Ezgi Alınca’nın Sahnesinde Sinema, Kitaplar ve Perde Arkası
Bu hafta Vagon Vagon İstanbul ve Yaşamak’sa kitaplarının yazarı Ezgi Alınca ile kısa bir söyleşi gerçekleştirdik. Umarım beğenirsiniz.

— Hoş geldiniz Ezgi Hanım.
Hoş bulduk.
— Nasılsınız?
İyiyim. Sizler nasılsınız?
— Çok teşekkür ederim. Ben de ilk defa böyle bir yayın olacak, o yüzden biraz heyecanlıyım. Kusuruma bakmayın.
Aynı şekilde, hiç yalnız değilsiniz bu konuda.
— Tamam, tamam, çok güzel. O zaman hemen kısaca söyleşimize geçmeden önce bize biraz kendinizden bahseder misiniz?
Tabii. Ben Ezgi Alca. Yeditepe Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı bölümünde okuyorum. Aktif olarak şu an raflarda bulunan iki kitabım var. Ama kendimi “öğrenciyim” ya da “yazarım” diye anlatmak bana birazcık kurgu gibi geliyor açıkçası; çünkü insan bir noktada baktığımızda CV’sinden çok daha eğlenceli bir şey. Kendimi tanıtacak olursam, bir duygunun yanından geçerken “sen burada ne yapıyorsun” diye soran biriyim. Bir kelime, bir sahne ya da bir şarkının yanlış zamanda çalıp her şeyi doğru yapması bazen — nasıl desem — bir parfüm bile bende gereğinden uzun kalabiliyor açıkçası. Ve edebiyatı da bu yüzden seviyorum; çünkü insanın içinde fazla kalan şeylere iyi bir masa ayırıyor diyebilirim.
Sinemaya olan ilgim de biraz var. Film incelemeleri yapıyorum, eleştiri yazıları yazıyorum. Bu son 6 aydır yoğun bir şekilde bununla ilgileniyorum; çünkü bazen bir görsel sahne koskoca bir paragrafı işsiz bırakabiliyor aslında. Bu da çok ilgimi çeken bir nokta. Yazarken de duygularımı sayfaya olduğu gibi bırakmıyorum; onları biraz ağırlıyorum, biraz konuşturuyorum, biraz da dilin aynasında kendilerine bakmalarını izlemek istiyorum. Hislerimi, duygularımı yazıya aktarıyorum; sinirliysem o benim makaleme her türlü yansıyor, mutluysam da bir şekilde yansıyor.
— Olumlu olumsuz artık dezavantajları da mutlaka vardır tabii.
Doğru. İnanın okura da yansıyor. Okur da zaman zaman onu hissediyor.
— Evet, okumak zaten yazmak, böyle bir şey biraz.
Evet. Bununla ilgili dönüş alıyorum çevremden. Mesela yoğun ve stresli geçen bir haftaysa bir film incelememe bile yansıyor, bambaşka bir pencereden bakıyorum; ya da kırgınsam mutlaka yansıyor.
— Değil mi? Evet, evet. Çok haklısınız. Bir yandan da akademik kariyerinizden bahsettiniz, okuduğunuzdan. Ve iki tane kitap, dile kolay şu an — Vagon Vagon İstanbul ve Yaşamaksa, değil mi? Bunları nasıl yazdınız bu kadar kısa bir sürede? Okurken yazmak çok zor değil mi? Bunun avantajları, dezavantajları nelerdir?
Okurken yazmak evet biraz zordu. Vagon Vagon İstanbul’un ilk hali bir şiirdi aslında. Benim lisede yazmış olduğum, bir yarışmaya katıldığım 8 sayfalık bir şiirdi ve sadece içinde bu semtlerin adı geçiyordu. Ben de bir gün vapurda karşıdan Avrupa yakasına dönerken düşündüm ve dedim ki, bunu geliştirebilirsem, birazcık genişletebilirsem, biraz açarsam — yani gezmeye de vaktim olduğu bir zamanda düşündüm bunu — yazdığım bütün semtleri tek tek dolaşıp, birazcık notlar alarak, o şiiri aslında 140 sayfalık bir kitaba çevirdik.
İçine dolaşan bir çocuk koyduk. İstanbul’un semtlerini vagonlara çevirdik. Çocuk o trenin içinde yürümeye başladı. Yürüdükçe biz de onunla yürüdük, kalbimiz onunla birlikte hızlandı. Bir noktada vagona başka insanlar bindi — İstanbul’dan tanışmış olduğumuz insanlar ya da bazen İstanbul’un ana karakterleri gibi. Nasıl desem, Eminönü’nden mesela baharatçı bir teyzenin bindiğini görüyoruz, Beşiktaş’tan çok fanatik bir adamın bindiğini görüyoruz. Onlarla sohbet etti. Biraz iç diyaloglar, iç monologlar da var ama güzel, tatlı bir şiir anlatısı gibi bir kitap ortaya çıktı. Bir şiirden roman açtığım için tam roman denemez; bence de şiirsel deneme, sizin söyleminizle de. Ama güzel bir şey çıktığını düşünüyorum.
— Evet, ellerinize sağlık. Okuduğum zamanı ben hatırlıyorum da, hiç kesinlikle yazmaya çizmeye ekstra bir vakit ayıramamıştım. O final dönemleri, vize dönemleri, sınavlarla uğraşmak… yani kesinlikle takdire şayan yaptığınız. Ben çok tebrik ediyorum sizi. Bana ulaşmanız da aynı şekilde yani çok…
Evet, açıkçası. Bu konuda araştırdım; sizle beraber mail attığım iki üç kişi daha vardı ve çok güzel, çok mutlu geri dönüşler aldım insanlardan. Sizden de çok tatlı ve mutlu bir geri dönüş aldım. Bu da daha çok araştırmama, daha çok böyle şeylere ilgi duymama sebep oldu ama yani iyi ki yapmışım diyorum şu an bunu konuşurken.
— Evet, evet, ne kadar güzel. Ayrıca sinemaya olan ilginizden de bahsettiniz. Yanlış not almadıysam 6 aydır da sinemayla ilgili yazdığınızda…
Evet, 6 ay artık hemen hemen, hatta 8 ay bile diyebiliriz yani — neredeyse bu sene başladı. Bir seneye tamamlayacağız yakında.
— İnşallah, inşallah. Peki bu, yazarken sizi nasıl besliyor? Zihninizde bir kamera mı dönüyor? Çünkü okurken ben de hissettim, bir sinematografik yerler, bölümler vardı.
Evet. Yani okuyucumun benimle gelmesini istiyorum aslında, biraz kitaba çekmek istiyorum. Satırların arkasında ya da düz bir yerde kalsın istemiyorum; benimle beraber yolculuk etmesi benim de hoşuma gidiyor. Çünkü birçok romanı okurken sayfaları oflayıp puflayıp çevirdiğim oluyor bir noktada ve böyle olsun istemedim. Kendi kitabımda insanlar bir sonraki sayfayı merakla, heyecanla daha çok çevirsin istedim.
Zihnimde bir kamera dönüyor mu derseniz, evet, kesinlikle dönüyor. Hatta bazen o kamera benden önce sete giriyor, ışığı kuruyor, karakterleri pencerenin yanına alıyor, sessizliği fonda biraz yükseltiyor. Yazarken sadece “ne oldu” diye düşünmüyorum; nasıl göründü, nasıl hissedildi, karşıya ışık nasıl düştü? Sinema beni tasvirlerim konusunda biraz güçlendiriyor diyebilirim. Bir sahne kurup karşındakini o sahneye davet etmek, benim duygumun karşındakine geçmesi, beni çok motive eden bir şey bir noktada.
Ama bana öğrettiği en güzel şey, bazı duyguların adları söylenince küçülmesi. Mesela biz bir sahne izliyoruz, altında hiçbir altyazı görmesek bile, bir metin görmesek bile, bir duygu bize çok fazla şey anlatabiliyor. Bir görüntü de bize çok fazla şey anlatabiliyor. Beni etkileyen biraz da bu oldu. Tamam, biz edebiyatçıyız, işimiz bir noktada yazılarla tabii ki, ama görüntünün insana geçen mucizevi bir yanı da var.
— Kesinlikle. Ama okurken de sanki kendi zihnimizde canlandırıyoruz ya hep, kitabını okuduğumuz filmleri daha çok beğeniriz ya. Kitabını daha çok beğeniriz özellikle.
Evet.
— Sanki hepimizin içinde de ayrı bir yönetmen, bir kurgu sağlanıyor gibi hissediyorum.
Evet. Kitap bize kendi sahnemizi kurma şansını veriyor. Kitap okurken zihnimizde canlanan ışığı biz seçiyoruz. Kurduğumuz mekânı, hayal ettiğimiz kişileri biz seçiyoruz. O yüzden edebiyat, belki sinema, birkaç noktada bir adım ileride olabilir; ama sinemada da bize kurulmuş sahneye çoğu zaman hayran kalıyoruz. Bazen bizim hissettiklerimize ters düşerse sinirleniyoruz, taraflı duruyoruz. Ama kitap tabii ki hepimize kendi sahnesini kurma şansını veriyor. O yüzden kitaplar başka, yerleri farklı.
— Evet, kesinlikle katılıyorum. Ve böyle çok güzel konuşurken her şey çok basit ilerliyormuş gibi kulağa gelebilir ama eminim ki bunun arkasında çok ciddi bir emek, çok ciddi bir süreç, hazırlıklar, yoğunlaşmalar, uykusuz geçen geceler, belki rüyalardan uyanmalar, kalkıp notlar almalar var. Bu zorluklarla, ne tür zorluklarla karşılaştınız yazarken? Yazmak isteyenlere tavsiyeleriniz ne olur, bu kadar genç bir yaşta?
Bu kadar genç bir yaşta, şimdi genç bir yazar olmanın en kötü noktası şu: bazen metninizden önce sizin yaşınız içeri giriyor odadan ve insanlar önce “genç yazar” etiketini görüyor. Oysa “iyi kurulmuş bir cümlenin yaşı yoktur” diye bir kavram geliyor bizim aklımıza. Çünkü çok yaşlı cümleler de var aslında ama hiçbir şey anlatamamış olan.
Ne tür zorluklarla karşılaştım? Bir noktada evet, uykumdan uyanıp notlar alıyordum. Kitabı yazarken şöyle bir süreci hatırlıyorum: Yaşamaksa’nın her bölümünde farklı bir rüyayı ve bambaşka bir hikâye anlatıyorum, aslında kitap çokça bir hikâyeden oluşuyor. Bir parfüm dükkânına girmiştim, Fransızca bir kelime gördüm: “baiser”. Bir öpücük anlamına gelen bir kelime. Onun üzerine Yaşamak’sa’nın içinde küçük bir alıntı kesit gibi bir şey var. Günlük hayatımdan aslında çok sevdiğim insanlar da var kitabın içinde. Hiçbir tarih, hiçbir mekân tesadüf değil, size öyle söyleyeyim. Dışarıdan okurlar bunu anlamıyor belki ama her şey böyle birbiriyle örülmüş bir puzzle gibi.
Zorlukları… uykuma çok düşkün biri olduğum için evet, biraz uykumdan oldum bu süreçte. Onun dışında okulum şu an bir dönem uzamış durumda; iki kitap bana bir dönem uzatmaya da biraz mal oldu. Tabii üniversitede hocalar tarafından da takdir edildi ama bir noktada üniversitenin uzaması, tabii sosyal hayatım da bu noktada birazcık yavaşladı, etkisi bu oluyor.
Ama en büyük önerim şu: çok okuyun ama okuduklarınızın altında ezilmeyin. Çünkü insan çok fazla eser okuyunca, kendine dönüp baktığında kendi yazdığı şeyi beğenemiyor. Kendinizi kimseyle hiçbir noktada kıyaslamayın ve ilhamı beklerken fazla havalı pozlar vermeyin; çünkü zaten zamanında gelmiyor ve her zaman geç kalıyor.
Yaşamaksa’yı, ayrı ayrı benim yazdığım hikâyeleri birleştirmem ve o kadın kurgusu çok sonradan aklıma geldi. Ben hep böyle kısa hikâyeler yazardım. Onları bir kurgunun altında birleştirmem ve o kurguyu düşünmem çok zor aklıma geldi. Yoksa oturup Yaşamaksa’yı baştan sona yazdığım gibi bir durum kesinlikle söz konusu değil. Parça parça hikâyeler vardı ve ben onları bir kadının bilinçdışı uykusunda birleştirmek istedim.
— Evet, gerçekten bu arada da bahsettiğiniz gibi ne fedakarlıklar gerekiyor değil mi? Yani okulu belki bir yarım dönem, bir dönem… çok çok önemli değil aslında. Bu şu an belki size çok büyük bir şeymiş gibi gelebilir, o gençliğinizden dolayı da olabilir.
Muhtemelen.
— İleride onun o kadar çok ciddi bir şey olmadığını ve bu tecrübelerin daha önemli olduğunu bile belki hissedebilirsiniz. Umarım öyle hissedersiniz diyeyim ben. Umarım. Ve “şiirsel deneme” tanımını aslında benim bir arkadaşım yapmıştı — bizim kitap kulübümüzdeki moderatör arkadaşımıza kitabı hediye ettiğimde. Çok beğendiler zaten. Çok riskli de bir şey yaptılar biraz — sizden de aslında o konuda izin almadık ama rastgele bir sayfayı açıp okudular orada, “bakalım nasıl yazmış” falan gibisinden — ve hayran kaldılar. O şiirsel deneme tanımı da orada doğmuştu. Kitapta da şöyle bir bölüm var, ben de onu hemen not almışım — klasik benim alıntılarımdan. İzin verirseniz onu okumak istiyorum.
Tabii, lütfen.
“Tünele yaklaştıkça adımlarım yavaşlıyor. Adımlarım değil, bakışlarım yavaşlıyor. Sanki şehir beni dikkatle izliyor, kıyaslıyor. Çünkü bu şehirde hızlı yürümek günaha yakın bir şey gibi.”
— Kitabın bu şiirsel ve türler arası dili — Vagon Vagon İstanbul’dan özellikle bahsediyorum — ne söylemek istersin? Bir şiirden doğduğunu da burada öğrendim şu an, ondan da çok şaşırdım.
Evet, bunu ilk defa açıkladığım yer de burası. Daha önce hiçbir yerde yazmadım ya da söylemedim ama evet, bir şiirdi bu. Dolayısıyla biraz genişlediğinde de şiirsel bir deneme oldu. Bu tanım benim çok hoşuma gitti çünkü böyle bir tanım yapan, benim çevremde okuyan ve bana bildiren hiç olmamıştı, bu bir ilk oldu.
Şiirsel deneme tanımı bu yüzden hoşuma gidiyor; çünkü ben türlerin çok uslu durduğuna inanmıyorum. Deneme bazen bir çayın şiirinden içebiliyor, ya da şiir romanın ceketini deneyebiliyor. Edebiyatlar arası türleri çok karıştırarak yazmayı seviyoruz. Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ı kadar ileri gidemeyecek olsak da bir noktada, İstanbul’u yazarken tek bir tür yetmeyeceğini düşündüm. Çünkü İstanbul tek sesli bir şehir değil aslında. Ona yalnızca deneme diliyle yaklaşırsanız fazla düşünür, yalnızca şiirle yaklaşırsanız fazla susar. Ben ikisinin arasında böyle yürüyen bir dil kurmak istedim; düşünen ama böyle ara sıra vitrin ışığına, vapur sesine ya da bir martının sesine, insanlara aslında dokunabilen bir şey. Çünkü dümdüz bir yazı olarak, roman olarak ilerleseydi bence insanların içine bu kadar işlemezdi.
— Doğru, doğru, çok haklısınız. Benim içime işleyen gene bir bölüm var. Yine kısa bir bölüm, onu da isterseniz paylaşabilirim:
“İstanbul, içinde birini taşıyamamanın kalabalığa sığındığı yerdir evladım. Burada herkes birini unutuyormuş gibi yapar.”
— Bahsettiğiniz gibi o ara ara romana çocuk giriyor, yaşlı bir kadın giriyor, yaşlı bir amca — burada bir amcaydı yanlış hatırlamıyorsam. İstanbul gerçekten bir unutma mekânı mı sizce, yoksa o bahsettiğiniz kolektif bir hatırlama alanı mı?
Bence İstanbul, unutma mekânı gibi davranan ama çok büyük bir hatırlama mekânı. Sizi unutmak için bütün imkânları sunuyor: kalabalık, trafik, vapur, telaş, ses. Ama sonra bir sokaktan geçiyorsunuz, bir koku geliyor, bir ışık düşüyor ve hafızanız o dosyayı hiç fark etmeden yeniden açıyor. İstanbul hiçbir şeyi tamamen silmiyor, başka semtlere kaydederek bizim önümüze çıkartıyor. İstanbul’da birbirini unutmak isteyen çok fazla insan var. Kitapta da aslında çocuk birçok şeyi unutmak istiyor, bu yüzden vagon vagon geziyor. Ama birini unutamazsınız — Beşiktaş’a taşınırsınız. Bir cümleyi unutamazsınız — belki bir tünelde bir merdivene bırakırsınız. Bir bakışı unutamazsınız — onu bir vapurun camına bırakırsınız. Ama bence kesinlikle insanlara birbirini hatırlatmaya çalışan bir mekân İstanbul, ve her sokağının da mucizelerle dolu olduğuna inanıyorum.
— Doğru değil mi? Her sokak ayrı bir fırsat, ayrı bir açılan kapı gibi maalesef.
Aynen öyle.
— Kitap da aynı şekilde. Her sayfayı çevirdiğinizde yeni bir macera oluşabiliyor. Hatırlıyorum, okuduğumda çok şaşırmıştım ve Vagon Vagon İstanbul’u bitirdiğimde aslında Yaşamaksa’nın da böyle bir kitap olabileceğini düşünmüştüm — yine böyle şiir formatında sürekli değişen. Ama Yaşamaksa da yani, artık inanamadım neler okuduğuma ben. Çünkü kitapların içinde geçen o ufak tefek farklı kitaplara atıflar yapılır, başka bir kitap geçer, bazen başka bir kurgu yapılır. Onları hep çok merak ederdim, dip notlara özellikle dikkat ederdim, kaynakçalara — eğer imkânım olursa okumaya çalışırdım, “bir sonraki kitabım o olsun” falan gibisinden. Ama benim için bu Yaşamaksa kitabı kesinlikle beni — eğer o eski, takıntılı dönemlerim olsaydı — kafayı yiyeceğim bir duruma getirebilirdi beni. Çünkü o kadar her sayfada ayrı ayrı dipnot, inanılmaz bir birikim, bir emek. O eserleri zaten okuyamam kesinlikle, her birini; tekrar tekrar atıf yapılan yerlere belki bakabilirim en fazla. Ve genelde de hep böyle yabancı kaynaklardı, dikkat ettim, felsefeye dönüktü biraz daha fazla.
Evet, çok akademik alanlar da vardı.
— Mesela Yaşamaksa’da da bitkisel hayattaki bir kadının, bahsettiğiniz gibi, her gece farklı bir rüyaya açılan dünyası türlü anlatılıyor ve her bölüm bittiğinde ayrı bir moda mı giriyoruz diyeyim artık — ayrı bir, belki biz de bir rüyaya uyanıyoruz, belki farklı bir kişi olarak. Bu da deneysel kurgu açısından bir rüya, bilinç, hafıza ilişkisi burada kesinlikle örülmüş, çok belli. Bunu nasıl yaptınız, nasıl kurdunuz?
Bunu nasıl yaptık? Kitabın başlangıç noktası şuydu: babamla bir sahilde oturuyoruz, bana dönüyor, diyor ki, “Ben bir tekne almak istiyorum, böyle küçücük bir teknem olsun istiyorum ama adını da Yaşamaksa koymak istiyorum.” Kitabın içindeki hikâyeler daha önceden benim yazdığım bir defterde biriktirdiğim hikâyelerdi. Ama bu asıl — rüya, bilinç, bu kadının bitkisel hayatta yaşaması, yani bir tekne kazası geçirmesi — bu üst kurguyu şu şekilde gerçekleştirdi: bana döndü ve dedi ki, birden, “Teknenin adının Yaşamaksa olmasını istiyorum.” Çok ilgimi çekti. Dedim ki, “Bir daha söyler misin lütfen?” Dedi ki “Yaşamaksa olmasını istiyorum.” Dedim ki, “Eğer iznin ve müsaaden olursa, ben kelimeni senden alıp üzerine bir şeyler yazıp çizmek istiyorum.”
Tekne meselesi, teknenin adının Yaşamaksa olması aslında babamın hayalini ben biraz oraya taşımış oldum. Ama tabii ki o kadının bilinç akışı bir teknenin içinde bu kadar — Paris’e gidemezdik, Paris’te bir şampanya patlatamazdık, İtalya’da pesto sosunu deneyemezdik. O yüzden bilinç ve bilinçüstü kurguyla ilerlemek bana biraz daha, hem daha ilgi çekici geldi, hem metafizik olması ve bu türde çok fazla bir şey yazılmamış olması. Çünkü insanlar genelde hayatın içinde daha somut, daha fiziksel, daha dokunabilir şeyler yazıyorlar. Ama günümüzün yarısından daha fazlasını uykuda ve uyuyarak geçiriyoruz aslında, ve bu da çok önemli. Biraz da hayatın böyle karanlık ama bilinç tarafına da bakmak gerektiğini düşündüm. Bu kitabın adı tamamen oradan ortaya çıktı. Hikâyeler vardı evet ama bu hikâyeleri bu kurguya uydurmak, hepsini bir arada toplamak bayağı bir zaman aldı tabii.
— Bu arada şu açıdan da şimdi bana bir ufuk açtınız. Ara ara böyle yazmak isteyen insanların — herkesin, bilmiyorum, bence içinden gelen doğal bir dürtü bu — zaman zaman hepimiz yazmak istiyoruz belki, konu, ama herkes dışa vuramıyor ve o küçük yazılan, belki hikâyeler, belki ufak paragraflar, hatta şiirler… gün geliyor bir kitaba, bir romana dönüşebiliyor. Ne kadar güzel.
Aynen öyle. O yüzden kaleminizi kimseyle kıyaslamadan, sadece kendiniz istediğiniz için bence yazmalısınız. Çünkü siz yazmaya başladığınızda ister istemez herkesin bir fikri oluyor: “Daha sade yazmalısın”, “daha böyle yazmalısın”, “daha abartılı yazmalısın”. Ama günün sonunda o seslerin hiçbiri sizin romanınızın sesi değil.
— Doğru. Belki içinizdeki sesi dinlemek gerekiyor.
Evet, birazcık.
— Ve yazarken de bazen sizi götürebilir farklı yerlere. Ben nacizane böyle bir iki kısa hikâye denemesi yaptığımda gördüğüm, bazen sonu bile hikâyenin orta yerinde değişebiliyor; kurgu kendini geliştiriyor. Aynı şekilde az önce bahsettiğimiz pesto sosu ayrıntısı mesela, onu ben de not almıştım — Eyfel Kulesi, Çığlık Tablosu… bir roman yazarken bu kadar çok akademik altyapı ve bu dipnotlar — dipnotlar özellikle benim çok aklıma takılıyor — bu fikir nereden geldi aklınıza?
Bu fikir şuradan geldi: ben bölümüm gereği çok fazla makale okuyan bir insanım ve makalelerin sonunda hep inip kaynakçaya bakmışımdır — “nereden araştırdı, nasıl bu fikre vardı” diye. Ben aslında baktığımızda deneme gibi kısa hikâyeler anlatıyorum, hatta bunları bir rüya kalıbının altında sınıflandırıyorum. Ama insanların hikâyenin merdivenlerinden inip böyle bir arka bahçesinde dolaşmasını istedim. O kaynakça benim için bundan ibaret.
Mesela “Limon Ağacının Altındaki Düğün” diye bir bölüm var Yaşamaksa’da. Orada o limonun sadece limon olmadığını, o kaynakçadan inip baktığımız zaman onun önemini veya mitolojideki yerini görebiliyorsunuz. Bu hikâyeyi okuduktan sonra benim okurum, masanın üzerinde duran bir limona bile eskisi gibi bakmayacağını biliyorum. O yüzden eğer okuduğumuz ve hoşumuza gittiğimiz şeyleri anlamlandırırsak hayatımıza daha iyi çekebiliriz ve anlamlandırdığımız şeyleri kesinlikle unutmayız diye düşündüm aslında bir noktada. Kesinlikle dipnotlara “bakın ne kadar biliyoruz” demek için kullanmadım, o tavrı hiç sevmem.
— Tabii ki, öyle düşününce itici de gelir zaten insana. Ama okurken zaten bunu hissetmiyorsunuz. Bazen, hatta yazarın bir okura dönüşmesi mi diyeyim, ya da okurun yazarlaşması mı — “yazar burada belki şunu demek istemiştir” falan gibi bölümler de vardı. Ve sonra mesela kitabın adı — gerçi kitabın adının babanızdan, böyle bir tekne isminden geldiğini çok anlayamamıştım ben okurken, belki onu da şimdi ilk defa duyduk. Ancak şöyle bir bölüm almıştım kitabınızda yazan:
“Yaşamaksa ifadesi Türkçede koşul eki ile birlikte varoluşsal bir önerme sunar. Hayatın yalnızca var olmak değil, değerli anlara tanıklık etmek olduğuna işaret eder.”
— Diyorsunuz orada. Yaşamak hangi koşula bağlı sizce?
Yaşamak sadece nefes alma koşuluna bağlı değil. İnsan nefes alırken bile bazen kendi hayatına bir noktada geç kalabiliyor. Yaşamak, bir şeyleri fark etmeye ve dönüştürmeye bağlı benim için. Bir anı, bir insanı, bir sesi, görüntüyü, içimizden geçen küçük ama ısrarcı bir duyguyu bile fark edebilmek aslında. Bilinç burada çok belirleyici aslında; biz bilinçsizlik üzerinden bunu anlatıyoruz ama ben kitaptaki rüya kavramında şuna da değindim: gördüğümüz rüyaları biz aslında bilinçli olarak seçeriz, bilinçaltımız bunu seçer. Yani oradaki insanların, aslında o kadının en son — kitabın sonlarına doğru tanıdığı insanlar olması birazcık spoiler gibi olacak ama — insan çoğu zaman sadece olan şeye değil, inanmak istediği şeyle de yaşar. Bilinç bazen çok güçlü bir avukat gibi davranıyor, bizim lehimize deliller topluyor.
Onun dışında yaşamak benim için birisinin kalbinde güzel kalmaktan ibaret. Birisinde bir iz, birisinde bir imza bırakabilmek, birisinin gününün biraz daha iyi geçmesine yardımcı olabilmek, cümlelerimle birinin iç tarafına, duygularına dokunabilmek; insanların hissetmesini sağlamak, duygularından kaçmamasını sağlamak bir noktada bence yaşamak. Kendimizi tanımamızdır ve “ne için biz var oluyoruz, niçin buradayız” — ben galiba cümlelerimle insanların içinde iyi bir yer açmak için buradayım. Galiba 23 yaşımda şu an bunu fark ediyorum. Yıllar sonra bunu belki dinlersek bambaşka anlamlar çıkartabiliriz.
— Zaman geçtikçe doğru, evet, tanımlarımız da değişiyor. Her şey aslında bir tecrübe bir yandan. Her yazdığınız satır… Ve kitaplarda mesela öyle bir etkisi de vardır. En sevdiğim şey, bugün okuruz, bunu anlarız ama belki bir 5 sene sonra, 10 sene sonra tekrar açıp baktığımızda bambaşka şeyler uyandırabilir bize. Tamamen o anki yaşadıklarımızla aslında değerlendiriyoruz.
Aynen öyle. Hâlâ da baş ucumda duruyor, açıp açıp bakıyorum. Bazen kendime kızıyorum, “burayı keşke böyle yazmasaydım” gibi. Ama olduğu haliyle kabul etmek güzel. O anki Ezgi onu istiyordu ve onu o şekilde yazdı, ve bunu doğru olarak kabul etmek güzel.
— Evet, yoksa zaten o çok tehlikeli bir alışkanlıktır — o mükemmelliyetçilik. Hep en iyisini, en güzelini… Yıllarca belki de bir taslak olarak da durabilirdi bu kitaplar, bir 23 sene uğraşabilirdiniz yani — belki yaşınız kadar daha — orada hâlâ “bir kitap yazacağım ama çok güzel olacak, bak göreceksiniz” deyip ama hiç kimse okumayabilirdi, bu programları yapamayabilirdik şimdi ama ne kadar güzel.
Evet, evet. Ya belki okunduğunu ben bile göremeyebilirdim — bir 20 sene sonra öyle demiş gibi olmasın ama — çok insan tanıyorum, kitaplarını çatı katında tutan, gerçekten çok güzel, çok iyi kitaplar yazan ama bunları yayınlamaya cesaret edemeyen, sırf dış yorumlardan çekinen. Belki bir 10 sene sonra ben şu anki Ezgi’ye baktığımda “bambaşka yazabilirmişim” diyeceğim ama dediğiniz gibi o zamana göre değerlendirmek lazım.
— Doğru. Belki o zaman da yenisini, daha güzelini yazmaya çalışacaksınız, uğraşacaksınız. Bu da zaten hiç bitmeyen bir süreç. “Öğretmenlik için hiç bitmeyen öğrencilik” diye derdi bizim hocalarımız. Bence yazarlık da buna benziyor, sürekli. Gerçi bir kitap yazıp orada bırakıp en iyi eserini belki de yazan yazarlar da var ama siz zaten ikinciyi de yazarak bu yolculuğa çıktınız. Çok heyecanlı, keyifli, dilerim çok güzel bir yolculuğa.
Evet. Yolculuktan hem keyif alıyorum hem de sizler gibi hem yorum, hem mail olarak dönen oluyor. Çok keyifli bir süreç içerisindeyim ve bu kitaplar sayesinde gerçekten hayatıma dokunan ve çok güzel insanlar tanıdım. Çok güzel geri dönüşler aldım, çok güzel oturduk, sohbet ettik, böyle meet üzerinden toplandık, toplantı yaptık. Aldığım geri dönüşler bile bu kitapların şu an çıkmasına değerdi. O şekilde söyleyebilirim aslında.
— Ne kadar güzel. Gerçekten yazmak isteyen insanlara da bir ilham oldunuz böylece. Dilerim herkesin yolculuğu sizin kadar güzel, başarılı, keyifli geçer. Hazır böyle kitaplardan bahsetmişken, daha önce buna benzer bir soru bana sorulmuştu da çok hoşuma gitmişti, o yüzden size de sormak istiyorum: bütün insanlığa, sizi tanıyan tanımayan herkese tek bir kitap, bir film, bir dizi ya da bir podcast önerme şansınız olsaydı — “şunu bilse bütün insanlar ne kadar güzel olabilir” diyeceğiniz — her birinden mümkünse birer tane, birkaç tane de olabilir, önerir misiniz?
Eyvah, bu benim için biraz zor bir soru. Tek kitap ve tek film ya çok zor ama ikişer tane gitmeye çalışacağım.
— Tabii.
İlk kitap olarak Küçük Prens’i önerirdim. Çünkü çok klasik olacak biraz ama bir çocuk kitabı olarak başlayıp bütün yetişkinlerin kalbine girmiş ve herkesin o kitaptan bir şey öğrenmeye başladığı, herkese bir şey öğretebilen bir kitap olduğunu düşünüyorum. Bağlılığın, sevginin nasıl korunması gerektiğini gösteren, beni çok etkileyen bir kitap oldu. Kütüphanemde de çok ayrı bir yerde tutarım.
Onun dışında ikinci olarak Dostoyevskiden “dünyayı güzellik kurtaracak” derdim. Adı bile benim çok ilgimi çekiyor aslında; çünkü güzel, süs gibi değil, insanın karanlıkla baş etme biçimi olarak düşünüyor biraz. Bu fikri çok seviyorum; çünkü dünyayı güzellik kurtaracaksa önce bizim güzelliği fark edecek kadar canlı kalmamız gerekiyor. Kitabı bitirene kadar canlı kalabilmeniz için her şey veriliyor size. İnanılmaz besleyici ve tüm insanlığın yüzünde böyle çiçekler açtıracak, gülümseme bırakacak bir kitap aslında.
— Evet. Film ya da dizi, podcast önermek istersiniz?
Film olarak Cennetin Çocukları’nı demek istiyorum. Son zamanlardaki en favori filmim bu. Normalde en favorim değil; çünkü İran sinemasına kendimi çok yakın hissetmiyorum, daha çok Fransız ve Meksika sinemasını çok severim, genellikle o çizgiden yürürüm. Ama son zamanlarda izlediğim ve kalbimin sesini çok daha hızlı attığını Cennetin Çocukları filminde hissettim. Beni en çok etkileyen şey, filmin küçücük bir meseleyi kocaman bir insanlık aynasına çevirmesi oldu. Bir çift ayakkabı üzerinden anlatılan şey aslında yalnızca yoksulluk değil, mahcubiyet, kardeşlik — çocuk olmanın o sessiz gururu ve insanların sevdiği birini üzmemek için kendi küçük dünyasında bile ne kadar büyük mücadeleler verdiği; ben gerçekten bir yerde durup içimden nabzıma baktım film bitene kadar. Küçücük çocukların küçücük ayakkabıları ve o küçücük ayakkabıların bu kadar çok şey anlatması. O yüzden son zamanlarda izlediğim ve benim için tamamen yerinde ayrı olan çok özel bir film diyebilirim.
— Duymamışım ben. Ne kadar güzel bir tavsiye, not aldım, kesinlikle bakacağım.
Evet, mutlaka izlemenizi öneriyorum. Ben de tavsiye üzerine izlemiştim ki çok merakımı cezbetmemişti başta; tavsiye edildikten bir iki ay sonra izleyebildim ama neden tavsiye edildiğini çok çok daha iyi anlıyorum. Yüzümden hiç gülümseme eksik olmadı. Aldığım en iyi tavsiyelerden biri diyebilirim.
— Evet.
Dizi olarak Sopranos’u seçerdim. Çünkü sadece mafya dizisi gibi görünüyor ama aslında insanın içindeki karanlığın ev terliği giymiş hali diyorum ben. Çünkü Tony Soprano terapiye gidiyor, ailesini seviyor, suç işliyor, panik atak geçiriyor. Böyle bir adamın bir noktada ördeklere bile üzüldüğünü görüyoruz. İnsanın aynı anda ne kadar korkunç, ne kadar komik, ne kadar kırılgan ve ne kadar çelişkili olabileceğini gösteriyor. Aslında biz insan olarak tek bir fikir değil, birden fazla ilgi alanına sahibiz ve dengesizliklerimiz aslında bizim sahip olduğumuz en güzel şey.
— Çok da gerçekçi bir dizi aynı zamanda.
Evet.
— Onu seyretmiştim bakın.
Evet. Podcast olarak da bu ara Açık Bilinç olabilir aslında — “açık beyin” olarak da biraz geçiyor. Düşünmemizi daha programlaştırıyor, böyle çok çok daha düzenliyor. Benim için podcast olarak öyle diyebilirim.
— Peki, çok çok teşekkür ederiz bütün tavsiyeleriniz için. Çünkü insanlar öyle bir tüketme çağındayız ki her şeyi bitiriyoruz, bitiriyoruz ve yeni ne seyretsek, dinlesek, ne okusak diye düşünebiliyorlar. Kararsız kalabiliyorlar. Hatta bazen hiç risk almayıp yeni şeyler denemektense en sevdiği, daha önce seyrettiği şeyleri tekrar seyretmek isteyenler var. O da ayrı bir soru olabilir. Aslında bazen bilmiyorum, yeni bir şey denemek mi yoksa güzelliğinden emin olduğunuz şeyi tekrar seyretmek mi daha besleyici olur? O da o anki ruh halinize bağlı olarak değişebilir.
Evet. Benim için bazı filmlerin zamanı var. Mesela çok mutlu hissettiğimde tekrar tekrar izlediğim filmlerim var, ya da kırgın ya da birazcık üzgün olduğumda yüzümü güldüren filmler var. Ama kesinlikle bence bazı filmlerin zamanı var. Yeni şeyler keşfetmekten vazgeçmemek lazım çünkü o ekranın karşısında birazcık da şaşırmamız lazım ve her yeni şey bize bambaşka tecrübeler katıyor bence.
— Çok haklısınız. Film incelemeleri üzerine yazdığınız platformu paylaşmak ister misiniz? Bir de bakalım, takip edelim.
Tabii ki Academia üzerinden yayınlıyorum genelde ve çok düzenli değil tabii ki. 2 haftada bir, 15 günde bir bu şekilde film incelemeleri yayınlıyorum. Seçtiğim filmden hiçbirisi tesadüf değil; gayet hoşuma giden, kendime yakın gördüğüm filmleri seçiyorum genelde, ya da gördüğüm, beğendiğim, tavsiye edilen oluyor genelde ama oradan bakıp inceleyebilirsiniz, beğeneceğinizi düşünüyorum. Yine kitaplardaki dilimi kullanıyorum, şiirsel deneme diyebiliriz, birazcık daha bu noktada altını da çizebiliriz. Academia kısmım genelde çok bilinmiyor, kitaplarla biraz daha öne çıkmış durumdayım ama akademide yazdıklarımın yeri de bende gerçekten apayrı. Her makalede hissettiğim bir duygu var ve o duyguları koyduğum raftaki yerler benim için apayrı.
— Tahmin edebiliyorum. Belki bunlar da ileride yeni bir kitabın bir alt çalışması, bir taslağı olabilir mi, bilmiyorum.
Tabii ki. Belki bizim belki yeni bir podcast konumuz olur, o da olabilir.
— Belki de. Evet, son olarak bir yazar olarak kurgu dünyanızı bu kadar besleyen, sinema ve görsel dilinizi besleyen — bununla birlikte yeni film incelemelerinden bahsettiniz, iki haftada bir yazdığınızdan, ben bu kadar sık olduğunuzdan haberim yoktu — yeni bir kurgu projeniz var mı? Yeni bir kitap girişiminizden bahsetmek ister misiniz?
Yeni bir kitap girişimim yok. Çünkü mezun olmak istiyorum artık bir an önce (kahkaha). Şu an için yeni bir kitap girişimim yok. Tabii ki yazdığım şeyler var ama bu ara sinemanın biraz büyüsüne kapılmış durumdayım, filmlerle biraz içeyim. Edebiyattansa sinemaya çok daha yakınım bu ara. O yüzden yeni bir kitap düşüncem yok ama eğer yeni bir kitap olursa belki bir çocuk kitabı isterdim, bambaşka bir şey olacak.
— A, evet.
Resimleri böyle çok dikkat çekici, çok renkli olan bir çocuk kitabı belki olabilir. Onun dışında belki de bir şiir kitabı olabilir ama böyle dümdüz bir roman kesinlikle aklımda yok. Ama tabii ki yakın zaman için böyle bir şey yok, böyle bir proje yok. Yakın zaman için mezuniyet planları var.
— Anladım. Şimdiden dilerim gönlünüzle çok rahat bir şekilde, dilediğiniz notlarla mezun olursunuz, istediğiniz en kısa sürede. Çok çok teşekkür ediyorum. Eğer eklemek istediğiniz, paylaşmak istediğiniz bir şey varsa söyleyebilirsiniz.
Yok, şu an için ben de çok teşekkür ediyorum. Çok keyifli, enerjisi çok yüksek, çok güzel bir sohbet oldu. Umarım farklı konuda, farklı bir şekilde de devamını getirebiliriz. Çok teşekkürler.
— Rica ederim, rica ederim, ne demek. Benim aslında formatımda daha çok böyle, okuduğum kitaplardan — her okuduğum kitaptan mesela mutlaka bir şeyler kalıyor, hiç şu ana kadar bitirip de bir alıntı not almadığım kitap olmadı. Olur diye bekliyorum bazen ama illaki bir cümle bile olsa dikkatimi çekiyor. Sizin iki kitabınızdan da yine onlarca var. Hatta bazılarının sanırım yayınevinden izin alınması koşuluyla alıntıların paylaşılabileceği notu da vardı.
Yo, yok. Sonsuz izin sizindir, paylaşabilirsiniz. Zaten bütün haklar da bana ait, istediğiniz gibi istediğiniz yerde paylaşabilirsiniz. Hatta etiketlerseniz ben de paylaşmış olurum, gayet de hoşuma gider.
— Tamam, çok teşekkür ediyorum. O zaman bu bölüm haricinde umarım inşallah en kısa sürede iki kitabınızla da ilgili birer bölüm paylaşabilirsem, benim için de güzel olur. Çünkü kendimi dinleyemiyorum ben gerçi ama dediğiniz gibi yıllar sonra belki bir baktığımda onlar da bir kayıttır yani sonuçta, ve aynı az önce önerdiğimiz filmler, diziler gibi, kitap okuyan bir kitle de var. Gerçekten okumuyor zannediyoruz biz Türkiye’de insanları ama ben her yerde görüyorum, çok ciddi okuyan, okumak isteyen…
Bu e-dergilere, genelde e-kitaplara çok kızgınım. O yüzden o kitabı hissetmek lazım, elimize alıp o sayfaları çevirmek lazım. O kitap kokusunu duymak lazım. Kitap kokusunu sevmeyen kimse olduğunu düşünmüyorum burada; kitapçılara gidip burnunu kitaplara sokmayan kimse olduğunu düşünmüyorum. Bir şeyleri okurken hissetmek lazım. Zaten benim bütün meselem buydu: okurken hissedebilmek. Bunu da somut ve fiziki olarak yapmamız lazım. O yüzden online’dan yayınlanan dijital platformların fiziki platformu öldürdüğüne inanıyorum. Bu yüzden kesinlikle kitap satın almak lazım, internetten okumamak lazım. Gazetede, dergide, hepsi de aynı şekilde.
— Hatta o ruhunu falan öldürüyor derler. Belki de öyle hissediyor da olabilirsiniz. Bir kolaylık getirdiği de zaman zaman olabiliyor ama evet... Zaten şey bile, kalem kullanmak — kalemle şu an ben bile burada A4'ümü çıkardım, bir kalemle not alıyorum. Halbuki yazabilirsiniz bir klavyeyle ama farklı bir duygu, farklı beyinde bile farklı nöronları çalıştırıyor, ayrı bağlar kuruyor. Kesinlikle bir kitaba da dokunmak, o kelimeleri görmek, altını çizmek — ben çok altını çizmeyi sevmem ama biraz da o yüzden belki de podcast yapıyorum, o alıntıları…
Benim bütün kitaplarım karalama içinde, hepsi okunmayacak durumda. Bir tek ben bakarsam anlayabileceğim durumda. O yüzden kimseye hiçbir kitabımı ödünç bile veremiyorum. Kitapları çok çizen, çok karalayan, üzerinde çok böyle duran rengârenk kitaplar var evde, öyle söyleyeyim size. Ama tabii kişiden kişiye göre değişir.
— Eskiden ben de öyleydim ama artık öyle yapmamaya çalışıyorum. Onun da ayrı bir tadı var, yeri var. Bu arada az önce aklıma geldi, eğer izniniz olursa birkaç şey daha şimdi merakımdan sorayım. Ben bunu da merak ediyorum gerçekten: hem Vagon Vagon İstanbul hem de Yaşamaksa’nın o yazım süreci ne kadar sürdü?
Şimdi Vagon Vagon İstanbul: ben o şiirle lisede 9. sınıfta katılmıştım yarışmaya. 11. sınıf biterken bunu genişletmem gerektiğinin farkındaydım. Elimde en somut yazdığım, en beğendiğim şey oydu. O zamandan beri böyle küçük detaylar not alıyordum, kenarlara yazıyordum — işte evde yarısı olmayan defterler, köşelerde yazılar falan. Daha sonrasında, yani bundan 2–3 sene önce dedim ki, bu yazdığım notlarımla beraber, bir defterimle beraber ben bir yola çıkayım; bir bakayım, yazdığım semtlere bir de gidip ben bakayım. O vagondaki çocuk ben olayım istedim. Baştan sona İstanbul’u birazcık gezmek tabii ki zaman aldı. Güneşi Burgazada’da batırmak da ciddi bir zaman aldı. Ama açıkçası 9. sınıf demem de aşağı yukarı 2019'da ilk yazılarını var etmiş bir şey ama toparlamamız, etmemiz tamamen 3 yıla yakın sürdü — bunun üstüne eğilmem, bunun üstüne durmam.
Yaşamaksa — üniversiteye ilk girdiğimde, profesör bir hocamızdan sürekli şikâyet alıyordum sınavlarımla ilgili: “Akademik bir dille anlatmalısın, düz bir dille anlatmalısın, duygularını karıştırmamalısın, mantığınla düşünmelisin.” Beni ofisine çağırdı bir gün. Dedim ki, “Yapamıyorum, hocam, kesinlikle yapamıyorum, deniyorum.” “Biz burada bir edebiyat araştırmacısı yetiştiriyoruz.” “Hayır, araştırmacı olmak istemiyorum, içimden, kalbimden geçen şeyi yazmak istiyorum.” Dedi ki, “Bunu yapacağın yer burası değil, DD olmasını istemiyorsan bunu öğrenmek zorundasın.” Zar zor sınavlarda düz yazı yazıyordum. Yazamadığım şeyi eve geliyordum, kâğıtlara not alıyordum. Öyle öyle üniversitenin başından, yani o da yaklaşık bir 4 yıl aldı.
— 2021'den beri.
Tabii, aynen. 2021'den beri küçük küçük hikâyeler yazıyordum. Ama bu bir buçuk sene önce babamla kumsalda geçen aramdaki konuşma — o “Yaşamaksa” kelimesi — o hikâyeler elimde vardı, zamanla oluşturmuştum. O üst kurmaca bölümünü bir buçuk sene önce oluşturduk ve hikâyenin üstüne giydirdik. Yakıştı mı bilmiyorum kostüm olarak ama hepsini birbirine bağlamaya çalıştık. Dipnotlar çok acı çektiğim bir süreçti, dipnotlardan bahsetmek bile istemiyorum. “Doğru mu oldu, doğru mu yazdık” diye bir noktada baktım — “acaba itici mi durur, çok biliyormuş gibi çok bilmiş bir tavır olsun istemiyorum” diye hocalarıma danıştığım çok oldu, “hangisini koymalıyız, nasıl koymalıyız” diye. Ama sonra dedim ki, kitabın dili böyle değil, herhalde böyle de anlaşılmam; çok da sıcakkanlı, hikâyeyi çağıran, okuyucuyu birazcık çağıran bir dil olduğunu düşündüm. Bütünlemesine baktığımız zaman yayınevi de dedi ki “bence koyalım, böyle bir şey daha önce yapmadık, farklı bir şey olur”, böyle bir karar aldık ama evet süreç sürdü — özellikle Yaşamaksa’nın o dipnotları yüzünden o yarım dönemi kaybettim diyebilirim. Kaynakça yazmaktan normalde çok çok hoşlanan biri değilim yani, ya da dipnot yazmaktan çok hoşlanan biri değilim ama bu kitapla beraber bunu da sevmiş oldum diyebilirim.
— Evet, okurken de mesela acaba şöyle bir şey de geldi benim aklıma: düz önce kitabı bitireyim sonra mı döneyim her seferinde, yoksa her okuduğumda kaynakçaya, dipnota da bakayım — gerekirse kitaptan kopup onun neler anlattığına döneyim. Sizce nasıl okumak gerekirdi? Ben kendim bir şekilde okudum bu kitabı ama…
Şöyle, biz bunu çok düşündük. Dedik ki, bu dipnot olarak değil de, kaynakça olarak hepsini arkaya mı koysak — kitabın en arkasında, okuyucu bitirdikten sonra merak ettiği noktalara mı baksa. Ama sonra düşündüm, ben böyle bir şey elime alsam bakmazdım; muhtemelen kitabı bitirdiğim için sonuca varmış hissederdim. Ama dedim ki, yukarıda bir hikâye olsun, sıcağı sıcağına o merdivenlerden inip hemen arka bahçeye bakalım, “nereden gelmiş” gibi böyle bir şey istedim yani. Bence evet, doğrusunu okurken yapmışsınız. Okurken bakmak en doğrusu. Ben de öyle istedim.
— Tekrar tekrar elinize sağlık. Kusura bakmayın, ben de tutamadım kendimi bu ekstra merak ettiğim şeyleri de sordum.
Hayır, rica ederim, soru cevaplamaktan hiç şikâyetçi değilim. Yakalamışken — her zaman böyle kitabın yazarlarıyla tanışma, konuşma şansımız olmuyor. Benim için de ayrıca bir sürprizdi. Çok teşekkür ediyorum tekrar, vakit ayırdığınız için.
— Ben teşekkür ederim sıcak geri dönüşünüz ve sohbetiniz için. Gerçekten harika bir sohbet oldu. Benim de geri dönüp kendi sesimi dinleme fırsatı sunacaksınız bana, bunun için de ayrıca teşekkürler.
Umarım, umarım, rica ederim.
— Tekrar görüşmek dileğiyle o zaman, bakarsanız dediğiniz gibi, belki bir bölüm daha yapabiliriz sonradan, belki yeni kitaplarınızda…
Evet, o kısmı biraz uzun var ama belki arayı o kadar açmadan sinemayla ilgili bir şeyler gerçekten yapabiliriz ve ben gerçekten iyi bir sonuç alacağımızı düşünüyorum.
— Umarım, tekrar başarılar dilerim. Umarım dediğim gibi en kısa sürede de en güzel şekilde mezun olur, hayallerinize ulaşırsınız.
Çok teşekkürler, sağ olun.
— Rica ederim. Görüşmek üzere.
Görüşürüz, sağ olun, teşekkürler.
Not: Bu blog yazısı, Ezgi Alınca ile yaptığım söyleşinin ses transkriptinden, konuşulan içeriğe hiçbir ekleme veya çıkarma yapılmadan, sadece imla ve noktalama düzeltmeleriyle hazırlanmıştır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder