26 Şubat 2026 Perşembe

Kappa

 

Kappa, Yaşam Hakkı, Karmaşık Zihinler ve Kitap Okurken Sıkılmak

Ryunosuke Akutagawa’yı okumayalı uzun zaman olmuştu ve ondan böyle bir kitap hiç beklemiyordum. Okurken biraz şaşırdım, değişik geldi. Bir bilim kurgu sayılır mı bilmiyorum, bir hayal ürünü diyebilirim.

Press enter or click to view image in full size

Tokyo Manga Yayınları’nın Eylül 2024 tarihli 3. baskısından okudum ben bu kitabı. Çeviren Yaren Yaman olmuş. Az alıntım var aslında ama bazıları biraz uzun. Biraz H.G. Wells’e benziyor ya da Jules Verne okuyormuşum gibi geldi ama güzel bir kitap. Kısa ve karamsar değildi yani. En azından Akutagawa’dan böyle hikayeler beklemiyordum; daha karamsar, vahşet dolu bir şey bekliyordum açıkçası. O yüzden böyle şirin, tatlı bile diyebilirim ama aslında satır aralarında yine o karamsarlığı görebilirsiniz. Hikaye zaten şöyle bir açılışla başlıyor:

“Bu hikâye, akıl hastanesindeki yirmi üç numaralı hastanın herkese anlattığı bir uydurmacadır. Hasta, otuzlarını çoktan aşmış olsa da ilk bakışta oldukça genç görünen bir deliydi. Yaşamının ortasına kadarki tecrübeleri… Ah, hayır şimdi bundan bahsetmesem de olur. Bu adam, dizlerinin üzerine çöküp öylece durarak, arada bir pencereden dışarı bakıp (Demir parmaklıklarla baştan aşağıya sarmalanmış pencerenin önünde üzerinde sararmış tek bir yaprak bile olmayan bir meşe ağacı vardı. Yağmurun habercisi bulutlu bir gökyüzü hâkimdi.) bana ve Dr. S.’ye yine palavralar sıkıyordu. Belki de onu anlamamamız için bilinçli bir şekilde yüzünü şekilden şekle sokuyor ve garip hareketler yapıyordu. Mesela “Şaşırtıcı!” derken yüzünü başka yöne çeviriyordu.”(s.9)

Anlatılanlara inanmayın diyor yani bir yandan, bunlar tamamen hayal ürünü diye. Sonradan baktım; Kappa, Japon mitolojisinde yer alan efsanevi bir canlı. Hayvan demek de tam doğru gelmiyor ama hayvan gibi bir şey, ne var ki insanlardan daha gelişmiş olarak anlatılıyor. Su samurlarıyla savaş halindeler, kavga halindeler. Ayrı bir dünyada yaşıyorlar.

Karakterimiz o dünyaya kısa bir süreliğine, yanlışlıkla, nasıl gittiğini tam bilmeden gidiyor. Akıl hastanesinde olan bu karakter bir süre sonra çıkmak istiyor ve oradaki bilgin Kappalardan biri ona yol gösterip insanların arasına dönmesini sağlıyor. Döndüğünde artık insanlar ona tuhaf gelmeye başlıyor, uyum sağlayamıyor ve girişten de anladığımıza göre akıl hastanesine kadar düşüyor.

Kappaların beni en çok etkileyen değişik huylarından biri şu: doğup doğmayacaklarına çocukların, daha doğrusu bebeklerin, kendilerinin karar vermesi. Anne karnında konuşmayı falan öğreniyorlar. Şöyle bir sahne geçiyor kitapta; tam olarak nasıl anlatabileceğimden emin değilim, o yüzden biraz uzun tuttum:

“…ayrıntısını tam olarak hatırlayamasam da aklımda kaldığı kadarıyla şöyle demişti:
“Bu konuya sadece aile açısından bakmak ironik ve fazla bencilce bir yaklaşım.”
Aksine, bir insan gözüyle bakıldığında, doğum konusu hiç de gülünecek bir konu değildi. Bu konuşmadan kısa bir süre sonra Bag’in eşinin doğumunu görmek için ufak evlerini ziyaret ettim. Kappalar da biz insanlar gibi doktor ve ebe müdahalesiyle doğum yapıyorlardı. Fakat, bir farklılık vardı: Doğum gerçekleşeceği zaman, sanki bebekle telefonda konuşur gibi annenin cinsel organına gagasını dayayarak yüksek bir sesle şöyle diyorlardı:
“Bu dünyaya gelmek istiyor musun? İyice düşündükten sonra bana cevap vermeni istiyorum.”
Bu yüzden Bag da diz çökerek bebeğine bu soruyu tekrar tekrar yöneltti. Daha sonra masanın üzerinde duran dezenfektan bir sıvı ile gargara yaptı. Bir müddet sonra eşinin karnındaki bebek biraz tedirgin bir ses tonuyla cevap verdi:
“Ben dünyaya gelmek istemiyorum. Hem babamın genlerinde akıl hastalığı var hem de dünyada bir kappa olarak var olmak çok kötü bir şey!”(s.22)

Bu sahneden sonra kürtaja benzer bir şey var; hayata gelmeden bebeği öldürmek gibi bir şey oluyor. Nasıl bir kafa? Çok değişik ve yazar kitabın daha başlarında bu sözlerle şok ediyor, onların dünya anlayışını, dünya görüşünü ortaya koyuyor.

Hindistan’da mı olmuştu, emsal bir dava teşkil edecek diye… Hatta bir podcast’te mi yoksa YouTube’da bir videoda mı duymuştum, şu an tam hatırlayamıyorum ama Hindistan’da sanırım böyle bir dava yaşanmış ve kişi kazanmış. Kısaca şöyle demiş: “Çok fazla kardeşim var, ailenin durumu da çok kötü. Buna rağmen beni dünyaya getirdiler. Kendilerini daha idame ettirebilecek maddi güçleri yokken neden beni doğurdular?” diye bir dava açmış.

Çocukları bakılacak bir şey olarak görmek meselesi… Hastalık durumları zaten ayrı. Daha yeni Mucize’yi okuduk; şimdi o çocuk doğmasa mıydı, hasta olacaktı diye onun yaşamaya hakkı yok mu? Yaşam hakkı böyle verilen, alınan bir şey mi? Öteki açıdan da aynı şekilde bakılabilir. Bunlar hep tartışmalı, beyin yakan ve her biri belki de kendine has, her biri ayrı bir vaka. Çünkü bunlar hakkında genel bir şey söylemek çok zor. Ayrı dünyalar ve dışarıdan bence çok konuşmamak lazım bu tür şeyleri. Şu an bütün modum değişti ya. Ben buraları unutmuşum biraz, bu kadar şey hatırlamıyordum.

Neyse, bir de bu Kappalarda filozof olanlar var mesela. “Budala’dan Seçmeler” var, onu da Mak yazmış. Onun güzel alıntıları vardı, birkaç tane almışım:

“Bunlar, Filozof Mag’ın yazdığı ‘Budaladan Seçmeler’ kitabından alıntılardır:
‘Bir aptal, her zaman kendisi dışındakilerin aptal olduğuna inanır.’”(s.57)

Bunu okuyunca biraz gülmüştüm. Bazen bana da çevremdeki insanlar göz göre göre salakça şeyler yaptıkları için biraz böyle geliyor; sonra uyanıyorum hemen. Aslında onlar benden daha da akıllı, salığa yatıyorlar tamamen, anlamazlıktan geliyorlar işlerine gelmediği için.

Benzer bir şeyi lisede de yaşamıştım. Bizim sınıfın çok çalışkan bir çocuğu vardı, lise sonuna kadar hatta en arkada oturup üst sınıfın matematik derslerini çözerdi. Son sene gitmişti özel bir koleje, ortalamasını yükseltmek için; Galatasaray’ı mı ne kazanmıştı, orada derslerini Fransızca falan alıyordu hatta, sonradan duymuştuk. Neyse, onun bazen çok basit matematikte hepimizin anladığı şeyleri anlamayıp hocaya sorduğuna denk gelirdik. “Nasıl yani, bunu anlamıyorsun? Sen üst sınıfın derslerini çözen süper zeka bir çocuksun” gibisinden bakardık. Meğer çok daha fazlasını anlamış da onun bir üst versiyonunu düşünmüş; “öyle olursa ne olur?” gibisinden bir soru soruyordu aslında. O zaman kendimi biraz salak gibi hissetmiştim.

Bazı insanlar çok karmaşık düşünmeye odaklı olabiliyor. Basit şeyler kesmiyor onları, her şeyin bir üst versiyonunu düşünüp iyice kafalarını karıştırıyorlar. Ama bazen bence her şey de o kadar karmaşık değil; biraz daha basit bakmak gerekebilir. Yine bu kitaptan bir başka alıntı:

“‘En çok imrendiğimiz şeyler, henüz elde edemediklerimizdir.”(s.58)

Bu da bir özdeyiş olabilecek kıvamda. Bazı şeyleri elde edince sanki büyüsü bozuluyor; ya da uzaktan, sahip olmayınca onun dezavantajlarını bilmediğimiz için hep iyi yönlerini gördüğümüzden biraz daha abartılı görüyoruz. Komşunun çimeni daha yeşil görünüyor. Ve son alıntıma geliyorum o kitaptan:

“‘Ya mutluluğa acı, huzura ise sıkıntı eşlik ediyorsa?’”(s.58)

Mutluluk ve acı üzerine burada çok konuşmayacağım. Ben daha çok diğer kısma takıldım: Huzur ve sıkıntı ne kadar birbirine benziyor? Hiç böyle düşünmemiştim daha önce. Huzuru arıyoruz belki ama sonradan hemen sıkılıyoruz. Ben tatillerde çok yaşarım bunu. İşten sıkılırsın, yorulursun, bunalırsın; bir kafa dinlemek istersin ama kafayı ne kadar dinleyebiliyorsun? İki gün, üç gün… Dördüncü gün tekrar sıkılabiliyorsun. Çok ilginç bir şey bu. İşkolik mi olduk hepimiz, ne olduk bilmiyorum ama şimdi düşününce fark ediyorum. Böyle bir bağlantı da olabilir; acı çekip başardığımız şeylerden sonra mutlu oluyoruz. Aslında bunlar hep birbiriyle bağlantılı, orantılı şeyler. Doğru orantı mı var arada, ters orantı mı var? Şu an emin değilim ama var bir şeyler mutlaka.

Ama işte bu kitap böyle ilerlerken bir yerde de sıkılmıştım. Biraz zor bitirdim bu kitabı; bir an önce bitirip kayıt not alayım diye düşündüm. Sonra şöyle de bir yere denk geldim:

“Açıklamalardan şimdiden sıkılmıştım. Yaşlı adamın konuşurken kullandığı eski kelimeler ve mecazlar içimi bunaltmıştı. Elbette, durumu çaktırmamak için hevesle dinliyormuş gibi davranıyor, arada bir tapınağın orasına burasına bakınıyordum.”(s.75)

Artık o da sıkılıyor yani Kappalardan. Zaten kitabın son bölümlerine geliyoruz artık. Ben de aynı şekilde kitaptan sıkılmaya başlamıştım. Çok olur o bana kitap okurken. Bazı yerlerde hayattan koparım tamamen; telefon çalsa duymam, kaptırırım kendimi. Ama bazı yerlerde de hep aklıma başka düşünceler gelir, kitaptan koparım. Etrafa bakınırım falan, gören olursa çaktırmadan kitaba dönerim, kitap okuyormuşçasına. Bunu hatırladım. Ve sanki dedim, yazar da okuyucuların sıkıldığını, sıkılabileceğini hissetmiş de böyle bir şey yazmış.

Daha ilk alıntıdan anladığımız üzere, Kappa diyarından çıkıyor yazarımız ve normal insanlar arasına döndüğünde bir süre uyum sağlayamıyor. Anlıyoruz ki bu uyumsuzluk daha da sürecek. Sonradan akıl hastanesine düşüyor; ya da en başından beri hep orada, bu anlattıkları da uydurduğu bir hikaye. Hepsi bir rüyaymış gibi bir şey. Akutagawa’ya bakın! Neler denemiş. Sevdim ben o yüzden. Biraz bilim kurgu tarzında, yine aslında o karamsarlığını içine koymuş, eklemiş; bir tutam da olsa böyle bir kitaptı Kappa. Vakit ayırıp buralara kadar geldiğiniz için çok teşekkür ederim. Haftaya yeni bir kitapla görüşmek dileğiyle.




19 Şubat 2026 Perşembe

Galaktik Demiryolu'nda Gece

Galaktik Demiryolu'nda Gece, Zamanaltı Podcast, The Good Place, Mourinho ve Kante'nin Yaşı

Kenji Miyazawa’nın yazdığı eserlerin bir çoğu animeye uyarlanmış. Bugün bu yazarla da ilk defa tanıştım galiba; şu an çok emin değilim, daha önce bir kitabını okuyup okumadığımı bilmiyorum. İsmi biraz tanıdık geldi ama “yazdığı eserlerin bir çoğu animeye uyarlanmış.” şeklinde girişte yazan özgeçmişinden not almışım sadece. Dolayısıyla okumadım zannediyorum.

O dönemde aslında bir blok da yapıyordum. 2025'in sonunda bıraktım galiba, devam edemedim. Hangi yazarlardan kaç tane kitap okudum belli oluyordu; hesapkitappodcast.blogspot.com gibi bir blogdu ama en azından bu işleri görüyordu. Bu kitabı da tabii ki Tokyo Manga yayınlarından, Mart 2025 tarihli üçüncü baskısından okudum.

Çok kısa olduğu için “hemen böyle bir gecede başlar bitiririm” diye umut ettim ve sabahında da kaydını alıyorum şu an. Japonca aslından çeviren Yahya Bulat olmuş.

Okurken korktum aslında, çünkü 74. sayfaya kadar ne alıntı yapabileceğim, ne konuşacağım, nasıl ne anlatacağım diye kitapla ilgili bir tereddüte düştüm. Alıntı yapmak istediğim bir yere rastlamadım ve kitap bitiyor; yani artık az kalıyor. Sonra şu cümleyi gördüm:

“Gerçekten, kendini iyi hissetmek için tam da gereğince iş yapmak gibisi yok.”(s.74)

Evet, şu aralar kendimi biraz da işe vermiş durumdayım, öyle “erkenden çıkayım, işte gezeyim, dolaşayım” gibi bir hevesim kalmadı. Şu an en azından on gün kadar böyle tempolu, yoğun çalışmanın; mesai yapmanın güzel hissettirdiği bir andayım aslında. Çünkü bir şeyleri düzeltiyorsunuz, bir şeyleri yoluna koyuyorsunuz. Ve bu sene, belki 2026'da o atılan temeller sayesinde daha iyi olacak diye düşünmek insana çok iyi hissettiriyor. İyi yapabildiğin bir işi bulup onun için çalışmak motive edici bir şey.

Kitaptaysa bundan sonrasında hemen böyle anlatılanlar hep peş peşe geliyor, sonra da zaten bitiyor. Burada küçük bir çocuk karakterimiz var: Giovanni isimli ve onun çok yakın bir arkadaşı. İsimler de bir tuhaf; hiç böyle… Ne Japonca gibi duruyor, ne de popüler Amerikan isimleri gibi. Neden böyle bir tercihte bulunmuş yazar, bilmiyorum. Ama zaten çocuk kitapları da yazıyormuş.

“Giovanni ne yapacağını bilemez bir hâlde tereddütle dururken Campanella, soğukkanlılıkla gri renkli küçük bir bilet uzattı. Giovanni, büyük bir telaşla ceketinin cebinde olabileceğini düşünerek elini ceketine soktu ve cebinde katlanmış, büyük bir kâğıt parçasına benzeyen bir şeyler olduğunu hissetti.”(s.78)

Evet, burada o trene bindiklerinde kondüktör gelip bilet sorgulaması yapıyor. “Sizin biletleriniz nerede?” diye soruyor. Arkadaşının ilginç bir şekilde bileti var; bunu o da beklemiyor. “Acaba benim de var mıdır?” diye cebine bir bakıyor ve o kağıdı buluyor.

Peki bu trene nasıl bindiler? Bu yolculuk nasıl başladı, nereye gidiyorlar? “Galaktik Demiryolu” ne? Tüm bunlar orada, o sıçrayışlar zaten aslında ipuçlarını veriyor yazar biraz; bir anime okuyormuş gibi de hissediyorsunuz. Yoksa anime seyrediyormuş gibi mi denir? Tabii, bilmiyorum. Şu an benim de kafam karıştı.

Ama Zamanaltı Podcasti dedi aklıma. Mert, öyle zamanda yolculuk yaptığında farklı dönemlere ışınlandığında ne ihtiyacı varsa o zaman makinesi onu da verebiliyordu. Çünkü onun makinesi aynı zamanda hikaye de anlatıyordu. Hikaye anlatan bir makine miydi? Çok kötü anlattım şu an Ama yakın dönemde bitirdiğim güzel bir podcastti. Bir radyo tiyatrosu gibi. Ve şunu da fark ettim: Bu aralar ne izlediğimi, ne seyrettiğimi çok anlatmıyorum. Belki bu vesileyle, madem kitabı o kadar beğenmedim ve çok fazla alıntım yok, anlatacak bir şeyim de yok dedim; bari bunları sizinle paylaşayım. Zaten seyrettiğim dizilerden de bahsedeceğim.

Ve unutmadan, bu bilet sorgulandığında bir kuş avcısı da var ve o karakter bu bileti görünce şöyle diyor:

“Tanrım, bu çok özel bir şey! Elinizdeki şey cennete gitmenize bile olanak sağlayacak bir bilet. Sadece cennete değil, istediğiniz her yere özgürce gitmenizi sağlayacak bir geçiş kartı. Buna sahipseniz, şüphesiz bir şekilde hayalî, kusurlu dördüncü boyuttaki bu Galaktik Demiryolu’nun benzeri olan her yere gidebilirsiniz. Sen çok özel birisin, öyle değil mi?”(s.80)

Özel biri” deyince de aklıma Mourinho geliyor; o da yani gerçekten futbolun ilginç bir karakteri. Şu an bile son dakikada kendi kalecisinin attığı golle ilk yirmi dörde girip Şampiyonlar Ligi’nde tur atladı. Mourinho yine Mourinho’luğunu yapıyor yani Benfica gibi bir takımla.

Ama şimdi bizim Tedesco’nun da Nagelsman’la falan aynı yerde okuyop o okulu birincilikle bitirmesi, Almanya’nın sayılı teknik direktörlük okullarından mezun olması, karakteri gerçekten ilginç, değişik bir adam; farklı farklı şeyler deneyimlemiş. Bunun sayesinde yani, neredeyse ilk defa uzun süre sonra Galatasaray’ı yenip, güzel bir finalle kupa kazandık. Yeni yönetimin başarılı olduğu durumlardan biriydi. Ki dün de zaten transferin son günüydü ve Kanté geldi.

Kanté dünya çapında bir futbolcu; hiç futbolu takip etmeyenler belki bilmeyebilir ama sadece yön değiştiren bir isim değil. Leicester nasıl şampiyon oldu? İnanılmaz bir hikâyeydi bu adam ve o şampiyonluğun en büyük mimarıydı aslında kendisi. Zaten sonra Chelsea’yle şampiyon olması, Şampiyonlar Ligi’nde de şampiyon yapması onun ne kadar önemli bir oyuncu olduğunun göstergesi. Tek başına orta sahada iki üç kişilik iş yapan, kompakt bir futbolcu.

Biraz tabii “yaşlı” diyorlar, benden genç halbuki! Ayıp yani; insan 34–35… Bu yaşlar artık o kadar yaşlı değil. Hele futbol için bakın, işte 40 yaşında teknik direktörümüz var. Evet, bu yaş işleri çok değişti. Ronaldo da mesela aynı yaşlarda hâlâ futbol oynuyor. Bu transferi de baltalayan isimlerden biriymiş, ilginç.

Ve bu bilet aynı zamanda Good Place’i hatırlattı. Evet, Good Place’i bitirdim; o da mesela çok düşündürücü bir dizi aslında. Komikti, güzeldi, duygusaldı da; her yerde işte insanların cennet algısı… Ne kadar yanlış, hatalı; dünyadaki herhangi bir yerle kıyaslıyoruz. Cennette her şeyin olacağı bilincinde değil diyeceğim ama tabii inançla alakalı bir şey.

Geçen İstanbul’u gezdik dediğimde, Kariye Camii’ne de gitmiştik. Orada hocamız çok güzel anlatmıştı. O çizimlerle, şeylerle Meryem Ana’nın doğuşundan Hz. İsa’nın doğumuna kadar her şeyi böyle çizmişler. Ama zaman zaman mesela kanatlarla çizmişler işte melekleri; hep insan gibi, kanatlarla, kimisi kadın şeklinde kimisi erkek şeklinde. Şeytanlar, ateşler, buzlar, karanlık bir şeyler… Sonra Demir Kilise’ye de gittik mesela; orada da bir yerde Hz. İsa mıydı, çok emin değilim, birisi böyle bir kılıç saplıyordu bir ejderhaya. Bu resimler, bilmiyorum, daha iyi anlatabilmek için mi yapıyorlar? Ama bir yandan inandırıcılığı da karıştırıyor bence; her şeyin böyle resme dökülmemesi lazım. Küçük çocuklar özellikle öyle düşünüyor, öyle zannediyor. Sakıncalı yani bence; ama tabii bu da inançlarla ilgili bir şey.

Kiliselerin de ayrıca kendilerine has, ayrı kokuları olduğunu, bir Rum kilisesiyle Ermeni kilisesinin birbirinden farklı koktuğunu; birine girip çıktığınızda öbür tarafın “Rum gibi kokuyorsun” falan deyip böyle birbirlerini aşağıladıklarını da anlattı hocamız. Değişik kafalar gerçekten.

Ayrıca şöyle bir deyiş de varmış: “İki tane yahudi yana gelse üç tane fikir çıkar ortaya” diye. Hazır yeri gelmişken bir fıkra da anlatayım: Issız bir adaya düşmüş bir Yahudi, tek başına kaldığında orada bile iki tane kilise inşa etmiş. Kurtarmaya geldiklerinde sormuşlar: “Bunlar ne?” diye. “Gittiğim kilise” demiş biri için. “Peki öbür tepedeki ne?” diye sorduklarında da “O da gitmediğim kilise” demiş. Tek başınayken bile dışlayacak, ötekileştirecek bir şeye ihtiyaç duyuyor insanlar. Yahudilerin gittiği de zaten kilise değildi, sinagog olması lazım yanlış bilmiyorsam ama konu o değil zaten, belli bir dini gruba ait bir özellik değil bunlar sonuçta.

Good Place de değişik bir diziydi dediğim gibi. Yakında en sevdiğim animeye başlayacağım, onun heyecanı var. Bir de şu an Brooklyn Nine-Nine’a başladım. Çok güzelmiş oradaki o komedi, mizah, karakterlerin tavırları gerçekten güldürüyor. Güzel, kaliteli bir dizi. Henüz başlarındayım; bitmesini istemediğim türden bir dizi.

Bunlardan da bahsetmişken artık bitireyim; kitap zaten bitiyor. Tabii ki bu yolculuklar Galaktik Demiryolu’nda geçen, gece küçük bir öğrencinin, öğretmeninden duyduğu bir dersten, arkadaşları tarafından ötekileştirildiği bir şeyden bahsediyordu; biraz bana yansıdı. Zaten karakterimiz de yalnız kalmış bir çocuk. O yüzden hayal gücü yüksek; çünkü hayal kurmak zorunda, başka yapabileceği çok fazla bir şey yok. Öyle düşününce aslında güzel bir kitap. Oradan oraya, oradan oraya gittim anlattım ama ileride hem kitabın sonunu tahmin etmenize neden oluyor hem de biraz havada kalan bu detaylar aslında önemliydi.

Murakami tarzına benziyor sanki. O yazmış olabilirdi; ama çok daha farklı olurdu kesin. Yine kadın karakter falan girip kaybolurdu. Neyse böylece bu kitapla ve yeni bir yazarla daha tanışmış oldum. Çok teşekkür ederim. Vakit ayırdığınız için; haftaya başka bir kitapta görüşmek dileğiyle, hoşça kalın.





12 Şubat 2026 Perşembe

Öğrenci Kız

Öğrenci Kız, Gözlük Takmamak İçin Nedenler ve Gezerken Kaşları Çatmanın Baş Ağrıtması Yüzünden Çatılan Kaşlar

Osamu Dazai’nin yazdığı Öğrenci Kız kitabını Japonca aslından çeviren Meliz Elendil olmuş ve çok güzel de bir önsöz yazmış. Spoiler içermiyor gibi hissettiğim için kitaba başlamadan iki sayfalık o kısa girişi okuyunca dayanamadım ve bir gece elimden hiç bırakamadan bitirdim bu 94 sayfalık kitabı. Benim okuduğum kitap Tokyo Manga yayınlarının Eylül 2025 tarihli 5. baskısıydı.

Press enter or click to view image in full size

Gayet yeni bir kitap. Çünkü ben bunu şeyden almıştım. Neden? TÜYAP’tan, Tokyo Manga Yayınları’nın standını görünce 12–13 tane falan kitap almıştım. Ben de ki eksikleri tamamladım. Bu da o kitaplardan okuduğum ilk oluyor. Umarım siz de beğenirsiniz.

“Yüzümün ortasındaki gözlüklerden nefret ettiğim kadar başka bir şeyden nefret etmiyorumdur. Fakat gözlük takmanın, kullanmayanların asla anlayamayacağı avantajları da var. Mesela gözlüklerimi çıkarıp uzağa bakmayı seviyorum. Her şey sislerin ardına çekiliyor, bir rüya, bir tür yaşam çarkı gibi mükemmel oluyorlar. Kirli ve çirkin detaylar yok. Yalnızca kocaman şeyleri, canlı ve güçlü renkler ile ışıkları görebiliyorum. Gözlüklerimi çıkarıp insanları izlemeyi de seviyorum, böyle bakınca herkesin yüzü daha nazik, daha güzel görünüyor. Sanki hep gülümsüyorlar.”(s.13,14)

Evet, ben bunu gerçek hayatta da kullanacağım diyeceğim. Filmi buradaki hayatımız yalan gibi olacak. Yine neyse, ben de gözlükleri pek sevmiyorum. Takarken kendim, özellikle yürüyemediğim için fazla takmamıştım gözlükleri. Me ve ben dedim. Yok, var aslında. Çok uzağa göremiyorum ve uzaklarda gözüm yok diyerek anlatırdım. Bu gözlük takmama sebebim ama belki de buydu. Yani şey, bu kitapta satırları okuyunca o, kulaklar biraz bulanık görüyor, uzaklık yazıları okuyamıyorum ve bundan da rahatsızlık duymuyorum. Yani o tabelayı okuyup ne yapacağım? Bence yakını görmek daha önemli. Ama işte böyle düşünmemiştim ya. Bulanık görmek bazen avantajlı olabilirmiş. Yani tanımadığın yüzde kusur, makyaj falan göremezsin, kullanacağım. Bunu dediğim gibi güzel geldi bana burası. Bir de şu bölüm var, burada da yine kadınların psikolojisini bilmiyorum ne kadar haklı. Yani yazar ne kadar doğru çıkarımlar yapmış? Bu kitabı aslında bir kadının okuması lazım. Bu kitabı aslında bir kadın daha sağlıklı değerlendirebilir. Benim şu an yaptığım, yazarın yapmaya çalıştığının bir benzeri gibi bir şey.

“Bütün otlar birbirine benziyor olmasına rağmen neden bazılarını koparıp bazılarını bırakmak istiyoruz hiç anlamıyorum. Beğenilen ve beğenilmeyen otlar olarak ayrılmaları çok saçma. Bence kadınların neyi sevecekleri, neyi sevmeyecekleri anlam verilemez bir şey. Bu ayrımın başka hiçbir mantıklı açıklaması yok.”(s.25)

Diyor, burada ben çok katılmadım aslında. Yani zararlı otlar da var. Çünkü bizim zararlı dediğimiz, tabi belki onların da faydaları vardı da öyle bir simülasyon vardı. Ya dünyada işte insanlar olmasa, ağaçlar, bitkiler böyle gökdelenleri falan kaplıyor. Bir şey yapıyor, o kadar yayılıyorlar. Doğa kendi sistemini mi, çarkını mı kuruyor mu artık bilmiyorum. Biz aslında baltalıyoruz. Belki de böyle ayırmamak lazım ve neye göre ayırıyoruz?

Bir de şeyi hatırlıyorum. Serdar Kuzuloğlu’nun podcastinde denk gelmiştim. Haddini Aşan Yaşam Rehberi’nde. Evet, ona da ne zamandır devam edemiyorum, iyi hatırladım şimdi. Kaldığım yerden devam etmem lazım. Neyse, şey diyordu, biz insanlar olarak diyordu, mesela karada yaşayan böceklerden iğreniriz ama denizde yaşayanları yemek bir statü göstergesi, elit seviyesidir yani, orada onları da ağız tadıyla yiyoruz falan gibisinden. Yani halbuki o da böcek, o da böcek diye böyle bir ayrım da değişik gelmişti bana duyduğumda. Ben kesinlikle denizden çıkan böcekleri de yemiyorum.

Gerçi hayatımın ilk suşisini yedim. Bu arada ilginç bir deneyimdi. A işte sırrı bence o. Soslarda, wasabi’de falan. Yani onlarla biraz bizim kokoreç gibi aslında. Yeterince baharat katarsan her şeyi yiyebilir misin bilmiyorum? Ve bu karakterimizde bir toplu taşıma aracına bindiğinde oturmaya çalışıyor, Burada da aklıma metrobüste yarışan insanlar geldi ama yine böyle bir şeyi hiç düşünmemiştim. O da ilginç, ayaktayken veya otururken bakış açımız farklı mı? Farklı tabi ki, kesinlikle. Oturduğunda daha bir hayata da bakış açısı da değişiyor. Bu da benim çok sevdiğim Ölü Ozanlar Derneği’nde geçer. Öğretmen birden masasının üstüne ve öğrencilerinden de hatta bunu yapmasını ister misin, üstüne çıktılar mı? Oradan sınıf bambaşka görünüyor. Bence bakmadığımız bir yerden herkes birbirini görebiliyor. Ben de bir kere öğretmen masasına oturmuştum. Öğrenciyken o kadar kabak gibi bellisiniz ki, yani o arka sıralardan falan görünmüyorum zannediyorsun ama gayet görünüyorsun. Çünkü biraz daha yüksek bir de kürsü falan varsa her şeyi görüyor. Yani bakış açısı çok önemli diyeyim. Bu arada alıntıyı da okumadan yorumlamış oldum. Hemen onu da okuyayım.

“İnsanlar ayaktayken, oturduklarında düşündüklerinden daha farklı şeyler düşünmeye meyillidirler. Oturduğumda nedense daha muğlak ve daha aldırışsız şeyler düşünmeye başladım. Karşımdaki koltuklarda dört, beş iş adamı yayıla yayıla oturuyor. Hepsi otuzlu yaşlarında sanırım, hiçbirini beğenmiyorum. Gözlerinin feri gitmiş, etrafa boş boş bakıyorlar. Ama içlerinden birisine gülümseyecek olsam, adam beni kolumdan yakalayıp evliliğe sürükleyebilir. Bir gülümsemenin kadınların hayatını tamamen değiştirebilmesi çok garip. Düşüncesi bile korkunç! Dikkati elden bırakmamak gerekiyor.”(s.36)

Dönemin Japonya’sı mı öyle yoksa tüm dünya mı hala mı böyle? Evet ya, yani burada yazar anladığımı zannediyorum. Bir gülümseme insanların hayatını değiştirebiliyor da kadınlar da daha belirleyici olabilir. Erkekleri kandırmak mı çok kolay, yoksa kadınlar daha zayıf mı? Aslında burada bir zayıflık da var, bir güç de var. Yakalayıp sürüklemesi mesela. O da kötü bir tabir ama çeviriyi yapan kesinlikle onu düşünmüştür zannediyorum. Kelime seçimleri tesadüf olacak şeyler değil. Dediğim gibi zaten kapağı kaplayan şeyde de yazıyordu, sadece bu cümle için bile okunur bence kitap. Ve yine kadınların, özellikle evdeki o genç kızların bitmek bilmeyen çilesi.

“Yemek faslı bitince hemen mutfağa kaçarak dağınıklığı toplamaya koyuluyorum. Bir an önce yalnız kalmayı istiyorum çünkü… Kendimi üstün gördüğümden değil ama o insanlarla sohbet edip eğleniyormuş gibi yapmama artık gerek olmadığını düşünüyorum. Saygımı, daha doğrusu iyi geçinmek uğruna sarf ettiğim çabayı hak etmiyorlar. Hem de hiç!”(s.68)

Yoksa eve gelen misafirlerden yılgınlık, bıkkınlık. Yani evet, böyle hizmetçi gibi de o kadar kendini yıpratmamak lazım ama bir yandan tabii misafir de berekettir. Burada ikramda bulunmak, bilmiyorum. Konular biraz insandan insana değişen, fıtrat meselesi ama genelde işte ailelerde evet kız çocuklarına kalıyor bu iş. Kötü bir şey bu. Bak biz de mesela ben yıllarca, yani son on senede falan çok yaşadım bunu, dezavantajını. Çünkü bizi mutfağa sokmadılar. En basit şeyleri bile ben kendim öğrenmek zorunda kaldım üniversiteden sonra eve çıkınca. Yemek yapmak kesinlikle herkesin öğrenmesi gereken bir şey. En azından işte çorbadır, yumurta kırmaktır, bir şeydir, öğrenmesi gerekiyor bence herkesin. Yoksa benim gibi sürekli dışarıda yiyip, evde tost yaparsınız. Olmaz, o da bir zarar yani. Ve burada aslında benim hoşuma giden bir yer. O yemek kısmı değil de insanlarla sohbet edip eğleniyormuş gibi yapmaya çalışmak. Bunu yapmayı reddetmek benim de çok sık yaptığım ve bazen de istemeden de yapıyorum bazı şeylerde.

Mesela en son çok güzel bir gezimiz olmuştu. Profesyonel gezi rehberiyle birlikte ilk defa İstanbul’u gezmek gibi bir şansımız oldu. Yani okuma grubumuzla, buradan onlara da çok teşekkür ediyorum. Geçen ay katılamadım belki toplantıya ama en azından bu geziye katıldım. Çok güzeldi ve ne diyecektim? Oradan nereye bağlayacaktım? Hı, evet sonlarına doğru, evet. Çünkü akşam da ayrı bir programımız vardı. Dörtte falan bırakmamız gerekiyordu aslında ve saat dördü geçiyordu. Beşe doğru gelirken ben böyle o son bir saat kaşlarımı çatarak yürüyüşe devam ettim. Sürekli böyle, farkında da değilim ve başım ağrımaya başladı artık sonlara doğru. Hava da çok soğuktu zaten. Tek bunlar kötüydü. Onun haricinde her şey çok güzeldi ama çok da yorulduk. Çok yürüdük o gün ve sonlara doğru dediğim gibi başımın ağrıması özellikle beni biraz yordu. Halbuki orada işte çok da eğleniyordum o saate kadar ama işte akşama yetişebilecek miyiz, varacak mıyız, bu akşam nasıl geçecek, bunun stresiyle bir de diğer olayları düşünüyorum biraz. O gün çok da gergindim aslında. O yüzden kaşlarımı çatmam belki de başımı ağrıtmama neden oldu, en büyük etken. Ama başım ağrıdığı için de daha çok ben o sefer yüzümü asıyorum, daha çok kaş çatıyorum diyorum. Böyle bir kısır döngüye girmiştim. Çok gariptir mesela şu an aklıma gelince gülüyorum. Orada umarım çok fark edilmemiştir. Yok kesinlikle, yani bir rahatsızlık duyduğum için değildi. O akşamı düşünmenin stresiydi ki akşam da çok da güzel geçti. Neyse, gelelim son konumuza:

“Bizim çektiğimiz acıyı kimse anlamıyor. Evet, belki yetişkin olduğumuzda bugünkü sefilliğimiz bize komik gelecek çünkü o zaman birçok sıkıntıya göğüs gerecek kadar güçlenmiş olacağız. Fakat o zaman gelene dek o sıkıntıyla nasıl mücadele edeceğiz? Kimse bize bunu öğretmiyor. Kızamık gibi, iyileşmesi için zamana bırakmaktan başka elden bir şey gelmeyen bir hastalık mı acaba bu? Gerçi kızamıktan ölen de var, gözlerini kaybeden de… Öyle hiçbir şey yapmadan geçmesini beklemek iyi bir yöntem değil. Her gün bir azan, bir durulan bu depresif hâl tarafından ruhu törpülenen insanlarız biz sadece. Bazılarımız geri dönüşü olamayacak kadar yozlaşacak, geri kalanlar hayatlarını bozuk bir birey olarak sürdürecekler.”(s.89)

Hayatlarını çok çok keskin ayırıyor, yani bu kadar değil. Çünkü daha elli tane başka alternatif var kesinlikle ve belki o yıllarda yok ama kızamık aşısı yok mu artık? Çocuklar kızamık bile olmuyor. Son kızamık olan nesil bizdik sanırım. Yani hiçbir şey yapmadan geçmesini beklemek iyi bir yöntem değil, ona katılıyorum. Ve kimse bize hayatta bir çok şeyi öğretmiyor. Kitaptaki bu öğrenci kız karakterimizin en çok sevdiğim, en çok bana benzer yanı, kitaplar okuyarak oradan hayatını, kendini, dersler alması. Ama o da şöyle bir yanılgıya mı düşüyor diyeyim, bir çelişki yemek, bir farkındalığa ulaşıyor ya da belki de hani bunlar benim kendi düşüncelerim, kendi hayat görüşüm değil. Oradan buradan kopyaladığım, oradan buradan okuduğum, öğrendiğim, başkalarının düşünceleri diyor. Orası da sorgulatıcıydı. Çünkü daha ilk alıntıda bile evet ve ben de kullanırım dedim. Oradan buradan hep böyle bir şeyler diyoruz. Hayatımıza kopyalıyoruz, kopyala yapıştır yapar gibi bölük pörçük bir şey çıkıyor işte. O zaman aklıma geldi, belki bu da sağlıklı değil.

Şeyi çok önerdiler: Bir rol modeliniz olsun hayatta, bilmiyorum. Şu an ne kafam karıştı biraz. Alıntılar yol da gösterebilir, yolumuzu da tıkayabilir. Size hiç uymayabilir. Zamanında okuduğunuz kitapları, okuduklarınızı yanlış da anlayabilirsiniz. Bazen o yanlış anlamayla tüm ömrünüzü geçirebilirsiniz. Yani aradan yıllar geçer ve bu böyle mi demekmiş dersiniz? O da çok garip bir şeydir. Zaman zaman buna benzer şeyler de yaşıyorum. Bu keşke bir 10 sene önce, 20 sene önce bilseydim dediğim hayat tecrübeleri, o zaman da anlayamayacaktım işte. Ya da önemsemeyecektim. Böyle bir kitap Öğrenci Kız, birinci ağızdan anlatım şeklinde, çok da birinci ağızdan gibi olmasa da aklından geçenler. Samimi bence güzel yazmış. Yani onun yazdığını bilmeseniz bir kadın yazmış sanabilirsiniz kitabı. Şimdilik bu kadar diyeyim ben de. Haftaya başka bir kitapta görüşmek dileğiyle. İlginiz için teşekkür ederim.



5 Şubat 2026 Perşembe

Bir Katilin Güncesi

 

Bir Katilin Güncesi, Bir Podcasterın Anıları, Uzmanlık, Muhabbet ve Yemek Yapmanın Zorluğu

Kim Young-Ha’nın yazdığı Bir Katilin Güncesi kitabından bahdeceğim bugün. Biraz keskin bir geçiş oldu. Timaş Yayınları’ndan okuduğum bu kitabı Korece aslından çevirenler Özlem Gökçe ve Açelya Yavuz olmuş.

Çocuk kitaplarından böyle hafif iç karartan, yer yer düşündüren, etkileyici sonuyla da sizi şaşırtan güzel bir kitaptı. Bir günde bitirmeye çalıştım ama bitiremedim. İki kere falan baştan başlamak zorunda kaldım. Alzheimer hastası eski bir seri katilin anılarını yazdığı bir hikaye. Güzel bir teması var.

Bu hastalığın bu kadar zorlu yanları olduğunu, yani Şahsiyet’i falan seyretmeme rağmen bilmiyordum. Daha böyle bilmediğimiz yönlerini anlatmış. Açıkçası güzel de, başarılıydı, beğendim. Biraz dediğim gibi hem Şahsiyet’i hem Memento’yu — o filmi de çok severim — hatırlattı. Değişik bir kitaptı.

Bu yazarı da zaten ilk defa bu kitap sayesinde tanıdım. Bakalım, belki başka kitaplarını da okuruz. İlk anlatımda başlayayım:

“Kadınların yüz ifadeleri çözmesi zor bir şifre gibidir. İncir çekirdeğini doldurmayacak konulardan yaygara koparırlar. Karım ağladığında gıcık olurdum, güldüğünde öfkelenirdim. Didiklercesine konuştuğunda dayanılmaz derecede sıkıcıydı. Onu öldürmek istediğim zamanlar oldu ama kendimi tuttum. Bir kadın öldüğünde ilk şüpheli her zaman kocasıdır.”

Ben de bu alıntıyı niye aldıysam, tuhaf da hissettim şimdi ama kitabın aslında gidişatını gösteren bir bölüm burası… Katilimiz iki kere evlenmiş ve ilk cinayetine de babasını öldürerek başlamış. Böyle bir psikopatlığı var. İkinci eşi de duygusuz olduğu için terk ediyor onu da o da diyor ki: “Acaba gördü mü beni? Bu cinayetlerimden mi şüphelendi?” diyor ama sonra da ona çok ihtimal vermiyor. Çok iyi saklandığını, kamufle olduğunu düşünüyor. Televizyonda çıkan ama seri katilleri anlatan uzmanlardan da gıcık oluyor. Onunla ilgili de şöyle bir bölüm var:

“Dünyadaki tüm uzmanlar benim bildiğim bir alanda konuşana dek gözüme uzman olarak görünürler.”(s.40)

Çünkü bildiğin bir konuda konuştuklarında ne kadar saçmaladıklarını, sırf o ekranlarda daha çok seyredilmek için palavralar sıktıklarını anlıyorsun. Ve yine kendi içini döktüğü bir bölüm:

“Otuz yıl boyunca çok insan öldürdüm. O zamanlar gerçekten çok sıkı çalıştım. Çoktan zaman aşımına uğradı. Çıkıp anlatabilirim. Amerika’da olsaydım anılarımı kitaplaştırırdım hatta. İnsanlar herhalde küfür ederler. Ederlerse etsinler. Daha ne kadar yaşayacağım ki sanki… Düşününce, ben de aklına koyduğunu yapan bir herifim. O kadar uzun süre işlediğim cinayetleri birden kestim. Hislerimi tarif edecek olursam, bilmem, gemisini satmış bir denizci ya da emekli olmuş bir asker gibi hissediyorum. Kim bilir, belki Kore ya da Vietnam Savaşı’nda benden daha fazla insan öldürenler de vardır. Onların hepsi mi gece uykusuzluk çekiyordur? Çekmiyorlardır. Suçluluk duygusu özünde zayıf bir histir. Korku ya da öfke, kıskançlık gibi duygulardır güçlü olan duygular. Korku ve öfke içindeyken insanın uykusu gelmez. Suçluluk duygusu yüzünden uyuyamayan kahramanların olduğu film ya da dizileri görünce gülüyorum. Hayattan bihaber senaristler nereden buluyorlarsa böyle hikâyeleri.”(s.41)

Gibi bir ahkam kesiyor. Dışlanmaktan korkuyor ve korkuyla suçluluğu karşılaştırdığı güzel bir bölümdü burası… Kendisini daha çok suçlu olarak mı görüyor? Korkak olarak mı görüyor? Çünkü artık yetmiş beş yaşında basmış ama 45 yaşında falan da bırakıyor insan öldürmeyi.

Çünkü orada da değişik bir şey… Bir trafik kazası gibi bir şey geçiriyor galiba ve ondan sonra “Bu öldürme isteğim geçti” diyor. Yani aslında beyninde bir sorun var muhtemelen, o yüzden sosyopat gibi bir şey zaten. Yani duyguları hissedemediği için mi yapıyor? Daha sonra yaşlandığında Alzheimer teşhisi konuyor. Ve doktorlar da onun yüzüne bunu şu şekilde anlatıyor:

“Raylar son bulmuş ama bunu bilmeyen yük treninin hızla yola devam ettiğini düşünün. Ne olur? Rayların son bulduğu noktada tren ve yükler sürekli üst üste binecektir, öyle değil mi? Ortalık hallaç pamuğuna döner, değil mi? İşte sizin beyninizde meydana gelen durum bu.”(s.42)

Ne kadar, ne kadar kötü bir durum… Ve yakın geçmişi daha çok unutuyor özellikle, bu kahramanımız… Kahramanımız diyorum şu an, ismi de geçmiyordu sanki, ne… Hiç hatırlamıyorum, yok gibiydi. Zaten pek karakter, önemli bir karakter yok gibiydi. Bir Inhi var işte ondan da şu an çok önemli olduğu için hiç bahsetmeyeyim. Kendiniz keşfedin, çünkü konu o zaten aslında… Ve bir polis memurumuz var.

Seri katilin aslında son bir iş… Hafızasını böyle yitirmesiyle bir iş daha yapma arasında gidip gelmesini ya da tereddütleri, korkuları… Bunu çok güzel anlatmış yazar…

Hepimizin dikkatini çeken yine çok tehlikeli bir durum. Burada sigortacı söylüyordu onu:

“Günümüzde insan ömrü eskiye göre çok uzadı ya, ‘çok uzun yaşama riskine’ karşı da hazırlık yapmalısınız.” “Çok uzun yaşama riski”. Zamane insanı pek de eğlenceli laflar üretiyor. Hiçbir şey söylemeden sigortacının yüzüne alık alık baktım. “Çok uzun yaşama riski”ni ben yüzde yüz azaltacak bir şey biliyorum. Gözlerimde bir tehdit emaresi sezmiş olmalı ki kadın biraz sindi.”(s.46)

Evet, burada biraz ben de şüphelendim: “Acaba bunları uyduruyor mu?” diye. Çünkü bir hayat sigortası yapacaksanız ve böyle bir şey söylüyorsanız yapmazlar herhalde. Yani resmen itiraf eder gibi… Bir yerde de yurt dışına çıkarken mesleğini sorduklarında “killing people” diyordu. Orada da memur “healing people” olarak duyuyor onu ve doktor zannediyor. İnsanları iyileştirdiğini… Öldürdüğünü değil. Ama yani “insanları öldürüyorum” derseniz de doktor olduğunuzu zannedebilir.

Bir de şiir atölyesine gidiyor mesela. Böyle kanlı, bıçaklı, cesetli şiirler yazıyor. Orada da öğretmen “çok güzel metafor kullanmışsın” falan yapıyor.

“Bunlar benzetme değildi” diyor. Metaforun anlamını bile bilmiyor falan, oradıs da komikti. Böyle bir karakter işte. Ama kızına karşı çok hassas bir baba:

“Bakımevine göndersene. Öz baban bile değil madem, ne diye sen tek başına tüm yükü üstleniyorsun ki?” Arkadaşının mesajı devam etmiş. “Suçluluk duygusuna kapılma. Nasıl olsa hiçbir şey hatırlamayacak, değil mi…” Inhi şöyle cevap vermiş: “Her ne kadar demans hastası da olsa duyguları yok olmuyormuş.” Duyguları yok olmuyor. Duyguları yok olmuyor. Duyguları yok olmuyor. Tüm gün bu düşünce kafamda dönüp duruyor.”(s.49)

Evet, kızının burada arkadaşlarıyla konuşmasına şahit mi oluyordu? Burada mesaj diyor ama mesajlarını mı görüyordu?

Orayı şu an çok ben de hatırlamıyorum ya… Aralarında büyük bir yaş farkı var. Kendisi işte yetmiş beşken, yirmi yaşlarında bir kızı var. Çünkü evlat edinmiş. Aslında evlat edindi derken de öldürdüğü bir kadının küçük kızıymış. Bu öyle anlatıyor yani, hepsini… Ve o kızı bir… Aynı kendisi gibi başka bir seri katil öldürmeye çalışıyor. Ondan da koruyor biraz, onun çatışması yani. O seri katil öldürmeye çalışıyor aslında kitap boyunca.

Olayı da şu an söyledim ama tüm heyecanı buradaydı ama unutmamamız gereken şey: Bize bunları anlatan kahramanın da bir Alzheimer hastası olduğu.

“Gülünecek pek bir şey olmasa da kahkahalar havada uçuşuyordu. Inhi, bize eşlik eden sosyal hizmet görevlisine, “Birbirlerini anlayıp nasıl sohbet ediyorlar?” diye sordu. Görevli herhalde daha önce de bu soruyu almış olmalı ki tereddüt etmeden yanıtladı. “Nasıl ki sarhoşlar kendi aralarında eğleniyor, sohbet etmek için mutlaka bir mental kapasite şart değil.”(s.88)

Ve huzurevini ziyaret ediyorlar. Orada onların bu kadar çok konuşmasına, birbirleriyle sohbet etmesine şaşırıyorlar ilk başta. Çünkü onlar da mutlu görünüyor gayet. Ama tabii ki kahramanımız kendisini orada hayal bile edemiyor.

Yani orası onun için hapishane gibi bir şey. Hastanelerle hapishaneleri kıyasladığı güzel bir bölüm de var. Orayı almamışım, şu an hatırladım. Zaten ben bu kitaptan bayağı bir yer almamışım. Çok daha fazla notum vardı. Vaktim de çok kısıtlı… Bir an evvel hem ses kaydını hem yazıyı yetiştirmem gerekiyor ki biraz yedek bölüm de yapmam lazım.

Artık hazır fırsat bulabilmişken… Şu aralar bir on günüm var yaklaşık. Hızlı hızlı kitap okumam gerekiyor çünkü son gün, aynı gün içinde böyle bölüm yapmaya çalışınca çok zorlanıyorum bu şekilde. Önümüz de Ramazan var. Daha da vakitler birbirine karışacak. Yani o yüzden biraz ben de bu seri katil gibi görevi bir an önce yapmaya çalışıyorum.

Şu an bu işi… Son anlatıma böyle geçeyim. Biliyorum biraz her şey karıştı. Söylememem gereken önemli yerleri de söylemiş olabilirim. Umarım kitaptan alacağınız keyfi kaçırmaz.

“Her şey birbirine girmeye başladı. Yazdığımı sandığım şeylere bir bakıyorum ki yazmamışım. Ses kaydı yaptığımı düşündüğüm şeyleri yazmışım. Veya tam tersi. Hatırladıklarımla kaydettiklerimi artık ayırt edemiyorum.”(105)

Bütün bu notları da biraz hem hatırlamak için yazıyor, hem de sonradan bir ses kaydı cihazı alıyor kendisine… Alzheimer hastaları ilerleyen dönemlerinde sadece tek bir iş yapabiliyorlarmış. En çok zorlandıkları şey de — kadınların özellikle — yemek yapmakmış. Çünkü yemek yaparken, diyor, birden fazla işi yapmak zorundasınız aynı anda.

Benim de gerçekten şu an bile aklı başında halimde bile çok zorlandığım bir şey: Kesiyorsun, öbür tarafta o pişiyor, altı yanıyor, kızarıyor, işte yok, onu atacaksın. Domatesler, biberler… Bir şeyler… Sürekli oradan oraya koşturma… Nasıl insanlar yani? Yemek yapıyor tek başına… Çok hayret ediyorum.

O yemek yaparken bir yandan işte salata yapma falan… Çok zor bir şey.

O yüzden de kendini o ses kaydıyla… Sadece tek bir iş yapması gerektiğinde bile hatırlatıyor. İşte “mutfağa gideceğim ve su içeceğim” deyip kaydı durdurup mutfağa gittiğinde unutuyor ne yapacağını… Kaydı dinliyor ve hatırlıyor ama bazen dinlemeyi de unutuyor. Bazen kayıt almayı da… İlerleyen evrelerde zaten bu hastalar yemek yemeyi bile unutuyorlarmış.

Çok, çok zorlu bir hayat, çok zorlu bir hastalık. Zaten insanların beyinlerini bu çipleri falan da en çok Alzheimer’ı yenmek için yapmaya çalışıyorlar, uğraşıyorlardı. Umarım bir çaresi, bir çözümü bulunur bunun ve daha fazla insan bu hastalığa yakalanmaz. Seri katiller için bile yani… O kadar tehlikeli… Allah düşmanımın başına vermesin derler ya, işte öyle bir hastalık.

Neyse, bu temennilerle bitireyim bari bu kitabı. Sonu… Dediğim gibi oldukça şaşırtıcı. En azından benim için… Polisiye roman okuyanlar için belki çok daha önceden bile tahmin edebildiler sonunu ama ben beğendim. İçerideki o kısa kısa bölümler… Çok kolay okunması… Yüz otuzlu sayfalarda bitiyor olması lazım. Haftaya yeni bir kitapla görüşmek dileğiyle diyerek bitireyim bugün. Çok teşekkür ederim vakit ayırdığınız için.