Vagon Vagon İstanbul, Hızlı Yürümenin Zararları, Sevdiren Kediler ve İçimizdeki Gemilerin Suya Düşmesi
Ezgi Alınca’nın Vagon Vagon İstanbul kitabından bahsedeceğim bugün. Yazardan da aldığım izinle. Bilmiyorum daha geçenlerde yaptığımız o söyleşiyi dinlediniz mi ama o zaman yazardan da izin almıştım. Vagon Vagon İstanbul ve Yaşamaksa; önce hemen Vagon Vagon İstanbul’la başlayalım dedim. Çünkü bazı alıntılarım oldukça uzun.

Yazarımızın yıllar önce yazdığı bir şiirin kitaba uyarlanmış, kitaba dönüşmüş hali bu aslında. İstanbul’un neredeyse bir karakter olduğu ve bir trene atlayıp İstanbul’u dolaştığımız, İstanbul’un güzel semtleri arasında karşımıza çıkan insan manzaraları, duygu durum halleri diyebilirim. Kısaca ben bu kitabı Klaros Yayınları’nın Mayıs 2025 tarihli 1. baskısından okumuştum. Hemen hızlıca ilk alıntımla başlayayım:
“Tünel’e yaklaştıkça adımlarım yavaşlıyor.
Adımlarım değil, bakışlarım yavaşlıyor.
Sanki şehir beni dikkatle izliyor, hızımı ölçüyor.
Çünkü bu şehirde hızla yürümek günaha yakın bir şey gibi.
Her taş bir romanın kapağı, her dükkan bir hikâyenin girişi.
Ben sadece okuyorum.
Okumakla yetinmiyorum aslında.
İçime kazıyorum.
Her taş, her vitrin, her ses…
Bir iz bırakıyor üzerimde.”(s.23)
Demiş yazar. Ben buradaki o kısa bölümü de sormuştum hatta yazara, şimdi hatırladım ben de. Çünkü hiç öyle hızlı yürüyemem. Yürürken böyle daha çok etrafı seyretmeyi, yavaş yavaş sakin adımlarla dolanmayı severim. Aslında o hızlı yürüyüşler çok bana göre değil. Ama tabii hızlı yürümek günaha yakın bir şey gibi de hissetmiyorum.
Öyle meşhur bir kıssa da vardır ya. Hatta Simyacı’da da mı geçiyordu? Bir karaktere, bir kaşığın üzerinde bir yağla “al bunu ve sakın dökme” diyerek gez dolaş deniyor. Onu dökmemek için tabii hiçbir yere bakmıyor ve hiçbir keyif almıyor dolaşmadan, hiçbir şey anlamıyor yani. Odaklandığı şey başka çünkü. Hem de şehrin en güzel yerlerini mi geziyordu, saraylara, bir yerlere mi giriyordu?
Neyse, baktığınızda yani dikkat ettiğinizde, hızlı yürümediğinizde o kadar çok şey göreceksiniz ki şaşıracaksınız. Her taş bir romanın kapağı, her dükkan bir hikayenin girişine dönüşecek. O kadarı da olmaz, evet. Onun için ayrı bir sanatçı lazım, bir şeyler yazmak lazım belki. Biraz da tabii yorgun olmamak lazım. Şu an ben de çok yorgunum. Ondan böyle belki kitap hakkında da çok güzel bir giriş yapamadım ama keşke hissettiğim yorgunluk değil de derinlik olsaydı diyerek buradaki alıntıma da başlayayım.
“Hissettiğim şey yorgunluk değil; derinlik.
Sait Faik’in bir gölgesi gibi dolanıyorum bu sokaklarda. Bir duvarın kenarına ilişmiş taş, belki onun oturduğu yerdir.
‘Bir insanı sevmekle başlar her şey,’ diyor kulağıma. Ben bu sokakta birini değil, şehri sevmeye başlıyorum.
Şairin sesi kulaklarımda değil, bedenimin içinde yankılanıyor.
Tren sarsıldıkça içim de sarsılıyor.
Birini değil, bir şehri sevmek…
Bir insan gibi sokakları, bir dost gibi kaldırımları, bir sırdaş gibi pencereleri sevmek…
Ben de burada bunu öğreniyorum.
Sevmenin ne olduğunu unuttuğum yerde, şehir bana yeniden hatırlatıyor.”(s.25)
Sait Faik’i burada görünce zaten dayanamamışım hemen. Almışım onun da kitaplarını, bitiremedim bir türlü. Az kalmıştı aslında ama okuma yolculuğum tamamen değişti. Yani artık uzun da bir zaman oldu, böyle istediğim kitapları istediğim hızla okuyamıyorum. Böyle alıp kenara koyma, dizme, tekrar yenilerini alma; o sünnesi geri mi dönüyor, inşallah başlamaz tekrar, o hastalıklı durum: kitapları istifleyip biriktirmem. Okuyup okuyup podcast yapmak istiyorum.
Çünkü İstanbul bazen böyle kendini de sevdiriyor. İstanbul’da kedi konusu geldi. Bak şimdi aklıma, İstanbul’la artık özdeşleşmiş gibi bir şey. Turistlerin en çok şaşırdığı şeylerden biri: şehirdeki o kedi sayısı ve kedilerin ne kadar akıllı oldukları. Allah yönetiyor yani bazen insanları.
Kaldırımları, sokakları da sevmek — şu an bu aralar gerçekten mümkün mü çok emin değilim. Kentsel dönüşüm süreci çok çok kötü yönetiliyor gibi hissediyorum. Yürüyecek yer kalmadı yani şehrin en gözde ilçelerinde bile. Hadi ben diyelim İstanbul’un köyünde oturuyorum ama maalesef çoğu yer böyle ve yapılanlar da çok bir şeye benzemiyor. Neyse neyse, böyle kötü konular açarak İstanbul’u kötülemeyelim. Haksızlık etmiş oluruz yani. İstanbul kesinlikle şu son birkaç seneden ibaret değil.
“Manzara camdan değil artık; gözkapaklarımın ardında.
Altın Boynuz…
Tarihin, şiirin, aşkın en eski izlerinden biri.
Suya düşen ışık, bir krallığın tacı gibi parlıyor. Ben o tacı değil, o ışığın içimde yarattığı yankıyı izliyorum.
Tavşan Adası uzakta bir siluet gibi.
Zihnimde tarih kitaplarının tozu kalkıyor.
Bir zamanlar ders kitaplarında okuduğum, çabucak geçilen bir bilgi artık içime kazılı bir his.
Sadece bir ada değil orası; kaybolan bir çocukluk, bir harita köşesi, unutulmuş bir hayal gibi duruyor. İçimdeki pusula onu işaret ediyor.
Kaybolmak değil bu; yeniden yön bulmak.
Fatih Sultan Mehmet’in bir gecede kadırgaları Kasımpaşa’dan Haliç’e indirdiğini düşünüyorum.
Gözümde bir imge: gecenin içinde sessizce kayan gemiler…
Ve zihnimde bir cümle:
‘İmkânsız, sadece başka bir yöntemle mümkün olan
şeyin adıdır.’
Ben de içimdeki ağırlıkları başka bir gece Haliç’e indirmek istiyorum.
Bu sadece bir askeri başarı değil, bir hayalin fiziki vücut
buluşu.
Bir şeyin ‘imkânsız’ denmeden yapılabileceğini
öğreniyorum bu manzaradan.
İstanbul öğretiyor bana. Mekanlar değil, anlamlar anlatıyor. Ve anlamlar bana şunu fısıldıyor:
Kendini çaresiz sandığın her yer, aslında içindeki gemiyi suya indirme yerindir.
Karanlıkta bile mümkün olan vardır.”(s.33)
Burası da bana çok güzel gelmişti, henüz daha kitabın başlarında. Hani okuyoruz biz, olmuştum o kadar farklı farklı konular. Haliç, Haliç tabii ki geçecekti. Haliç olmadan olmaz ama oradan buna bağlayacağını beklemiyordum yazarımızın ve o niyetle bakabilmek işte, her şeyin ardındaki o hikmeti görebilmek.
Daha önce hiç Haliç’e bakarken mesela içinizdeki gemileri suya düşürmeyi — düşürmek de değil, orada doğru kelime suya indirmeyi — düşündünüz mü? Düşünce dünyası çok çok acayip bir şey. Herkes aynı şeye bakıyor ama herkes farklı bir şey görüyor. Herkesin gördüğü o mavi tonu da farklı ve bütün görebildiklerinizi, size hissettirdiklerini aslında belirleyen de o ana kadar, o yaşa kadar yaşadıklarınız, okuduklarınız, gördükleriniz.
Ne kadar derin bir hayat yaşamak istiyorsanız o kadar tecrübe ve yaşanmışlık biriktirmek gerekiyor. O kadar okumak, o kadar yazmak, o kadar konuşmak gerekiyor belki de. Dolayısıyla okumak lazım diyeyim. En azından kendi yapabildiğim, yapmaya çalıştığım, şu an tutunduğum şey olarak onu size tavsiye edebilirim ve okumaya devam edebilirim.
“Bir gemi geçiyor.
Gözlerimle takip ediyorum.
Ardında köpüklü bir iz bırakıyor.
Bazı insanlar da öyle…
Geçer, ama ardından sessiz bir dalga bırakır.”(s.51)
Burası da çok güzeldi. Herkes öyle basitçe geçip gitmez yani. Bazıları iz bırakır, bazıları köpüklü bir iz bırakır. Bir gemi gibi yavaş yavaş geçerken; o ağır yük gemileri, uçak gemileri falan vardır mesela, 2 saat dönemezler böyle. Yönünü çevirmesi çok uzun sürer. Ama o da bir kere döndü mü… Bazı insanlar da öyledir. Çok kolay böyle sizden vazgeçmez, uğraşır yani hayatınızdan çıkmamak için elinden geleni yapar. Ama bir çıktı mı da bir daha onu geri getiremezsiniz, geri döndüremezsiniz. İşte o insanların sabrını çok zorlamamak lazım.
Ama kimisi çok rahat, işte o da bak içindeki boşlukla alakalı olabilir. Böyle hemen vazgeçer her şeyden, anında siler yani. Hop bir bakarsın başka yöne dönmüş, tamamen zıt bir yöne, 180 derece dönmüş yani. Yoksa ona bir bakarsın ama çıkar bir şey denk gelir, hemen tekrar geri gelmiş. Gemilere de dikkat etmek lazım.
“Gözlerim dışarıda, içimse içeride dolaşıyordu. Ve o an, bir ses işittim yan koltuktan.
Yaşlı, ama diri bir ses.
‘Sirkeci’den kalkardı eskiden trenler…
Ama asıl kalkış, insanın kalbinde olur evladım,’ dedi.
Başımı çevirdim.
Omuzlarında zamanın yükünü taşıyan, elleri demir ray gibi sert ama bakışları çocuk gibi nazik bir adam… Üzerinde gri bir tren memuru ceketi.
Yıllardır taşınmış, terletilmiş.
Yanında paslanmış bir düdük asılı.
Yüzü çizgi doluydu ama o çizgilerde tarihin kendi imzası vardı.
Ben onunla konuşmak istemedim önce.
Saygımdan.
Çünkü bazı insanlar anlatılmayı değil, sadece dinlenmeyi hak eder.
Ama o sustuğumu fark etti. Dönüp gözlerime baktı.”(s.63)
Bundan sonraki alıntı da sanki bunun devamı gibi olmuş ama arada tabii başka sayfalar da var, şu an fark ettim, bunu bilerek mi yaptım hatırlamıyorum ama. Evet, trende karşımıza çıkan bu yaşlı amca da oldukça bilgin bir karakterdi.
Yüzdeki çizgilere insanlar çok tahammül edemiyor ama yani bunu hep botokslarla, bir şeylerle kapatmaya çalışıyorlar. Aslında onlar o yaşanmışlık, tecrübe, o alındaki çizgi, özellikle beyaz saçlar; bilmiyorum, bana bunlar hep böyle güzel gelen şeyler. Nedense insanlar bunları hep örtmek, kapatmak, boyamak, gizlemek istiyor.
“Bazı insanların anlatılmayı değil sadece dinlenmeyi hak etmesi” — bu da tabii güzel bir durumdan bahsetmiş belki yazar ama biraz kötü de tınlıyor: “insanlar sadece dinlenmeyi hak ediyor” falan gibi. Ters bir bakış açısıyla bakarsan öyle hak eder. Ama herkesle de öyle konuşamazsın.
Mesela o da eski bir görgü kuralıdır — şu an “eski” diyorum, günümüzde çok kalmadı böyle şeyler. Önce büyükler sorar mesela, “nasılsın, iyi misin?” diye halini hatırını — sen o sormadan soramazsın. Bunun işte o kırıntıları falan devam ediyor bende, daha alışkanlıktan yani, çok metanetli bildiğimizden de değil. Böyle beklersin ki o sorsun önce, o sorunca sen söylersin, o sormazsa söylemezsin. Demek ki konuşmak istemiyor gibi düşünürsün. Ama artık böyle çok bunlara dikkat edilmediği için herkes herkese her şeyi sorabiliyor.
Dinlemek zaten apayrı bir meziyet ve o da kalmadı gibi bir şey. Ben de işte yazarımızla bakış açımda konuşurken fark ettim: dinlemek de ayrı bir sabır gerektirir. Çünkü dinlerken ne alacağımızın farkında değiliz. Halen bazen dinlerken bile o dinleme kılığında ne söyleyeceğimizi düşünüyoruz. O yüzden çok heybeyi de dolduramıyoruz yani, bize bir şey kalmıyor.
“— ‘İstanbul…’ dedi, gözlerini kısıp uzaktaki Galata’ya bakarak.
‘İstanbul, içinde birini taşıyamayanın kalabalığa sığındığı yerdir evladım.
Burada herkes birini unutuyormuş gibi yapar.
Ama herkes aslında o birini her sabah tekrar hatırlamak için uyanır.’
Başımı önüme eğdim.
Çünkü bu cümle, bana içimi gösterdi.
Benim de unuttuğumu sandığım biri vardı.
Ama her sabah onu hatırlayabilmek için bu şehre tutunmuştum belki de.”(s.66)
Evet, yine geldik: unutmak istediğimiz ya da unuttuğumuzu sandığımız ya da hiç unutamadığımız insanlara, unutuyormuş gibi yaptığımız. İstanbul’da birini unutmak gerçekten daha mı kolay? Kesinlikle öyle. O kadar çok kalabalık, o kadar çok insan var ki; bu arada unutamamak da, unutulamamak da bir lüks.
O hengameye girince şehrin hoy huyunda (kahkaha) hiçbir şey kalmıyor size ve o kalabalıkta sıradan insanlar gibi oluyorsunuz. Siz de o sıraya giriyorsunuz. Sıra yavaş yavaş size geliyor ama hep yandaki sıra daha hızlı ilerliyor. Ve bazen “tek akıllı ben” diye hemen oraya geçeyim diyorsunuz, trafikte şerit değiştirir gibi. Bu sefer de orası akmıyor. Hep sizin olduğunuz şerit akmıyor. Çünkü siz dünyadaki en önemli insansınız, her şey sizin için hayatta, dünya sizden ibaret, sizin etrafınızda dönüyor. Sadece siz varsınız, sadece sizin dertleriniz. Çünkü sadece onu görebiliyoruz, onu anlayabiliyoruz. İçimizde o var. O kadar çok bu dünya dertleriyle dolup taşıyoruz ki başka hiç kimsenin derdini göremiyoruz. Göremeyince ona derman da olamıyoruz.
“Ayakkabım yok diye üzülüyordum, ta ki ayakları olmayan birini görene kadar” diye bir anekdot vardı — bir şiir miydi yoksa, öyle bir şey duymuştum geçenlerde, o da beni çok etkilemişti — ama aynen o haldeyiz. Yani hep kendini bilmek, kendini anlamak, hissetmek önemli, belki de işin başı, olayın başı. Ama bu kadar ben merkezli olmak da… zaten orada istenilen nihai amaç da o değil tabii ama biraz fazla ben merkezli gibi hissediyorum herkesi.
Özellikle İstanbul’da herkes “kendi derdinde, kendi halinde” gibi zannedebilirsiniz ama herkes de ayrı bir birey, herkes de ayrı bir cumhuriyet gibi bir şey. Yani burada kesinlikle kimse burnundan kıl aldırmıyor, kendine laf söyletmiyor. En ufak bir yanlışlıkla işte çarpsanız, omuz atsanız dönüp vurabilirler sizi. Herkesin silahları, bıçakları, bir şeyleri de var. Kimseye laf söylemeye gelmiyor. Biraz da tehlikeli yani İstanbul, onun uyarısını da yapalım. Öyle burada yaşamak kolay değil.
Hatta işte şu Dünya Kupası anlatılırken bir spiker mi yorumcu bir şey diyordu: şu anda işte Paris’te, New York’ta, Londra’da dahil büyük ülkelerin büyük şehirlerinde, metropollerinde yaşayanlar hep artık azınlık ve turistlermiş. Çünkü çok pahalıymış artık. Yavaş yavaş İstanbul’da da öyle olacak. Gerçek İstanbullular İstanbul’dan uzaklaşacak çünkü o hayat pahalılığına dayanamayacaklar. Şehir merkezinde sadece çalışan, belki o beyaz yaka, mecburen kendini döndürmek zorunda kalan ve yabancılar, turistler olacak yani. Çünkü bu kiralar, hayat pahalılığı normal değil ve çok sevdiğimiz o İstanbul’dan belki de uzakta kalmak, uzakta durmak zorunda olacağız ve bu bir tercihe de dönebilir yavaş yavaş. Kimse de belki istemeyecek.
Zaten İstanbul’u en güzel gezenler hep İstanbul dışından gelenler olur. İstanbul’da yıllarca yaşayıp adalara gitmeyen ya da işte bu kitapta da geçen o güzel semtleri görmeyen, gezemeyen milyonlarca insan var, ne yazık ki. Değil mi? Ne kadar katılıyorsunuz o spor yorumcusuna bilmiyorum ama böyleymiş yani; İngiltere’de, Fransa’da durum.
Bakalım kupayı da kim alacak. Şu an tam yarı final dönemindeyiz ve değişik de bir ağaç oldu Dünya Kupası’nda. Bir tarafta hak edenlerin — gerçek hak edenlerin — erken final oldu yani orada; öbür tarafta da iteklenerek gelen, yani Norveç’i attığı şaibeli golle eleyen İngiltere, Mısır’ı ve diğer rakiplerini hakemlerle ittire ittire getirilen Messi’nin Arjantin’i varken, diğer tarafta da turnuvanın en iyi iki takımı. Yani çok büyük bir ihtimalle o ikisinden biri alacak diye düşünüyorum ben de kupayı. Ama belli de olmaz, göreceğiz bakalım — gerçekten bu Dünya Kupası Messi alabilsin diye ayarlanmış bir şey mi?
İstanbul konusu buralara nasıl geldi? İstanbul bir dönem zaten kültür başkenti gibi bir şeydi dünyanın. Sürekli böyle İstanbul baskılıydı bütün markalar, hâlâ da yapıyorlar, hâlâ da devam ediyor tabii, o akış kolay kolay bitecek bir şey değil.
Bu arada merak ettiğim bir şey var: siz ilk İstanbul deyince yani neresi geliyor aklınıza? Nereyi geziyorsunuz? Nereye gitmek istiyorsunuz? Benim gibi mi aynı, Ayasofya civarı mı? Bunu da sorarım ben insanlara. Bazen her zaman öyle olmuyor ama genelde de öyle oluyor. Yani oradan doğru böyle Eminönü’ne de geçersin, balık ekmek, Galata Kulesi’nden devam edersin gibi bir şey geliyor bana. “İlk İstanbul’a geleceksin, bir günün var” deseler, bunu yapardım muhtemelen.
“Onları izlerken fark ettim:
Bu vagon sadece bir ulaşım aracı değil.
Bu vagon, İstanbul’un kolektif ruhuydu.
Sınıfı, cinsiyeti, yaşı olmayan, ama semti olan bir kalabalık.
Çünkü İstanbul’da kim olduğunu değil, nereden geldiğini anlatırsın önce.”(s.71)
Son cümlede çok derin bir tespit olmuş. “İstanbulluyum” demeyi çünkü çok kabul de etmez birçok insan. Ben de doğma büyüme İstanbul’da olsam yani lise dönemlerine kadar falan direnmiştim buna. Çünkü yok, “İstanbulluyum” desem kabul etmiyorlar ki İstanbul’da değilim. Yani bir nesil İstanbul’da doğup İstanbullu olamazsınız, öyle kolay değil. Ve o küçüğünden utanmamak da lazım, nereli olduğun. Ama yani her şey buna da indirgenmemeli.
Barış Manço’yu çok sevdiğim şarkı sözü yani, “hemşehrim, memleket nere” olmamalı ama yine işte o Amerika’daki Çin mahallesi bilmem, değişik değişik bunun gibi şeyler İstanbul’da da var. Bir ufak yerleşmeye başlayınca fark edeceksiniz zaten, Karadeniz mahalleleri var, çeşitli belli başlı insanlar yine birbirini buluyorlar. Yani dayanışma ruhunun özellikle çok olduğu yerlerde insanlar… burada kötü bir şey mi bilmiyorum, yani aslında bağları güçlendirip koruyacaksın, güzel bir şey de olabilir.
Çok çok uzun, çok derin, herkesin farklı alıntılar yapacağı değişik bir kitap, Vagon Vagon İstanbul. O yüzden ben de bazı farklı kitap podcastlerinde özellikle okuduğum kitaplara denk gelirsem acaba hangi alıntıları almışlar, hangilerinden bahsetmişler diye bakıyorum, hatırlamaya çalışıyorum o söylediğim yerleri. Bazen hiç hatırlayamıyorum tabii ama bazen de “aa evet, burayı ben de altını çizmiştim” demiyorum ama “ben de bir not almıştım” diyorum.
Ben kitaplarımı yıllardır altını çizmiyorum. Bunu yazarımızla da konuşmuştuk, o da böyle çok her yerini çizermiş, birçok insan gibi normal olan yani. Belki de ben çok kıyamıyorum kitaplara. Bir de bu kütüphaneden ödünç alma huyum başladı, başlayalı: kendi kitaplarıma da öyle, sanki bir kütüphane malıymış gibi davranmaya başladım. Artık kitapları da çok fazla istiflemeyeceğim, biriktirmeyeceğim, insanlara hediye edeceğim düşüncesinde de olduğum için daha kolay oluyor o zaman, üzerinde bir çizik, bir şey olmayınca.
Çünkü en ufak bir çizikle bile o kitabı artık kişiselleştirmiş oluyorsunuz. Şehir de işte bazen sizin üzerinizde çizik bırakabiliyor, bir iz bırakabiliyor. Bu kitapta da geçtiği gibi. İşte o zaman insan açılmaya da korkabiliyor, kendinizi açmaya; o yaralar görünür, hissedilir diye korkabiliyorsunuz.
Belki kendimizi de öyle korumak lazım bundan. Tabii o da ne kadar başarabiliriz, ne kadar elden gelir bilmiyorum ama aslında daha da önemlisi belki de diğerlerine yer açamamak, sadece kendimizi korumaya odaklı olmamamız lazım. Kimseye zarar vermemeli, kimseyi incitmemeliyiz. Ve o kimsenin içine İstanbul’da giriyor; İstanbul’da konağı gözetmeliyiz. Bu şehir hepimizin çünkü kıymetini bilmeliyiz, temiz tutmalıyız.
Yine çok sevdiğim bir Cenk Erdem atasözünden dem vuracak olursam ki yeri geldi diye düşünüyorum:
“Herkes Eminönü’nü temiz tutarsa, Eminönü tertemiz olur.”
Diyerek son verelim. Yine çok teşekkür ediyorum, vakit ayırıp geldiğiniz için. Haftaya başka bir kitapla görüşmek dileğiyle. Hoşça kalın.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder