12 Şubat 2026 Perşembe

Öğrenci Kız

Öğrenci Kız, Gözlük Takmamak İçin Nedenler ve Gezerken Kaşları Çatmanın Baş Ağrıtması Yüzünden Çatılan Kaşlar

Osamu Dazai’nin yazdığı Öğrenci Kız kitabını Japonca aslından çeviren Meliz Elendil olmuş ve çok güzel de bir önsöz yazmış. Spoiler içermiyor gibi hissettiğim için kitaba başlamadan iki sayfalık o kısa girişi okuyunca dayanamadım ve bir gece elimden hiç bırakamadan bitirdim bu 94 sayfalık kitabı. Benim okuduğum kitap Tokyo Manga yayınlarının Eylül 2025 tarihli 5. baskısıydı.

Press enter or click to view image in full size

Gayet yeni bir kitap. Çünkü ben bunu şeyden almıştım. Neden? TÜYAP’tan, Tokyo Manga Yayınları’nın standını görünce 12–13 tane falan kitap almıştım. Ben de ki eksikleri tamamladım. Bu da o kitaplardan okuduğum ilk oluyor. Umarım siz de beğenirsiniz.

“Yüzümün ortasındaki gözlüklerden nefret ettiğim kadar başka bir şeyden nefret etmiyorumdur. Fakat gözlük takmanın, kullanmayanların asla anlayamayacağı avantajları da var. Mesela gözlüklerimi çıkarıp uzağa bakmayı seviyorum. Her şey sislerin ardına çekiliyor, bir rüya, bir tür yaşam çarkı gibi mükemmel oluyorlar. Kirli ve çirkin detaylar yok. Yalnızca kocaman şeyleri, canlı ve güçlü renkler ile ışıkları görebiliyorum. Gözlüklerimi çıkarıp insanları izlemeyi de seviyorum, böyle bakınca herkesin yüzü daha nazik, daha güzel görünüyor. Sanki hep gülümsüyorlar.”(s.13,14)

Evet, ben bunu gerçek hayatta da kullanacağım diyeceğim. Filmi buradaki hayatımız yalan gibi olacak. Yine neyse, ben de gözlükleri pek sevmiyorum. Takarken kendim, özellikle yürüyemediğim için fazla takmamıştım gözlükleri. Me ve ben dedim. Yok, var aslında. Çok uzağa göremiyorum ve uzaklarda gözüm yok diyerek anlatırdım. Bu gözlük takmama sebebim ama belki de buydu. Yani şey, bu kitapta satırları okuyunca o, kulaklar biraz bulanık görüyor, uzaklık yazıları okuyamıyorum ve bundan da rahatsızlık duymuyorum. Yani o tabelayı okuyup ne yapacağım? Bence yakını görmek daha önemli. Ama işte böyle düşünmemiştim ya. Bulanık görmek bazen avantajlı olabilirmiş. Yani tanımadığın yüzde kusur, makyaj falan göremezsin, kullanacağım. Bunu dediğim gibi güzel geldi bana burası. Bir de şu bölüm var, burada da yine kadınların psikolojisini bilmiyorum ne kadar haklı. Yani yazar ne kadar doğru çıkarımlar yapmış? Bu kitabı aslında bir kadının okuması lazım. Bu kitabı aslında bir kadın daha sağlıklı değerlendirebilir. Benim şu an yaptığım, yazarın yapmaya çalıştığının bir benzeri gibi bir şey.

“Bütün otlar birbirine benziyor olmasına rağmen neden bazılarını koparıp bazılarını bırakmak istiyoruz hiç anlamıyorum. Beğenilen ve beğenilmeyen otlar olarak ayrılmaları çok saçma. Bence kadınların neyi sevecekleri, neyi sevmeyecekleri anlam verilemez bir şey. Bu ayrımın başka hiçbir mantıklı açıklaması yok.”(s.25)

Diyor, burada ben çok katılmadım aslında. Yani zararlı otlar da var. Çünkü bizim zararlı dediğimiz, tabi belki onların da faydaları vardı da öyle bir simülasyon vardı. Ya dünyada işte insanlar olmasa, ağaçlar, bitkiler böyle gökdelenleri falan kaplıyor. Bir şey yapıyor, o kadar yayılıyorlar. Doğa kendi sistemini mi, çarkını mı kuruyor mu artık bilmiyorum. Biz aslında baltalıyoruz. Belki de böyle ayırmamak lazım ve neye göre ayırıyoruz?

Bir de şeyi hatırlıyorum. Serdar Kuzuloğlu’nun podcastinde denk gelmiştim. Haddini Aşan Yaşam Rehberi’nde. Evet, ona da ne zamandır devam edemiyorum, iyi hatırladım şimdi. Kaldığım yerden devam etmem lazım. Neyse, şey diyordu, biz insanlar olarak diyordu, mesela karada yaşayan böceklerden iğreniriz ama denizde yaşayanları yemek bir statü göstergesi, elit seviyesidir yani, orada onları da ağız tadıyla yiyoruz falan gibisinden. Yani halbuki o da böcek, o da böcek diye böyle bir ayrım da değişik gelmişti bana duyduğumda. Ben kesinlikle denizden çıkan böcekleri de yemiyorum.

Gerçi hayatımın ilk suşisini yedim. Bu arada ilginç bir deneyimdi. A işte sırrı bence o. Soslarda, wasabi’de falan. Yani onlarla biraz bizim kokoreç gibi aslında. Yeterince baharat katarsan her şeyi yiyebilir misin bilmiyorum? Ve bu karakterimizde bir toplu taşıma aracına bindiğinde oturmaya çalışıyor, Burada da aklıma metrobüste yarışan insanlar geldi ama yine böyle bir şeyi hiç düşünmemiştim. O da ilginç, ayaktayken veya otururken bakış açımız farklı mı? Farklı tabi ki, kesinlikle. Oturduğunda daha bir hayata da bakış açısı da değişiyor. Bu da benim çok sevdiğim Ölü Ozanlar Derneği’nde geçer. Öğretmen birden masasının üstüne ve öğrencilerinden de hatta bunu yapmasını ister misin, üstüne çıktılar mı? Oradan sınıf bambaşka görünüyor. Bence bakmadığımız bir yerden herkes birbirini görebiliyor. Ben de bir kere öğretmen masasına oturmuştum. Öğrenciyken o kadar kabak gibi bellisiniz ki, yani o arka sıralardan falan görünmüyorum zannediyorsun ama gayet görünüyorsun. Çünkü biraz daha yüksek bir de kürsü falan varsa her şeyi görüyor. Yani bakış açısı çok önemli diyeyim. Bu arada alıntıyı da okumadan yorumlamış oldum. Hemen onu da okuyayım.

“İnsanlar ayaktayken, oturduklarında düşündüklerinden daha farklı şeyler düşünmeye meyillidirler. Oturduğumda nedense daha muğlak ve daha aldırışsız şeyler düşünmeye başladım. Karşımdaki koltuklarda dört, beş iş adamı yayıla yayıla oturuyor. Hepsi otuzlu yaşlarında sanırım, hiçbirini beğenmiyorum. Gözlerinin feri gitmiş, etrafa boş boş bakıyorlar. Ama içlerinden birisine gülümseyecek olsam, adam beni kolumdan yakalayıp evliliğe sürükleyebilir. Bir gülümsemenin kadınların hayatını tamamen değiştirebilmesi çok garip. Düşüncesi bile korkunç! Dikkati elden bırakmamak gerekiyor.”(s.36)

Dönemin Japonya’sı mı öyle yoksa tüm dünya mı hala mı böyle? Evet ya, yani burada yazar anladığımı zannediyorum. Bir gülümseme insanların hayatını değiştirebiliyor da kadınlar da daha belirleyici olabilir. Erkekleri kandırmak mı çok kolay, yoksa kadınlar daha zayıf mı? Aslında burada bir zayıflık da var, bir güç de var. Yakalayıp sürüklemesi mesela. O da kötü bir tabir ama çeviriyi yapan kesinlikle onu düşünmüştür zannediyorum. Kelime seçimleri tesadüf olacak şeyler değil. Dediğim gibi zaten kapağı kaplayan şeyde de yazıyordu, sadece bu cümle için bile okunur bence kitap. Ve yine kadınların, özellikle evdeki o genç kızların bitmek bilmeyen çilesi.

“Yemek faslı bitince hemen mutfağa kaçarak dağınıklığı toplamaya koyuluyorum. Bir an önce yalnız kalmayı istiyorum çünkü… Kendimi üstün gördüğümden değil ama o insanlarla sohbet edip eğleniyormuş gibi yapmama artık gerek olmadığını düşünüyorum. Saygımı, daha doğrusu iyi geçinmek uğruna sarf ettiğim çabayı hak etmiyorlar. Hem de hiç!”(s.68)

Yoksa eve gelen misafirlerden yılgınlık, bıkkınlık. Yani evet, böyle hizmetçi gibi de o kadar kendini yıpratmamak lazım ama bir yandan tabii misafir de berekettir. Burada ikramda bulunmak, bilmiyorum. Konular biraz insandan insana değişen, fıtrat meselesi ama genelde işte ailelerde evet kız çocuklarına kalıyor bu iş. Kötü bir şey bu. Bak biz de mesela ben yıllarca, yani son on senede falan çok yaşadım bunu, dezavantajını. Çünkü bizi mutfağa sokmadılar. En basit şeyleri bile ben kendim öğrenmek zorunda kaldım üniversiteden sonra eve çıkınca. Yemek yapmak kesinlikle herkesin öğrenmesi gereken bir şey. En azından işte çorbadır, yumurta kırmaktır, bir şeydir, öğrenmesi gerekiyor bence herkesin. Yoksa benim gibi sürekli dışarıda yiyip, evde tost yaparsınız. Olmaz, o da bir zarar yani. Ve burada aslında benim hoşuma giden bir yer. O yemek kısmı değil de insanlarla sohbet edip eğleniyormuş gibi yapmaya çalışmak. Bunu yapmayı reddetmek benim de çok sık yaptığım ve bazen de istemeden de yapıyorum bazı şeylerde.

Mesela en son çok güzel bir gezimiz olmuştu. Profesyonel gezi rehberiyle birlikte ilk defa İstanbul’u gezmek gibi bir şansımız oldu. Yani okuma grubumuzla, buradan onlara da çok teşekkür ediyorum. Geçen ay katılamadım belki toplantıya ama en azından bu geziye katıldım. Çok güzeldi ve ne diyecektim? Oradan nereye bağlayacaktım? Hı, evet sonlarına doğru, evet. Çünkü akşam da ayrı bir programımız vardı. Dörtte falan bırakmamız gerekiyordu aslında ve saat dördü geçiyordu. Beşe doğru gelirken ben böyle o son bir saat kaşlarımı çatarak yürüyüşe devam ettim. Sürekli böyle, farkında da değilim ve başım ağrımaya başladı artık sonlara doğru. Hava da çok soğuktu zaten. Tek bunlar kötüydü. Onun haricinde her şey çok güzeldi ama çok da yorulduk. Çok yürüdük o gün ve sonlara doğru dediğim gibi başımın ağrıması özellikle beni biraz yordu. Halbuki orada işte çok da eğleniyordum o saate kadar ama işte akşama yetişebilecek miyiz, varacak mıyız, bu akşam nasıl geçecek, bunun stresiyle bir de diğer olayları düşünüyorum biraz. O gün çok da gergindim aslında. O yüzden kaşlarımı çatmam belki de başımı ağrıtmama neden oldu, en büyük etken. Ama başım ağrıdığı için de daha çok ben o sefer yüzümü asıyorum, daha çok kaş çatıyorum diyorum. Böyle bir kısır döngüye girmiştim. Çok gariptir mesela şu an aklıma gelince gülüyorum. Orada umarım çok fark edilmemiştir. Yok kesinlikle, yani bir rahatsızlık duyduğum için değildi. O akşamı düşünmenin stresiydi ki akşam da çok da güzel geçti. Neyse, gelelim son konumuza:

“Bizim çektiğimiz acıyı kimse anlamıyor. Evet, belki yetişkin olduğumuzda bugünkü sefilliğimiz bize komik gelecek çünkü o zaman birçok sıkıntıya göğüs gerecek kadar güçlenmiş olacağız. Fakat o zaman gelene dek o sıkıntıyla nasıl mücadele edeceğiz? Kimse bize bunu öğretmiyor. Kızamık gibi, iyileşmesi için zamana bırakmaktan başka elden bir şey gelmeyen bir hastalık mı acaba bu? Gerçi kızamıktan ölen de var, gözlerini kaybeden de… Öyle hiçbir şey yapmadan geçmesini beklemek iyi bir yöntem değil. Her gün bir azan, bir durulan bu depresif hâl tarafından ruhu törpülenen insanlarız biz sadece. Bazılarımız geri dönüşü olamayacak kadar yozlaşacak, geri kalanlar hayatlarını bozuk bir birey olarak sürdürecekler.”(s.89)

Hayatlarını çok çok keskin ayırıyor, yani bu kadar değil. Çünkü daha elli tane başka alternatif var kesinlikle ve belki o yıllarda yok ama kızamık aşısı yok mu artık? Çocuklar kızamık bile olmuyor. Son kızamık olan nesil bizdik sanırım. Yani hiçbir şey yapmadan geçmesini beklemek iyi bir yöntem değil, ona katılıyorum. Ve kimse bize hayatta bir çok şeyi öğretmiyor. Kitaptaki bu öğrenci kız karakterimizin en çok sevdiğim, en çok bana benzer yanı, kitaplar okuyarak oradan hayatını, kendini, dersler alması. Ama o da şöyle bir yanılgıya mı düşüyor diyeyim, bir çelişki yemek, bir farkındalığa ulaşıyor ya da belki de hani bunlar benim kendi düşüncelerim, kendi hayat görüşüm değil. Oradan buradan kopyaladığım, oradan buradan okuduğum, öğrendiğim, başkalarının düşünceleri diyor. Orası da sorgulatıcıydı. Çünkü daha ilk alıntıda bile evet ve ben de kullanırım dedim. Oradan buradan hep böyle bir şeyler diyoruz. Hayatımıza kopyalıyoruz, kopyala yapıştır yapar gibi bölük pörçük bir şey çıkıyor işte. O zaman aklıma geldi, belki bu da sağlıklı değil.

Şeyi çok önerdiler: Bir rol modeliniz olsun hayatta, bilmiyorum. Şu an ne kafam karıştı biraz. Alıntılar yol da gösterebilir, yolumuzu da tıkayabilir. Size hiç uymayabilir. Zamanında okuduğunuz kitapları, okuduklarınızı yanlış da anlayabilirsiniz. Bazen o yanlış anlamayla tüm ömrünüzü geçirebilirsiniz. Yani aradan yıllar geçer ve bu böyle mi demekmiş dersiniz? O da çok garip bir şeydir. Zaman zaman buna benzer şeyler de yaşıyorum. Bu keşke bir 10 sene önce, 20 sene önce bilseydim dediğim hayat tecrübeleri, o zaman da anlayamayacaktım işte. Ya da önemsemeyecektim. Böyle bir kitap Öğrenci Kız, birinci ağızdan anlatım şeklinde, çok da birinci ağızdan gibi olmasa da aklından geçenler. Samimi bence güzel yazmış. Yani onun yazdığını bilmeseniz bir kadın yazmış sanabilirsiniz kitabı. Şimdilik bu kadar diyeyim ben de. Haftaya başka bir kitapta görüşmek dileğiyle. İlginiz için teşekkür ederim.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder