4 Mayıs 2026 Pazartesi

Neden ile Başla

 

Neden ile Başla, Neden Ara Verdim, Neden Şampiyon Olamıyoruz, Neden Beni Dinliyorsunuz?

Simon Sinek’in Neden ile Başla kitabından bahsedeceğim bugün. Benim de podcast’imin tanıtım bölümünde bahsettiğim kitaptı bu. Arıtan Yayınevi’nin 2013 tarihli 1. baskısından okudum; Sevgi Şen çevirmiş. Birinci kitap olarak geçiyor, devamı da varmış sanırım ama onu bulamadım.

Press enter or click to view image in full size

Bu kitap gayet uzun, gayet etkili. İçindekiler kısmı var; hemen ondan bahsedeyim. Uzun süredir bir kitabın içindekiler kısmından bahsetmiyorum. Uzun süredir gerçi kitap da okuyamıyordum. Bunun verdiği bir vicdan azabı da var. Kitap kulübümüzdeki kitabı bile okuyamadım. Yani ayda bir kitap okuyamayacak seviyeye gelmişim; işlerin yoğunluğu, özel hayatın yoğunluğu, hayat. Bir yandan şu Fenerbahçe bizi son dakikaya kadar şampiyon olacakmış gibi oyalayan ve sonra o zirveye kadar çıkartıp — gerçi çıkamadık bir türlü o zirveye — ama sonuncuya, Rizespor’a falan kaybedilen puanlar, sonrasında bir de derbi üstüne tuz biber oldu. Neyse, neden ile başlamak gerekiyor; benim de bir nedene ihtiyacım varmış gibi hissettim. Bu kitaba başlamanın, okumanın tam zamanı gibi geldi bana. O yüzden hemen içindekilerden bahsedeyim:

İÇİNDEKİLER
Neden İle Başlamanın Önemi
1. BÖLÜM
NEDEN SORUSUNU SORARAK
BAŞLAMAYAN DÜNYA
1. Bildiğinizi Varsayın
2. Ödüller Ve Cezalar
2. BÖLÜM
ALTERNATİF BİR BAKIŞ AÇISI
3. Altın Çember
4. Bunlar Benim Fikrim Değil, Bu, Biyolojinin Kendisi
3. BÖLÜM
LİDERİN TAKİPÇİLERİ OLMALI
5 . Açıklık, Disiplin Ve Tutarlılık
6. Güvenin Doğması

Bir kişisel gelişim kitabı gibi aslında. Kitapta çeşitli alt başlıklar da var. Çok kolay okunuyor, iki günde bitirdim. Bir günde bitirecektim aslında ama çok geç oldu okurken; ertesi gün de erken kalkacaktım, o yüzden daha fazla zorlamayın dedim. Saat iki falan olmuştu. Okusan okunurdu; 3–4 saatte rahatlıkla bitebilecek bir kitap. Ancak alıntılarıma şu an bakıyorum, oldukça uzun. Bakalım neleri not almışım:

“Wright Kardeşler, Apple, Martin Luther King dünyayı değiştirenlerden yalnızca üçüdür. Harley-Davidson, Disney ve Southwest Havayollan ise gösterilebilecek diğer üç örnektir. John F Kennedy ve Ronald Reagan da insanlara ilham veren liderler arasında yer alıyorlar. Neyi önemserlerse önemsesinler, onlarda ortak olan bir şey var: Hepsi benzer bir şekilde düşünüyor, hareket ediyor ve insanlarla farklı bir tarzda iletişim kuruyorlar. Peki her birimiz bu ilham veren kişiler gibi düşünmeyi, davranmayı ve iletişim kurmayı öğrenseydik nasıl bir tablo ortaya çıkardı? Sadece küçük bir grubun değil, çoğunluğun ilham veren konumunda olduğu bir dünya hayal ediyorum. Çalışmalar gösteriyor ki, Amerikalılar’ın %80'i hayal ettikleri işi yapmıyorlar. Eğer ilham verme konusunda daha fazla şey öğrenebilirsek, bu oranın tersine çevrildiği bir dünya inşa edebiliriz. İşini seven insanlar daha üretken ve yaratıcı olurlar. Eve daha mutlu giderler ve daha düzenli bir aile yaşantılan olur. İş arkadaşlanna ve müşterilerine daha iyi davranırlar. İlham almış olan çalışanlar, daha güçlü bir şirket ve ekonomi yaratırlar. İşte bu yüzden bu kitabı yazdım. Kitabım sayesinde insanlara ilham vermeyi amaçlıyorum.”(s.17)

Yazarımız burada kitabı neden yazdığını da paylaşıyor; nedenle başlıyor. Çok güzel ve bu önemli bence gerçekten. Yalnız işte böyle Amerikalılardan, o kültürden biraz beslenen örnekleri olan bir kitap. O açıdan örnekler bizden olsaydı daha güzel olurdu diye geçti içimden; onun için Doğan Cüceloğlu, Beyhan Budak falan okumak lazım, onu da yapacağım inşallah. Ama etkili oldu benim için de bu giriş. En azından bakın, ikinci gün hemen kitabı bitirip kayıt almaya bile başladım.

“Eğer birisi cebinde bir muzla banka soygununa giderse,
silâhlı soygundan tutuklanabilir. Hiç kimse vurulma tehlikesi altında değildir, ancak yasa tarafından soyguncunun gerçek bir silâhı olduğu varsayılır. Bunun da iyi bir sebebi vardır: Korku yaratarak kurbanlarına istediğini yaptırtacağını bilen soyguncu, muzla da olsa bu korkuyu yaramıştır. İster gerçek, isterse de yanıltıcı bir algıyla ortaya çıkmış olsun, korku en güçlü manipülasyon aracıdır.”(s.32
)

Bizim hukukumuzda da gerçekten böyle mi, bunu bilmiyorum ama değişik geldi bana bu örnek. Orada elinde belki silah yok ama sonuçta onu silah zannedip korkuyor insanlar; oyuncak tabancayla falan da yapılır böyle şeyler. Korkuyla yöneten liderler, yöneticiler, işverenler; işveren korkusu olan çalışanlar. Hayatın her alanında korku en güçlü manipülasyon aracı gerçekten.

Bir de mahalle baskısı var. Onunla ilgili birkaç sayfa sonra şöyle bir şey geçiyor:

“Mahalle baskısı yaratmak işe yarayan bir yöntemdir.
Çünkü çoğunluğun ya da uzmanların bir şeyleri bizden daha iyi bildiklerini düşünürüz. Ancak bu sistemin işe yaramasının asıl sebebi, uzmanların ya da çoğunluğun bir şeyleri bizden daha iyi bildiklerine inanmamız değil, bizim bir şeyleri yanlış ya da eksik biliyor olduğumuzu düşünmemizdir.”(s.37)

Bu da bana çok ilginç geldi okurken. Onların daha iyi bildiği değil, bizim aslında hiç bilmediğimiz. İnsanlar cahil oldukları konularda daha çok inanıyorlar. Halbuki bir kaynağa sor, araştır, üzerine oku, düşün. Hele bir de böyle bol özgüvenle aşılanan, bağıra çağıra söylenen yalan yanlış bilgiler daha inandırıcı olabiliyor. Bunun nedeni de işte eksik bilmemiz.

Kimse bilmeyince işin iç yüzünü, işte koca Tedesco — aslında bir futbol dahisi adam. Evet, yönetemedi belki bazı şeyleri, son açıklamaları benim de çok hoşuma gitmedi. Ama tek suç o muydu? Üç maçı çıkaramayacak mıydı? Üç maçı da oynasa öyle gönderseniz ne olurdu? Asıl problem o mu; yoksa saçma sapan paralar kazanan, kazandığı parayı hak etmeyenler mi? Neyse, şu an hiç o konuya girmek istemiyorum. Benim de mutlaka eksik bildiğim şeyler vardır; dışarıdan görüyoruz ama çok yanlış. Seçim kararı da alıyorsun, yönetim de değişecek; ama belki yeni gelecek adam devam edecek Tedesco’yla. O fırsatı da vermiyorsun, o imkânı da sağlamıyorsun. Bizim taraftarımızın onu gönderme şekli hoşuma gitti. Çünkü işte Tedesco’da bir neden vermişti bize; ama yönetim onu gönderirken onun nedenini veremedi bence, diyerek iki defa buradan bağlayayım ve futbol konusundan da çıkayım artık.

”Bazen bir karar bize doğru geliyor, ama bunu neden yaptığımızı açıklamakta güçlük çekiyoruz. Tekrarlamak gerekirse, beynin karar verme mekanizmasını işleten yapı, dili kontrol edemiyor; bu yüzden de yaptıklarımızı rasyonalize etme (akla ve mantığa uydurma) yoluna gidiyoruz. Bu durum da, anketlerin ya da pazar araştırmalarının sonuçlarını karmaşıklaştırıyor. İnsanlara neden başkalarını değil de sizi seçtiklerini sormak, bir kararın nasıl rasyonalize edildiğine dair güçlü kanıtlar sunabilir. Ancak, bir karan vermedeki asıl sebebi gün yüzüne çıkarmaz. Bu durum, insanların nedeni bilmemelerinden
değil; bunu açıklayacak sözleri bulamamalarından kaynaklanır. Karar verme ile kararı açıklayabilme yetileri, beynin farklı bölgelerinde konumlanmış durumdalar.”(s.84)

Bu da benim için ilginç bir bilgiydi. Karar verme ve kararı açıklayabilme bambaşka şeyler. Bazen o kararı anlatamıyor da olabilirsiniz, ama bir karar almış da olabilirsiniz öncesinde. İnanan insanlar bir şekilde kendilerini de ikna ederler.

Karar vermeyle ilgili şunu öğrenmiştim, bu bir kas gibi aslında. Her gece ertesi günün kıyafetlerimi önceden ayarlıyorum, çantamı düzenliyorum; sabah çok geç bile kalsam o beşdakikada hazırlanıp çıkabiliyorum. Bunun için bazen gece uykularımı feda ediyorum. Çünkü sabah sabah bir de o kararları vermek zorunda kalmak istemiyorum. Yarın ne giyeceğim, nasıl bir kombin, renkler — sanki çok önemsiyormuşum gibi ama hava durumu özellikle, İstanbul’da biraz ona göre bakmak gerekebiliyor.

”Bütün gün boyunca kararlar veririz ve bu kararlarımızın çoğunu duygularımızla veririz. Gereken bilgilere ulaştığımızdan emin olmak amacıyla, çok nadir olarak mevcut bilgileri eleme yoluna gideriz. Colin Powell’in sekreteri: “Elimdeki % 30 bilgiyle karar verebilirim” demiş ve eklemişti. “% 80'den daha fazla olan bilgiler ise çok fazladır.” Bazen bir karan verirken kendimize yeterince güvenemeyiz. Bu yüzden de birisi içgüdülerimizle uyuşmayan bir karar verdiğinde, rahatsızlık hissederiz.”(s.89)

İçgüdüler, onlara uymak, içinden gelen sesi dinlemek, vicdan — her zaman çok önemli. İçinden gelen ses, bir şeyin içine sinmesi. Bütün bunlar aslında nedenle de alakalı. Eğer güçlü bir nedenin varsa vicdanın da rahat oluyor, duygularını daha iyi yönetebiliyorsun, farkında oluyorsun.

Şimdi kitaptaki en sevdiğim bölümlerden birine gelelim:

“Dürüstlük, uyumluluk, yenilik, iletişim… Ancak bu kelimeleri yazmak, bu konuda harekete geçmeyi sağlamaz. Bunların üzerine bir sistem kuramazsınız ya da sadece bunlarla firmanızı geliştiremezsiniz. Ayrıca ‘dürüstlüğün’ sizin için önemini vurgulamak için bunu kalkıp ofis duvarınıza yazıyorsanız, çok daha büyük problemleriniz var demektir.
Değerlerin ya da size rehber olacak kuralların ve prensiplerin etkili olmalarını istiyorsanız, isim yerine fiil kullanmayı tercih edin. Örneğin ‘uyumluluk’ yerine: ‘Her zaman doğru şeyi yapın’ı kullanın. ‘Yenilik’ yerine ise: ‘Probleme başka bir açıdan bakmak’ deyin.
Değerlerimizi fiiller hâlinde ifade etmek, herhangi bir durumda nasıl hareket etmemiz gerektiğine dair iyi bir fikir verir. Birbirimize hesap veren, birbirimizi değerlendiren ve hatta teşvik eden duruma gelebiliriz. İnsanlara, uyumlu olmalannı söylemek, çok ilgilerini çekmez; ancak her zaman doğru olanı yapmalarını söylemek işe yarar.”(s.101)

Bence güzeldi burası. İnsanlara bir şeyleri söylemek çok fazla işe yaramıyor aslında. Ama hareketlerinle örnek olmak, fiillerle bir şeyler yaparak göstererek daha büyük bir etki yapabiliriz. Dürüstlüğün önemini vurgulamak yerine dürüst olmayı deneyebiliriz. İsimler yerine fiiller — bunu daha önce hiç bu şekilde düşünmemiştim, kafa yormamıştım. Bundan sonra dikkat etmeye çalışacağım. Bence mantıklı, denemeye değer en azından.

Daha önce çok duymadığım bir havayolu şirketi meğer Amerika için çok önemliymiş. Onun hakkında da uzunca bir bölüm var:

“Southwest’in yıllar boyunca bir şikâyet departmanı olmadı, çünkü böyle bir şeye ihtiyaç duymadılar. 1970'lerde çalışanlarına, üniforma olarak renkli pantalonlar ve değişik çizmeler verdiler. Bu, onların fikirleri değildi. Model olarak yararlandıkları, Pacific Havayolları bu fikri Southwest’ten daha önce kullanmıştı. Southwest sadece bu fikri kopyaladı. Görevlilerin üniformalarını değiştirdiklerinde, iş başvurusunda bulunanların yalnızca amigolar ya da bando takımı üyeleri olduğunu farkettiler. İşe aldıkları bu gibi kişiler, Southwest’in kültürüne mükemmel bir uyum sağladılar. Sadece şirketin davranışlarıyla uyumlu değillerdi, aynı zamanda insanları neşelendiriyorlardı. İyimserlik yayıyorlardı. Onların zihinlerinde, ‘kazanabiliriz’ mesajını oluşturuyorlardı. Southwest bu durumu farkettikten sonra işe sadece amigoları ve bando takımı üyelerini almaya başladı. Büyük şirketler yetenekli insanları alıp, onları kültürlerine göre motive etmezler. Zaten motive edilmiş durumdaki insanları alır ve onlara ilham verirler. İnsanlar ya motive edilmiş ya da edilmemişlerdir. Motive edilmiş insanlara inanacakları bir şeyler sunamaz ve yaptıkları işten daha büyük bir şeyler veremezseniz, kendilerini yeni bir iş bulmak için motive ederler. Siz de geride kalanlarla yetinmek zorunda kalırsınız.”(s.136)

Son cümleler biraz çelişik gibi görünüyor ama tekrar okumakta fayda var. Çok görüyorum ben bunu; “yapacak işim kalmadı” deyip boş boş gezinmek, oturup bir şeyler seyretmek, telefona girmek. Gerçi zaman zaman ben de yapıyorum; kısa kısa videolara biraz daldım ama bu çok kötü bir alışkanlık, kesinlikle bırakacağım. Rahatsız ediyor beni. Arada güzel değişik şeyler görüyorum ama değmiyor; o kadar şey için bir şey okuyamaz hale geldim. Düşünebiliyor musunuz? O motivasyonu belki de biraz kaybettim. Şu podcast’i bırakma düşüncesi geliyor sık sık aklıma.

Geçen hafta perşembe günü tam 23 Nisan’a denk geldiği için — nasıl resmi bayramlarda, Kurban veya Ramazan’da denk gelince yapmıyorsam — o da bir resmi tatil deyip yapmadım o gün. Ama günümü değiştirsem; cuma yapmak istiyorum aslında, perşembe daha zorluyor beni. Bu hafta da cuma günü 1 Mayıs; 23 Nisan’da bölüm koymayıp 1 Mayıs’ta koymak da olmaz.

Kendime yeni bir iş bulmak için motive etmek istemiyorum. Bir iş bittiğinde tamamen yeni bir şeye başlamak istiyorum. Bir kitap bittiğinde diğer kitaba başlamak; iş değiştirerek dinlenmek istiyorum. Bu benim en büyük motivasyon kaynağımdı eskiden. Tekrar buna başlayacağım. Bu önemli bir neden benim için.

Ve gelelim bu kitaptan son alıntıma:

“Akıllı şirketler, çalışanlarına daha iyi bir ürünün nasıl yapılacağına dair talimatları verip çalışanlarından bunları uygulamalarını beklemek yerine, onlara çevresinde yeni fikirler üretebilecekleri bir amaç verirler. Buna uygun ortamı da yaratırlar. Bir NEDENe sahip olan şirketler rekabeti düşünmezler. Oysa belirli bir NEDENe sahip olmayanlar, her zaman diğerlerinin ne yaptığı noktasında takılıp-kalırlar.”(s.144)

Çok güzel bir noktaya değinmiş yazar. Bunu bazen aynı sektördeki firmalarda görebiliyorum. Bazı çalışanlar firmalar arası transfer gibi birinden çıkıp diğerine giriyorlar ve onun hakkında sorular soranlar oluyor; iki firma arasındaki rekabetten dolayı biraz piyasa araştırması gibi. Ben hiçbir şekilde ketumluğumla bilgileri vermiyorum ve bunları merak edenlerin çok iyi bir şey yaptığını düşünmüyorum. Diğerlerine odaklanıyorlar; onlar ne kadar ciro yapmış, ne kadar kazanıyorlar. Senin motivasyonunun bu olmaması gerekiyor. Güçlü bir nedene sahip değiller, başkalarına bakıyorlar. Öyle olunca da olmuyor. İstediğin kadar uğraş; en fazla rakibini yakalarsın, sen yakaladığında o çoktan tekrar uzaklaşmış olur.

Neden önemli, kesinlikle. Ama bu soruyu kime sorduğun, ne zaman sorduğun da önemli. Kendine soracaksın, kendi nedenini ve amacını bulacaksın; o şekilde devam edeceksin diye düşünüyorum. Umarım ben de devam edebilirim bu podcast’e. En azından bir süre daha şu 3. sezonu bitirelim hayırlısıyla; 80–90 bölüm yapabilirsem güzel olacak benim için. Sonrasında bir 4. sezon planlıyorum. Orada artık her hafta değil de daha böyle müsait oldukça gibi bir şey. O da zaten bilmiyorum ya. Neyse, şu an çok da karamsar olmayalım.

Her şeyin üst üste gelmesi, yoğunluk… Buraya kadar vakit ayırdığınız için çok teşekkür ediyorum. Neden yaptınız bunu? Onu da merak ediyorum aslında. Sizin motivasyonunuz ne? Bu hayattaki nedenleriniz ne? Yazarsanız mutlaka okurum; bana da belki bir neden sağlamış olursunuz. Haftaya görüşmek dileğiyle, çok iyi bakın kendinize.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder