4 Ağustos 2025 Pazartesi

Kiraz Çiçeklerinin Altında

 

Kiraz Çiçeklerinin Altında, Sonsuz İstekler, Usta Eller, Reacher ve Station 11

Bugün Ango Sakaguchi’nin “Kiraz Çiçeklerinin Altında” kitabından bahsedeceğim. Bu yazarı daha önce hiç duymamıştım. Yine Japon edebiyatından, Japon klasiklerinden ilerliyoruz.

Press enter or click to view image in full size
Bu yazı kitap hakkında tat kaçıracak bilgiler (spoiler) içerebilir.

Kütüphanede bulup okuduğum 78 sayfalık kısa bir kitap. Aslında iki kısa hikâyeden oluşuyor. Birinci Hikâye: Kitaba adını veren “Kiraz Çiçeklerinin Altında” — masalsı, değişik ve orijinal bir hikâye.

İkinci Hikâye: “Aptal” adında — gerçekten çarpıcıydı. Bu kitaptan o kadar uzun notlar çıkarmışım ki, bu yüzden bu bölüme bir türlü başlayamadım. Aynı “Gölgeye Övgü” kitabında olduğu gibi, bu kitap da yan yana yer alıyordu. İthaki Yayınları’nın Japon Klasikleri serisindeydi. Japonca aslından çeviren Edanur Adalıoğlu Şen olmuş. İlk hikâye olan Kiraz Çiçeklerinin Altında şöyle başlıyor:

“Kiraz çiçekleri açtı mı etrafı bahar manzarası, insanları da bir neşe bulutu kaplar. Ağızlarından alkolü eksik etmeyen insanlar, dango yiyerek çiçeklerin altında yürür, manzaranın tadını çıkarırlar. Lakin özünde tüm bunlar bir aldatmacadır. Neden mi aldatmaca diyorum? Cevap belli: Kiraz çiçeklerinin altında toplaşan insanlar manzaranın tadını çıkarırken sarhoş oluverir; etrafa kusar ve birbirileriyle kavga ederken bulurlar kendilerini. Bu toplanmacalar Edo Dönemi’nde başlamıştı zaten. Evvel zaman önce çokça eski zamanlardan bahsediyorum- insanlar kiraz çiçeklerinden korkardı, manzaraymış çiçekmiş kimsenin aklına dahi gelmezdi. Şimdilerde kiraz çiçekleri düşünüldüğünde akla ilk gelen, altında insanların toplandığı, sarhoş olup birbirilerine girdikleri pek canlı, pek neşeli vakitler olabilir… Ama o ağaçların altından insanları çıkarınca geriye nasıl ürkütücü, nasıl korkutucu bir manzara kalıyor bir bilseniz!”

Hikâye sizi adeta içine çekiyor ve o kiraz ağaçlarının, kiraz çiçeklerinin altına yerleştiriyor. “Ne olacak acaba?” diyorsunuz. Çünkü ben de çok severim aslında o kiraz çiçeklerini.

Sakura mıydı? Sakura ağaçları işte. Animelerde muhteşem görünüyorlar. Gerçekte çok görmedim ama — hiç görmedim galiba, bilmiyorum — zaten çok kısa süreliğine açıyormuş.

Kitapta biraz gaddar, cani bir adam olarak tanıtılan ama inanılmaz güçlü kuvvetli bir karakter var — Jack Reacher gibi bir adam. Geçen o diziye başladım. Aslında çok benlik değil ama yokluktan, sırf aksiyon için… Filmde Tom Cruise oynuyordu. Şimdi ise 2 metre boyunda, kaslı kalıplı bir adam oynuyor. Ne alakası var ki? Demek ki Tom Cruise uygun değilmiş. Reacher’da her sezon farklı bir olay anlatıldığı için, ana karakter haricindeki diğer oyuncular hep değişiyor. Ama başrolde hangi kadın varsa, Reacher hemen ona aşık olan, duygusal açıdan biraz zayıf bir karakter aslında.

Okurken aklıma gelmemişti ama şimdi nedense bu caninin ona benzediğini düşündüm. Gerçi Reacher karakterli bir adam yani — onun da hakkını yemeyelim. Mazlumun yanında ve ilginç bir şekilde çok da akıllı. O yüzden çok alakası yok aslında. Hemen bu adamı biraz tanıtayım size:

“Fakat bu cani adam bile kiraz çiçeklerinin lanetinden kaçamamış ve kiraz ağacı ormanına girdikten sonra korkudan kafayı yemeye başlamıştı. Korkusuna yenik düşen haydut, çiçeklerden nefret eder hâle gelmiş, kiraz çiçeklerini düşündükçe huzursuzluktan midesi bulanır olmuştu. En ufak esinti dahi olmadığı zaman bile geçitte rüzgârın uğultusunu duyduğuna emindi. Fakat gerçek şuydu ki ne rüzgâr vardı ne de sesi. Yalnızca soğuk bir korku dalgasıyla sarmalanmış vücudu vardı, kendi nefes sesi dışında çıt yoktu geçitte. Geçidin verdiği korkuyla ömründen bir parçayı yitiriyor, kiraz çiçeği yapraklarının yavaş yavaş düşüşü misali ıstırap çekiyordu. Ne zaman buraya işi düşse gözlerini sımsıkı kapatıp avazı çıktığı kadar bağırarak koşup geçmek istiyordu. Elbette bu mümkün değildi, öyle yapsa etraftaki kiraz ağaçlarına çarpardı sadece… Bu çaresizliği onu daha da delirtiyordu.
Halbuki epey vurdumduymaz bir adamdı bu haydut, yaptıklarından herhangi bir pişmanlık duymayan, bunları sorgulamayan biriydi. Geçitte yaşadığı bu tuhaflıklara kendisi de epey şaşırıyordu. Yine de, “Eh, yapacak bir şey yok. Gelecek yıl kiraz çiçekleri açtığında anlarız neyin nesiymiş…” diye düşünüp geçti. O yıl bunun gibi mevzulara vakit harcayacak hâli yoktu. Kiraz çiçekleri gelecek yıl tekrar açtığında üstüne detaylıca düşünecekti. Her yıl böyle düşünüp geçiştirirdi, erteleye erteleye on yıl olmuştu. Bu olayların yaşandığı yıl da yine, “Aman, seneye düşünürüz,” diyerek ertelemiş, bu tuhaf durumu incelemek için bir sene daha beklemeye karar vermişti. Elbette o ertelediği yıl da sonuna varmış ve kiraz çiçeği mevsimi gelip çatmıştı.”(s.9)

Bu erteleme yönünden biraz empati kurdum bu karakterle. Her ne kadar cani bir haydut da olsa, o erteleme arzusunu çok iyi anlıyorum.

Bu haydut, Reacher gibi evsiz barksız, ormanda kendi halinde yaşıyor. Yol kesiyor, insanların ganimetlerini çalıyor. Hatta karılarını, eşlerini çalıyor ve onları kendine hizmetkâr olarak tutuyor. Adamları öldürüyor. Böyle bir adam işte — böyle bir harami.

Ama bir gün karşısına o kadar güzel bir kadın çıkıyor ki… Hikâye aslında ondan sonra başlıyor diyebiliriz.

“Adam biraz önce dağın tepesinden izlediği sonsuz aydınlık ve karanlık döngüsünü hatırlamaya çalıştı. İçinde bulunduğu odayı o bucaksız aydınlık karanlık döngüsünü barındıran gökyüzüne benzetmeye çalışsa da beceremedi. Karşısındaki, o dümdüz çizgide uçan kuş değil, yalnızca güzel bir kadındı. Adam, kadına cevap verdi: “Olmaz.”
Kadın afallamıştı. Şaşkınlık içinde bir kahkaha attı.
“Bak sen şu işe! Sen de amma ödlekmişsin. Diğerleri gibi, güçsüz adamın tekiymişsin.”
“Ödlek falan değilim ben.”
“Yaaa, neymişsin peki?”
“Senin isteklerinin ardı arkası kesilmiyor, bunaldım sadece.”
“Yaa, öyle mi? Ne tuhaf şey dediğin! Dünyada hiçbir şeyin sonu yoktur zaten. Her gün her gün yemek yiyorsun, sonu gelmiyor yemenin. Her gün uyuyorsun, sonu var mı bunun?”
“Ama onlar farklı.”
“Hangi açıdan farklıymış?”
Adam nasıl cevap vereceğini bilemedi. Ama kadının anlattıklarının farklı olduğuna emindi. Kadının laf cambazlığını dinleme eziyetinden kaçmak için dışarı çıktı.
Kadın onun arkasından, “Şirabyoşi kafası getirmeyi unutma sakın!” diye bağırdıysa da adam cevap vermedi. Her gün yemek yiyip uyumanın eve kelle getirmekten farkını düşündü. Fakat aradaki farkı anlayamadı, Gündüz yavaş yavaş yerini geceye bırakıyordu. Adam tekrar dağın tepesine tırmandı. Gökyüzü artık simsiyahtı.”(s.30)

Evet, biraz fazla ilerlemişim. Adam bu kadını alıp yanına götürüyor, ormanın derinliklerindeki kaldığı yere. Kadın, bunun diğer eşlerini görünce hemen “Bunlar kim?” diye soruyor. “Ben bunları öldürmeni istiyorum” diyor.

Bizim haydut tabii başta ıkınıyor ama sonra ne istiyorsa yapmaya hazır — yeter ki o güzel kadınla olsun. Tek tek bütün cariyelerini öldürüyor, sırf bunun sözü yüzünden. En son bir tanesi kalıyor. Kadın “O biraz çirkin, onu bırak. O benim hizmetkârım olur” diyor.

Adam o kadar alışıyor ki bu ritme… “Dur, istersen onu da öldüreyim, sorun yok” diyor adam,“Yok yok, öldürme” diyor kadın. Artık onu avucunun içine almış, her istediğini yaptırıyor.

Bir yerden sonra, yolunu kesip öldürdüğü diğer adamların da kellelerini istiyor. Öldürdüğü diğer kadınların da kafataslarını, kellelerini evde biriktiriyor. Bunlar çürüyor, kuru kafa haline geliyor. O kafaları birbiriyle konuşturuyor, kendince bir tiyatro sahnelendiriyor. Orada tek başına kaldığı için kadın kendine böyle bir eğlence çıkarıyor.

Şehre inmek istiyor sonradan. Adam onu bile kabul ediyor. Oysa şehir hiç ona göre değil — normalde hiç yaşayabileceği bir hayat değil. Ama bu kadının güzelliğine kapılıp… Tatlı dili de yok bu kadının. Gördüğünüz gibi tam bir manipülatör, sürekli onu kandırıyor laf cambazlığıyla.

En son o kadınla birlikte geri dönmeye karar veriyor. Burada “hayır” demesi, “olmaz” demesi… Bayağı 30. sayfaya kadar hiçbir zaman “hayır” diyemiyor. Ama onu dediği anda görüyor bu kadının gerçek yüzünü. O zamana kadar aslında olayların da çok farkında değil.

Gerçek açığa çıkınca, kadın onu geri dönmeye bile ikna ediyor. Ama hikâye kiraz çiçeklerinin altında bitiyor. Güzel, değişik bir sonu vardı. Şimdi onu anlatmayayım.

İkinci hikâye aslında biraz daha uzunmuş ama nedense ben o kadar çok not almışım ki, şimdi bilmiyorum bunu nasıl yetiştireceğim. İkinci hikâye “Aptal” şöyle başlıyor:

“Çeşitli canlıların bir arada yaşadığı bir yerdi burası. İnsanların yanı sıra bir domuz, bir köpek, bir tavuk, bir de ördek vardı. Yedikleri içtikleri ayrı gitmiyordu. Bina eski, kırık dökük bir binaydı, depoyu andırıyordu. Ev sahibi alt katta karısıyla birlikte yaşıyordu, çatı katında ise bir anne kızıyla beraber oturuyordu. Kadının kızı, kimden olduğu bilinmeyen bir çocuğa hamileydi.
İzava ana binadan ayrılan kulübeyi kiralamıştı. Kendisinden önce burada kalan ev sahiplerinin veremli oğlu hayatını kaybetmiş, yerini İzava almıştı. Veremli insan bir yana, veremli bir domuz için bile fazla küçüktü aslında burası. Yine de klozet, dolap, yüklük gibi temel ihtiyaçları karşılayan eşyalar vardı.”(s.38)

Bu hikâye sizi atmosfere iyice sokuyor. Burası bana biraz daha yeni okuduğum Peyami Safa’nın “Matmazel Noraliya’nın Koltuğu” kitabındaki o ilk baştaki pansiyonu da hatırlattı. Orada da böyle hayvanlar yoktu ama küçük, kasvetli, değişik değişik insanlar vardı.

Ama burada bir yandan da savaş var. O savaşı okurken o kadar iyi hissediyorsunuz ki… O gökyüzünden uçan Amerikan uçakları, atılan bombalar… Öyle bir yere varıyor ki, zaten orada bir anda her taraf bombalanmış. Sadece bunun binası, bunun mahallesindeki o birkaç yer kalmış. Ve biliyorlar — sıra onlarda. Bugün ya da yarın, birkaç gün içinde buraya da gelecek sıra.

Ama ne yapacaksın? Depremi beklemek gibi… Biliyorsun ama kentsel dönüşüm bir şey olmadıktan sonra da o binada oturmak zorundasın. Kalkıp gidemiyorsun. Savaşla kıyaslanmaz tabii ki ama bilmiyorum, ben kıyasladım. Aklıma ilk o geldi.

Bu kitapta şöyle güzel bir yer vardı: Delilikle dahilik arasındaki o ince farktan hep söz edilir. Ama burada delilikle aptallık kıyaslanıyor. Sonra delilik ile aklı başındaki insan kıyaslanıyor. Oralar hep güzeldi bence.

“Aptal” dediği de zamanında karşılaştığı bir kadın. Bu da ilk defa başıma geldi bu arada — az önce bir kaydı durdurmuştum, yine bir gürültü çıkmıştı. Sonra devam et tuşuna basmadan devam ettim, biraz konuştum ve neyse ki aklıma geldi. Dedim, kaydolmuyor şu an bunlar, arada söylediklerim neydi acaba?

Hikâyeye ismini veren kadın da aslında böyle yarım akıllı. “Aptal” deyince hakaret gibi oluyor ama çok böyle kafası her şeye basmayan biri. Zaten bu savaş ortamında insanların ne kadar aklı başında kalabilir ki? Bir de böyle daha çocuk akıllı, kendi işini kendi halledemeyecek, biraz bakıma muhtaç insanlar için ne kadar zor — çok daha zor bir ortam.

Zaten böyle bir şey de varmış galiba. “Station 11”de de biraz bahsedilmiş, işlenmiş bu konu. Böyle pandemi olaylarında da, savaşlarda da engelli insanların kendilerini bir an evvel feda etme durumu, isteği… Devam edecek gücü bulamıyorlar kendilerinde. Çünkü çevrelerindekilere, sevdiklerine de yük olacaklarını düşünüyorlar gibi bir durum varmış. Çok acı ama gerçek.

İnsanın o kendini feda etme isteği — sağlıklı bir insanda bile “siz yaşayın da ben öleyim” olur ki, bu engelli olunca çok daha zor. Biraz bana onu da hatırlattı.

Bu arada o dizi ne kadar güzeldi! 10 bölümde inanılmaz bir hikâye işlemişler. Fidiro Kahvesi’ne de buradan — aradaki hanımefendi sanırım diziyi özellikle önermişti. “Sıcak Kafa”yla kıyasladıkları — daha doğrusu kıyaslamadıkları — bir bölüm yapmışlardı.

“Sıcak Kafa”dan o kadar az bahsediyorlar ki… Ben Haluk Bilginer’i de çok severim — seyretmiştim onu da. Bana o kadar kötü gelmemişti ama “Station 11” ile kıyaslamak zaten haksızlık olur. Onun bütçesi, işleyişi, senaryosu… Bir diziyi kitaptan bağımsız ne kadar güzel uyarlayabildikleri, yaptıkları küçük dokunuşlar…

Kitaptan da bahsediyorlar çünkü podcast’te. O kadar ciddi farklar varmış ki, zaten onlar olmasa bu dizi hiç güzel olmazdı kesinlikle. Dizinin en insanı ağlatan, yüreğine dokunan kısımlarını değiştirmişler, eklemişler. Valla helal olsun!

Demek ki insan böyle yazdığı, çizdiği şeylere de çok üzülmemesi gerekiyor. Böyle bir şey çıkardım oradan. Çok yanlış bir ders ama: Kötü bir hikâye yazdınız diyelim, bundan yine hâlâ muhteşem bir film, bir dizi çıkabilir. Usta ellere düşerse, usta senaristlere… O küçücük dokunuşlarla ortaya inanılmaz bir şey çıkabiliyor.

İşte benim bu bölümlerim mesela… Haluk Bilginer seslendirse, Okan Bayülgen, Umut Tabak… Ne kadar güzel gelir kulağa, düzgün bir ses sistemiyle falan… Ama ben size anlatınca… Bu da bana biraz haksızlık — kendimi onlarla kıyaslamam. O yüzden hemen devam edeyim. İyice deli olduk bu arada, şunlardan bahsedeceğiz diye.

“Sahiden… aklı başında bir insan ile bir deli arasındaki fark nasıl anlaşılırdı? Aralarındaki tek fark, delilerin sıradan insanların aksine çok daha samimi olmasıydı. Deli adam canı gülmek isterse katıla katıla güler, insanlara emirler vermek isterse emir verir, canı isterse ördeklere taş atar, keyfine göre iki saat domuzların bir kıçını bir kafasını dürterek eğlenirdi. Fakat karakteri gereği diğer insanların bakışlarından çekinir; mahremini, hayatının büyük kısmını diğer insanlardan gizlemeye önem verirdi. Evin girişinin böyle dolambaçlı bir yerde olmasının sebebi de buydu. Adam ve karısı sessiz sakin, mütevazı bir hayat sürüyordu, evlerinde çalkantılı şeyler olmazdı.”(s.44)

Bir de bir deli de vardı bu hikâyede. O adam değildi sanki — başka bir adamdı o. Buradaki karısı, bu adamın karısı da böyle yardıma muhtaç bir insan.

Bu karakter de gazete muhabirliği yapıyor gibi bir şey — yazmakla ilgili bir iş. O yüzden biraz otobiyografik de olabilir, bilmiyorum. Bu yazarı tanımıyorum çünkü ben. Ango Sakaguchi… Yine ilk defa duyduğum bir isim.

Daldıkça böyle yeni hazineler çıkıyor karşınıza — Japon edebiyatı. Burası da biraz uzunmuş ama okuyacağız artık.

“Gazete muhabirliği ve eğitim filmi yönetmenliği kötünün de kötüsü mesleklerdi. Bu sektörlerdeki insanların anlıyor göründüğü tek şey mevcut modaydı ve yaşamları sürekli zamanın gerisinde kalmamak için sarf ettikleri bir çabadan ibaretti. Bu dünyada kişiliğe, ego arayışına ya da özgünlüğe yer yoktu. Ofis çalışanları, memurlar veya okul öğretmenleri gibi, günlük konuşmaları ego, insanlık, kişilik, özgünlük gibi kelimelerle doluydu. Ancak tüm bunlar sadece laf kalabalığıydı. “İnsani acı” derken kastettikleri, bir kadını baştan çıkarmak için tüm paranın harcandığı bol içkili bir gecenin ardından akşamdan kalmalığın verdiği rahatsızlık hissi gibi saçma sapan bir şeydi. “Yaşa yükselen güneş”, “askerlerimize minnettarız”, “aman efendim gözlerim sımsıcak yaşlarla doldu”, “bam güm bombalama sesleri”, “bir adam çılgınca atıyor kendini yere”, “makineli tüfek ateşinin şakırtısı” gibi klişelerle dolu; hiçbir manevi değeri olmayan, içten duygularla yaklaşamadıkları konuları ve cümleleri alıp alıp filmler çeker veya yazılar yazarlardı. Ve bu ortaya koyduklarının savaşı betimlediğine inanırlardı.
Bazıları askeri sansür nedeniyle yazamadıklarını söylüyordu ama gerçek şu ki savaş olsun ya da olmasın, herhangi bir konuda nasıl dürüstçe yazacakları konusunda en ufak bir fikirleri yoktu. Yazılarda gerçeğin ya da gerçek duyguların sansürle hiçbir ilgisi yoktur. Bu kişiler hangi dönemde yaşamış olurlarsa olsunlar, kişilikleri kesinlikle aynı eksikliği gösterecekti. Geçerli modaya uygun olarak değiştiler ve günün popüler romanlarından alınmış ifadeleri kendilerine model aldılar. Şüphesiz, dönemin kendisi hem ilkel hem de anlamsızdı. İnsan dürüstlüğü ile Japonya’nın iki bin yıllık tarihinin gömüldüğü savaş ve yenilgi tufanı arasında nasıl bir ilişki olabilirdi? Ulusun tüm kaderi, en zayıf içsel muhakeme becerisine sahip olan bu adamların iradesi ve onları takip eden cahil kalabalığın kör eylemleri tarafından belirleniyordu.”(s.47)

İşte bunun farkında olmak… Gazete muhabiri dedim burada ama çok emin de değilim. O mesleklerden bahsediyormuş. “Sansürü bahane ederek yazamıyorum” değil de, bunlar aslında her dönemin ortak sorunları demek. Japonya’da da aynı, Arjantin’de de aynı, her yerde aynı.

Bak, ben de bir nevi uyguladım. Bilmiyorum, ben böyle konulara çok direkt girmeyerek kendimce bir otosansür yapıyorum sanki. O da bir sansür. Doğru.

“Saldıracak düşmanın ne zaman ne yapacağı meçhul olduğundan uzaklardan gelen savaş uçaklarının tuhaf sesi insanlarda uç noktada bir huzursuzluk hissi oluşturuyordu. Bu huzursuzluk yetmezmiş gibi gökyüzünden yağmur damlaları gibi yangın bombaları düşüyordu. Patlamayı beklerken hissedilenleri anlatmak gerçekten güçtü, insanın nefesi kesiliyor, zihni birden bulanıklaşıyor ve diyecek söz bulamıyordu. Sonsuza kadar sürüyordu sanki. Dünyadaki son anlarını yaşıyor olmanın bilinciyle gelen buz gibi soğuk, insanı deliliğin eşiğine sürükleyen bir çaresizlik hissediliyordu.
İzava’nın şansına, yaşadığı kulübenin dört tarafı da apartman daireleri, terzinin evi, deli adamın evi gibi iki katlı binalarla çevriliydi. Camları kırılmış, çatıları yağmalanmış komşu binalarının aksine İzava’nın kulübesinin camlarında çatlak dahi yoktu. Yalnızca domuz ahırının önündeki ara- ziye uçaktakilerin giydiği tarzda, kanla kaplı bir hava saldırısı başlığı düşmüştü. Gardırobun içinde İzava’nın yalnızca gözleri belli oluyordu. Aptal kadının suratına baktı. Hiçliği kabullenmiş o çaresiz, ıstırap içindeki suratına.
Evet, normal insanların idrak kabiliyeti vardı. Zor durumlarda akıllarını kullanıp sakin kalabilirler ve hislerine hâkim olabilirlerdi. Bunu yapacak salim bir akla, sakin kalma yetisine sahip olamamak ne felaket şeydi! Ölümün kapısından içeri bakan kadının suratında ve hatta tüm bedeninde yalnızca dehşet ve ıstırap vardı.”(s.62)

Atmosfere sizi nasıl sokuyor? İşte o “bahçeye düşen kanla kaplı hava saldırısı başlığı” onu kafalarına mı geçiriyorlar? Ben onu bir şey gibi düşünmüştüm — böyle askerlerin kafalarına taktığı şeyler gibi. Öyle bir şey bulup takıyorlar ve evdeki dolabına giriyorlar.

Bombalamalar olduğunda yapacak başka bir şey gelmiyor akıllarına. Dua ediyorlar: “Tepemize düşmesin bu bombalar” diye. Böyle sirenler birkaç saat sürüyor, sonra tekrar normal hayat.

Peki oradan sonra tekrar nasıl normal hayata dönersin? Bir bakıyorsun yandaki bina yok olmuş. Öbür tarafta yangın var ama dönmeyip ne yapacaksın ki?

İşte savaşı insanlar böyle 7/24 silahlarla yapılan bir şey zannediyor. Savaş bu işte — 10 dakika, 20 dakika. Ondan sonra o psikolojiyle yine 24 saat yaşamak, normal hayatı sürdürmek zorundasınız belki de.

İşte İsrail bak, dayanamadı. Yıllardır zulmediyor Filistin’e. Kendisi iki bombalanınca hemen Amerika girdi devreye. Bir şekilde İran’la da ateşkes imzaladılar — kapandı gitti konu. Kısa bir fragman gibiydi.

Yazar bir de bu hikâyede küçük bebeklerden de bahsediyordu. Orası da çok etkileyiciydi. Ondan da birazdan bahsedeyim.

“Uyuyan kadını orada bırakıp gitmeyi düşündü. Fakat bu da oldukça can sıkıcıydı. İnsanlar bir şeyleri çöpe atmak isterse -bu şey müsvedde kağıtlar dahi olabilir–, belirlenen o şeyleri geride bırakacak gücü ve kararlılığı kendisinde barındırıyor demektir. Fakat İzava’da bu kadını geride bırakacak güç veya kararlılık bulunmuyordu. Kadına karşı en ufak bir sevgi veya bağlılık beslemiyor ama kadını geride bırakmayı da istemiyordu. Geleceğe dair yaşama isteğini artıracak hiçbir umudu yoktu. Hemen şimdi kadından kurtulsa bile nereye gidecekti? Nerede bir umut bulacaktı? Hangi amaçla yaşıyordu? Kalabileceği bir ev var mıydı? Başını sokacağı bir delik, uyuyacağı bir yer var mıydı artık? Bu soruların yanıtını bilmiyordu. Amerikalılar karaya çıkacak, göklerde ve yerde her türlü yıkım yaşanacak; savaşın yıkıcılığının yaydığı devasa sevgi her şeyi tarafsızca yargılayacaktı. Artık düşünmeye bile gerek yoktu.
İzava kararını verdi. Şafak söktüğünde kadını uyandıracaktı, enkaz alanına bakmadan yola çıkacaklar ve mümkün olduğunda uzak bir tren istasyonuna giderek dinlenecek bir yer arayacaklardı. Acaba trenler veya tramvaylar ne zaman tekrar faaliyete geçecekti? Gökyüzünün açık olup olmayacağını, güneşin kendisinin ve yanında yatan domuzun sırtına vurup vurmayacağını merak etti. Çünkü çok soğuk bir sabahtı.”(s.78)

Bu cümlelerle hem kitabı hem de ikinci hikâyeyi bitiriyor yazar — farkında olmadan. Burada kadın artık uyuyor. Artık o korktukları başına geliyor ve bomba bulundukları evin üstüne düşüyor, yıkılıyor o ev.

Oradan bir şekilde kaçıyorlar, kurtarıyorlar canlarını. Ama birçok komşuları da ölüyor. Sirenler, insanlar… “Ne tarafa gidelim, nereye gidelim?” diye kargaşa. Herkes bir yerlere kaçarken, zamanında kurtardığı bu kadın…

Bu kadını zaten evine almıştı. Son birkaç haftadır onun yanında yaşıyor gibi bir şeydi. Biraz bundan da çekiniyordu — diğer insanlar onu fark edecekler diye. O evden de biraz o yüzden geç çıkıyordu. Orası da ayrı bir çelişki. Onu da çok iyi aktarıyor yazar, o ruh halini.

Kadın artık o kadar yorgun, argın ki uyumak istiyor. Orada tek uyuyan o. Oradan da anlıyorlar zaten onun zihinsel bir problemi olduğunu. Çünkü insan orada uyuyamaz — nefret edersin, kaçarsın, bir şekilde sürüye dahil olursun.

Ama demek ki o saflık öyle bir şey… Vücut artık adrenalin salgılamıyor mu? Ne yapıyor? Belki de onun eksikliği. Bizim bu “stres” diye beğenmediğimiz, savaş ya da kaç hissini veren hormonlar ne kadar gerekli, ne kadar önemli! Gerektiğinde olmayınca böyle o an bile uykuyu düşünebiliyorsun.

Bir de bu kitapta geçiyordu sanırım — bak orayı almamışım ama orası da çok etkileyiciydi. “Bu bombalar karşısında” diyor, “aklı başında insanlar ağlar, çığlıklar atar. Bebekler kesinlikle ağlamaz.” Bebekler solunu tutup böyle sessizce donup kalırlarmış. Bakarlarmış “Ne oluyor?” diye anlayamazlarmış.

Çünkü hiç bilmedikleri, ne olduğunu anlayamadıkları, anlam veremedikleri bir ses, bir gürültü. Bir yandan da korkuyorlar. Evet, bebekler gerçekten o korktuğunda ağlamazlar ki.

Bu benim de gözümün önüne geldi hemen — sanki böyle bir anım varmış gibi ama yok. Allah’a şükür biz öyle bombalar, şeyler yaşamadık, görmedik. Ama bana çok mantıklı geldi, öyleymiş gibi geldi. Okurken inandım yazara. O derece ki — öyle olmasa bile benim için öyle artık.

Yazar o kadar güzel anlatmış ki… Bir şeylerden korkup ağlayabilmek için bile o akla biraz ihtiyaç var galiba. Ne olduğunu anlaman gerekiyor en azından. Hiç bilmezsen nasıl korkacaksın? Ya da o dehşetin, korkunun başka bir yüzü mü? O da olabilir — ilk doğal tepki de olabilir. Bilmiyorum.

Çok zor bir kitaptı bu aslında. İlk hikâye hadi tamam, böyle daha masalsı… Yine gerçek hâllere paralel gidiyor ama biliyorsunuz en azından gerçek olmadığını. Ama bu ikincisi kanınızı dondurur.

Bu iki türü de aynı yazarın bu kadar başarılı şekilde kaleme alması da onun ustalığını gösteriyor aslında. O yüzden bu kitabı da yine “iyi ki okumuşum” dedim. Umarım siz de beğenirsiniz. Buraya kadar vakit ayırdığınız için de çok teşekkür ediyorum.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder