordum. Çiçek adları konusunda neden o kadar bilgisizim, kendim de bilemiyorum. Saksılardaki çiçekler gördüğüm kadarıyla her yerde rastlanan türden çiçeklerdi ve düzgün bir insan herhalde tamamını bilirdi. Saçaklardan süzülen yağmur suyu o saksıların siyah topraklarına damlıyordu. O manzaraya baktıkça kendimi zavallı gibi hissetmeye başladım. Otuz beş yıl bu dünyada yaşadığım halde çok sıradan çiçeklerin adlarını bile bilmiyordum.”(s.473)

Her ne kadar bu kitabı böyle geç okuduğumu hissetsem de, ben de tam 35 yaşında bu karakterle çok empati yapabildim ya. Ve ben de çok zayıfımdır böyle ağaç isimlerini, çiçek isimlerini, hatta hayvan türlerini, balıkları, kuşları falan bile çok bilmem. Hep böyle o genel adlarıyla… Ne kadar kötü ya. Hiç de yakışmıyor yani aslında bana. Benim bilmem lazım gibi de hissediyorum.

İşte o yüzden öyle. Mustafa Kutlu kitaplarında falan görünce o bitkilerin isimlerini, ağaçların, çiçeklerin böyle hayranlıkla notlar alıyorum okurken. Bazen canlanıyor gözünüzde. Bazen yine bilmiyorsunuz. Ben de hep böyle hissederim çiçeklere bakarken.

Ama bunu işte ne zaman hissediyor karakterimiz? Kitabın artık sonlarına doğru. Buralarda kitabı beğenmeyen insanların işte eleştirisi: “Ne alakası var şimdi? Neden buradan bahsediyor?” gibi bir serzenişleri olmuş yani. Halbuki bence anlayamamışlar — bir karakterin burada son belki 5–6 saatini anlatıyor orada.

Evet, sayfalarca, yüzlerce sayfa bazen geri gidiyor. İşte 50 sayfa bir kısacık bir bölüm hiç alakasız gibi görünüyor ama orada aslında hem onun beyni ölmek üzere. Yani zihninde…

Adamın bu hesapçılık işlemini yapabilmesi için 26 tane denek başarılı olan — daha doğrusu daha öncesinde yine yüzlerce insanda belki denemişler ama bu hayatta kalan 26'sının zihnine küçük bir operasyonla ikinci bir devre eklemişler gibi bir şey. Bu iki bellek arasında ya da zihin arasında mı? Birinden diğerine geçebiliyor bu hesapçılar.

Ve zaten o şifre dedikleri bilgileri de biraz öyle kendilerinin bile isteyerek çözemeyeceği şekilde kripto oluyor. Yani bu hassas bilgilerin özellikle saklanması için muazzam bir yöntem. Hiç kimsenin çözemeyeceği — sadece o hesapçıların.

Ama bunların bu mesleği de çok kritik olduğu için sadece bu 26 kişi — 26 diye hatırlıyorum şu an, emin değilim ama — bu profesör buluyor bu yöntemi de.

Ama dediğim gibi bu hassas iş ve bu işi kurallarına uymayarak düzgün yapmayanlar ya da işine son verilenler yeraltına kaymak zorunda kalıyor. “Fabrika” adı verilen bu sefer aynı işin aslında — bu sefer diğer bilgisayar mühendisleriyle işte hackerlar gibi belki düşünebilir miyiz bilmiyorum — o işin karanlık tarafına geçenler. Onlar da bu bilgileri satan, isteyenlere satan.

Bu iki ana sistem arasında sürekli bir mücadele var. Birbirleriyle yarışıyorlar. Bu yüzden bizim bu karakterimiz de zaten işte elinde bir çakısıyla hep böyle tedirgin: “Beni takip mi ediyorlar? Benim evime mi gelecekler? İşte beni sorgulayacaklar mı? Benden bilgileri mi almaya çalışacaklar?”

Hatta o kendi yaptığı hesabı postayla tekrar kendine gönderiyor gibi bir güvenlik önlemi de vardı arada. Güzeldi, hoşuma gitti. Böyle bir hayat yani.

Ama profesörün de gördüğü gibi maalesef işin ucunda o iki firmanın da aslında tek bir yerde bağlandığı, birleştiği — ikisinin de sahiplerinin aynı olduğunu fark etmesi. Sonra profesörün de bir önlem olarak o 26 kişinin zihninde üçüncü bir yol daha, üçüncü bir sistem daha açmaya çalışması.

Ama tabii ki bu sistemin diğer 25 kişi de sağlıklı çalışmadığını, onların birer birer böyle öldüğünü, tek hayatta kalanın bizim ana karakterimiz olduğunu öğrenmemiz.

O üçüncü yolun ne olduğunu da çok bahsetmeyeyim şimdi. Çok büyük spoiler olur. O yüzden biraz farklı kitaplardan bahsedelim yeri gelmişken.

“Bir zamanlar, çok daha gençken, ben kendimden başka bir şey olabileceğimi düşünürdüm. Casablanca’da bar açıp Ingrid Bergman’la tanışabileceğimi bile aklımdan geçirirdim. Hatta daha gerçekçi olarak -bunun gerçekten gerçeklikte olup olamayacağı bir yana- kendi benliğime uygun, etkin bir yaşamı elde edebileceğime inandığım bile olmuştu. O yüzden de, kendini değiştirebilmek için özel olarak çaba harcadığım da olmuştu. Charles A. Reich’in The Greening of America’sını okumuş, Easy Rider filmini üç kez izlemiştim. Fakat dümeni bozuk bir kayık gibi her seferinde dönüp aynı yere gelmiştim. Bu benim kendim işte. Ben kendim hiçbir yere gidemem. Kendim orada durur, her zaman benim dönüp gelmemi bekler.
İnsanlar bunu umutsuzluk olarak mı adlandırmalı acaba? Bilemiyordum. Belki de umutsuzluktur. Turgenyev olsa hayal kırıklığı derdi belki de. Dostoyevski olsa cehennem. Sommerset Maugham ise gerçeklik. Fakat kim ne şekilde adlandırırsa adlandırsın bu benim kendim.
Ölümsüzlük dünyasını hayalimde canlandırmayı başaramıyorum. Orada gerçekten de yitirdiklerimi tekrar kazanıp, yeni kendimi oluşturabilirdim belki. Birileri alkışlayıp, birileri tebrik edebilirdi. Mutlu olur, benliğime uygun etkin bir yaşamı elde edebilirdim belki. Fakat her halükârda, o halihazırdaki kendimle ilgisi olmayan farklı bir kendim olurdu. Halihazırdaki ben olarak, halihazırdaki kendimi sırtlanmış durumdaydım. Bu hiç kimsenin yerinden oynatamayacağı tarihsel bir gerçekti.”(s.478)

Ne kadar güzel anlatmış. Bir de yazarlardan da böyle örnekler vererek “Karamazov Kardeşler”den de işte bahsediyordu ve orada artık dedim “tamam ya, artık o kitabı okumam lazım yani, bunun kaçarı yok.”

Bu yüzden de teşekkür edeyim Murakami’ye. Daha o kitabı sevip sevmeyeceğimi bilmiyorum ama kuşkum yok yani kesinlikle çok iyi bir kitaptır. Ve son alıntıma geçeyim:

“Boş birahanede zaman durmuş gibi geliyordu, ama gerçek- te saniye saniye ilerliyordu. Aslanlar karşılıklı olarak 180 derece dönmeye devam ediyordu, saatin ibresi de 15.10'a kadar ilerlemişti. Saatin ibresine bakarak, tek dirseğimi masaya koyup bira ve Seven Stars içmeye devam ettim. Saatin ibresine bakarak zaman geçirmek, hangi açıdan bakılırsa bakılsın, tamamen anlamsız bir zaman geçirme yoluydu, ama onun yerine geçebilecek daha iyi bir fikrim de yoktu. İnsan hareketlerinin çoğu, kendisinin daha sonra da sürekli yaşamaya devam edeceği önkoşuluyla ortaya çıkar, bu önkoşul ortadan kalkacak olursa da geriye hiçbir şey kalmaz.”(s.481)

Bence bu son cümle çok etkileyici. Üzerine uzun uzun oturup düşünmek lazım. Hatta belki de böyle bir saatin karşısına geçip, saniyeler ilerlerken… O tik tak yapan saatler var ya, ses çıkartan — artık onlardan pek görmüyoruz. Ben de çok tahammül edemem onlara. Böyle sessiz mekanizmayla dönen saatler daha güzel geliyor bana. Çünkü o tik tak edenlere bir takılırsam, gece falan uyuyamam ben. Bu kadar çok uykucu olmama rağmen, böyle ufak gürültüler rahatsız edebiliyor bazen. Özellikle uykuya dalış sürecinde — daldıktan sonra çok sorun değil benim için. Dalana kadar biraz sessizlik olması lazım.

İşte, öldüğünü öğrenen bir insan… Daha doğrusu sadece elinde birkaç saati kaldığını öğrenen bir insan. Mesela kitapta, o zamana kadar sigara içmiyor. Sigarayı bırakmış yıllar önce, ama artık başlıyor. “Ne olacak ki? Sigaradan mı öleceğim?” diye. Lüks bir araba kiralıyor mesela, hiç parayı düşünmeden. Bütün eşyaları evde yıkılmış, çarşaf haline getirilmiş ama onu da önemsemiyor. Çünkü hiçbir önemi yok gerçekten.

Para da bir amaç değil, bir araç. Sadece ölümlü olduğunu anlayınca, o aracı daha iyi kullanabiliyorsun belki de. Ve sen de bazen bir aracısın yani, şu dünyada. Kazık çakmaya gelmedik bu dünyaya — göçeceğiz, gideceğiz.

Bunları düşündürmesi bile yeter yani bence kitabın. Daha ne yapsın Murakami? Elinizden tutup sizi toprağın altına gömecek hali yok. Siz düşüneceksiniz bunları. Siz anlayacaksınız. O yüzden bence güzel bir kitaptı, Murakami’den okuduğum. Uzun zamandır da Murakami okuyamıyordum. Ona da dönüş için güzel bir fırsat oldu.

Dediğim gibi, artık kronolojik ilerleyeceğim. Bundan sonra sanırım “Zemberekkuşu’nun Güncesi” geliyor. Onu da okumamıştım. Öyle öyle, yavaş yavaş Murakami’yi bitirmeye geleceğiz yani, inşallah.

Çok teşekkür ediyorum buraya kadar gelip bana zaman ayırdığınız için.





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder