19 Şubat 2026 Perşembe

Galaktik Demiryolu'nda Gece

Galaktik Demiryolu'nda Gece, Zamanaltı Podcast, The Good Place, Mourinho ve Kante'nin Yaşı

Kenji Miyazawa’nın yazdığı eserlerin bir çoğu animeye uyarlanmış. Bugün bu yazarla da ilk defa tanıştım galiba; şu an çok emin değilim, daha önce bir kitabını okuyup okumadığımı bilmiyorum. İsmi biraz tanıdık geldi ama “yazdığı eserlerin bir çoğu animeye uyarlanmış.” şeklinde girişte yazan özgeçmişinden not almışım sadece. Dolayısıyla okumadım zannediyorum.

O dönemde aslında bir blok da yapıyordum. 2025'in sonunda bıraktım galiba, devam edemedim. Hangi yazarlardan kaç tane kitap okudum belli oluyordu; hesapkitappodcast.blogspot.com gibi bir blogdu ama en azından bu işleri görüyordu. Bu kitabı da tabii ki Tokyo Manga yayınlarından, Mart 2025 tarihli üçüncü baskısından okudum.

Çok kısa olduğu için “hemen böyle bir gecede başlar bitiririm” diye umut ettim ve sabahında da kaydını alıyorum şu an. Japonca aslından çeviren Yahya Bulat olmuş.

Okurken korktum aslında, çünkü 74. sayfaya kadar ne alıntı yapabileceğim, ne konuşacağım, nasıl ne anlatacağım diye kitapla ilgili bir tereddüte düştüm. Alıntı yapmak istediğim bir yere rastlamadım ve kitap bitiyor; yani artık az kalıyor. Sonra şu cümleyi gördüm:

“Gerçekten, kendini iyi hissetmek için tam da gereğince iş yapmak gibisi yok.”(s.74)

Evet, şu aralar kendimi biraz da işe vermiş durumdayım, öyle “erkenden çıkayım, işte gezeyim, dolaşayım” gibi bir hevesim kalmadı. Şu an en azından on gün kadar böyle tempolu, yoğun çalışmanın; mesai yapmanın güzel hissettirdiği bir andayım aslında. Çünkü bir şeyleri düzeltiyorsunuz, bir şeyleri yoluna koyuyorsunuz. Ve bu sene, belki 2026'da o atılan temeller sayesinde daha iyi olacak diye düşünmek insana çok iyi hissettiriyor. İyi yapabildiğin bir işi bulup onun için çalışmak motive edici bir şey.

Kitaptaysa bundan sonrasında hemen böyle anlatılanlar hep peş peşe geliyor, sonra da zaten bitiyor. Burada küçük bir çocuk karakterimiz var: Giovanni isimli ve onun çok yakın bir arkadaşı. İsimler de bir tuhaf; hiç böyle… Ne Japonca gibi duruyor, ne de popüler Amerikan isimleri gibi. Neden böyle bir tercihte bulunmuş yazar, bilmiyorum. Ama zaten çocuk kitapları da yazıyormuş.

“Giovanni ne yapacağını bilemez bir hâlde tereddütle dururken Campanella, soğukkanlılıkla gri renkli küçük bir bilet uzattı. Giovanni, büyük bir telaşla ceketinin cebinde olabileceğini düşünerek elini ceketine soktu ve cebinde katlanmış, büyük bir kâğıt parçasına benzeyen bir şeyler olduğunu hissetti.”(s.78)

Evet, burada o trene bindiklerinde kondüktör gelip bilet sorgulaması yapıyor. “Sizin biletleriniz nerede?” diye soruyor. Arkadaşının ilginç bir şekilde bileti var; bunu o da beklemiyor. “Acaba benim de var mıdır?” diye cebine bir bakıyor ve o kağıdı buluyor.

Peki bu trene nasıl bindiler? Bu yolculuk nasıl başladı, nereye gidiyorlar? “Galaktik Demiryolu” ne? Tüm bunlar orada, o sıçrayışlar zaten aslında ipuçlarını veriyor yazar biraz; bir anime okuyormuş gibi de hissediyorsunuz. Yoksa anime seyrediyormuş gibi mi denir? Tabii, bilmiyorum. Şu an benim de kafam karıştı.

Ama Zamanaltı Podcasti dedi aklıma. Mert, öyle zamanda yolculuk yaptığında farklı dönemlere ışınlandığında ne ihtiyacı varsa o zaman makinesi onu da verebiliyordu. Çünkü onun makinesi aynı zamanda hikaye de anlatıyordu. Hikaye anlatan bir makine miydi? Çok kötü anlattım şu an Ama yakın dönemde bitirdiğim güzel bir podcastti. Bir radyo tiyatrosu gibi. Ve şunu da fark ettim: Bu aralar ne izlediğimi, ne seyrettiğimi çok anlatmıyorum. Belki bu vesileyle, madem kitabı o kadar beğenmedim ve çok fazla alıntım yok, anlatacak bir şeyim de yok dedim; bari bunları sizinle paylaşayım. Zaten seyrettiğim dizilerden de bahsedeceğim.

Ve unutmadan, bu bilet sorgulandığında bir kuş avcısı da var ve o karakter bu bileti görünce şöyle diyor:

“Tanrım, bu çok özel bir şey! Elinizdeki şey cennete gitmenize bile olanak sağlayacak bir bilet. Sadece cennete değil, istediğiniz her yere özgürce gitmenizi sağlayacak bir geçiş kartı. Buna sahipseniz, şüphesiz bir şekilde hayalî, kusurlu dördüncü boyuttaki bu Galaktik Demiryolu’nun benzeri olan her yere gidebilirsiniz. Sen çok özel birisin, öyle değil mi?”(s.80)

“Özel biri” deyince de aklıma Mourinho geliyor; o da yani gerçekten futbolun ilginç bir karakteri. Şu an bile son dakikada kendi kalecisinin attığı golle ilk yirmi dörde girip Şampiyonlar Ligi’nde tur atladı. Mourinho yine Mourinho’luğunu yapıyor yani Benfica gibi bir takımla.

Ama şimdi bizim Tedesco’nun da Nagelsman’la falan aynı yerde okuyop o okulu birincilikle bitirmesi, Almanya’nın sayılı teknik direktörlük okullarından mezun olması, karakteri gerçekten ilginç, değişik bir adam; farklı farklı şeyler deneyimlemiş. Bunun sayesinde yani, neredeyse ilk defa uzun süre sonra Galatasaray’ı yenip, güzel bir finalle kupa kazandık. Yeni yönetimin başarılı olduğu durumlardan biriydi. Ki dün de zaten transferin son günüydü ve Kanté geldi.

Kanté dünya çapında bir futbolcu; hiç futbolu takip etmeyenler belki bilmeyebilir ama sadece yön değiştiren bir isim değil. Leicester nasıl şampiyon oldu? İnanılmaz bir hikâyeydi bu adam ve o şampiyonluğun en büyük mimarıydı aslında kendisi. Zaten sonra Chelsea’yle şampiyon olması, Şampiyonlar Ligi’nde de şampiyon yapması onun ne kadar önemli bir oyuncu olduğunun göstergesi. Tek başına orta sahada iki üç kişilik iş yapan, kompakt bir futbolcu.

Biraz tabii “yaşlı” diyorlar, benden genç halbuki! Ayıp yani; insan 34–35… Bu yaşlar artık o kadar yaşlı değil. Hele futbol için bakın, işte 40 yaşında teknik direktörümüz var. Evet, bu yaş işleri çok değişti. Ronaldo da mesela aynı yaşlarda hâlâ futbol oynuyor. Bu transferi de baltalayan isimlerden biriymiş, ilginç.

Ve bu bilet aynı zamanda Good Place’i hatırlattı. Evet, Good Place’i bitirdim; o da mesela çok düşündürücü bir dizi aslında. Komikti, güzeldi, duygusaldı da; her yerde işte insanların cennet algısı… Ne kadar yanlış, hatalı; dünyadaki herhangi bir yerle kıyaslıyoruz. Cennette her şeyin olacağı bilincinde değil diyeceğim ama tabii inançla alakalı bir şey.

Geçen İstanbul’u gezdik dediğimde, Kariye Camii’ne de gitmiştik. Orada hocamız çok güzel anlatmıştı. O çizimlerle, şeylerle Meryem Ana’nın doğuşundan Hz. İsa’nın doğumuna kadar her şeyi böyle çizmişler. Ama zaman zaman mesela kanatlarla çizmişler işte melekleri; hep insan gibi, kanatlarla, kimisi kadın şeklinde kimisi erkek şeklinde. Şeytanlar, ateşler, buzlar, karanlık bir şeyler… Sonra Demir Kilise’ye de gittik mesela; orada da bir yerde Hz. İsa mıydı, çok emin değilim, birisi böyle bir kılıç saplıyordu bir ejderhaya. Bu resimler, bilmiyorum, daha iyi anlatabilmek için mi yapıyorlar? Ama bir yandan inandırıcılığı da karıştırıyor bence; her şeyin böyle resme dökülmemesi lazım. Küçük çocuklar özellikle öyle düşünüyor, öyle zannediyor. Sakıncalı yani bence; ama tabii bu da inançlarla ilgili bir şey.

Kiliselerin de ayrıca kendilerine has, ayrı kokuları olduğunu, bir Rum kilisesiyle Ermeni kilisesinin birbirinden farklı koktuğunu; birine girip çıktığınızda öbür tarafın “Rum gibi kokuyorsun” falan deyip böyle birbirlerini aşağıladıklarını da anlattı hocamız. Değişik kafalar gerçekten.

Ayrıca şöyle bir deyiş de varmış: “İki tane yahudi yana gelse üç tane fikir çıkar ortaya” diye. Hazır yeri gelmişken bir fıkra da anlatayım: Issız bir adaya düşmüş bir Yahudi, tek başına kaldığında orada bile iki tane kilise inşa etmiş. Kurtarmaya geldiklerinde sormuşlar: “Bunlar ne?” diye. “Gittiğim kilise” demiş biri için. “Peki öbür tepedeki ne?” diye sorduklarında da “O da gitmediğim kilise” demiş. Tek başınayken bile dışlayacak, ötekileştirecek bir şeye ihtiyaç duyuyor insanlar. Yahudilerin gittiği de zaten kilise değildi, sinagog olması lazım yanlış bilmiyorsam ama konu o değil zaten, belli bir dini gruba ait bir özellik değil bunlar sonuçta.

Good Place de değişik bir diziydi dediğim gibi. Yakında en sevdiğim animeye başlayacağım, onun heyecanı var. Bir de şu an Brooklyn Nine-Nine’a başladım. Çok güzelmiş oradaki o komedi, mizah, karakterlerin tavırları gerçekten güldürüyor. Güzel, kaliteli bir dizi. Henüz başlarındayım; bitmesini istemediğim türden bir dizi.

Bunlardan da bahsetmişken artık bitireyim; kitap zaten bitiyor. Tabii ki bu yolculuklar Galaktik Demiryolu’nda geçen, gece küçük bir öğrencinin, öğretmeninden duyduğu bir dersten, arkadaşları tarafından ötekileştirildiği bir şeyden bahsediyordu; biraz bana yansıdı. Zaten karakterimiz de yalnız kalmış bir çocuk. O yüzden hayal gücü yüksek; çünkü hayal kurmak zorunda, başka yapabileceği çok fazla bir şey yok. Öyle düşününce aslında güzel bir kitap. Oradan oraya, oradan oraya gittim anlattım ama ileride hem kitabın sonunu tahmin etmenize neden oluyor hem de biraz havada kalan bu detaylar aslında önemliydi.

Murakami tarzına benziyor sanki. O yazmış olabilirdi; ama çok daha farklı olurdu kesin. Yine kadın karakter falan girip kaybolurdu. Neyse böylece bu kitapla ve yeni bir yazarla daha tanışmış oldum. Çok teşekkür ederim. Vakit ayırdığınız için; haftaya başka bir kitapta görüşmek dileğiyle, hoşça kalın.





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder