25 Haziran 2026 Perşembe

İçimdeki Yüzler

 

İçimdeki Yüzler, Çevirmenin Zorluğu, Görmezden Geldiğimiz Öfke, Yeşil Başlı Gövel Olasılık ve Atlık Karınca

Virginia Satir’in İçimdeki Yüzler kitabından bahsedeceğim bugün. Orijinal adı Your Many Faces: The First Step to Being Loved. Sevilmenin ilk adımı gibi bir alt başlığı da var sanırım onun.

Ben bu kitabı nerede buldum? Bütün fırsatları değerlendiriyorum okumak için. Şu an podcast yapabilmek için de aynı şekilde sabahın 5'inde kalktım, geçtim yine köşeme. Günler, günler sonra… En son çünkü yaptığımda üç kitap için aynı anda yapmıştım — öyle bir şeyler — bayağı bir biriktirmiştim ve hiç kitap okuyamıyorum şu an neredeyse. İki gündür gerçi uğraşıyorum, onu da söyleyeyim de hatta biraz bağlayıcılığı da olsun: sonunda Sencer Olgun’un Arayış kitabına başlayabildim ama çok az okuyabiliyorum. Her gün böyle işte yatmadan bir bölüm ancak okumaya fırsatım oluyor. Hemen uykum geliyor ve yatıyorum.

Bu kitabı da öyle, hayatın en yoğun olduğu anların birinde bir masanın üzerinde gördüm. Aldım ve hemen ilk hafta yarısını okudum, diğer hafta kalanını. Zaten çok kısa bir kitap, 100 sayfa falandı yanlış hatırlamıyorsam. Ama içindekiler kısmı oldukça geniş. Zaten Virginia Satir’den hiç okumamıştım, ona da vesile oldu. O yüzden buradan kitapta emeği geçen herkese çok teşekkür ediyorum.

Ben bu kitabı Birey Aile Çocuk Terapileri Enstitüsü Eğitim Yayınları’ndan, Kasım 2025'te çıkan birinci baskısından okudum, yani aslında oldukça yeni bir kitap. İngilizceden çeviren de Rukiye Deniz olmuş, onun da ellerine sağlık, çok güzel bir iş çıkarmış.

Böyle bir animasyon vardı, sık sık onu hatırladım. Ters Yüz müydü öyle mi çevrilmişti, filmi de çıkmıştı hatta. Bunun resmen kitap hâli demek zamanında yazılmış. Gerçi burada daha çok bir tiyatro gibi bahsediyor içimizdeki o yüzlerden ama yer yer değişik, okuması da aslında zor bir kitap.

Bir yandan da onu düşündüm okurken: bir kitabı böyle okumak bir şey, onun hakkında yazmak ayrı bir şey, onun hakkında konuşmak çok daha başka bir şey. Çok daha fazla, bazen emek gerektirebiliyor. Ve bir de o kitabı çevirmek nasıl bir şeydir acaba, ne kadar zordur? Tek bir cümle bile “ya bu cümleyi çevirmeyeyim” diyemezsiniz bu işi yaparken, ya da ne bileyim “tam şurayı anlayamadım” gibi bir lüksünüz yok. Bu açıdan zaten bambaşka bir iş bu, tamamen çok büyük sabır gerektiriyor bence.

Ben bu çevirenlerin isimlerine dikkat etmeye podcast yaptıktan sonra başlamıştım. O zamana kadar sadece yayınevlerine bakardım, hatta ona bile çoğu zaman çok dikkat etmezdim. Bana da böyle bir farkındalık kazandırdı diyebilirim.

Bu podcast’e şöyle bir bakıyorum, çok fazla uzun uzun anlattıklarım var. Fazla vaktim de yok, bir an evvel bitirip sonra bugün gün içinde bu bölümü hazırlayıp yayına sunmam lazım. O yüzden hemen içindekilerle başlayalım:

İçindekiler
Türkçe Sunuş
Teşekkürler
Önsöz
Sunuş
GİRİŞ
İÇ TİYATRO — BİRİNCİ PERDE
“ÖRTÜYÜ KALDIRMAK”
PERDE ARASI “DUYGUSAL HAPISHANENİZDEN ÇIKMAK”
İÇ TİYATRO — İKİNCİ PERDE
“KONTROL KİMDE?”
NELER ÖĞRENDİK?
KAYNAK ÇARKINIZ
YENİ RİSKLER ALMAK
ÜNLÜ YÜZLER
ATLIKARINCA
HANGİSİ SENSİN?
CANLI BİR DÖNENCESİN
KENDİ YOL HARİTANI ÇIKARMAK
YAZAR HAKKINDA

Şeklinde bütün her şeyini yazmışım, sonuçlarına ve teşekkürlerine kadar. Bunların her biri yararlıydı yani ve hepsi kitaba hazırlanma bakımından önemli. “Canlı Bir Döncesin” mesela — dönence derken bildiğimiz dönce değil. Daha doğrusu belki de biliyorsunuzdur ama ben bunun adının dönce olduğunu bilmiyordum. Hemen ilk alıntıda o olmuş zaten:

“Dönence (Ing, mobile), Virginia Satir tarafından “çeşitli malzemelerden üretilmiş birbiriyle bağlantılı şekilleri içeriği ve bu parçaların hava akımıyla hareket edebileceği şekilde tasarlanmış bir yapı” anlamında kullanılmaktadır. Genellikle bebek beşiklerinin üzerine asılan “dönence” ya da evlerin dış mekanlarında kullanılan “döner süsler” Türkçede bu ifadenin karşılığıdır. Çeviride “dönence” tercih edilmiştir. (Çevirmenin Notu)

İlk alıntım da yazardan değil, Rukiye Hanım’dan oluyor. Tekrar Rukiye Deniz’in ellerine sağlık. Böylece bana da bir kelime kazandırdı. İlk başta Barış Manço’nun “Dönence” şarkısı gelmişti aklıma. Zamanımızda da yoktu diyeceğim şimdi böyle beşiklerin üstündeki üstler. Sadece ben onları filmlerde, hatta Amerikan filmlerinde görmüştüm ve onların da bu yaşımda bile hiç canlısını görmedim galiba ya… Gördüm mü görmedim mi, hayır, şu an fark ediyorum onu.

Ve bunun bir de canlı bir hâli olduğumuzu düşünmek. Onların arasındaki o denge, hepsinin gerçekten belli bir teması var; işte uzay aletleri genelde öyle şeyler oluyor, havada da uçtuğu için yıldızlar, uçaklar, bir şeyler ama bambaşka şeyler de olabilir. Belli bir tema var yani ve hepsinin arasında belli bir mesafe, belli bir denge, bazıları dönüyor falan. Ya bir yandan da korkunç bir şey yani, aslında çocuğun öyle tepesinde uykusu gelmesi bence çok daha zor olmaz mı, bir rüyaya girmesi? Ben hatırlarım yani çocukluğumda böyle odamda değişik değişik oyuncaklar, robotlar bir şeyler olunca hep kâbuslar görürdüm. O yüzden zaten üzerini örterdik falan ben yatmadan böyle şeylerin. Ama o bölümde özellikle bu kelimenin anlamını bilmek önemli.

“Artık hayatınıza uygulanabilir olmayan eski inançları bir kez geride bıraktınız mı, hiçbir haritanın olmadığı bilinmez bir bölgeye giriyorsunuz. Bu yolda ilerledikçe haritanızı çıkarıyorsunuz. İşte risk tam da bundan kaynaklanıyor. El değmemiş ormanlarda yürürken ardında izler bırakan herkes gibi pek çok kez baştan başlayabilirsiniz. Bir nokta, siz oraya varana kadar gelecek vaat ediyor gibi görünebilir. Oraya vardığınızda ise vaadini yerine getirmediğini, yeni bir rota belirlemeniz gerektiğini görebilirsiniz. Öte yandan vaadin- den çok daha fazlasını yerine getirdiğini ve nihayetinde size birçok yeni kapı açtığını görmeniz de aynı şekilde olasıdır. Tüm bunlar keşif sürecinin bir parçası. Vaktinden önce haritasını çıkarabileceğiniz belirli bir rota yoktur. Ancak o yolda bulunduktan sonra nerede olduğunuzu bilebilirsiniz.”(s.41)

Birçok şey yolda çıkıyor çünkü karşınıza. Özellikle şu son cümle o kadar önemli ki, yaşayarak öğrenebileceğiniz bir şey aslında ama böyle kitaplarda da karşınıza çıktı mı bunu bir şans olarak değerlendirmek, notlarınızı almak, tekrar tekrar okumak ve insanlarla paylaşmak zorundasınız gibi hissediyorum. Arayışın önemi, keşif süreci, yola çıkmak, o yolda bulunduktan sonra nerede olduğunuzu bilebilmek — adım atmanız için de bir vesile.

Ve buradan sonra kitabın o tiyatro vari bölümleri başlıyor. Benim de aldığım değişik alıntılar var, hemen onların ilkiyle devam edelim. Bakın ne almışım — şu anda hiç hatırlamıyorum, neredeyse iki hafta önce okuduğum için bu bölümleri okurken tekrar gibi oluyor. Yani siz de belki benimle aynı anda aydınlanacaksınız.

Sahip, hapsedilmiş Güç’ü dışarı çıkarıyor, Güç’ün bir koluna Sevgi’yi bir koluna Zeka’yı takıyor ve acı acı inleyen Öfke’ye doğru ilerliyor. O sırada dövülmekten korktuğu aşikâr olan Çaresizlik, Öfke’nin yatağının altına doğru çömelmiş. Öfke’nin bir ayağı Çaresizlik’in üzerinde. Öfke, kendi çaresizlik duygularını cezalandırmaya çalışıyor gibi görünüyor. Bu, yeni bir sorun.
Sahip, kontrolü ele alıyor: “Evet, hepiniz benim içimdeki yüzlersiniz, sizler, benimsiniz. Sizleri yönetme konusunda kontrol bende. Siz benim Sevgi’m, Zeka’m ve Güç’ümsünüz. Çaresizlik ve Öfke — sizlerin de sahibi benim. Öfke’m, şu anda bana bir şeyleri görmezden geldiğime dair net bir mesaj veriyorsun. Tehdit altında ve korku dolu hissediyorsun. Sana ne yaptım?”
Sonra ilginç bir şey oluyor. Öfke, ayağını Çaresizlik’in üzerinden çekiyor, Çaresizlik’in yüzündeki korku azalıyor ve onca figür arasından Öfke hıçkırıklara boğuluyor. “Görmezden gelinmiştim, benimle hiç ilgilenmiyordun. Geçen gün kızına öfkelenmiştin ve orada olduğumu biliyordun an- cak sanki hiç yokmuşum gibi davrandın. Sende baş ağrısına neden olduğumda bunu hissetmemek için bir ilaç aldın.” Sahip’in yüzünde bir farkındalık ifadesi beliriyor.”(s.45)

Görmezden geldiğimiz öfkeler… Ben de dün o kadar büyük bir öfke patlaması yaşadım ki, öfkemi o kadar görmezden gelmiştim ki sonunda tabii ki korktuğum gibi çıktı aradan. Ama çok rahatladım yani gerçekten, ve belki de çözüm bu oldu. Öfke çok güçlü bir duygu; size bazen bir şeyleri yapmak için de güç verebiliyor ama bazen de işte başınızı ağrıtabilir ve siz de adeta bir yangın alarmı kapatarak çözüm bulursunuz bir ilaç aldığınızda. Hâlbuki o ateş orada hâlâ yanıyordur, belki de büyüyecek. İşte ben dün o ateşi söndürdüğümü düşünüyorum. Umarım inşallah öyle olmuştur, hayatımın yine çok kritik bir döneminde. Hatalarımla başlayayım ya…

Yani çaresizlik mesela, çaresizlik bir duyguların arasında yer aldığını, alabileceğini düşünmezdim daha önce. İşte güç, sevgi… evet, ve çaresizlik. Bazen öfkeniz çaresizliğe neden olabiliyor, onu görmezden gelmek özellikle. Neyse, çok da kişisel konulara girmeyelim, bu kitap terapiye dönmesin. Zaten yalnız da değilim artık, en büyük gücüm de o: istişare edebilmek, insanlarla konuşabilmek. Bazen bir akıl hocalığı. Ne kadar önemli insan hayatında, ne kadar çok ihtiyacımız var konuşmaya, anlatmaya. Ben işte ne yapıyorum yani 2-3 senedir hiç tanımadığım, bilmediğim insanlara okuduğum kitaplardan bahsederek, anlatarak, bir yandan kendi hayatımı da açarak aslında öfkemi dizginliyorum. Bir anlamda görüyorum; bazen sinirleniyorum, bazen rahatlıyorum bu sayede.

Neyse, devam edelim. Her seferinde de “devam edelim” diyorum çünkü biraz sohbet tadında olduğu için, kitap cümlelerini ben söylüyorum da zannedebilirsiniz. O yüzden de artık alıntılara giriyorum bağlantıyla.

“Zeka, Güç ve Sevgi, yüzlerinde bilmiş bir gülümsemeyle sabırla açıklıyorlar: “Hayır, mükemmel bir yol yok ve hep böyle kalmayacak. Arada sırada sıkıntı çekmek hayatın bir parçasıdır. Önemli olan sıkıntılardan kaçınmak değil, sıkıntılar başına gelip her şey kasvetli göründüğünde ve donup kalmış gibi hissettiğinde ne yapacağını bilmektir. Hislerimizi kelimelere dökerek, kabullenip sahiplenerek bu durumu değiştirebiliriz. İçimizde öfke hissettiğimizde bunu örtmeye çalışmak yerine sadece ‘Kızgınım.’ diyebiliriz. ‘Beni kızdırıyorsun.’ demek yerine ‘Kızgın hissediyorum.’ diyebiliriz. Bu odada yeni biri olduğunu fark ettiniz mi?”
Herkes etrafına bakıyor ve cadı başlığı gibi sivri uçlu şapkasıyla yeşillere bürünmüş, dans eder gibi oradan oraya süzülen çevik, küçük bir figür görüyor. Elinde büyük bir pankartla hızla sahnenin ortasına geliveriyor: “Ben, Yeni Olasılıklarım.” Hoş, keyifli bir sesle şöyle diyor: “Ben yalnızca netlik ve özgürlük olduğunda, olan bitene dair farkındalık ve anlayış varsa ve insanlar yeni riskler almaya gönüllü olduklarında ortaya çıkabilirim.” Şu anda parçaların tümü, sahibin etrafında bir çember oluşturmuş, tüm farklı formlarıyla kendilerini sunmuş halde duruyor.”(s.49)

En kritik anı yeni olasılıkların ortaya çıkması ve ne zaman çıkıyor bu olasılıklar? Netlik ve özgürlük olduğunda, insanlar yeni riskler almaya gönüllü olduğunda. Çok çok önemli. İşte “bir kapı kapanır ama başka bir kapı açılır” — hep bizim kültürümüzde olan, inandığımız ve yaşadığımız, inandığımızda özellikle yaşadığımız; karşımıza çıkan o sıkıntıların içinden bir hayrın da çıkması, yolun görünmesi. Bunlar hep o kabullenmeyle oluyor belki de. Ama yeni olasılıkların böyle cadı başlığı gibi sivri uçlu bir şapkayla, yeşil bir şey olduğunu düşünmek… O da yazarımızın hayal gücü diyeyim. Değişik, güzel, Peter Pan gibi bir şey galiba.

Evet, bir başka alıntıyla devam edeyim, bunun yorumunu yapmaya gerek yok gibi hissediyorum, oldukça açıklayıcı.

“Yeni düşünceler ve inançlar, yeni olasılıkların önünü açmada ana kaynaktır. Eyleme geçerek bu olasılıkları keşfetme riskini alma isteği, sonraki adımdır. Halihazırda bildiğimiz, tanıdığımız şeyle kalmak bize güven verir; öte yandan bize yabancı olana doğru adım atmak ise korkutucudur. Mecazen yahut kelimenin gerçek anlamıyla daha önce hiç bulunmadığımız bir yere gitmek iki parçaya sahiptir: heyecan ve korku. Bunların ikisinde de böbreküstü bezleri görev alır ve ikisi de aynı kökten gelir.”(s.59)

Ben bunu çok küçükken, yıllar önce okumuştum ve çok şaşırmıştım — insanın heyecan ve korkuyu birbirine karıştırdığı, birinin ne kadar olumlu görünürken diğerinin adı üstünde korkutucu olduğu. Hep heyecan peşindeyiz ama korkmak istemiyoruz. “Herkes cennete gitmek ister ama kimse ölmek istemez” gibi bir çelişki aslında bu da. Ve ne kadar güzel bir şey: korku, nasıl elimizi kolumuzu bağlayan, kaçınmaya çalıştığımız bir şey, ama birbirleriyle o kadar yakınlar ki birazcık kafayı kaldırıp çevrene baktığında, korku heyecana dönüyor ya da korku zannettiğimiz şey yenilikler oluyor.

Konfor alanından çıkmak hem insana inanılmaz bir güç veriyor hem de işte soğuk duş etkisi ya da sabah spor yapmak, koşmak — hiç kimse bunlardan sonra kesinlikle pişman olmuyor, “iyi ki yapmışım” diyor. Ama onu yapana kadar, o adımı atana kadar her zaman korku duyuyorsunuz, yataktan kalkasınız gelmiyor. Ama sonrasında en çok hissettiğiniz şey de heyecan oluyor. Doğal bir dopamin kaynağı ve vücutta fiziksel olarak da aynı kökten gelmesi, aynı yerden beslenmesi — bu da önemli bence, bunun farkında olmamız lazım. İşte az önceki alıntıyla da bağlantılı.

Yani bence yeni olasılıklar çıktığında zaten heyecan ve korku duyuyoruz. Her şey insan için, gerektiğinde korku da zaten hayat kurtaran bir şey. Bütün o ön yargılar boşuna değil. Yani yolda yürürken karşınıza bir aslan çıkarsa tabii ki korkun bundan ve mümkünse oradan hemen uzaklaşın. Ama bunun olasılığı nedir? Yani sonuçta ormanlarda yaşamıyoruz, günümüz hayatında karşımıza böyle bir şey çıkma olasılığı yok denecek kadar az.

Ama biz her şeyde böyle karşısına — işte müşteri çıkınca, patron çıkınca, tanımadığı biri çıktığında — aslan görmüş gibi korkan insanlar var, her yeni olasılık karşısında. Hâlbuki iki kelime konuşsa ya da daha da önemlisi onu dinlese, biraz empati yapsa, korku heyecana dönecek. O insanın da kendisi gibi etten, kemikten ve bolca endişeden bir damla olduğunu görecek. Yani hepsinin aynı kökten geldiğini… bazen belki de korkularımızın da üstüne gitmek gerekiyor ve hayatın her anında belki de heyecanı diri tutmak. Bunun için de sürekli yeni olasılıklar peşinde mi olmak lazım, bilmiyorum. Oralar biraz karışık aslında.

Konfor içinde uğraşıyoruz ve sonrasında sürekli “o konfor alanından çıkın” demek de istemiyorum ama şu dünya hayatında da rahat yok aslında, bunun da farkına varmak lazım. Çok çok geçici canlılar bunlar ve sürekli bir imtihan içinde olmamız çok doğal. 5 yaşındaki çocuğun bile oturup dinlediğinizde ne dertleri var yani. Ve o bile — belki o çocuğu kıracak diyeyim mi — hemen son bölüme geçeyim.

ATLIKARINCA
Kendi Yüzlerini Gözlemlemek ve Onlardan Öğrenmek
“Bildiğiniz gibi atlıkarıncalara genelde çocuklar biner ancak çoğu yetişkin gizliden bunun özlemini çeker. Atlıkarıncanın merkezinde müzik çalar, dışında ise daire oluşturacak şekilde yerleştirilmiş bir sürü at müziğe uygun olarak yukarı aşağı hareket eder. Gelin bizim atlıkarıncamızda 12 at olduğunu ve her bir atta yüzlerimizden biri olduğunu hayal edelim. Ayakta durmuş onları izliyoruz. Atlıkarıncamızı yavaş yavaş hareket ettireceğiz. Bu hayal- de sizden kendi yüzlerinizin gözlemcisi olmanızı istiyorum. İsterseniz (Marlene Dietrich ve Groucho Marx gibi) kişileri isterseniz (Öfke, Zeka ve Sevgi gibi) İç Tiyatro’dan karakterleri kullanarak atlıkarıncadaki yüzlerinize isim verin.”(s.69)

Evet, ben de en büyük korkularımdan birinin üzerine yürüdüm az önce. Bu isimleri hiç tanımıyordum ve bu da zorlandığım bir şeydi. Birkaç kere tekrar edip sonunda umarım doğru telaffuz etmişimdir ama hiç nasıl telaffuz edildiklerine bile bakmadım. Çünkü bu, benim ayrı bir başımdan geçen hikayeyi anımsattı bana. Küçükken de çok zorlanmıştım.

Rahmetli babamın elimizde kalan son videosunda kardeşimi atlı karıncaya bindirmiş ve ısrarla ona seslenip “hadi oğlum selam ver, bir şey söyle” gibi konuşmaya çalışmıştı, kardeşim de inatla sanki orada hiç yokmuş gibi bir triple girip etrafı seyrederek içine kapanıyordu. Çünkü hatırlıyorum, o atlı karıncada hiç yukarı aşağı inmeyen sabit bir kaplan mıydı, aslan mıydı, öyle bir şeye binmişti ve babam da düşmesin diye karşısına geçmişti. Ama aslında içinde onun da o çocukluk — bütün yetişkinlerin gizliden gizliye bunun özlemini çekmesi dediği gibi — belki de öyle bir şey vardı yani. Ve işte o tuşlu telefonlardan çekilen, 144p gibi belki de daha küçük formatında bir video: elimizde kalan babamın son videosu. Her seyrettiğimde duygulanırım, özlemini çekerim o anların.

Bir de çocukken gittiğimiz bir lunapark anım var. Çok değişik bir anı. Kardeşim bile yokken, o zamanlar 5–6 yaşlarımdayken, beni hayatımda ilk defa lunaparka getirdiler İstanbul’a geldiğimizde ve çarpışan arabalara babamın yanına oturmuştum, o kullanmıştı tamamen. Hem şok olmuştum yani, çok eğlenmiştik hem de bir yandan ben kullanmak istiyordum yani ama artık yaşım 10'dan belki de 5'ten de küçüktü. O yüzden babam olmuştu yanımda. Oldukça travmatik gelebilir kulağa, asıl daha büyük travmayı size anlatayım. Ondan sonra neyse diyorum, ben en azından yanında da olsa bindim, geldik buraya kadar, o anın tadını çıkarmaya çalışmıştım.

Ama ondan sonrasında annemle beraber gittiler ve gondola bindiler. Bana da bir dondurma almışlardı; hatta ben o dondurmayı akmasın diye hızlı hızlı yemeye çalışırken annemle babam da gondola binmişti, en üstlerine bir yere, ve çığlıklar, bir şeyler… Hayatımda ilk defa öyle bir şey görmüştüm. İnsanlar ne kadar korkuyor ve aynı zamanda ne kadar heyecanlı. Ona ben binemezdim zaten, o yükseklik korkumla imkânsız gibi bir şey olur. Binmek de istememiştim ama onların binmesi o zaman, o çocuk yaşta bana garip gelmişti. “Allah Allah” demiştim, yani kocaman adamlar çocuk gibi gelmişlerdi. Gerçi ona binenlerin hepsi yetişkindi, hepsi büyüktü.

Yani lunaparkta yetişkinler için olan böyle şeyleri, benim gibi bekleyen başka çocuklar da vardı diye hatırlıyorum şu an. Ama bu hayal meyal bir şey de olabilir. Çok güzel bir gündü ya, çok güzel bir maceraydı.

Bir keresinde de yaz tatilinde gitmiştik, atlı karıncaya o zaman ilk kez binmiştim. O da bana çok değişik gelmişti. Hemen sonrasında okullar açıldığında, hani o ilk ders olur ya, öğretmen “tatilde ne yaptığınızı yazın” der — ben zaten bu yazı, kompozisyon ödevlerini oldum olası çok severdim ve şaşırırım niye bunları yazmaya çalışırken herkesin bu kadar zorlandığına, anlam veremezdim — Konuşmak gibi bir şeydir aslında yazmak da. Ve ben de olduğu gibi anlatırdım, hiç zorluk çekmezdim; böyle 10–15 dakika düşünüp iki dakikada hızlı hızlı yazardım her şeyi. O gün de işte bu atlı karıncaya gittiğimizi yazacaktım ama “atlı karınca” nasıl yazılır bilmiyordum, birleşik mi yazılır? O kadar küçüğüm yani. Ve o zamanlar işte imla kılavuzum, internet falan zaten yok. Attıkkarınca diye yazmıştım çift “k” ile ve öğretmene o A4'leri vermiştik. Yani o resmen sınav gibi bir şey, strese bakın yani. Tabii nasıl yazsın çocuk. Ben gene iyi yazmışım yani, düşünüyorum da.

Aynı işte az önce o isimleri okurken yaşadığım zorluk gibi — İngilizcede de özellikle bazı kelimelerin nasıl yazıldığını bilirim ama okumaya gelince telaffuzunu bilmediğim için öyle yazamadığım, parmak kaldıramadığım, cevabını veremediğim anlar olurdu. Sosyal anksiyete midir artık nedir, sosyal fobi demek istemiyorum ama ona benzer bir şey yani: bu diğer insanlardan korkmak, çekinmek, “dalga geçilir mi” korkusu. İşte bütün dünyanın kendi aksanında konuşmasının hiç utanılacak bir şey olmaması ama bizim Türklerin özellikle bir hastalığı gibi bir şey bu — illa hiç belli olmasın, İngilizceyi İngiliz gibi konuşayım kafası, adım atmayı da engelleyen bir şey.

O yüzden az önce hiç bakmadım bu isimlerin nasıl telaffuz edildiğine ve itiraf edeyim, normalde olsa bakarım yani, özellikle yazar isimlerinde hata yapmak istemiyorum. Korkuyorum yani bir anda sanki ne olacaksa, ama daha önceden yaptığımı da söyledim işte: daha önceden hiç okumamak, oraları geçmek, parmak kaldırmamak — böyle böyle ne çok belki de hayatımda fırsat teptim. Ne çok bildiğim soruyu cevaplamadım ve birçok öğretmen “hiçbir şey bilmiyor” zannederek notumu kırdı. Belki de atlı karıncaların benim hayatımda böyle bir yere sahip olduğunu düşünüyorum.

Ve son alıntıma geçiyorum. Kısacık bir cümle, biraz da korkutucu.

“Çocukken bir şeye surat astığımda annem ‘Dikkat et, suratın öyle donup kalabilir,’ derdi.”(s.84)

Bu, annesinin yaptığı ne kadar sağlıklı bir şey hiç bilmiyorum ama yazarımız söylüyor, yanlış hatırlamıyorsam “benim için yasadır” diye. Yani surat asmamak için güzel bir neden olabilir ama bir yandan korku da içeriyor, öyle durup kalmak.

Bana biraz şunu da hatırlattı: işte hayırlı bir yere girerken sağ ayakla girersiniz, çıkarken sol ayakla çıkmaya çalışırsınız ya da bunun tam tersi gibi öğretiler vardır ya — sünnet olduğu için yapmaya çalıştığımız bunların bazılarının açıklamaları da var yani; hepsini bilmezsiniz belki, bilmeden de yaparsınız ama açıklamasını öğrendiğinizde de ufkunuz genişler. Açıklamasında ben şöyle bir şey duymuş muydum, okumuş muydum: insan tam adım atarken ölürse ve sağ ayağı ayaktaysa, sağ ayağı havadaysa yani önüne doğru düşermiş; ama sol ayağı ayaktaysa geriye doğru düşermiş. Belki sizin baskın ayağınızın solak falan olmanızla da alakalı olabilir, yani belki o durumda tam tersidir. Bilmiyorum ama böyle bir şey okumuştum ve buradan benim çıkardığım sonuç: her adım attığınızda — geçtim adım atmayı, o ayağınız havadayken bile — ölebileceğinizin bilincinde olmak.

Yani bir surat asıp öyle donup kalmak… ya o an ölürseniz, ya bu son asık suratınız olursa, ya bütün herkes sizi öyle hatırlarsa, ya bir daha gülümsemeye vaktiniz kalmazsa gibi gibi — her yaşadığımız anın kıymetini bilmek. Şu an belki de son podcast’imi yapıyorum, yani son kitabımı okudum ve siz de hayatınızda son kez beni dinliyorsunuz. Şu an için bütün bunlar gerçek, doğru ve yarın ne olacağını bilmiyoruz. Bilmediğimiz için de bir çocuk gibi korkuyoruz ya da büyük bir heyecan duyuyoruz. Onu yola çıktığımızda, yeni olasılıklara izin verdiğimizde anlayacağız.

Bu bana biraz alakasız geldi şu an — gözlerim bozuldu ama yine gülmeyi başarabiliyorum. Umarım böyle donuk kalmayız. Buradan bu çıkarımı yapacağımı hiç düşünmemiştim. Neyse neyse, bazı şeyler işte yol da karşınıza çıkıyor böyle.

Yine bambaşka bir bölüm oldu. Kitaptan çok kendimizi anlattık ama zaten böyle de bir kitap; okurken içinizdeki yüzleri keşfedeceğiniz bir kitap. Umarım dinlerken de sizin için faydalı bir şeylerin farkına vardığınız bir kitap olmuştur.

Çok çok teşekkür ediyorum bana vakit ayırdığınız, okuduğunuz, paylaştığınız için. Ne kadar önemli bunlar. Şu hayatı yaşadık, geldik gidiyoruz — ardımızda neler bırakacağız? Neler bıraktık? Hangi hayatlara dokunduk? Hayatımıza çıkan şeyleri ne kadar değerlendirebildik? Fırsatları, korkuları, kendi korkularımızın üstesinden ne kadar gelebildik? Onları ne kadar görebildik, farkına varabildik? Bunları düşünmek lazım. İşte bu kitaplar biraz onu düşünmeye de itiyor insanı. O yüzden çok tehlikeli aslında ama bir yandan da bir o kadar önemli.

Böyle şeyleri ne kadar hayatta erken öğrenirseniz, ne kadar çabuk okursanız, hayatınıza katarsanız o kadar faydası oluyor gibi düşünüyorum. Keşke bunları işte 20'li yaşlarımda bilseydim, daha çocukken bilseydim, “şu anki aklım olsa” falan deriz ya, işte onun gibi bir şey. O yüzden okumaya devam.

Her fırsatta karşınıza çıkan şeyleri değerlendirin — yani şöyle bir şey de var: ben orada kitabın masanın üstünde birkaç tane de durduğunu gördüm, “alın okuyun” der gibi zaten, o yüzden de dayanamayıp almıştım. Çünkü yoksa ya müzik dinleyecektim ya bir podcast ya da gözlerimi kapatıp uykusuz hâlimle biraz dinlenecektim ve ben kitabı okumayı seçtim. Başka da kimseyi görmedim hani benim gibi alıp okuyan. Bu bile beni iyi hissettirdi diyebilirim. Biraz bu fırsatların farkına varmak, her anı değerlendirmek lazım diye düşünüyorum.

Tekrar tekrar teşekkür ediyorum. Haftaya umarım görüşmek, inşallah haftaya yeni bir bölümde görüşmek dileğiyle. Kendinize çok iyi bakın.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder