21 Mayıs 2026 Perşembe

Kara Şatonun Kontu

 

Kara Şatonun Kontu, Ölememe Sorunu, İyi Bir Sonun Zorluğu ve Gece Okumalarına Dönmem

Arthur Conan Doyle’un Kara Şatonun Kontu kitabından bahsedeceğim bugün. Çok çok kısa bir kitap. Sadece 48 sayfa ve içinde üç kısa hikaye bulunuyor. Can Yayınlarından çıkan bu kitabı Aralık 2020 tarihli 1. baskısından okudum. İngilizce aslından çeviren de Esra Birkan olmuş.

Press enter or click to view image in full size

Neden böyle bir kitabı hemen okuyup bitirmedim? Normalde bu tarz kitapları kütüphaneden alır, hemen okurdum ama bu sefer ödünç aldım.

İçindeki üç kısa hikaye de şunlar:

Tot’un Yüzüğü
Kara Şato’nun Kontu
Nasıl Oldu

İlk hikaye aslında en uzunu, 30. sayfaya kadar sürüyor. İkinci hikaye 14 sayfa ve son hikaye sadece 5–6 sayfaya kadar. Ve her hikayeden bir tane alıntım var. Umarım öyle olur diyerek okumuştum, tam da öyle oldu. Hemen ilk hikayeden alıntımı paylaşayım:

“O korkunç günleri hatırlamak bile istemiyorum. Aylarca deli divane oldum, ateşler içinde sayıkladım ama ölmeyi beceremedim işte. Çöldeki bir Arap’ın su kuyuları için yanıp tutuşması gibi ölümü özledim. Zehir mi keskin kılıç mı ortadan kaldıracaktı bu zavallı varlığımı; bir an önce o dar geçitte aşkıma kavuşmalıydım. Denedim, hepsini denedim ama bir işe yaramadı. O lanetli iksirin üzerimdeki etkisi çok güçlüydü. Bir gece bitkin ve tükenmiş bir halde yatağımda yatarken Tot rahibi Parmes çıkageldi. Kapı aralığından yayılan ışık çemberinin içinde durup sevinçten çıldırmış gibi bana baktı.”(s.23)

Diyor ve devam ediyor. Bu şekilde buradaki kahramanımız bir iksirle ölümsüz gibi bir şey oluyor ve artık onun panzehirini arıyor. Yani ömrü boyunca “Tot’un Yüzüğü” dediği de o yüzüğün içindeki iksir, onun üzerindeki o laneti kaldıracak olan şey. Lanet diyorum çünkü ölümsüzlük bir lanet yani aslında. Ve bu kitabın teması da biraz ölüm. Ölümle alakalı her şey. Ölüm üzerine hikayeler toplanmış.

İkinci hikaye daha değişikti diyebilirim. Kont burada can düşmanını buluyor ve ondan intikam alacak:

“Kont kayıtsızca omuzlarını silkti. ‘Her şeyi sırasıyla yapıyorum, nasıl olmuşsa aynen öyle,’ dedi. ‘Yüz yüze konuşabileceğim ilk Alman subayına bunları anlatacağıma ant içmiştim. Nerede kalmıştık, Karlsruhe’deki Bavyeralıya kadar gelmiştik. Ama maalesef siz yaralarınızı sarmama müsaade etmediniz. Oğlumu, Karlsruhe’de eski bir kışlaya kapatmışlar, orada on beş gün kalmış. Tutsaklığının en kötü tarafı, akşamları pencereye çıktığında, onu alaya alan saygısız it sürüsüymüş. Siz de pek öyle gül bahçesinde sayılmazsınız, değil mi yüzbaşı? Kurdun inine girdiniz, o da pençelerini gırtlağınıza dayadı. Anladığım kadarıyla evli bir adamsınız, karınız size iyi bakmış, üniformanızın içini güzel dolduruyorsunuz. Bir kadın daha dul kalmış, ne çıkar, zaten uzun süre dul kalmıyorlar. Otur oturduğun yerde, seni köpek!’”(s.42)

Şeklinde Kara Şato’nun Kontu kızdırıyor burada o Alman subayını ve sonunu söylemeyeyim, sonunda ne olacağını — intikamını alacak. Burada nasıl tahrik ediyor adamı: “Uzun süre dul kalmazlar” diyerek.

Ve geldik son hikayeye. Son hikaye yine ölümle ilgili. Sanki bu hikaye bir yerden bana tanıdık geldi. Büyük yazarların kısa öykülerinden olacağım bir kitap okumuştuk, hatta onu ben podcastini de yapmış olmam lazım. Orada da yazarımız vardı sanırım, Arthur Conan — bu hikaye miydi? Çok emin değildim, ona benziyordu. O yüzden direkt alıntıyı okuyayım, bakalım siz hatırlayacak mısınız:

“Stanley elini omzuma koydu, onun bu dokunuşu çok yatıştırıcıydı. Her şeye rağmen kendimi hafiflemiş ve mutlu hissettim.
“Ağrın yok herhalde?” dedi.
‘Hiç yok,’ dedim.
‘Hiç olmaz zaten,’ dedi.”(s.47)

Burada o ağrısının olmama sebebi hemen bir sayfa sonra anlıyorsunuz ve yazar, bugün birkaç sayfada da yine kurguyu çok güzel oluşturmuş. Etkileyici bir son.

Son yazmak o kadar zor ki normalde. Yani Murakami okuyanlar bilir. Hikayenin sonunu getirmek, her şeyi birbirine bağlamak — ya da Lost dizisini seyredenler bilir — etkileyici bir final yapmak çok zordur. Birçok şey açıkta kalır. Çünkü başta kurgu yaparken her şeyi düşünmezseniz… çünkü yazarken insan kendini de kaptırıyor. Onu da anlıyorum. Çok daha çetrefilli yerlere gidebilecek şekilde kurguluyorsunuz. Bir yerden sonra da toparlamak çok zor oluyor. Tıpkı bu podcast gibi. Ben de birazdan işe gideceğim.

O yüzden zaten dün gece hemen okudum bu kitabı yatmadan, uykum gelsin diye. Uzun zamandır yapmadığım güzel bir alışkanlıkta. Yarılarında falan böyle artık gözlerim kaymıştı ama dedim ki bitireyim, kendimi biraz zorladım. Bitirdim ve çok daha rahat çıktı, daha güzel uyudum.

Gece uyumadan kitap okumak güzel bir şey ama tabii böyle bu kadar ölümle yoğun hikayeler o kadar da iyi olmayabilir. Evet, biraz daha seçici davranmak lazım ama okumadan nereden bileceksiniz? Belki de hep aynı şeyleri okumak… bazen de onu düşünüyorum. Böyle sürekli farklı kitap okumaktansa doğru kitapları tekrar tekrar okumak daha faydalı olabilir. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda? Deneyimleriniz varsa anlatabilirsiniz bana.

Çok teşekkür ederim yine buraya kadar gelip vakit ayırdığınız için. Kendinize çok iyi bakın. Görüşmek dileğiyle.




15 Mayıs 2026 Cuma

Hızlı Yaşlandıran 18 Hata

 

Hızlı Yaşlandıran 18 Hata, Önce Temizlik, Buzdolabını Seyretmek ve Gözle Başlayan Sindirim

Uzman Doktor Eyyüb Yılmaz’ın yazdığı, Hayat Yayınları’ndan çıkan bu kitabı, YouTube’daki Doktor Fitt kanalında duyup keşfettim. Daha doğrusu yazarımızı bu kanalda keşfettim. Ramazan ayında karşıma çıkan “Acıkmadan, Susamadan, Gençleştiren Oruç” başlıklı videosunu izleyip kanalı takibe almıştım ve o zamandan beri neredeyse tüm videolarını seyrettim ve sıra geldi kitaplarına.

Press enter or click to view image in full size

İlk bulabildiğim kitabı da bu oldu. Aslında bundan önce yazdığı “Beslenerek İyileş” isimli bir kitabı daha var. Onu bulamayınca mecburen bunu okudum.

11 bölümden oluşan bir içindekiler bölümü var, kısa bir girişten sonra.

İçindekiler
Giriş
1. Bölüm HlZLI YAŞLANDIRAN 18 HATA
2. Bölüm HÜCREYİ TANIMA
3. Bölüm TERCİHLER VE HASTALIKLAR
4. Bölüm BİTMEYEN YAŞAM ENERJİSİ
5. Bölüm DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN KONULAR
6. Bölüm BESLENMENİN GENEL KAİDELERİ
7. Bölüm GIDALARDA ARANAN TEMEL MADDELER VE BESİN TAKVİYELERİ
8. Bölüm SAGLIK İÇİN ÖNEMLİ KONULAR
9. Bölüm KOMEDİLER
10. Bölüm TARİFLER
11. Bölüm KORONAVİRÜS DÖNEMİNE ÖZEL

Kitap 2021 yılında sanırım çıktığı için korona için de ayrıca önemli. Ben zaten YouTube’da da o dönem videolarına özellikle dikkat ettim. Bakalım neler söylemiş, neler demiş. Üzerinden tabii yıllar geçtikten sonra bu konuda eleştirmek daha kolay olabiliyor ama o dönem için gayet doğru açıklamalarda bulunmuş ve “Acıkmadan Susamadan Gençleştiren Oruç” ile ilgili de çok güzel bir salata tarifi vardı. Gerçi daha az sonra ben bunu birkaç arkadaşımla da paylaştığımda bu salatayı zaten bildiklerini söylediler ama ben bilmiyordum tabii ki. Gayet güzel tok tutan ve sizin susamanızı da engelleyen harika bir salata gerçekten.

Bu harika bir sahur olabilir, kahvaltı olabilir ya da akşam yemeği bile olabilir; içeriğindeki o zeytinyağı sayesinde. Şimdi 6 tane rendelenecek şey var bunda: kırmızı pancar, havuç, turp, yeşil elma, kereviz ve ayva. Altı tane sebzeden iki tanesini rendeliyorsunuz, en fazla iki tane. Yani daha sonra her gün aynı şey olmaması için hem değiştirebilirsiniz hem de size bir seçenek yani.

Ve buna bolca sirke, zeytinyağı ve limon ekliyorsunuz. En bol olması gereken zeytinyağı, limon ve sirke biraz daha az olabilir. Ve buna da daha doyurucu olması açısından ceviz, fındık, badem veya kabak çekirdeği içi — bu dördünden de sadece birini. Ya ceviz, ya fındık, ya badem, ya da kabak çekirdeği içi. Bunu yediğiniz zaman açlık da susuzluk da çok az oluyor. İnanılmaz bir salata.

Ben şimdi bu tarifi deneyince, işe yaradığını görünce tabii hemen kitaplarına baktım. Bu kitabı da bulunca okudum, bitirdim. Çok çok uzun, yani 400 küsur sayfa diye hatırlıyorum, 360'larda da olabilir. Alıntılarım da 336'da bitmiş.

Tarifler kısmı, evet, tekrar tekrar bakıp not alabileceğiniz önemli bölümlerden. Komediler kısmı adeta fıkra tadında — yaptığımız hatalar, işte yürüyüş adı altında gidip de yolda yediğimiz yemekler. Genel olarak biraz Canan Karatay tarzı, benzer bir ekol ama Aidin Salih gibi değil mesela. Ben onunla ilgili de Altay Cem Meriç’in iki tane videosunu seyrettim ve yani zamanında ben de okumuştum o kitapları ama iyi ki onlar üzerine bir yazı yazmamışım, bir böyle bölüm yapmamışım. Çünkü benim de orada kafamı karıştıran şeyler vardı, onları da Altay Cem Meriç çok güzel açıklamış.

Bu aralar evet YouTube’da biraz fazla vakit geçiriyorum, o yüzden okumalarım azaldı ama bir şekilde telafi edeceğiz bakalım. Özel hayatımdan dolayı okumalarım azalmadı, yolda geçirdiğim zamanı daha çok değerlendiriyorum diyeyim ve gerekli yerlere de mesajımı gönderip ilk anlatımla başlayayım.

“Ortaokul dönemimde gece uykulanm son derece sorunluydu, uykuya dalmakta çok zorlanırdım. 8–10 kişilik yatakhanelerde yatardık ve herkesten çok sonra uykuya geçerdim. Bu nedenle de sabahları yorgun uyanırdım. Ancak bu durumun bana faydasının olmadığını da söyleyemem. Uyuyamadığım zamanlarda kitap okurdum ve o yıllarda bu vesileyle çok sayıda kitap okumuş oldum. Öyle ki bir okul döneminde yaklaşık kırk kitap bitirmiştim ve hayata bakış açım da o dönemde şekillenmeye başlamıştı.
Bir gün sınıftaki okuma listesini takip eden Yahya Öğretmen, beni yanına çağırarak ‘Evladım, sınıfın kitaplığında okuyacağın kitap kalmadı, sen şu kırtasiyeye git, okumak istediğin kitaplan al, ücretini de benim hesabıma yazmalarını söyle. Kitap okumayı da sakın aksatma.’ dedi. Uykuya dalamamak her zaman kötü bir şey değilmiş demek ki. Uyuyabilmek için her gece 15–20 sayfa kitap okumak zorunda olmak ise çok güzelmiş …”(s.27)

Burada da kendi gençliğimi de gördüm. Ben de eskiden uykuya dalmak için kitap okurdum zaman zaman. Her zaman değil tabii ama bazen.

Peki neden uyuyamıyor yazarımız? Kötü beslenme hayatındaki o, daha üniversite öğrenciliği bitene kadar bile geçmeyen, doktor olduğunda bile hâlâ çözüm bulamadığı, tıbbi beslenmeyle tanıştığında iyileşen adeta ve bu iyileşmeyle insanlara da şifa olmaya çalışan bir doktor yazarımız. Ve kitapta önce bu kendi hikâyesinden bahsediyor. O açıdan bence etkili oluyor. Yani Nasrettin Hoca diyor ya “bana eşekten düşen birini bulun” diye. Yani yazarımız da o zorlu yollardan geçmiş, o hatalı tercihleri yapmış.

Düzgün beslenmeyerek, şekere, sağlıklı zannettiğimiz meyvelere bile — ya sadece şeker de değil, buradaki mesele hatalı beslenerek, bazen o doğru zannettiğimiz besinlerle kendisini adeta zehirlemiş. Mesela bir tabiri var: “Kavrulmuş kuru yemiş sigaradan daha zararlıdır.” diyor. Türk yemek yapma tarzı, bütün o yağları hep kavurmamız, önce yakmamız — yani bunun kadar zararlı olduğu, her şeyi okside etmemiz, antioksidan değeri olan çok önemli besinleri bile öldürmemiz, kızartmamız, bir anlamda ondan sonra da kendimize zarar vermemiz.

Çok geniş bir alan olduğu için ben de bu kitaptan ne kadar bahsedebilirim bilmiyorum. Yanlış şeyler söylemekten de kaçınmak istiyorum. O yüzden özellikle YouTube kanalını söyledim, Doktor Fitt. Oradan siz de takip edebilirsiniz, yaklaşık iki günde bir yeni videolar atıyor sürekli. Mutlaka ilginizi çeken bir bölümü olacaktır.

Bu kitapta da söylediği gibi bunu bir hayat felsefesi yapmamız lazım. Bu öyle sadece öğrenilebilecek, bir kere okuyup bitirip uygulanabilecek bir şey değil. Çünkü süregelen hatalı alışkanlıklarımız var, bu hatalar yaşam tarzımız olmuş. Yani artık bunu düzeltebilmek için de sadece bir kitap okuyup değişemezsiniz. Tekrar tekrar okuyup belki notlar çıkartıp uygulaya uygulaya görmemiz lazım.

Mesela ekmeği nasıl keseceğiz, nasıl yemeyeceğiz, neden bu kadar zararlı ve bunun önüne geçeceğiz. Yazarımızın hiçbir şeyi bu şekilde “kestin, bıraktın, bir daha yemeyeceksin” gibi bir tavrı yok. Ekmek yiyeceksin, mayasız undan yapılan ekmeği yiyeceksin diyor mesela. Veya işte kamışları falan alıyor, değişik değişik pizzalar yapıyor. Çikolata yapıyor hurmadan, işte gerçek kakaodan falan. Tatlıya karşı değil kesinlikle, ama paketlenmiş, içinde ne olduğu belli olmayan şeylere tabii ki karşı.

Gerçi bunları artık çok fazla biliyoruz ama mesela kavrulmuş kuru yemişin zararlarından çok fazla insanın haberi yok. Sıkma portakal suları, sıkma meyve suları — ne kadar taze bile olsa, olmadıktan sonra onların vereceği zarardan, maalesef bunu anlatmak da biraz güç. O yüzden ben de anlatmaya çalışmayayım daha fazla ve sırayla alıntılarımı paylaşayım:

“İnsan nedenleri ve hayalleri olduğu sürece yaşama tutunabilen bir varlıktır. Nedenler ve hayaller bittiğinde kişinin yaşam enerjisi de biter. Hatta bu süreç o kadar yavaş ilerler ki kişi bunun farkına bile varmaz.”(s.69)

Burada verdiği örneklerde işte “şunu bir yapayım, rahat edeceğiz”, “bir emekli olayım”, “işte şu evi alayım”, “şu arabayı alayım” — ya böyle geçici, kısa vadeli ya da çok uzun vadeli olmayan, ya da bir yerden sonra biten hedefler. Ulaşıldıktan sonra da insanın yaşam enerjisini de bitiriyor.

Mesela tatlı yeme isteği bir yaşam enerjisidir diyor yazarımız. Bu mesela benim hoşuma gitmişti ilk duyduğumda. Kötü bir şey değil, yani kendinizi kötü hissetmeniz gerekmiyor bunun için. Sadece doğru nedenleri, doğru hayalleri bulmak belki de önemli olan.

“Vücudun su kaybına neden olan alışkanlıklardan, örneğin kahveden biraz bahsetmek istiyorum. Çünkü kahve azaltılmadan bu süreç layıkıyla işleyemeyecek Kahveyi azaltınanın yolu da fazlasının zararlı olduğuna ikna olmaktan geçiyor. Ben haftada 3–5 fincanı geçmeyecek kadar kahve içerim. Bunun nedeni elbette kahveyi sevmemem değil. Buyurun kahvenin yaşadığı süreci birlikte izleyelim … Kahvenin yeşil halden hepimizin bildiği koyu renkli çekirdeklere dönüşmesi için kahve, ilk olarak 260 derecede 5 dakika boyunca kavrulur. Ardından ısı düşürülerek 175 derecede 5 dakika daha kavrulur. Bu kavurma işleminden sonra yeşil renk, açık kahverengi olur. Sonra kahve cinsine bağlı olarak 182 derecede 2 ila 5 dakika arasında pişirilerek çekirdeklerin çatlaması sağlanır.”(s.103)

Ve yine ezber bozan bir bölüm:

“Sıfır karbonhidrat içeren özel kandida diyederiyle beklenen başarının elde edilemeyeceğini bilmenizi isterim. Hatta bu programlan uygulayan kişilerde aşın unutkanlık, depresyona meyil ve agresiflik görülmektedir.”(s.159)

Çok keskin diyetleri yaparkenki ruh haliniz, sinir ya da enerjinin hiç kalmaması, belli bir yerden sonra işte 21 gün sıfır şeker, 40 gün, 50 gün — onu uzatanlar da olabiliyor. Zaten ne kadar uygulanabilir onu geçtim.

Bir de o iki günlük açlıklar mesela — ben hep onları çok sağlıklı zannederdim. Halbuki insan her gece yeni hücreler üretiyormuş mesela, özellikle uykusunda, ve o yüzden aç uyumak çok zararlıymış. Evet açlık faydalı doğru ama yeni hücreler yapılacakken, gerekli yakıtı nereden alacak? Yine o yıkılan hücrelerden yapmaya çalışıyor.

Ya da şöyle bir örneği var mesela yazarımızın: Dünyanın en güzel malzemeleriyle, en ünlü şefiyle, en güzel mutfağıyla, en güzel yiyecekleriyle bir yemek hazırlayacaksınız. Ama mutfak pis, kirli; tabaklar, çanaklar, tencereler yıkanmamış, temiz değil. Yani bu durumda yapılacak olan yemek ne kadar sağlıklı olabilir? O yemeği yer misiniz? İşte biz de o vücudumuzu temizlemeden, gerekli atıklardan kurtulmadan, düzgün sindiremeden yediklerimizi, yaptığımız diyetler, yediğimiz o faydalı şeyler bile buna benziyor. Yine size zarar veriyor günün sonunda. O temizlik çok önemli.

Çok çeşitli yememek gerekiyormuş mesela. Bunu hep duyardım ama nedenini o kadar iyi anlayamazdım, çünkü sindiremiyorsun. Bu kadar basit yani, aslında o kadar zor bir şey değil ama iftarlarda, kahvaltılarda o çeşit çeşit her şeyden yeme isteği — bunları bir an evvel bırakmak lazım. Ama ben böyle konuşacak olursam saatlerce sürecek podcast. O yüzden devam ediyorum.

“Sağlığımız için üzerinde önemle durmamız gereken bir diğer konu da duygulardır. Temiz ve antioksidan kaynaklı beslendiğimiz kadar, kirli düşünce ve duygulardan da arınmamız gerekir. Kin, nefret, korku, yüksek kaygı gibi duyguların sadece ruhu incittiği sarulır. Oysaki hücrelerin bir de enerji boyutu vardır ve negatif duygular, hücrelere en az fastfood beslenmek kadar zarar verir. Kitabın konusu duygu kontrolü değil ama sağlık yolculuğu, duygu dünyamızdan bağımsız da değil. Bu yüzden sizi mutsuz eden düşünce ve olayların düzelmesini tüm samimi duygularınızla istemeli ve bunun için adım atmalısınız. Kurtulmak istediğiniz her bir kötü alışkanlığınızı ardınııda bırakmak için niyet etmelisiniz.”(s.165)

İnsanın sihirli gücü gibi bir şey de niyet diyordu. Kafaya koyduktan sonra istediğini başarabilen, yapabilen bir yapıya sahibiz aslında. Tabii önce harekete geçmemiz lazım. Düşüncelerden de kurtulmamız lazım. Kötü hissederek yediğiniz bir şey de mesela sizi daha da kötü etkiliyor. Mesela kahvaltı, orayı da almışım.

“Aslında beş ayrı öğünde tüketilmesi gereken gıdaların hepsini bir kalıvaltı sofrasına sığdırdığınız zaman bunun adı ‘kahvaltı’ olmaktan çıkar ve siz, fayda yerine zarar görmeye başlarsınız. Enerji toplamak istediğiniz sofradan halsiz ve yorgun bir biçimde kalkarsınız.

Bir hekim olarak her gün hemen hemen aynı tabioyla karşılaşırım; sağlığına çok dikkat ettiğini sanan, doğru gı daları yanlış kombinasyonlarla tüketen ve bunun sonu cunda da hastalanan insanlar. Bu en tehlikeli gruptur çünkü yaptıklan sağlık adına yaptığını düşünür. Her şey doğrudur ancak neticede bir sorun vardır. Peki bunun sorumlusu kim? Elbette ki algı yönetimi yapan medya!”(s.171)

Diyerek reklamlardan, medyadan, televizyon programlarından dem vuruyor. Yapılan yanlışlardan, hayatın içinden yine örnekler veriyor. İnsanların bir de sağlıklı beslendiklerini zannederek, sağlık adı altında yaptıkları yanlışlar. Sonra bakın su hakkında ne diyor:

“Susamamak için bol bol su içmek de bir diğer doğru bilinen yanlıştır. Susamamak için içilen fazladan suyun vücuda hiçbir faydası olmayacağı gibi birçok zaran olur. Çünkü suyun fazlası vücutta tutulmaz ve en geç 3 saat içinde vücuttan atılır. Her su çıkışıyla birlikte değerli mineraller de uzaklaştırılmış olur ve gerçek su ihtiyacının olduğunu 7. ve 8. saatlerde bedende yeterli su kalmamış olur. Aynı zamanda içilen fazla su, midenin yeterli asitlik düzeyine ulaşmasına engel olur.”(s.195)

Burada altı çizilmesi gereken nokta fazla su — bardak bardak içilen, günde 2–3 litreden de daha fazlası. Pet şişelerde içilen sular mesela, dışarıdan aldığımız. Ya ben olabildiğince az içiyorum bunları, mecbur kalmadıkça içmiyorum ve anlaşılamıyorum da bu nedenden, bundan dolayı biraz yadırganıyorum ama zararlı çünkü, sağlıklı değil o kadar. Sağlık adına içiyorsunuz belki ama en azından şu yemekle birlikte — yemekle birlikte de ben hiç su içmezdim eskiden. Bir bardak içilebilirmiş, böyle az bir şekilde de olsa.

Ama diğer içecekler hiçbir şekilde, kesinlikle. Yani gazlı içeceklere, kolalara, şeylere falan hiç girmiyorum bile zaten. Ve meyve suyu başlı başına bir zarar arkadaşlar. Kesinlikle içmeyin, yani mecbur içmemeniz gerekir. Onun yerine o meyveyi yemek, posasından faydalanmak.

Peki hiç meyve yemeyecek miyiz, tatlı yemeyecek miyiz? Bunlar işte bir öğün, çok çok önemli bir öğün ve ara öğüne gerek yok. Bir akşam yemeğiniz mesela bir tatlı, yanında işte badem, fındık, kabak çekirdeği olabilir. Yağla birlikte şekeri mesela birlikte tüketmek gerekiyor, doğru şekilde vücuda dağılabilsin diye. Yağ vücudun işçisi, o yüzden olabildiğince faydalı, sağlıklı yağlardan yemek.

Protein ise bir mühendis gibi aslında. Çok fazla yemenize gerek yok, doğru proteinleri doğru şekilde, hazmedebileceğiniz kadar yemek. Haftada bir ya da iki kere yenilen et yeterli olurmuş aslında. Peynir mesela haftada bir ya da iki kere en fazla; peynirin sindirilmesi çok zor olurmuş.

Bunlar benim yazarımızı tanıdıktan sonra uyguladığım ve faydalarını gördüğüm konular. O yüzden bahsediyorum bu şekilde, yoksa anlatmazdım. Ve burada çok güzel bir alıntı. Sırf bu alıntı için bile okunur yani bu kitap.

“Her gün saman yediği halde bıkmayan kuzulada ilgili, bir besiciye hayretimi ifade ettim. Nasıl her gün aynı samanı yedikleri halde bıkmıyorlardı? Besici bana demesin mi ‘Hocam biz bu yemierin içine lezzetini değiştirmesi için arpa, yonca, yulaf vb. katıklar ekleriz.’ Şaşırmıştım, bir koyun kadar bile damak zevkimiz yokmuş meğer. Aynı ürünü her sabah yiyoruz ama sıkılmıyoruz. Şimdi neden sıkılmadığımız sorusunun yanıtma gelelim. Hamur ürünleri glutenomorfin etkisi oluşturur, hamur yedikçe daha fazla hamura iştah duyarız. Tıpkı madde bağımlıları gibi daha fazlasını isteriz. Bu sebeple de hamur kapanından kendimizi kurtarmak o kadar da kolay değildir. Kuvvetli bir bilinç ve iradeye sahip olmak gerekir. Her sabah sirnit veya poğaça yemeyi bıraktığınııda bağırsak floranızda değişimler olmaya başlar. Sirnit yerine elma, armut, üzüm vb. mevsim meyveleriyle bir miktar kavrulmamış çerez yediğinizde altı ay sonra yaşayacağınız değişimler sizi inanılmaz hafif, güçlü ve başarılı hissettirecektir.”(s.261)

Burada kavrulmamış olması kesinlikle çok önemli ve 6 ay gibi mesela uzunca bir dönem. Şimdi yıllarca kötü besleniyoruz ve 10 günde, 15 günde, bir ayda, 2 ayda her şeyi çözmek istiyoruz. Bu kadar kısa süreli doğru beslenmeyle bütün her şeyi çözeceğimizi zannediyoruz. Bu da büyük bir yanlış, en büyük yanlış olabilir yani düştüğümüz. Sonra da bırakıyoruz tamamen.

Hatta diyet zaten hoş bir kelime değil, kendimizi cezalandırıyormuş gibi. Bu bir yaşam tarzı olmalı ve hep o şekilde devam etmeli.

Hiçbir zaman gazlı içecek içmemelisiniz. Bu yani belki maden suyu, o da meyveli olmayacak mesela, ya da çok nadir işte ayda yılda bir denk geldiyseniz öyle o şekilde. Ona da mesela izni var yazarımızın. Hep böyle zararlı şeylerden bile eser miktarda alırsanız vücut onu tolere edebilir diye savunuyor. Bu da mesela sizi rahatlatan bir şey aslında. Çünkü kimileri çok daha keskin, kesinlikle hiçbir şekilde olmaması gerektiğini savunurken, mesela ben de diyet yaptığım zaman öyleyimdir. Hiç şekilde bozulduğu an tamamen bozarım yani.

O yüzden arada bir böyle çok ufak, işte ikram edilen şeyler mesela, nadiren de olsa yemek dünyanın sonu değil. Yani onu tolere edebilirsiniz, yeter ki hayatınızın genelinde uyun bu kurallara, doğru beslenin.

Son olarak da zaten kitaptan çıkarmanız gereken en önemli ders şu:

“Sizden isteğim, acele etmeyin, yaşam biçimine çevirmek için bilgiyi paylaşın, kitabı başucu eserler arasına alınız, BESLENEREK İYİLEŞ eserimi 13 defa okuyan bir dostum gibi yapmasanızda en azından 2–3 defa tekrar okunması gerekir, aksi halde bir defa okudum, mantığını anladım sanabilirsiniz, oysa zamanın aşın derecede unutturucu etkisi karşısında hiçbir şeyin aklınızda kalmadığını göreceksiniz.”(s.336)

Kesinlikle işte en büyük nokta, bütün bu okuduğumuz kitaplar, yazdığımız, çizdiğimiz, hatta üzerine konuştuğumuz, vakit geçirdiğimiz, kafa patlattığımız her şeyi öyle hızlı unutuyoruz ki — her gece yeminler ediyorum diyor ya Feyyaz Yiğit bir filminde, “Ölümlü Dünya” mıydı neydi, neyse, çok şu an konum o değil ama o geldi aklıma nedense. Eyleme dökmediğiniz zaman istediğiniz kadar yeminler edin, hem unutacaksınız hem sizin üzerinizde bir yük olacak. Yavaş yavaş, yapabildiğiniz kadar, adım adım düzeltip, bazı şeylerin doğru sonuçlarını görüp ondan sonra o şekilde ilerlemek gerekiyor.

Ve şu beslenme işini çözmemiz gerekiyor. Yani bütün bu hastalıklar, ilaçlar, reflü mesela — ya reflünün çok büyük bir nedeni yemekte içilen gazlı içecekler, fazladan içilen sular, sindirilemeyen mide asidini bozan şeyler. Ama yani ne kadar çok görüyorum ben çevremde de var, midesi yanan insanlar, sürekli yiyip yiyip sonra bir de sindirebilmek için maden suyu içiyor. Halbuki o kadar zor değil.

Bu çok yeme isteğini sürekli işte Ramazan’da hissediyoruz biz. Özellikle ne kadar çok aslında yemek yiyoruz. İki dakika boş dursak — benim eskiden öyle bir huyum da vardı, açardım buzdolabını böyle bakardım sürekli, iki saatte bir ne var ne yok. Şimdi ofiste mutfağa gidiyorum böyle ara ara çay alma bahanesiyle. İşte güya buraya bir şeyler, meyveler, sağlıklı olduğunu zannettiğimiz bir şeyler ama durduk yerde çalıştırıyoruz sindirimi, yine insülin salgılıyoruz. Halbuki o bir öğün değil, yani o an yemek zorunda değilsin.

Ne zaman yiyeceksin peki? Mesela bununla ilgili yine yazarımızın söylediği — hep de yazarımız diyorum, doktor, uzman doktor unvanı olan. Ama biliyorsanız, ben bu podcast’te ve bu yazılarımda her zaman yazarın adını girişte zikredip ondan sonra hep “yazar” şeklinde devam ediyorum. Ondan dolayı yani onun kesinlikle doktorluğuna ya da diğer unvanlarına bir saygısızlık olarak algılanmasın.

Şöyle diyor mesela ne zaman yememiz gerekiyor? Acıktığınız zaman, ne kadar basit. Ne zaman kalkacaksınız? Doyduğunuz anda. Ama doyduğumuzu işte bir yarım saat sonra algıladığımız için çok yavaş yiyerek, çok uzun uzun çiğneyerek, biraz keyfini çıkartarak yemek lazım yani.

Ve mesela “sindirim ağızda başlar” gibi bir yanlış bilgi var. Sindirim gözle başlıyor, burunla. Hatta yiyeceğimiz şeyin kokusunu aldığımızda, gördüğümüzde vücut o hormonları salgılamaya başlıyor, hemen ağzınız sulanıyor. Mesela güzel bir yemek yiyeceğiniz zaman vücut kendini hazırlıyor. O kadar bunu yavaş yavaş yememiz gerekiyor; çok güzel çiğneyerek, uzun uzun, çok fazla karıştırmayarak yemekleri, hiçbir şeyi yakmayarak.

Kahve ile ilgili mesela — kahve, bütün kahvelerin neredeyse hepsinin kavrulma süreci, bilmem kaç yüz derecede yakılması, ondan sonra gelmesi, öğütülmesi, faydadan çok zarara çeviren bir form olabiliyor. İşte soğuk sıkım zeytinyağları, sonra alıp onu kavurmak yani yakmak. O kadar saçma şeyler yapıyoruz ki sağlık adı altında. Mesela çorba faydalı olabilecek bir yiyecekken üzerine o kızdırılmış yağları dökmek gitti, yani onun faydadan çok zarara döndü. Aynı kavrulmuş çerezler gibi.

Çiğ badem, çiğ fındık ne kadar mesela faydalıysa, kabak çekirdeği de bir protein kaynağı, bir de magnezyum kaynağı. Magnezyum için mesela hap alacağınıza, her gün değil, işte bak haftada iki kere bir avuç, iki avuç kabak çekirdeği yeseniz gece uykularınız bile düzelmiş.

Ki ben bunu deniyorum maç seyrederken, özellikle son zamanlarda normal ay çekirdeği yerine kabak çekirdeği yemeye başladım. Çok faydasını gördüm diyebilirim. Kabak çekirdeği o kadar — hem onu çok yiyemiyorsunuz, öyle açması da zor. O yüzden onun da içini satmaları mesela eskiden tuhaf gelirdi böyle çekirdek içi almak ama kabak çekirdeği çok işe yarıyor, çok faydalı. Salataya da koyabiliyorsunuz, aynı zamanda kesinlikle çok doyurucu ve protein kaynağı aynı zamanda.

İlginç bir şekilde hiç beklemezsiniz — işte bu yeşil yapraklı, mor sebzeler, meyveler o kadar önemli ki ve bunlar bir öğün aslında. Bunları öğünün yanında değil, tek başına bir öğün olarak tüketebilmek, tüketmek — deneyin yani, kesinlikle hiçbir şey kaybetmezsiniz ve çok daha uzun süre tok kalacaksınız diyebilirim.

Yeter artık bu kadar, sanki para alıyormuşum, reklam yapıyormuşum gibi algılanmasın. Ben biraz bu beslenme konularına takıntılıyım biliyorsunuz, dikkat etmeye çalışıyorum her zaman.

Babam rahmetli. Babam bir şeker hastası olarak son zamanlarında hep çok zorluklar çektiğinden, hatalı beslenmeyle ilaçlara, diyalize hatta mahkûm olduğundan ve en güzel yıllarında hastalıklarla cebelleştiğinden, belki de geç de olsa kendimce insanlara yol göstermeye çalışıyorum. Deneyimlerimi paylaşmaya çalışıyorum, sadece öyle okuyup geçmiyorum. Yani size de örnek olmaya çalışıyorum. Bu tecrübeler çünkü öyle kolay kazanılmıyor.

Hasta olmak zorunda değilsiniz. Çünkü kronik hastalıklarda özellikle, bu hap kullandıktan sonra çok daha zor çözüm ve bu vücut bize emanet. Bu organlarımızı, vücudumuzu düzgün kullanmalıyız, harap etmemeliyiz, yormamalıyız diye düşünüyorum.

Çok teşekkür ediyorum buraya kadar gelip dinlediğiniz, vakit ayırdığınız, bu bölümü bitirebildiğiniz için. Sağlıkla, afiyetle kalın inşallah. Haftaya yeni bir kitapla görüşmek dileğiyle. Hoşça kalın.




7 Mayıs 2026 Perşembe

Peygamberimizi Güldüren Şakalar

 

Peygamberimizi Güldüren Şakalar, Her Şeyin İkiye Katlanması, Dua Etmeye Utanmak ve Çıkmazda Gibi Hissetmek

Verdiğim aradan sonra biraz mahcup hissedip en kısa zamanda yeni bir bölüm yapmak istedim. O yüzden bu hafta kütüphanede çocuk bölümüne baktım ve bu güzel kitabı buldum.

Press enter or click to view image in full size

Moralim de bu aralar çok bozuk. Yüzüm gülmüyor, bir şey yapasım gelmiyor, hayattan biraz soğumuş durumdayım. Halbuki belki de hayatımın en güzel günlerini yaşamam gerekirken, hayat böyle biraz inişli çıkışlı işte ve Musa Mert’in yazdığı Kayalıpark Yayınları’ndan çıkan bu güzel çocuk kitabını buldum.

“Bir savaş dönüşüydü. Peygamber Efendimiz(s.a.s.) Hazreti Ayşe Hazreti Ayşe annemizin(r.a.) odasına girdi. Bu sırada esen rüzgâr odadaki bir dolabın örtüsünü araladı. İçindekiler Peygamber Efendimizin(s.a.s.) dikkatini çekti. Yaklaştı. Örtüyü tamamen çekip aldı. Bir de ne görsün! Dolabın içi ağzına kadar oyuncakla dolu değil mi! Meğer bu dolap Hazreti Ayşe(r.a.) annemizin çocukken oynadığı bez bebekleri ve diğer oyuncakları sakladığı oyuncak dolabıymış. Peygamber Efendimiz(s.a.s.),
— Bunlar da nedir ey Ayşe, diye sordu.
— Kızlarım, diye cevapladı Hazreti Ayşe(r.a.).
Oyuncakları tek tek inceledi Peygamber Efendimiz(s.a.s.). Derken aralarında ilginç bir oyuncak gördü.
— Şu ortalarında gördüğüm de nedir, diye sordu hayretle.
— At, diye cevap verdi Hazreti Ayşe(r.a.).
— Peki, şu üzerindekiler, diye sordu tekrar.
— Kanatlar, dedi Hazreti Ayşe(r.a.).
— İki kanadı olan bir at, öyle mi, dedi şaşkınlıkla. Beklemedi Hazreti Ayşe(r.a.),
— Sen Süleyman Peygamberin kanatlı atlarını hiç duymadın mı, diye cevap verdi hemen.
Hazreti Ayşe’nin(r.a.) bu cevabı Peygamber Efendimizin(s.a.s.) çok hoşuna gitti. Öyle ki, azı dişleri görününceye kadar güldü.”(s.36)

Bu hazırcevaplılık özelliği ne kadar güzel değil mi? Hazreti Ayşe annemizin… Ayşe annemiz, ne kadar da güzel bir isim ya Ayşe, şu an fark ettim. Neler diyorum. Daha dün YouTube’un Shorts videolarından denk gelmiştim; bildiğimiz kadın isimlerini sayıyoruz gibi videolar var ya, erkeğe öyle bir tutsağı çekiyorlar. İlk farklı isim söylediği anda güya erkeği dövüyormuş gibi oradan devam ediyor. Devam ettiğinde de sadece sevgilisinin adını söyleyen erkekler tabii ki.

Ben de bu aralar daha önce hiç mecbur kalmadığım kadar isim ezberlemek durumunda kalıyorum. Yeni yeni insanlarla tanışıp adeta yeni bir aile daha katılıyor hayatıma. Nişan arifesinde olunca hayatımda gerçi ikiye katlanıyor gibi bir şey: yeni bir anne, yeni bir baba, yeni kardeşler, amcalar, dayılar, halalar derken onlarca yüzlerce isim. Bir de arkadaşlar işin içine girince hepsini tutamıyorum aklımda. Biraz zorlanıyorum ama çok güzel bir duygu tabii ki. Bir yandan da çok tatlı telaşlar, tatlı heyecanlar. O yüzden çok mutluyum bir yandan; diğer yaşadığım olumsuzluklar bir yana, hayatımda bu kadar güzel bir gelişme var.

Ben de sevgilimin evine ilk gittiğimde, ailesiyle tanışmak için, onun odasında da çeşitli oyuncaklar görmüştüm ama bunlar ne diye soramamıştım. Değişik küçük bebekler, biblolar bir şeyler. Demek ki o zamanlarda da varmış.

Hemen gelelim diğer alıntıma. Alıntılarım bu arada neredeyse bölümlerin tamamını içeriyor, umarım bir problem olmaz. Çocuk kitaplarında biraz alıntı problemi var; hacmen küçük olduğu için 3–5 cümle bile söyleseniz büyük bir bölümünü paylaşmış olabiliyorsunuz. Gerçi ben 3–5 cümle değil, böyle birer ikişer sayfa almışım. Hep bölmek de istemiyorum, o yüzden tamamını paylaşacağım:

“Peygamber Efendimiz(s.a.s.), kimsesizlerin kimsesiydi. Yoksulların kolu kanadıydı. İhtiyaç sahibi kim varsa doğruca Peygamber Efendimize(s.a.s.) gelirdi. Bilirlerdi ki o, kendisinden bir şey isteyeni asla geri çevirmezdi. Gücü yetmese bile bir çaresine bakardı. Ama mutlaka giderirdi ihtiyaç sahibinin ihtiyacını.
Sahabiler arasında biraz safça ve fakir bir adam vardı. Bir bineği olmadığından, işlerini görmekte ve yolculuklarda çok zorlanıyordu. Üzerine bineceğim, yükümü taşıyacağım bir bineğim olsa ne güzel olur diye düşündü. Düşündü düşünmesine de binek alabilecek maddi imkâna sahip değil- di. Kendisine yardım edebilecek birini aradı.
Aklına kim geldi dersiniz?
Tabi ki Peygamber Efendimiz(s.a.s.)! Doğruca Peygamberimizin(s.a.s.) yanına gitti. Derdini anlattı ve
— Bana binmem için bir binek ver ey Allah’ın Resulü, dedi. Peygamber Efendimiz(s.a.s.) kendinden emin bir tavırla ona,
— Peki, seni bir deve yavrusuna bindirelim o hâlde, cevabını verdi.
Cevabı anlayamadı adam. Yavru bir deveye ne binebilirdi, ne de yük vurabilirdi.
Deve yavrusunu ben ne yapayım ey Allah’ın Resulü, dedi şaşkınlıkla.
Peygamber Efendimiz(s.a.s.) tebessüm etti bu saf, temiz adama. Sonra da
— Her deve bir devenin yavrusu değil midir, cevabını verdi.
Bu sözü işitince güller açtı yüzünde adamın.”(s.87)

Herkesin derdine çare olmak ne kadar zor; derdini dinlemek bile. Burada kendimi de sorguladım: hem ne kadar yardımcı olabiliyoruz ihtiyaç sahiplerine, hem de aslında şu konuda ben çok eksiğim. Ne kadar ihtiyaçlarımı paylaşabiliyorum, söyleyebiliyorum, açabiliyorum. Dua etmekten bile bazen imtina ettiğimi şu an fark ettim. Allah’ım, dertlerim, problemlerim, sorunlarım oluyor; dua etmeye utanıyorum, “bu da istenir mi” gibi bir his oluyor. Halbuki istenir, her şey istenir Allah’tan, kullar için her şeyde. İşte onu bazen unutuyorum şahsen. Ve şu an bir çocuk kitabında böyle bir aydınlanma yaşadım; okurken bile gelmemişti bu aklıma.

Podcast yapmak güzel bir şey ya. Bilmiyorum sizin hayatınıza ne kadar dokunuyor; belki 3-5 kişi ancak dinliyor ama ben zaten biraz bu podcast sayesinde hayat arkadaşımla tanıştım. O yüzden benim için ayrı bir yeri var, en sadık takipçilerimden biri de o olduğu için onunla konuşuyormuş gibi de hissediyorum. Bazen hiç tanımadığım insanlar dinleyebiliyor; bu beni hep tedirgin eden bir şeydi. Orada öylece kalıyor ya, üzerinden yıllar geçse de; şu an konuştuklarım benim şu anki düşüncelerim ama bundan habersiz insanlar belki 5–10 sene sonra görüp beni bununla yargılayabilir. Beni korkutan bir şeydi ama artık o kadar endişelendirmiyor; çünkü bambaşka bir kapı daha açtı bana.

Buradan, buna vesile olan Sezgin Bey’e de tekrar teşekkür edeyim; beni o kitap kulübüne çağırarak, dahil ederek hayatıma dokundu diyebilirim. Her şey hayatta nasıl birbirine bağlı, o kelebek etkisi. Farkında değiliz, büyük resmi görmeye alışkın değiliz; görebilsek belki aklımızı yitireceğiz o kadar. İnce ince, nakış nakış işlenmiş bir mucize gibi bir şey hayat.

Şunu da paylaşayım: yeniden başladığım Gönül Sadası podcastini yürüyüşlerde dinlemek çok güzel geliyor. Saadettin Bey ile Kemal Sayar’ın o podcastine başladı, çok olmuyor aslında, iki gündür. Dün de tam tevafuk oldu ki Sezgin Bey, Kemal Sayar’dan bahseden bir alıntı paylaştı; onu okuyunca hem çok mutlu oldum hem de ne güzel denk geldi diye düşündüm. Bir yandan da haksızlık yapıyorum aslında; bu büyük insanları neden sadece mutsuzken, bir çıkmazdayken dinliyorum. Her zaman dinlesem belki o buhranlara kapılmayacağım, zorlukları çok daha kolay atlatacağım. O yüzden önemli, hem gülmek, tebessüm etmek çok önemli hayatta hem de davet etmek.

Şimdiki alıntımın ve davetin tabii ki devamı: icabet etmek.

“Ensar’dan bir gencin düğününe Peygamber Efendimiz(s.a.s.) de davet edilmişti. Allah Resulü(s.a.s.), çok özel bir durum olmadıkça davete mutlaka icabet ederdi. Bu sefer de öyle yaptı.
Düğünü şereflendiren Peygamber Efendimiz(s.a.s.), düğün sahiplerini ve damadı tebrik etti. Sonra da
— Hayırlı ve bereketli olsun. Allah muhabbet versin. Uğurlu olsun. Allah rızık genişliği versin. Allah hepinize mübarek kılsın, diye dua etti. Sonra da,
— Damadın başında def çalın, buyurdu.
Hemen bir def getirildi. Bir adam neşeyle defe vurmaya başladı. Herkesin mutluluğu yüzünden okunuyordu.
Bu sırada, tabak tabak şeker ve kuruyemiş getirilerek damadın başından aşağıya avuç avuç saçıldı. Şekerler ve kuruyemişler her yere dağılmış fakat kimse elini uzatmamıştı. Oysa adet gereği herkesin şekerleri ve kuruyemişleri kapışması gerekiyordu. Bu duruma şaşıran Peygamber Efendimiz(s.a.s.),
— Haydi, ne duruyorsunuz, yağmalasanıza, dedi.
İnsanlar da şaşkınlıkla Peygamberimize(s.a.s.) bakıp,
— Ey Allah’ın Resulü, yağmayı yasaklamamış mıydınız, dediler.
Meseleyi anlayan Peygamber Efendimiz(s.a.s.) gülümsedi ve
— Ben size savaştaki yağmayı yasakladım, düğündekini değil, buyurdu. Sözü biter bitmez eğilip yere düşenleri hızla toplamaya başladı.
Bunu gören davetliler de ileri atıldı. Şekerleri ve kuruyemişleri kapışmaya başladılar. Ortalık bir anda karıştı, ana baba gününe döndü. Peygamberimiz(s.a.s.) onları, onlar da Peygamberimizi(s.a.s.) ittirip kaktırıyor, hep birlikte neşeyle yere dökülenleri topluyorlardı!”(s.112)

Yine çok güzel bir bölüm. Son alıntım da buydu, hatta kitabın da sonuydu yanlış hatırlamıyorsam. Bunları şu an fotoğraflarını çektiğim sayfalardan okuyorum. O yüzden az önce bahsettiğim alıntıyı da gördüm, hatta onu da paylaşayım sizlerle. Hazır yeri gelmişken Sezgin Bey’in ne kadar ince bir insan olduğuna siz de tanık olun böylece.

Erdal Gökağ kaleme almış bu yazıyı, sanırım bir dergiden. Diyor ki: Kemal Sayar benim için gençlikten bugüne taşınmış bir dostluk hikayesinin adı olduğu kadar bir zihniyetin ve ruh terbiyesinin de parçasıdır. Onun şahsında şiirle düşüncenin, meslekle insanlığın, entelektüel dikkatle kalbi duyarlılığın bir araya gelebildiğini gördüm. Aradan geçen onca yıldan sonra geriye dönüp baktığımda bu dostluğun bana düşündürdüğü en esas şey şudur: insan hayatında bazı arkadaşlıklar vardır, yalnızca geçmişinizi değil kim olduğunuzu da onlarla hatırlarsınız.

Bir dosta atılabilecek, paylaşılabilecek en güzel alıntılardan biri değil mi? Ne kadar güzel yazmış. Sezgin Bey zaman zaman böyle şeyler atıyor bana. Hayatımda büyük dostlarım var gördüğünüz gibi ve bu aslında beni ayrıca anlatıyor. Şöyle de bir yandan, “Kemal Sayar’ı görünce aklına ben geliyorum” diye de düşündüm; çünkü biz o hikaye anlatıcılığı kursundan tanışmıştık ilk başta. Ben podcast’e bir altyapı olsun diye gitmiştim.

O zaman, o işsizlik dönemleri, o nakış nakış işlenmiş dediğim hayat: işten çıkmam, uzunca bir süre hiç iş aramayıp dolaşıp yapacak başka şeyler bulmaya çalışmam, kendimi kitaplara vermem, sonrasında bir podcast yapma isteğim, bunun için gittiğim sayısız kurs; yazarlık atölyelerinden tutun da TV sunuculuğuna, evet yanlış duymadınız, ona da gitmiştim; uygulamalı diksiyon ve hikaye anlatıcılığı kursları.

O hikaye anlatıcılığı kursunda Kemal Sayar’dan bir alıntı paylaşıp onun üzerine bir hikaye kurgulamıştım. Biraz başımdan geçen olaylarla da süsleyip “Onyomani” diye bir şey yazmıştım, o gün onu paylaşmıştım. O yüzden de paylaşmak istedim burada, umarım kızmaz bana Sezgin Bey. Onun sayesinde zaten çok önemli bir yazarla tanımıştık; okuma kulübümüze teşrif etmişti, Sence Olgun hocamız. Onun Beyaz ve Kara kitabından sonra Kuş Köprü’yü okumuştum, paylaşmıştım sizlerle, belki hatırlarsınız. Arayış kitabına başlayacağım şimdi onunla; tam şu an denk geldi yani, hayat böyle, bir arayışta olduğum dönemde, ne zamandır okuyacağım.

Şimdi hazır aklıma gelmişken size de bu müjdeyi vereyim. Böylece biraz kendimi de bağlarım; planlarımı, yaptığım hesap kitapları paylaşarak bir yandan da hedeflerimi daha görünür kılıyorum aslında, ve size söylediğim şeyleri yapmak sanki bir söz vermiş gibi de hissettiriyor, daha çok beni motive ediyor bu.

Podcast yapmanın böyle bir yönü de var; mesela ne çok “yani” diyorum, onu da fark ediyorum, asalak kelimeler. Kendi oturumunuzun ses kaydını alın, bir dinleyin; insan kendisiyle konuşmak konusunda biraz eksik kalıyor bence.

Tam da geçen dinlediğim o Gönül Sadası’ndan bir bölüm paylaşayım. Kemal Sayar’a bir gün bir danışanı, yanlış hatırlamıyorsam, bir not bırakıyor. Eline küçük bir kağıt tutuşturuyor ve “şimdi okumayın, sonra okuyun” diye ısrar ediyor. Tabii o merak, o şaşkınlık, o heyecanla, onun duygularını da çok bilemiyorum Kemal Bey’in, o kağıdı katlayıp cebine koyuyor ve sonra, eve gittiğinde okuyor. Kemal Sayar, “Şu üç kelime yazıyor sadece, hiç unutmuyorum.” diyor:

“Sabret, şükret, seyret.”

Bu üç kelimeyi duyduktan sonra uzunca bir süre sessiz kaldım. Saadettin hocamız da dedi ki, “Ne kadar zor.” Özellikle şu üçüncü kelime; ilk iki kelimeyi sadece yapabiliyorsak eğer, çok üstün bir yeteneğimiz, gücümüz varsa diyeceğim. O kadar da zor değil aslında sabretmek, şükretmek ama onun yeterli olduğunu zannediyoruz. O son seyir hali, seyretmek, teslim olmak, bir anlamda kendinden emin bir şekilde seyretmek; ne kadar zor, bunu niye yapamıyoruz? Bunu da aslında sorgulamamız lazım. Asıl meyvenin yenileceği yer de orası. O kadar ekiyoruz, biçiyoruz belki ama en güzel, en tatlı anları kaçırıyoruz.

Dün teyzemle konuştum ve konuşurken ne kadar utandım; “sen arar mıydın beni” falan diye böyle takıldım. Onun doğum günüydü çünkü, en son yine doğum gününde aramışım. Bayramlarda falan konuşuyoruz, görüşüyoruz ama hep annem üzerinden oluyordu. Kendi başıma, birebir telefon arama konularında maalesef çok eksiğim. Daha önce de bahsetmiştim ya bu çiçek isimleri konusunu, onu da mesela podcast’te söylemiştim, öğreneceğim diye. Telefon etmeleri de inşallah şu an öğreneceğim, geliştireceğim kendimi bu konuda diyeyim ve yine bir söz veriyormuş gibi bağlamış olayım; umarım yapabilirim.

Neyse, ne anlatıyorduk, konudan uzaklaştık. Çok sessizce, içime dönerek konuşmuşum gibi de olmuş olabilir bu bölüm ama benim için ayrıca önemli. Çünkü sizinle hiç daha önce olmadığı kadar sırlarımı paylaştım, içimi döktüm; çok özel şeyler söyledim. Umarım bir nazar değmez, bundan da biraz korkuyorum. O yüzden fotoğraf vesaire paylaşmayan bir insanımdır, sosyal medyam zaten yok gibi bir şey; bu podcast’i yapmama rağmen yani. Allah’a sığınırım inşallah, bir şey olmaz.

Böyle güzel çocuk kitaplarıyla çocuklarımıza kitapları sevdirelim diyeyim ve buraya kadar gelip vakit ayırdığınız, dinlediğiniz için çok teşekkür edeyim sizlere. Allah’a emanet olun.