Arayış, Yeni Genç Tanımım, Bitcoin, Bizim Çocuklar, Dünya Kupası ve Dünya Dertleri
Bugün sizlere Sencer Olgun’un Arayış kitabından bahsedeceğim. Çok uzun zamandır okuma listemde olan ve bir türlü fırsat bulup başlayamadığım… demek istemiyorum aslında ama biraz öyle oldu maalesef. O kadar çok şey üst üste geliyor ki hayatta, kestiremiyorsunuz bir yerden sonra bunların başınıza geleceğini. Havaların da iyice ısınmasıyla gece okumalarım artık zorlaştı, zor geliyor gündüzleri okumak ama bu kitaba başladığım gibi bitireceğimi çok iyi biliyordum. Geçen hafta da zaten sinyalini vermiştim sizlere; hemen iki gün içinde bitirdim.

Sencer Bey’in bitirdiğim bu üçüncü kitabı oldu; Beyaz ve Kara ve Kuş Köprü’den sonra. Şiir kitabı da var aslında ama onu tabii ki roman gibi düşünmüyorum. O biraz daha kaynak kitap gibi, dönüp dönüp okunacak bir şey bence. Şiir hususunda da o kıvama geldim yani; artık uzun süredir Hayati İnanç’la — can veren pervanelerle — şiirin ne kadar güzel bir şey olduğunu yavaş yavaş idrak ediyorum. Ne büyük hazinelerden mahrum kalmışız aslında. Anlamıyoruz diye, o dil bariyeriyle, zamanında eğitim sistemiyle bize soğutulan faûlün, mefaûlün aruz ölçüleri… Halbuki birazcık anlayınca ne kadar güzel, bambaşka, apayrı bir dünya.
Şimdi neden şu an bundan bahsediyorum? Çünkü nasıl giriş yapacağımı bilmiyorum. Arayış çok geniş kapsamlı bir kitap. Beni bir yandan da çocukluk yıllarıma, lise dönemlerime götürdü. O öğrencilerin arasında buldum kendimi. Hiç yabancılık hissetmedim. Adeta ben de onlardan biriymişim gibi karakterleri hep gördüm, gözümün önünde canlandı. Aralarındaki o şakalaşmalar, öğretmenlerin yer yer samimi, yer yer can sıkan tavırları… Her öğretmen tabii bir değil. İlk alıntım da tam da bu konuyla ilgiliymiş.
Ama alıntıdan önce kitabın yaklaşık 300 sayfa kadar olduğunu söyleyeyim, yalnız hiç gözünüzü korkutmasın. Bölüm bölüm yazılmış ve her bölümü bitirdikten sonra bir sonrakini merak ediyorsunuz. Her bölümün içinde de iki ayrı kurgu devam ediyor. Bunlar da tabii sonunda birleşiyor ama çok bahsetmeyeyim. Gerçi çok tehlikeli bir alıntım varmış, şu an gördüm, ama onu ben başka bir yere bağlarım diye düşünüyorum.
Romanımız aksiyon dolu, günümüzün meşhur bir dizisi gibi aslında. Gerçi ben Kurtlar Vadisi’nden sonra hiçbirini seyretmedim ama, o da bittikten sonra seyretmiştim; bir mafya dizisi gibi diyebilirim başlangıcı. Ama sizi kesinlikle soğutmasın; o sadece görünen dekor. İçeriği çok daha kapsamlı, çok daha ayrıntılı: gençlerin yaşadıkları sorunlara değiniyor. Sadece gençlerin de değil, hepimizin.
Genç deyince ben uzun bir süredir kendimi o tanımın içine dahil edemiyordum ama okurken daha iyi anladım bunu. Hâlâ kendimi genç hissediyorum ve bence okuyan, yazan, çizen, kendisini bir şeyleri değiştirmeye çalışan, sorumluluk alan bütün insanlar bu gençlik potansiyelini taşıyor. Eğer gençliği sadece bir yaş olarak algılamıyorsak; bir enerji, adım atma, harekete geçme olarak düşünüyorsak, bence böyle. Ve işte o adımları atarken o istikametin hangi yönde olacağı, aklımızdaki o sorular, sorulara bulamadığımız cevaplar… kitap sizi yönlendiriyor. Çok güzel de bir kitap çıkıyor karşınıza yine okurken. Kitabın içindeki kitaplara ben zaten ayrıca hep dikkat ederim; burada da not aldım diye hatırlıyorum, yeri geldiğinde ondan da bahsederim.
Kitapta da düşmanımız Almanya’daki bir mafya bozuntusu. Yabancı ailemizin Lena isimli bir kızları var ve babasının korumasına aşık oluyor. Koruma tabii ki Türk; Namık isimli bir karakter. Lena’ya aşık olan bir başka karakterimiz daha var; adı her ne kadar Mesut da olsa başına çok güzel şeyler gelmiyor. Mesut olamıyor aslında ama farklı bir yönden bakarsanız da oluyor da diyebiliriz. Aşkın farklı boyutlarını da görüyoruz okurken. Yani bence Mesut, Lena’ya daha çok aşık. Fedakarlığı o yapıyor diyebilir miyim? Oturduğum yerden derim ama, bu da Namık’a haksızlık olur. Sevgi, aşk çok dışarıdan görülüp anlaşılacak bir şey değil; onların kalplerinin içini bilmek lazım.
Ama Lena’nın bir çocuğu oluyor Namık’tan ve bundan Namık’ın haberi yok. Namık Türkiye’ye kaçıyor; kaçtığını da çok bilmiyoruz aslında, isim değiştirip kayıplara karışmak zorunda kalıyor, sırf o mafya babası ailesi yüzünden. Çocukları Alper de bunu biraz geç öğreniyor. Öğrendikten sonra da babasını bulma çabası içine giriyor.
Şu an kendimi biraz salak hissettim, evet. Bu da bir arayış. Yani aslında hiç bu yönden bakmamıştım; kelimenin tam anlamıyla bu da bir arayış: Alper’in babasını arayışı. Ama Alper’in karşısına o kadar çok sorun çıkıyor ki hayat yolunda; aslında hepimizin karşılaştığı temel, basit sorunlar gibi görünse de, temel olduğu için çok önemli, hayata yön vermesi gereken sorunlar. Yabancı bir memlekette doğup büyüyüp oranın kültürüyle Türkiye’ye gelmek bambaşka bir şey. Türkiye’de doğup büyüyüp oralara gitmek ayrı bir şey. Ya da hep sabit kaldığın yerde, hep aynı insanlarla yaşayıp hiç sorgulamadan hazıra konmak başka bir şey. Ya da ömür boyu hep bunları arayıp, o arayışın hiç bitmediği, ama belki doğru insanlarla karşılaşamadığın için bulamadığın ya da göremediğin durumlar da yaşanabilir. Bütün bunların hepsi ayrı hikayeler aslında, bambaşka yolculuklar.
Biz burada daha çok Alper’in manevi arayışına tanık oluyoruz. Onunla bir yolculuğa çıkıyoruz yani aslında. Karşısına çıkan kıymetli, değerli insanlardan bir tanesi de tabii ki öğretmeni; öğretmeni onunla sınıfta tanıştığında Almanya’dan neden geldiğine dair bir şeyler öğrenmeye çalışıyor. Tabii diğer haylaz öğrenciler de hemen gazeteci gibi onun eski mesleğini ele veriyorlar, bir laf atıyorlar:
“ — Hocam! Yine gazeteci gibi sorular sormaya başladınız. Eski mesleğinizi özlediniz galiba…
Sınıfın eski öğrencileri gülümserken Hoca, diğer öğrencilerin konuya yabancı kalmamaları için Recai’nin kastettiği meseleye açıklık getirmek istedi.
— Gazetecilik yaptığım yılları özlediğim bir gerçek. Lakin öğretmenlik mesleğinde de iyi bir gözlem ve tanıma yöntemi gerekir. Zira öğrencilerini tanımayan bir öğretmen onlara yeterli ölçüde sahip çıkamaz.”(s.61)
Son cümleyi okurken böyle durup tekrar okumuştum ve “tamam” dedim, ilk alıntım çıktı. Bir öğretmenin vasıfları, görevleri neler olabilir, neler olması gerekir diye düşündüğümüzde: yetkinliği, konuya hakimliği, güzel aktarması, öncesinde tabii bilgi birikimine de sahip olması. Bunların hiçbiri tek başına yeterli değil; hepsinin birden olması gerekiyor. O yüzden zaten çok zor bir meslek. Sabır hepsinin başında ama öğrencilere sahip çıkmak, onları tanımak — bunlar işte çok es geçiliyor. O çaba bile aslında ne kadar yeterli olabilir çoğu zaman. Çünkü öğrenciler, bilmiyorum… Bizim adımızı bilmeyen bizim hocalarımız olurdu yıllarca. Hatta eğer çok parlak, başarılı bir öğrenci değilsen, ya bir kötü bir lakap takılır, onunla tanır sizi ya da işte öğrenci numaranızla falan belki. Geçtim yani size sahip çıkmasını. İşte bunları yapan hocalar hayatınızda yer ediniyor, hayatınızı değiştiriyor. O yüzden çok önemli bence.
Bunu tabii ki yine burada alıntı olarak aldıysam, sizlerle paylaşırsam, kendi hayatımıza da bir şekilde eklememiz, dahil etmemiz lazım. Hayatımızdaki insanlara sahip çıkmalıyız. Ne olursa olsun sizi üzebilirler, kıstırabilirler, canınızı yakabilirler belki ama eğer sizin hayatınızdaysa, sizi etkiliyor bir şekilde. İşte bir elinize küçücük bir kıymık batsa, bir parmağınıza, nasıl bütün vücudunuz acı çekiyorsa; göze bazen kirpik batar ya, sanki mızrakla saldırıyorlarmışçasına canınız yanar böyle o an, başka bir şey hissetmezsiniz. Aynı onun gibi. Tek vücut olmak.
Bak buradan da… evet. Dünya Kupası… Bizi futbola soğuttular yine. Milli takımımız sağ olsun. Tabii ki, Arda özellikle — Arda Güler yapması gereken açıklamaları yaptı, liderliğini gösterdi, en son Amerika’yı yenerek. En azından gönlümüzü aldılar ama genel olarak tam bir fiyasko. Öğrencilerini tanımayan bir öğretmene denk geldik yani; Montella maalesef büyük bir hayal kırıklığı oldu. Bizden çok Türk olmuş güya, inanılmaz, inanılmaz. O yüzden tamamen Fenerbahçe moduna geri döndüm; diğer maçları bile seyredesim gelmiyor, bu Messi-Ronaldo çekişmesinden bile tat almıyorum.
24 sene sonra gitmişiz… 2002 hâlâ dün gibi aklımızda; o İlhan Mansız’ın attığı golle Senegal’i yendiğimizde ne kadar sevinmiştik. Ümit Davala’nın attığı kafa golü işte. Bak herkes şimdi yükleniyor Barış’a; yani şu tarz meselesi, bir şey yapacaksan bunun hakkını vermen lazım, yoksa sonunda böyle olursun, herkes dalga geçer. Bilmiyorum, çok başarı odaklıyız. Ben sahip çıkamadım belki çocuklara ama onlar da biraz fazla havaya girmişlerdi sanki. Böyle bir gruptan güle oynaya çıkmamız gerekiyordu; ilk iki maçı yenip son maçta formalite icabı çıkıp şu an Bosna ile bizim oynamamız gerekiyordu yani. Kura da muhtemelen uygun olacak; çeyrek final, yarı final yine hiç uzak değildi ama işte iyi yönetemedik süreci. Takımın başında da — futbol federasyonunun başında, daha doğrusu — bir mafya babası. Aynen. Allah’ım Allah’ım.
Evet, istemediğim yerlerden bağlanıyor konular. Neyse, neyse, buradan bir şey demeyelim. TFF başkanının da adını dahi anmak istemiyorum. Saçma sapan insanlarla bu güzel kitabı böyle bir gündemle ziyan etmeyelim ve bir sonraki anlatımla devam edeyim:
“…kendine “Ben nerde hata yapmış olabilirim?” diye sormuyor. Yanlış anlamanı istemem ama bu soruyu senin de sormanda fayda var.
Nazlı Hanım şaşkınca düşüncelere daldı, bir süre sonra da kendini savunmaya başladı.
— Ben onun için saçımı süpürge ettim. Ne dediyse yaptım, onu hiçbir zaman kırmadım. Kocamdır deyip hiçbir hatasını yüzüne vurmadım.
— Bak işte hata üstüne hata yapmışsın kızım, dedi Kadir Hoca yumuşak bir dille. Karı-koca bir yuvanın bütünüdür, görevleri farklı olsa da yuvalarının sorumluluğu her ikisinin omuzundadır. Biri yanlış yaptığında diğeri uygun bir dille onu uyarmalıdır. Sen tüm yetkini ve söz hakkını en başından kocana devretmişsin. Yanlışlarını eleştirip ona dur demeyi ihmal etmişsin.”(s.123)
Burada bir başka hoca; Kadir Hoca bu sefer öğretmen değil belki ama hayatta bulunması gereken rehber öğretmenlerden biri diyelim. Okulun öğrencileri de ne kadar “sözel sınıf” diye aşağılanan… bizde de mesela hiç sözel sınıf açılmamıştı bile ve eşit ağırlık aynı muameleyi görüyordu. Çünkü İngilizcesi iyi olanlar dil sınıfına, matematiği iyi olanlar da matematik sınıfına gitmişti; geri kalanlar da eşit ağırlıkta. Sanki eşit ağırlıktan herhangi bir bölüm isteyemezmişsin. O öğrencilerin yaşadığına benzer — mobbing diyeceğim. Artık okulda da mobbing olur mu? Olur, olur, yapılırsa olur. Biz de yaşamıştık zamanında. Benim de sınıfımın yarısı daha ilk seneden üniversiteyi kazanmıştı, yerleşmişti ama kalan yarısı da bir sene daha uğraşmıştı. Çok iyi yerlere gelenler de olmuştur muhtemelen; ben sonradan iletişimi kopardım, bir daha görüşemedik hiçbiriyle. İşte Facebook’tur, Instagram’dır kullanmadığım için haberim yok çoğundan.
Ama kitabımızda öğrencilerin çoğu çok güzel yerlere geliyor. O güzel yerlere gelenlerden bir tanesi de bu pehlivan olacak; güreşçimiz milli güreşçi oluyor, Nazlı Hanım’ın oğlu. Ama o da işte bir imtihan. O kadar güçlü, kuvvetli, boylu poslu bir delikanlı ki yıkamayacağı insan yok yani. Karşısına çıkacak birinin bir şekilde canını yakar, hakkını alır, savunur kendini ama hakkını savunamayacağı, zor kullanamayacağı, güç kullanamayacağı bir kişi çıkıyor karşısına: babası. Babası da annesine şiddet uyguluyor, çünkü alkol bağımlılığı var. Bu tabii orada da kalmıyor, sosyal meselelere değiniyor yazarımız — bunların çözümleri. Mesela çözüm yok gibi gelir bazen insana, o kadar üst üste gelir ki içindeyken bile zaten çok göremiyorsunuz, kafayı kaldırıp bakmak lazım. Dışarıdan bazen müdahale gerekiyor. İşte burada o dışarıdan müdahaleyi yapan da Kadir Hoca; kimse ikna edemezken onlar babalarını ikna edebiliyor tedavi olmaya. AMATEM’e yatırıyorlar tabii dükkanını Bitcoin yüzünden kaybettikten sonra…
Bitcoin’i de bilmiyorum, galiba ilk defa gördüm ben bir romanda bu zamana kadar; belki kripto paralardan falan bahsedilmiştir ama direkt Bitcoin diye… O da ne kadar dalgalı bir şeydir, şu an yarı yarıya düşmüş, inanılmaz. “Borsada Bir Başına” diye bir ara bir podcast’ten bahsetmiştim mesela; bak şu an yok, devam da etmiyor. O mesela çok acayip savunuyordu, Bitcoinciydi. Teknolojisini ben de açıkçası seviyorum. Mr. Robot dizisinde işlendiği kadarıyla. Dolardan, eurodan çok daha az masrafla bütün dünyaya para transferi yapabileceğin, geleceğin para birimi gibi geliyordu bana. Ama şu an ben de öyle hissetmiyorum gerçekten. Az önce de işte bir finansçıyı dinliyordum; o da şey diyordu, sadece illegal işlerin yapılabilmesi için oluşturulan, sadece o işlerde kullanılan… şu an en azından maalesef öyle ve öyle olunca da çok dalgalı, yani hiçbir şekilde güvenilebilecek bir şey değil.
Haluk Levent… O da mı batmış Bitcoin’de? Öyle bir şey de duydum ama bilmiyorum ya. Bitcoin işte çok tehlikeli arkadaşlar; kesinlikle yatırım da yapacaksanız “yatırım tavsiyesi değildir” falan bile diyor bazı insanlar ama en fazla yüzde on, yüzde onu geçmemesi lazım yani. Kesinlikle bir sepetin bir kısmı. Gerçi şu an altın da, gümüş de, her şey düşüyor galiba ama paran varsa da bir dert; vallahi zenginlerin de derdi bitmiyor arkadaşlar.
Yatırım yapmak ayrı bir iş; bunların hep öğretilmesi lazım bize okullarda, para nasıl kazanılır diye. Gerçi onu da çok öğretmiyorlar ama en azından iş hayatına girdiğinizde bir şekilde onu mecburen öğrenmek zorunda kalıyorsunuz, faturalarınızı, kiranızı ödemek için. Ama para nasıl harcanır, nasıl yatırım yapılır, bunları maalesef ne lisede ne üniversitede öğretiyorlar. Galiba finansal okuryazarlık dersi gelecekti; ben en son öyle bir şey duymuştum ama ne olduğunu en son bilmiyorum, bakmak lazım. Ama yeterli olmaz yani bence; sadece öyle bir seçmeli ders değil bu, çok daha ciddi, üzerine konuşulması, düşünülmesi gereken bir şey. Biz hep böyle kısa yoldan halletme peşindeyiz.
Bunlardan bahsederken şu an kitaptan tamamen koptuğumu fark ettim. Buradaki en önemli cümleyi kesinlikle atlamayalım: insan karşısındakinin yanlışlarını eleştirip ona dur demeyi ihmal etmemeli. Sadece alkışlayarak destek olamazsınız insanlara; bu çöküşe sürükleyen bir yoldur zaten. “Dost acı söyler” derler ya; yanlışın olduğunda, hatta mümkünse olmadan önce uyarmak gerekiyor — kadınların çünkü o altıncı hissi falan daha güçlü oluyor, kuvvetli oluyor, tehlikeleri seziyorlar. Para konuları çok tehlikeli diyeyim ve bir sonraki anlatıma geçeyim.
Çok sevdiğim bir kitaptan da bahsedilen ve hayatta asıl para puldan, mal mülkten daha önemli olan, belki de tek önemli olan konu: Alper deist. Uzun bir süre annesi Hristiyan, Katolik belki, ama kendisini araştırıyor sürekli, içine sinmiyor ve Türkiye’ye yerleştikten sonra da o araştırmasına devam ediyor. Babasını falan buluyor mesela bir yerden sonra ama işte arayış devam ediyor. Demek istediğim oydu zaten; ben hiç o arayışta babasını arayış olarak düşünmemiştim, o çünkü doğruyu arıyor, doğru yolu arıyor.
Bununla ilgili bir bölüm uzunca da konuşuyordu. Şuradan, sayfanın başından almışım ben, o yüzden öncesini bilmiyorum. İki tane Alman turist geliyorlar ve Müslüman olmak istiyorlar, camiye. Tam da Alper’in orada görüştüğü hoca efendi vardı ya, onun yanına gidiyorlar. “Darısı başına” gibi. Alper’i de biliyorlar bu arada, onun deist olduğunu, ve kesinlikle onu hiç zorlamıyorlar; bu bana da değişik geldi. Hem çok güzel aslında böyle zorlamamaları onu, böyle alttan alttan sadece sormaları; işte olgunluk gerektiriyor bu. Mesela normal bir camide o ön safta yer alan yaşlı amcalarla böyle bu muhabbeti yapamayabilirsiniz. Neyse, şimdi yine haddimizi aşmayalım; belki de yapabilirsiniz, tamamen nasip kısmet meselesi ya, aynı rızık gibi işte. İstediğiniz kadar uğraşın, Allah malı istediğine vermiş ama ilmi isteyene. İşte o yüzden istemek lazım.
“…bir araştırma yapmaktayım, zihnimde en ufak bir şüphe kalsın istemiyorum.
Haklısın! İman meselesinde hiçbir şüpheye mahal bırakılmamalı, deyip masasının çekmecelerinden bir şey aradı. Alper de meraklanmıştı, az sonra üzerinde; “A’mak-ı Hayal (Hayalin Derinliklerinde Yolculuk), Filibeli Ahmet Hilmi “ yazılı bir kitabı Alper’e uzattı.
— Bu kitap; yaşam, ölüm, ruh ve sonsuzluk gibi temaları içeriyor. Yaşamın anlamını, insanın varoluş amacını sorguluyor. Eminim senin manevi arayışlarına rehberlik edecek, zihnindeki bazı endişeleri giderecektir.
Alper heyecanla kitabı alıp teşekkür etti.
— Birkaç gün içinde bitireceğimden emin olabilirsiniz, dedi.”(s.271)
Ben de bu kitabı çok büyük heyecanla okumuştum. Öyle birkaç gün içinde bitirmiştim ve sonra tekrar bitirmiştim, en baştan tekrar tekrar okuyup yazmaya başladığım dönemlerdeydi. Demek ki nereden baksanız beş sene önce olmalı — podcast de yapmıyorum o zamanlar, sadece yazıyorum. İnanılmaz gelmişti ya bu kitap; bu kadar eski bir dönemde bu kadar çığır açıcı bir şey yazılması. Filibeli Ahmed Hilmi’yi o zaman merak etmiştim, bu kitaptan sonra da zaten… Neyse neyse, ben çok spoiler verdim ya, çok fazla ayrıntıya girdim ama aşka dair de çok güzel bir bölüm var, onu da paylaşmak istiyorum.
“Bedenleri yorgun olsa da gönülleri coşkun akan sular gibiydi, yıllarca birbirlerinin aşkıyla yanıp tutuşan iki gönül artık birbirinin esiriydi. Mevlana’nın ‘Aşk nasip işidir hesap işi değil! Aşk adayıştır arayış değil! Sen adanmışsan ve yanmışsan bu uğurda aşk seni bulmaya gelir.’ sözünde olduğu gibi onca engele ve birçok musibete rağmen birbirlerinden vazgeçmemişler, her geçen gün birbirlerine daha sıkı bağlanmışlardı. Şimdi de büyük bir heyecan ve tutkuyla bu sadakati kutlamak için “aşk odu”nda yanmaya gidiyorlardı.”(s.295)
Evet, bunların kim olduğunu söylemeyeceğim; en azından size bir merak kalsın, merak edeceğiniz bir şey olsun. Çünkü okuyun bu kitabı, sevdiklerinize hediye edin. Gençlere, lise çağındaki özellikle çocuklara, öğrencilere, bizim çocuklara, arayışta olan bütün çocuklara… Öğrenecekleri çok şey var. Bir yandan da günlük telaştan sıyrılacakları, dikkatlerini başka bir yöne çevirecekleri ve o sayede belki de odaklanmalarının artacağı bir kitap. Sınav dönemi, sınava hazırlanan çocuklar mesela kesinlikle kitap okumalı, satranç oynamalı. Bu, birkaç tane soru çözmekten çok daha faydalı bir etkinlik olacak onlar için.
Hep yapılan bir tuzak vardır; çok saçma gelirdi bana bu. Zaten çözebildikleri, bildikleri aynı problemlerin elli tane benzerini çözmek. Çözebiliyor ya, hoşuna gidiyor, matematikte falan bildiği bir konu mesela, onunla ilgili soru bankasına böyle test üstüne test. Sonra baktığın zaman “oo çok fazla soru çözdüm” diyorlar; halbuki hayır, kendini kandırıyor.
Ben hiç bu hataya düşmemiştim hayatımda ve bu bana çok saçma gelirdi. Bir mantık payı var bir yere kadar; birkaç kere çöz, evet ama bir yerden sonra hiç bilmediğin yeni bir konuya çalışman, onu öğrenmen, yapamadığın soruları çözmen, çözemediklerinin çözümünü öğrenmen — bence sistem bu olmalı. Bu sizin netlerinizi yükseltir mesela. Aynı çözdüğünüz soruları tekrar tekrar çözüp sadece kendinizi kandırırsınız. Asıl mesele de dikkat, odaklanma, süreci doğru yönetebilme. Bütün bunlar da hep okuyarak olacak şeyler; belki de roman okuyarak.
Kitapları küçümsemeyin. Çocuğunuz kitap okuyor diye onlara kızmayın. Okuyan birini gördüyseniz, bulduysanız, gidin alınlarından öpün. Ben metroda bazen görüyorum böyle; güzel güzel kitaplar, kocaman. En son metroda Saramago gördüm, ortasındaydı falan; ona da dikkat ediyorum, “neresinde acaba şu an” falan diye. Ben okumuyorum otobüslerde; otobüslerde okunacak kitaplar var, okunmayacak kitaplar var, öyle ziyan etmeyin yani. Bence kesinlikle alın, evinizde en sevdiğiniz köşeye kurulun, çayınızı kahvenizi için, aralar vererek bitirin ve sonra bana teşekkür edersiniz diyorum.
Ben de sizlere çok teşekkür ediyorum. Evet, bu yanma, aşk ateşi, aşk oduyla ilgili de bir şey söyleyecektim; deminden beri onu düşünüyordum aslında, gelmedi aklıma, şimdi geldi. Hatırlamışken onu da söyleyeyim. Bunu da yine bu aralar sardığım “Can Veren Pervaneler”de Hayati İnanç’tan duymuştum: “Odun yanar kül olur, insan yanar kul olur” diyordu. O aşk ateşinde yanmak gerekiyor bazen; bazen değil, belki de her zaman. En büyük aşk da işte o Mevla’ya olan; bu dünyada garibiz yani, gönderilmişiz buraya, gurbetteyiz. Aslında hep içimizde o asıl özlem hiçbir zaman bitmeyecek. Öldüğümüzde, eğer nasip olursa — o zaman ölümün de hayırlısını versin Allah — kavuşacağız o zaman. Yanmadan bilinmiyor; bu dünyada belki de yanmak sizi öbür tarafta yanmaktan kurtarabilir. Bunun için de mutlaka bir arayış gerekiyor.
Bir başka kitapta görüşmek dileğiyle. Çok teşekkür ediyorum buraya kadar gelip vakit ayırdığınız için. Unutmadan; kitabın hemen kapağında Sezgin Bey’in bana olan güzel dilekleri de yer alıyordu. O hediye etmişti bana kitabı. Sencer Bey’le aslında Beyaz ve Kara’yı bile okumadan önce bu kitap sayesinde tanışma şansım vardı ama ben tabii ki hemen okuyamadım o zaman bu kitabı. İyi ki de saklamışım yani bu zamana kadar, bu döneme kadar. Çünkü şu an çok ihtiyacım vardı böyle bir şeye.
Ben de bazen zaman zaman ne yapacağımı şaşırıyorum. O bu kitaptaki hocalar gibi insanlara danışmak istiyorum, sormak istiyorum. “Buradan çıkış olur mu? Tekrar o eski güzel günlere dönüş olur mu? Tekrar yüzüm eskisi gibi güler mi bazı insanlara baktığımda? Yoksa hep öyle yaptıkları hatalarla mı hatırlayacağım onları? Affedemeyeceğim mi? Allah bile affediyor, ben affedemeyecek miyim?” gibi şeyler sorasım geliyor. Korkuyorum bunları sormaya. İşte her şey bir imtihan; bakalım kazananlardan eylesin, kazanırken hata yapmamamızı nasip etsin diyelim.
Önce Sezgin Bey’e, sonra yazarımıza, Sencer Bey’e ve dinleyen, vakit ayıran, daha sonra bu podcast’i yazılı hale getireceğim yazımda okuyan, okuyacak olan herkese çok teşekkür ediyorum. Dualarınızdan eksik etmeyin bizi; çok çok ihtiyacımız var her zaman aslında ama ancak böyle dara düşünce aklımıza geliyor, zorluklarla karşılaşınca. Günahsız dillerle edilen dualar kabul olurmuş; o yüzden birbirimize dua etmemiz lazım. Ben sizin için edeceğim, siz benim için edeceksiniz; böylece tamamlanacak dualar, ve o zaman kabul olacak büyük dualar.
Kapatamıyorum, gördüğünüz gibi kapatamıyorum. Özel meselelere girince çenem düştü iyice. Affınıza da sığınayım artık, hakkınızı helal edin. Kitap bahanesiyle burada her hafta gelip kafanızı şişiriyorum. Belki olumlu şeylerden konuşmaya çalışıyorum ama genelde de içimde olanı, gördüklerimi, benden taşanları söylüyorum, anlatıyorum. Bunlar her zaman güzel şeyler olmuyor maalesef. Hiç böyle planlamamıştım ben bu yola çıkarken; güzel şeylerden bahsederim, motive ederim insanları diye düşünmüştüm. O sahte kişisel gelişimciler gibi olmak istemiyordum tabii ki ama hayatın içinde her şey var. Zaman zaman da böyle çıkacağız, dua isteyeceğiz. O yüzden kusuruma bakmayın. Tekrar teşekkürler.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder