4 Haziran 2026 Perşembe

Cadı

 

Cadı, Sosyal Medya Olmak, Bir Milletin Gelişimi, Daha İşitsel Olmak ve Radyo Tiyatrosu ile Film Arasındaki 7 Fark

Cadı’yı uzun zaman önce okumuştum. Artık üzerine yazmanın zamanı geldi diye düşünüyorum: Hüseyin Rahmi Gürpınar. İlk defa onun kalemiyle de tanıştım bu kitap sayesinde.

Press enter or click to view image in full size

Cadı, bu kitabın filme de uyarlanması yapılmış. Daha önceden de galiba çekilmiş ama son yeni film dediğim de yine 2024, ama ondan sonra sanırım biraz daha popüler oldu. Çünkü şu an okuduğum kitap da Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’nın Mayıs 2023 tarihli birinci baskısıydı. Oldukça yeni bir kitap.

Çok fazla alıntım yok aslında. Hep aynı yerlerden, ben daha çok yazarın bahsetmek istediği, kendi görüşlerini bildirdiği satır aralarındaki yerler benim dikkatimi çekmiş — şu an fark ediyorum. Bu kitap bizim okuma kulübümüzdeki kitaptı. Çok çok güzel bir toplantı yaptık, bu kitap üzerine gayet verimli bir sohbet gerçekleştirdik ve merak ettiğim Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın tarzıyla da tanışmış oldum.

Yazarımız çok çok yönlü, gayet bilgili; sosyal meselelere, toplumsal meselelere çok güzel değiniyor ve bunu böyle kör göze parmak gibi yapmıyor. Yani konunun içine getiriyor. Mesela bu kitapta neredeyse sonuna kadar heyecanı hep koruyor sizde. Ve ben şeyi de düşünmüştüm: acaba dedim, yani cadı olayını bağlayamayacak mı bir yere? Korkmuştum bundan açıkçası. Kitabı okurken korkmadım hiçbir yerinden. Çünkü öyle bir korku romanı gibi değil, hatta daha çok güldürüyor diyaloglarıyla. Oldukça gerçekçi yani; aslında Stephen King romanı gibi değil diyeceğim. Hiç King de okumadığım için korku romanlarını bilmiyorum, ben çok daha henüz onları keşfetmedim diyeyim. Neyse hemen ilk alıntımla başlayayım, yoksa kitaba giremeyeceğim:

“ — Hanım, toplumsal bilimler namına ortada henüz pek çok aldatıcı kuram dolaşıp duruyor. Medeniyet pırıltılarıyla gözlerimizi kamaştıran en büyük zannettiğimiz milletlerde bile ‘eşitlik, adalet, kardeşlik’ üç temel ayağı üzerine kurulmuş görülen insan hakları zırhının pek yutka, adeta açık kalmış yerleri, iyileşme çaresi keşfedilememiş acı veren yaraları vardır.
— Gizlenen hastalığın çaresi bulunmaz. Bu dertler her neyse meydana dökülmelidir.
— Asırlardan beri bu yaralar hep gizli gizli işlemiş, bunları açığa çıkarmaya cesaret gösteren insanlığın büyükleri zindanlarda inlemiş veya ölüm yerlerine sürüklenmiştir.
— Aman, bu söyledikleriniz geçmiş zamanlara mahsustur. Şimdi öyle mi? Bugün bir Galileo çıksa, meydana koyduğu büyük hakikatten dolayı engizisyon mahkemesi önünde sözünü geri aldırmak yerine belki en büyük bilim topluluğunun başkanı seçilir, bütün medeni milletlerin kutsama ve saygısına mazhar olurdu. Bugün en küçük bir bilimsel gerçeği keşfeden adam büyük tebriklere, mükafatlara nail olmuyor mu?
— Hanım, bugünün hakiki Galileo’ları da şimdi kendi türlerinden eziyet ve hakaret görüyorlar.
— Bu dediklerinizi hiç anlamıyorum, efendi.
— Bugün en medeni ve ileri milletlerin yönetimleri altına toplanmış insanlar hala iki kısımdır: hâkim ve mahkûm. İşte kanunlar da bu esasa göre yapılır. Ahlak kitapları da bu maksat gözetilerek yazılır. Ve böyle olması da insan kitlelerinin şimdiki bilgi ve eğitimlerine göre zorunlu gibidir.
— Niçin?
— Çünkü bugün insanlar kendilerine bağışlanmış gibi görülen eşitlik, adalet, kardeşlik haklarından tamamıyla yararlanabilecek bir eğitim ve kültür seviyesine yükselememişlerdir.
— Efendi, ne söylüyorsunuz! Kendi hukukunu tanır, başkalarınınkine riayet eder bunca alim, erdemli insan var.
— Bunlar daima azınlık kısmıdır ki zorba sınıfla cahiller arasında ezilen, rahatsız yaşayan biçarelerdir. Azınlıktan bir şey çıkmaz. Çoğunluğu düzeltmeli.
— Şimdiki medeniyeti öyle nitelendiriyorsunuz ki bana Ortaçağ’a geri dönmüşüz gibi geliyor.
— Bence iki zaman arasında aslında büyük bir fark yok gibidir. -Aman, ne diyorsunuz!
— Hanım bu zamanın prangaları, kelepçeleri, zincirleri, giyotinleri, darağaçlan bir müzeye konulduğu zaman Ortaçağ’ın işkence aletleriyle bunları karşılaştıracak başka bir çağın insanları, aralarında pek büyük bir fark bulamayacaknr zannederim. Şimdiki en medeni şehirlerde, kimsesiz yurtlarından, yoksul sığınaklarından fazla hapishanelere rastlanıyor.”(s.91)

Diyerek — burada kitabımızın ana kahramanı sayılabilir mi, eğer cadıyı saymazsak, Nefi Bey’i tanıtıyor. — Dokuzuncu karısı mıydı — uzunca derken de yani dokuz tane üst üste gibi anlaşılmasın. İlk eşi öldükten sonra ikincisiyle evleniyor. İki de çocuğu var bu adamın. Oldukça zengin, kalem işinde çalışıyor; o dönemin üst düzey bir memuru yani. Ama ilk eşiyle arası çok iyi değilmiş, onun hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyor ve öldüğünde de çok üzülmemiş.

Ardından da ikinci eşi, ilk eşinin cadı olduğu dedikodularıyla ölmesin mi? Ne kadar kötü anlattım ama böyle bir şey yaşanıyor yani. Kalp krizinden gitti diyor doktor. Hiçbir boğuşma izi yok ama daha yaşı da genç; kömürlük gibi bir yerde galiba — taşlık mı diyorlardı, eski köşk tarzı evlerin alt katlarında bir yerlerde — bu şekilde bulunuyor.

Ve ondan sonra bu adamın evlendiği bütün kadınların başına değişik değişik olaylar geliyor. Daha cenazeden başlıyorlar. İki tane küçük çocukları var, üç ve beş yaşlarında. Onlara sürekli yemişler, kuru yemişler, şekerlemeler, bir şeyler getiriliyor ve kimin getirdiği belli değil. Evde o kadar hizmetçi var, dadı var, ama hiçbiri getirmiyor yani. Bu çocukların önünde sürekli bunlar oluyor ve çocuklara en ufak bir el kaldıran olduğunda hemen gece cadı geliyor. Aynı eşine benzeyen, uzun boylu, heyula gibi birazcık solgun ama yüzü falan birebir benzeyen bir kadın gelip genelde çocuklara elinde bir şeylerle iyilikler veriyor. Diğer durumlarda da insanları korkutuyor ve zaman zaman korkudan ne yapacaklarını şaşırıyorlar. Hem de böyle gece geç saatlerde çıkıyor ortaya.

Bir de tabii Nefi Bey’in cebine, evin bazı yerlerine, bazen yatak odasında, değişik değişik el yazılarıyla, notlarla onları sürekli takip ettiğini söyleyen çeşitli notlar bırakıyor. Kitabın sonuna kadar biz bunun arkasındaki hikmeti çözemiyoruz, bilemiyoruz. Bir polisiye gibi de sayılabilir yani aslında o bakımdan. Ve çok başarılı bir şekilde bağlıyor yazarımız.

Film mesela öyle değil, filmi bambaşka şekilde ele almışlar. Yani neden öyle yaptılar bilmiyorum, bence bu biraz yazara da saygısızlık olarak — değiştirilmemesi gerekir diyeyim ve devam edeyim, yine medeniyet hakkında konuştukları, tartıştıkları bir bölüm:

“ Şimdiki medeni insanların eğitimleri, sahibinin elindeki koca sopadan korkarak boyun eğmiş görünen, fakat fırsat buldukça dişleri sökülmüş ağzıyla eğiticisinin elini ısırmaya atılan ayının haline benziyor. Düşünürlerin idealleri olan insanlık için temenni edilen hakiki eğitimse bu değildir. Ceza korkusuyla çekinilen kötülükler, ödül ümidiyle yapılan iyilikler, insanın yaradılışındaki çirkin hayvanlığı gidermiş sayılmaz. Güzel ahlak bizde dış etkilerle zorunlu değil, adeta yaradılıştan gelen bir şekilde kökleşerek gelişmeli, meydanda hakim mahkfım kalmamalı, yani artık eğitilmeye muhtaç bir fert görülmemeli, cehalet bütün karanlığıyla ortadan kaldırılmalıdır. Bu ahlaki gelişimi imkansız saymasak bile buna ulaşmak için daha çok vakit olduğunu görüyoruz. O zamana kadar insanlık pek ıstıraplı devirler, nöbetler geçirecek, daha sayısız kurban verecektir.”(s.93)

Yani az önce neredeyse özetledim aslında kitabı ve arada bir de böyle diyaloglar geçiyor. Bu hikâyenin neresinde diye düşündürüyor, çünkü yazar adeta bizle konuşuyor. Yani o günkü toplumu eleştiriyor ve o günkü toplum bugünkü toplumda çok haksız değil. Bazı yerlerde o dönemki kadın erkek haklarıyla da ilgili. Aralar çok uzundu ya. Çok çok aslında alıntı yapılabilecek yerler var ama hem çok uzun hem de şöyle bir şey — evet, bu sefer toplantı bende ters etki yaptı. Genelde ben okuma kulübündeki kitaplarda diğer arkadaşlarımın alıntılarını da alırdım. Bu sefer onların okuduklarını kendi alıntılarımdan çıkarmak gibi bir şey yaptım. Nedense “bu da okundu, bu da okundu” gibisinden. Böylece bana sadece çok özellikle dikkatimi çeken uzun yerler kalmış. Yoksa kitap bir sosyoloji kitabı gibi, adeta çok farklı şekilde de okunabilir.

Gürpınar için zaten o dönemin sosyal medyası gibi bir yakıştırma da yapılıyormuş. Çok yönlü, çok çeşitli şeyler okuduğundan, döneminde hemen hemen her şeyi takip eden bir yazarmış. Şu an kimin söylediğini hatırlamıyorum ama onun deyimiyle, bizim Türk edebiyatımızın ilk gerçek yazarı — telif haklarıyla geçinen. Çünkü zaten çok genç yaşta yazmaya başlamış, o yaştan sonra artık tamamen yazmaya yönelmiş.

Heybeliada’da mıydı, bir evi var — çok büyük, tepede bir yerde. Orası da sonradan bir müzeye çevrilmiş zaten, hâlâ da neredeyse 45 senedir tadilattaymış. Oraya da bir türlü gidemedik. O yüzden çok insan sevmiyor yani, anlayacağınız. Orada da böyle en tepeye, uzak bir yere yerleşmiş. Hiç hayatında evlenmemiş. İnsanlarla ilişkileri belki de onları çok iyi tanıdığından, gördüğünden — kitapta yazdığı gibi karşısına sanırım hep böyle yalan dolan peşinde kâğıtçı insanlar çıkmış diye düşünüyorum, doğru insanı bulamamış. Bence dışarıdan gördüğüm kadarıyla, sadece bir kitabını okuyarak bu yorumlarda bulunmak da tabii çok sağlıklı değil diyeyim ve diğer alıntıya geçeyim:

“Hükümetler kendi büyük adamlarını halka heybetli göstermek için onların yalnız saç ve sakalıyla yetinmez. Çünkü sokakta, ak olsun siyah olsun, saçlı sakallı adam çoktur. Halkın gözleri, bunları çok görmekle artık doymuştur. Hem saçın, sakalın mutlaka erdem ve vatanseverlik belirtisi olamadığını da halk tecrübeyle öğrenmiştir. Bunun üzerine hükümetler, özel görevlilerini sırmalayıp telleyerek, yaldızlayıp süsleyerek, heybetli bir şekle sokarak ortaya çıkarmak mecburiyetindedir. Saç ve sakaldan, sahibinin ilim ve anlayışına pek inanamayan ahalinin bu sırmaları, pırlantaları görünce hayretten ağzı sulanıyor, gözleri kamaşıyor, o parıltıların ve mücevherlerin sahiplerini büyük adam tanımak zorunluluğu artık ortaya çıkıyor. Böyle bir millet İngiliz olsun, Alman olsun, Fransız olsun henüz çocukluk halinde demektir. Sevgili efendim, bu komedi dünyasından çık, hakiki hayata gel. Milyarlarca insan sürüsü içinden birkaç filozof yetişip de hakikati cahil olanlarının akılsız yüzlerine ne kadar bağırsa beyhudedir. Bu alem yalan dolanla ayakta duran bir ikiyüzlülük dünyasıdır. Hayat, sahte şaşaalarından sıyrılsa lezzetsiz kalır, söner. Aldanmayınca kimsede yaşama arzusu ve cesareti kalmaz. Hakikati bilmek kalbe ferahlık değil, kasvet ve ümitsizlik verir. Yarı dünyevi şu garip hayatımla, henüz mutlak istirahate eremedim. Sen yanımda olsan dünyayla bir alakam kalmaz. İkimiz birlikte ölümün tam huzurundan istifade ederiz.”(s.113)

Gel gene nereden nereye bağladı ama — “çocukluk hâlindeki şu milletler.” Biz belki daha o bebeklik aşamasında mıyız, şu askeri kıyafetler, özellikler tarafında? Bizde gerçi o kadar abartı değil. Amerikan askerlerini de çok görüyorum, bütün göğsü neredeyse dolu; senin zaten ne savaş başarın, sen kaç yıllık devrettin ki o kadar? İşte göz boyama, tamamen madalyalar, rozetler, onur nişanları — bir şeyler çok büyük bir şey başarmışlar gibi. Bunlar tabii halkın gözünde bir yere koymak için. “Onları kesinlikle öyle besle” diyerek de güzel anlatmış aslında bunu.

Ve kitabın en sonunda bir mektup var; yani bütün olayı çözen Aramdil Hanım’ın olduğu yazıyor. “A. Kadir” demişler ama Abdülkadir sanırım. Hemen o kısa alıntıyı okuyup bitirelim bakalım:

“Bugün kalp ve vicdanları toprak kesilmiş bu iki kadın hakkında affınızı işte bir daha diliyorum. Çünkü merhametinize hak kazanmalarındaki en büyük mazererleri ‘kadın’ yaratılmış olmalarıdır … “
Merhume Aramdil Hanım’ın Büyük Oglu A. Kadir(s.181)

Buradan bilmiyorum ne kadar anlaşılıyor, spoiler da olmasın istiyorum çünkü güzel bir kurgu, tadında çok güzel işlenmiş, bağlanmış diyaloglar. Yani gördüğünüz gibi ben sadece şu Nefi Bey’le son eşi arasındaki diyalogları aldım, ama kadının babasıyla olan diyalogları da var. Bir spiritizma cemiyeti diye bir şey var — böyle ruh çağırdıkları. Aradaki diyaloglar zaten bambaşka, komedi gibi. İnanılmaz komik de bir kitap; komedi unsurları içeriyor, okurken çok eğleniyorsunuz.

Tarih Obası diye de bir kanal varmış mesela, ben bu kitap sayesinde gördüm, onu tanıdım. Ceren Sungur muydu, Can Sungur’un eşiymiş galiba o da — o kadın anlatıyor bu kitabı, böyle bayağı dört parttı sanırım hepsi. Ondan da dinledim kitabı, hem hazırlık olsun diye. Ayrıca çok güzel bir radyo tiyatrosu da var. Orada mesela şu spiritizma cemiyeti sahnelerini almamışlar, o yüzden de o zor olmuş bende; çünkü oraları çok sevmemiştim. O yüzden o radyo tiyatrosu bence çok çok başarılıydı.

Ama işte gelin görün ki film tamamen neredeyse o bölüme odaklanmış — ruh çağırmaya — ve onlar sinemaya daha uygun, seyirciyi kazanacak. Biz zaten korku filmi deyince cinler, ruhlar daha çok dikkat çekiyor, daha çok ilgi çekiyor. Film tamamen oraya odaklanmış mesela. Demek ki ben bir şeyin filmi ve radyo tiyatrosu olduğunda kesinlikle radyo tiyatrosunu seviyorum. Daha işitsel mi oldum podcast sürecimde, bilmiyorum. Eskiden o kadar değildim galiba ama artık bazen kitap okumak da zor geliyor, dinlemek daha kolay geliyor. Bu kitabın da zaten çok büyük bir kısmını dinledim aslında, her yerini okuyamadım ama dediğim gibi çok çeşitli kaynaklardan beslendim ve tabii ki toplantımızda da farklı bakış açıları oldu.

Size de burada özellikle altını çizmek istediğim bölümlerden bir kısmını paylaştım ve üzerine bana düşündürdüklerinden bahsettim. Kısaca Hesap Kitap Podcast’te zaten bunu yapıyorum; onu da uzun zamandır yapamıyordum. Bunun nedenini de bir sonraki bölümde, bir sonraki kitapta anlatacağım sizlere.

Bunu şimdi kalkıp kayıt almak istiyorum. O yüzden teşekkür ederim dinlediğiniz, vakit ayırdığınız için. Şimdiden iyi bayramlar diyeyim ama muhtemelen siz bu bölümü bayramdan sonra dinleyeceksiniz. Bayramda bir bölüm yayınlamak istemiyorum, hemen bir sonraki hafta olacaktır. Resmi tatil ve bayramlara denk geldiğimde podcast bölümü — o haftayı es geçmek gibi bir alışkanlık türedi bende artık, kendimce bir şekilde böyle bir ara veriyorum. Bu sayede belki her hafta devam etmeye biraz daha enerjim olabilir.

Tekrar teşekkür ederim. Yine biraz iç dökmeler başlayacak sanırım, hemen ben bitireyim bu bölümü. Haftaya yeni bir kitapla görüşmek dileğiyle.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder