Kappa, Yaşam Hakkı, Karmaşık Zihinler ve Kitap Okurken Sıkılmak
Ryunosuke Akutagawa’yı okumayalı uzun zaman olmuştu ve ondan böyle bir kitap hiç beklemiyordum. Okurken biraz şaşırdım, değişik geldi. Bir bilim kurgu sayılır mı bilmiyorum, bir hayal ürünü diyebilirim.

Tokyo Manga Yayınları’nın Eylül 2024 tarihli 3. baskısından okudum ben bu kitabı. Çeviren Yaren Yaman olmuş. Az alıntım var aslında ama bazıları biraz uzun. Biraz H.G. Wells’e benziyor ya da Jules Verne okuyormuşum gibi geldi ama güzel bir kitap. Kısa ve karamsar değildi yani. En azından Akutagawa’dan böyle hikayeler beklemiyordum; daha karamsar, vahşet dolu bir şey bekliyordum açıkçası. O yüzden böyle şirin, tatlı bile diyebilirim ama aslında satır aralarında yine o karamsarlığı görebilirsiniz. Hikaye zaten şöyle bir açılışla başlıyor:
“Bu hikâye, akıl hastanesindeki yirmi üç numaralı hastanın herkese anlattığı bir uydurmacadır. Hasta, otuzlarını çoktan aşmış olsa da ilk bakışta oldukça genç görünen bir deliydi. Yaşamının ortasına kadarki tecrübeleri… Ah, hayır şimdi bundan bahsetmesem de olur. Bu adam, dizlerinin üzerine çöküp öylece durarak, arada bir pencereden dışarı bakıp (Demir parmaklıklarla baştan aşağıya sarmalanmış pencerenin önünde üzerinde sararmış tek bir yaprak bile olmayan bir meşe ağacı vardı. Yağmurun habercisi bulutlu bir gökyüzü hâkimdi.) bana ve Dr. S.’ye yine palavralar sıkıyordu. Belki de onu anlamamamız için bilinçli bir şekilde yüzünü şekilden şekle sokuyor ve garip hareketler yapıyordu. Mesela “Şaşırtıcı!” derken yüzünü başka yöne çeviriyordu.”(s.9)
Anlatılanlara inanmayın diyor yani bir yandan, bunlar tamamen hayal ürünü diye. Sonradan baktım; Kappa, Japon mitolojisinde yer alan efsanevi bir canlı. Hayvan demek de tam doğru gelmiyor ama hayvan gibi bir şey, ne var ki insanlardan daha gelişmiş olarak anlatılıyor. Su samurlarıyla savaş halindeler, kavga halindeler. Ayrı bir dünyada yaşıyorlar.
Karakterimiz o dünyaya kısa bir süreliğine, yanlışlıkla, nasıl gittiğini tam bilmeden gidiyor. Akıl hastanesinde olan bu karakter bir süre sonra çıkmak istiyor ve oradaki bilgin Kappalardan biri ona yol gösterip insanların arasına dönmesini sağlıyor. Döndüğünde artık insanlar ona tuhaf gelmeye başlıyor, uyum sağlayamıyor ve girişten de anladığımıza göre akıl hastanesine kadar düşüyor.
Kappaların beni en çok etkileyen değişik huylarından biri şu: doğup doğmayacaklarına çocukların, daha doğrusu bebeklerin, kendilerinin karar vermesi. Anne karnında konuşmayı falan öğreniyorlar. Şöyle bir sahne geçiyor kitapta; tam olarak nasıl anlatabileceğimden emin değilim, o yüzden biraz uzun tuttum:
“…ayrıntısını tam olarak hatırlayamasam da aklımda kaldığı kadarıyla şöyle demişti:
“Bu konuya sadece aile açısından bakmak ironik ve fazla bencilce bir yaklaşım.”
Aksine, bir insan gözüyle bakıldığında, doğum konusu hiç de gülünecek bir konu değildi. Bu konuşmadan kısa bir süre sonra Bag’in eşinin doğumunu görmek için ufak evlerini ziyaret ettim. Kappalar da biz insanlar gibi doktor ve ebe müdahalesiyle doğum yapıyorlardı. Fakat, bir farklılık vardı: Doğum gerçekleşeceği zaman, sanki bebekle telefonda konuşur gibi annenin cinsel organına gagasını dayayarak yüksek bir sesle şöyle diyorlardı:
“Bu dünyaya gelmek istiyor musun? İyice düşündükten sonra bana cevap vermeni istiyorum.”
Bu yüzden Bag da diz çökerek bebeğine bu soruyu tekrar tekrar yöneltti. Daha sonra masanın üzerinde duran dezenfektan bir sıvı ile gargara yaptı. Bir müddet sonra eşinin karnındaki bebek biraz tedirgin bir ses tonuyla cevap verdi:
“Ben dünyaya gelmek istemiyorum. Hem babamın genlerinde akıl hastalığı var hem de dünyada bir kappa olarak var olmak çok kötü bir şey!”(s.22)
Bu sahneden sonra kürtaja benzer bir şey var; hayata gelmeden bebeği öldürmek gibi bir şey oluyor. Nasıl bir kafa? Çok değişik ve yazar kitabın daha başlarında bu sözlerle şok ediyor, onların dünya anlayışını, dünya görüşünü ortaya koyuyor.
Hindistan’da mı olmuştu, emsal bir dava teşkil edecek diye… Hatta bir podcast’te mi yoksa YouTube’da bir videoda mı duymuştum, şu an tam hatırlayamıyorum ama Hindistan’da sanırım böyle bir dava yaşanmış ve kişi kazanmış. Kısaca şöyle demiş: “Çok fazla kardeşim var, ailenin durumu da çok kötü. Buna rağmen beni dünyaya getirdiler. Kendilerini daha idame ettirebilecek maddi güçleri yokken neden beni doğurdular?” diye bir dava açmış.
Çocukları bakılacak bir şey olarak görmek meselesi… Hastalık durumları zaten ayrı. Daha yeni Mucize’yi okuduk; şimdi o çocuk doğmasa mıydı, hasta olacaktı diye onun yaşamaya hakkı yok mu? Yaşam hakkı böyle verilen, alınan bir şey mi? Öteki açıdan da aynı şekilde bakılabilir. Bunlar hep tartışmalı, beyin yakan ve her biri belki de kendine has, her biri ayrı bir vaka. Çünkü bunlar hakkında genel bir şey söylemek çok zor. Ayrı dünyalar ve dışarıdan bence çok konuşmamak lazım bu tür şeyleri. Şu an bütün modum değişti ya. Ben buraları unutmuşum biraz, bu kadar şey hatırlamıyordum.
Neyse, bir de bu Kappalarda filozof olanlar var mesela. “Budala’dan Seçmeler” var, onu da Mak yazmış. Onun güzel alıntıları vardı, birkaç tane almışım:
“Bunlar, Filozof Mag’ın yazdığı ‘Budaladan Seçmeler’ kitabından alıntılardır:
‘Bir aptal, her zaman kendisi dışındakilerin aptal olduğuna inanır.’”(s.57)
Bunu okuyunca biraz gülmüştüm. Bazen bana da çevremdeki insanlar göz göre göre salakça şeyler yaptıkları için biraz böyle geliyor; sonra uyanıyorum hemen. Aslında onlar benden daha da akıllı, salığa yatıyorlar tamamen, anlamazlıktan geliyorlar işlerine gelmediği için.
Benzer bir şeyi lisede de yaşamıştım. Bizim sınıfın çok çalışkan bir çocuğu vardı, lise sonuna kadar hatta en arkada oturup üst sınıfın matematik derslerini çözerdi. Son sene gitmişti özel bir koleje, ortalamasını yükseltmek için; Galatasaray’ı mı ne kazanmıştı, orada derslerini Fransızca falan alıyordu hatta, sonradan duymuştuk. Neyse, onun bazen çok basit matematikte hepimizin anladığı şeyleri anlamayıp hocaya sorduğuna denk gelirdik. “Nasıl yani, bunu anlamıyorsun? Sen üst sınıfın derslerini çözen süper zeka bir çocuksun” gibisinden bakardık. Meğer çok daha fazlasını anlamış da onun bir üst versiyonunu düşünmüş; “öyle olursa ne olur?” gibisinden bir soru soruyordu aslında. O zaman kendimi biraz salak gibi hissetmiştim.
Bazı insanlar çok karmaşık düşünmeye odaklı olabiliyor. Basit şeyler kesmiyor onları, her şeyin bir üst versiyonunu düşünüp iyice kafalarını karıştırıyorlar. Ama bazen bence her şey de o kadar karmaşık değil; biraz daha basit bakmak gerekebilir. Yine bu kitaptan bir başka alıntı:
“‘En çok imrendiğimiz şeyler, henüz elde edemediklerimizdir.”(s.58)
Bu da bir özdeyiş olabilecek kıvamda. Bazı şeyleri elde edince sanki büyüsü bozuluyor; ya da uzaktan, sahip olmayınca onun dezavantajlarını bilmediğimiz için hep iyi yönlerini gördüğümüzden biraz daha abartılı görüyoruz. Komşunun çimeni daha yeşil görünüyor. Ve son alıntıma geliyorum o kitaptan:
“‘Ya mutluluğa acı, huzura ise sıkıntı eşlik ediyorsa?’”(s.58)
Mutluluk ve acı üzerine burada çok konuşmayacağım. Ben daha çok diğer kısma takıldım: Huzur ve sıkıntı ne kadar birbirine benziyor? Hiç böyle düşünmemiştim daha önce. Huzuru arıyoruz belki ama sonradan hemen sıkılıyoruz. Ben tatillerde çok yaşarım bunu. İşten sıkılırsın, yorulursun, bunalırsın; bir kafa dinlemek istersin ama kafayı ne kadar dinleyebiliyorsun? İki gün, üç gün… Dördüncü gün tekrar sıkılabiliyorsun. Çok ilginç bir şey bu. İşkolik mi olduk hepimiz, ne olduk bilmiyorum ama şimdi düşününce fark ediyorum. Böyle bir bağlantı da olabilir; acı çekip başardığımız şeylerden sonra mutlu oluyoruz. Aslında bunlar hep birbiriyle bağlantılı, orantılı şeyler. Doğru orantı mı var arada, ters orantı mı var? Şu an emin değilim ama var bir şeyler mutlaka.
Ama işte bu kitap böyle ilerlerken bir yerde de sıkılmıştım. Biraz zor bitirdim bu kitabı; bir an önce bitirip kayıt not alayım diye düşündüm. Sonra şöyle de bir yere denk geldim:
“Açıklamalardan şimdiden sıkılmıştım. Yaşlı adamın konuşurken kullandığı eski kelimeler ve mecazlar içimi bunaltmıştı. Elbette, durumu çaktırmamak için hevesle dinliyormuş gibi davranıyor, arada bir tapınağın orasına burasına bakınıyordum.”(s.75)
Artık o da sıkılıyor yani Kappalardan. Zaten kitabın son bölümlerine geliyoruz artık. Ben de aynı şekilde kitaptan sıkılmaya başlamıştım. Çok olur o bana kitap okurken. Bazı yerlerde hayattan koparım tamamen; telefon çalsa duymam, kaptırırım kendimi. Ama bazı yerlerde de hep aklıma başka düşünceler gelir, kitaptan koparım. Etrafa bakınırım falan, gören olursa çaktırmadan kitaba dönerim, kitap okuyormuşçasına. Bunu hatırladım. Ve sanki dedim, yazar da okuyucuların sıkıldığını, sıkılabileceğini hissetmiş de böyle bir şey yazmış.
Daha ilk alıntıdan anladığımız üzere, Kappa diyarından çıkıyor yazarımız ve normal insanlar arasına döndüğünde bir süre uyum sağlayamıyor. Anlıyoruz ki bu uyumsuzluk daha da sürecek. Sonradan akıl hastanesine düşüyor; ya da en başından beri hep orada, bu anlattıkları da uydurduğu bir hikaye. Hepsi bir rüyaymış gibi bir şey. Akutagawa’ya bakın! Neler denemiş. Sevdim ben o yüzden. Biraz bilim kurgu tarzında, yine aslında o karamsarlığını içine koymuş, eklemiş; bir tutam da olsa böyle bir kitaptı Kappa. Vakit ayırıp buralara kadar geldiğiniz için çok teşekkür ederim. Haftaya yeni bir kitapla görüşmek dileğiyle.


