21 Mayıs 2026 Perşembe

Kara Şatonun Kontu

 

Kara Şatonun Kontu, Ölememe Sorunu, İyi Bir Sonun Zorluğu ve Gece Okumalarına Dönmem

Arthur Conan Doyle’un Kara Şatonun Kontu kitabından bahsedeceğim bugün. Çok çok kısa bir kitap. Sadece 48 sayfa ve içinde üç kısa hikaye bulunuyor. Can Yayınlarından çıkan bu kitabı Aralık 2020 tarihli 1. baskısından okudum. İngilizce aslından çeviren de Esra Birkan olmuş.

Press enter or click to view image in full size

Neden böyle bir kitabı hemen okuyup bitirmedim? Normalde bu tarz kitapları kütüphaneden alır, hemen okurdum ama bu sefer ödünç aldım.

İçindeki üç kısa hikaye de şunlar:

Tot’un Yüzüğü
Kara Şato’nun Kontu
Nasıl Oldu

İlk hikaye aslında en uzunu, 30. sayfaya kadar sürüyor. İkinci hikaye 14 sayfa ve son hikaye sadece 5–6 sayfaya kadar. Ve her hikayeden bir tane alıntım var. Umarım öyle olur diyerek okumuştum, tam da öyle oldu. Hemen ilk hikayeden alıntımı paylaşayım:

“O korkunç günleri hatırlamak bile istemiyorum. Aylarca deli divane oldum, ateşler içinde sayıkladım ama ölmeyi beceremedim işte. Çöldeki bir Arap’ın su kuyuları için yanıp tutuşması gibi ölümü özledim. Zehir mi keskin kılıç mı ortadan kaldıracaktı bu zavallı varlığımı; bir an önce o dar geçitte aşkıma kavuşmalıydım. Denedim, hepsini denedim ama bir işe yaramadı. O lanetli iksirin üzerimdeki etkisi çok güçlüydü. Bir gece bitkin ve tükenmiş bir halde yatağımda yatarken Tot rahibi Parmes çıkageldi. Kapı aralığından yayılan ışık çemberinin içinde durup sevinçten çıldırmış gibi bana baktı.”(s.23)

Diyor ve devam ediyor. Bu şekilde buradaki kahramanımız bir iksirle ölümsüz gibi bir şey oluyor ve artık onun panzehirini arıyor. Yani ömrü boyunca “Tot’un Yüzüğü” dediği de o yüzüğün içindeki iksir, onun üzerindeki o laneti kaldıracak olan şey. Lanet diyorum çünkü ölümsüzlük bir lanet yani aslında. Ve bu kitabın teması da biraz ölüm. Ölümle alakalı her şey. Ölüm üzerine hikayeler toplanmış.

İkinci hikaye daha değişikti diyebilirim. Kont burada can düşmanını buluyor ve ondan intikam alacak:

“Kont kayıtsızca omuzlarını silkti. ‘Her şeyi sırasıyla yapıyorum, nasıl olmuşsa aynen öyle,’ dedi. ‘Yüz yüze konuşabileceğim ilk Alman subayına bunları anlatacağıma ant içmiştim. Nerede kalmıştık, Karlsruhe’deki Bavyeralıya kadar gelmiştik. Ama maalesef siz yaralarınızı sarmama müsaade etmediniz. Oğlumu, Karlsruhe’de eski bir kışlaya kapatmışlar, orada on beş gün kalmış. Tutsaklığının en kötü tarafı, akşamları pencereye çıktığında, onu alaya alan saygısız it sürüsüymüş. Siz de pek öyle gül bahçesinde sayılmazsınız, değil mi yüzbaşı? Kurdun inine girdiniz, o da pençelerini gırtlağınıza dayadı. Anladığım kadarıyla evli bir adamsınız, karınız size iyi bakmış, üniformanızın içini güzel dolduruyorsunuz. Bir kadın daha dul kalmış, ne çıkar, zaten uzun süre dul kalmıyorlar. Otur oturduğun yerde, seni köpek!’”(s.42)

Şeklinde Kara Şato’nun Kontu kızdırıyor burada o Alman subayını ve sonunu söylemeyeyim, sonunda ne olacağını — intikamını alacak. Burada nasıl tahrik ediyor adamı: “Uzun süre dul kalmazlar” diyerek.

Ve geldik son hikayeye. Son hikaye yine ölümle ilgili. Sanki bu hikaye bir yerden bana tanıdık geldi. Büyük yazarların kısa öykülerinden olacağım bir kitap okumuştuk, hatta onu ben podcastini de yapmış olmam lazım. Orada da yazarımız vardı sanırım, Arthur Conan — bu hikaye miydi? Çok emin değildim, ona benziyordu. O yüzden direkt alıntıyı okuyayım, bakalım siz hatırlayacak mısınız:

“Stanley elini omzuma koydu, onun bu dokunuşu çok yatıştırıcıydı. Her şeye rağmen kendimi hafiflemiş ve mutlu hissettim.
“Ağrın yok herhalde?” dedi.
‘Hiç yok,’ dedim.
‘Hiç olmaz zaten,’ dedi.”(s.47)

Burada o ağrısının olmama sebebi hemen bir sayfa sonra anlıyorsunuz ve yazar, bugün birkaç sayfada da yine kurguyu çok güzel oluşturmuş. Etkileyici bir son.

Son yazmak o kadar zor ki normalde. Yani Murakami okuyanlar bilir. Hikayenin sonunu getirmek, her şeyi birbirine bağlamak — ya da Lost dizisini seyredenler bilir — etkileyici bir final yapmak çok zordur. Birçok şey açıkta kalır. Çünkü başta kurgu yaparken her şeyi düşünmezseniz… çünkü yazarken insan kendini de kaptırıyor. Onu da anlıyorum. Çok daha çetrefilli yerlere gidebilecek şekilde kurguluyorsunuz. Bir yerden sonra da toparlamak çok zor oluyor. Tıpkı bu podcast gibi. Ben de birazdan işe gideceğim.

O yüzden zaten dün gece hemen okudum bu kitabı yatmadan, uykum gelsin diye. Uzun zamandır yapmadığım güzel bir alışkanlıkta. Yarılarında falan böyle artık gözlerim kaymıştı ama dedim ki bitireyim, kendimi biraz zorladım. Bitirdim ve çok daha rahat çıktı, daha güzel uyudum.

Gece uyumadan kitap okumak güzel bir şey ama tabii böyle bu kadar ölümle yoğun hikayeler o kadar da iyi olmayabilir. Evet, biraz daha seçici davranmak lazım ama okumadan nereden bileceksiniz? Belki de hep aynı şeyleri okumak… bazen de onu düşünüyorum. Böyle sürekli farklı kitap okumaktansa doğru kitapları tekrar tekrar okumak daha faydalı olabilir. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda? Deneyimleriniz varsa anlatabilirsiniz bana.

Çok teşekkür ederim yine buraya kadar gelip vakit ayırdığınız için. Kendinize çok iyi bakın. Görüşmek dileğiyle.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder