30 Temmuz 2026 Perşembe

Yaşamak'sa

 

Yaşamak’sa, Fark Edilmediğini Fark Etmek ve Potansiyel Anı

Bugün Ezgi Alınca’nın ikinci kitabı Yaşamak’sa’dan bahsedeceğim. Ben bu kitabı da yine Klaros Yayıncılık’ın Eylül 2025 tarihli 1. baskısından okudum ve sanıyorum söyleşimizde bu kitaptan biraz daha fazla bahsetmiştik.

Özellikle o yazım süreci, kitabın adının nereden kaynaklandığı, dipnotların önemi gibi konulara değinmeye çalışmıştım. Ama hani çok zor ya. Sunuculuk kesinlikle bir programa katılmaktan daha zor. Yönlendirmek, doğru soruları sorabilmek… Çok aciz kaldım ben de bu konuda, onu da hissettim. Biraz onun verdiği baskı da vardı söyleşide. Allah’tan yazarımız çok net konuştu, beni yönlendirdi orada, bana yardımcı oldu diyebilirim. Bu sayede yayınlamaya değer bir bölüm ortaya çıktı diye düşünüyorum.

Bu hafta da yazarından da aldığım izinle yazarımızın ikinci kitabından bahsetmek istiyorum. Yaşamaksa, bitkisel hayatta olan bir kadının gece rüyalarına tanık olduğumuz, her bölümde farklı bir rüyaya uyandığımız bir kitap. Yine böyle şiirsel bir dil var, şiirsel bir deneme diyebiliriz. İlginç bir şekilde her bölümün altında benim çok takıldığım kaynakçalar var. Bazılarında ben de aldım bazı alıntılarıma, hatta bazen sadece kaynakçadaki o dipnot olabilir. O yüzden bu kitaptan nasıl bahsedebilirim, nasıl bahsedilir, bu alıntıları nasıl paylaşabilirim, hangi bağlamda diye biraz kafam karıştı. Affınıza da sığınarak bütün o cahil cesaretimle olduğu gibi başlayacağım. Yani biraz kafa karıştırıcı olabilir, o yüzden önce kitabı okumanızı tavsiye ederim. Hemen başlayayım — o kafa karıştırıcı dediğim bölümlerden biri.

“Ayna metaforu ve felsefi kökeni: Ayna, hem felsefi hem edebî metinlerde benliğin yansıması ve öz değerlendirme aracı olarak kullanılır. Lacan’ın “ayna evresi” kuramı, bireyin kendilik algısını bu yansıma ile kurduğunu savunur.
Kaynak: Lacan, Jacques. Écrits: A Selection. Norton, 2004. 3. Görünmeyen değişimlerin değeri: İnsan ruhundaki en büyük kırılmalar ya da onarımlar, dışarıdan fark edilmez. Bu “sessiz dönüşüm” kavramı, Doğu felsefesinde (özellikle Zen Budizmi’nde) merkezdedir.”(s.17)

Sessiz dönüşüm. Evet. Burada dipnottan ziyade kaynaktaki o küçük alıntı beni yakaladı diyebilirim: insan ruhundaki en büyük kırılmalar ya da onarımlar dışarıdan fark edilmez ve buna çok şaşırırız. O anı yaşadığımızda, bunu nasıl şu an insanlar anlayamıyor, göremiyor, hissedemiyor gibi düşünebiliriz. Hele bir de o beklediğimiz tepkinin gelmemesinden çok, o tepkisizlik… Yine öyle güzel bir söz vardı: bizi asıl yaralayan düşmanların sözleri değil, dostların sessizliğidir şeklinde. Bu mealde çok daha güzeldi tabii onun söylemesi ama orada dost sandıklarınız aslında o sessizlik içinde olanlar. Çünkü gerçek dostunuz olsaydı orada sessiz kalmazdı. Ama sessizliğin bazen de tabii iyileştirici bir gücü de var. Başka bir sessizlik burada — acizliğe karşı olan sessizlik değil de, andaki duygu paylaşımında. Neden açıklamaya çalışıyorsam, burada çok güzel bir alıntım var:

“Sessizlikteki duygu aktarımı: Gestalt terapi yaklaşımına göre insanlar arasında sözcüklerden çok, sessizlik anlarında duygusal iletişim gerçekleşir. Kaynak: Perls, Frederick. Gestalt Therapy Verbatim. Real People Press, 1969.”(s.30)

Bu tarz kaynakları şu an bilmiyorum ne kadar paylaşmam gerekiyor. “Yazmışım madem okuyayım” gibi bir düşüncedeyim şu an ama sessizlikteki o duygu aktarımı… Hani eskiden vardı diyeceğim, halen var. O kızıl ötesi telefonlarda yan yana getirmek zorundasınız, en azından aktarımın sağlanabilmesi için. Bluetooth da gerçi yine belli bir mesafe içerisinde olmanız lazım, 3-5 metre. Buna benzer aslında sessizlikte de mesafe de bence etkiliyor bazen o duygu aktarımını. Sessizlikte birbirimizin gözlerine bakarken çok daha derin aktarılır bazı duygular. Hatta bazıları bence sadece o şekilde bile aktarılıyor olabilir.

Bütün bunları işte şu ana kadar bitkisel hayattaki kadının rüyalarına olan atıflarda okuyoruz. Dipnotların sayfanın altında yazması da bunun düşünülüp tasarlanmış bir şey olduğunu gösteriyor. En arkada kaynakça gibi olsaydı kesinlikle kitabın okunması zor olacaktı. Bu şekilde her bölümden sonra bir durup düşünmeniz — belki hatta en güzeli o olabilir. Ben öyle — hangi kitabı okumuştum, Murakami’nin Karanlıktan Sonra’sı vardı. Her bölümün başında bir saat var, gece yarısı başlayan bir kitap, sabaha doğru mu bitiyordu acaba? O her bölümü o saatte okusam nasıl bir deneyim olur diye düşünmüştüm. Kitabı da her bölümü bitirdikten sonra kapatıp uykuya dalmak, hatta ertesi gün o rüyaları hatırlamak değişik bir deneyim olabilir. Zaten yazarımızın da baş ucunda duran, zaman zaman açıp okuduğu, bazı bölümlerine baktığı bir kitapmış bu. O yüzden sormuştum ben de acaba yeni projeleri, yeni kitapları var mı diye, onlara nasıl hazırlanıyor diye. Ama şu an o beslenme döneminde sanırım, daha çok topluyor, malzeme biriktiriyor diyebiliriz. Çünkü yazmak biraz öyle bir şey — bir başladın mı kolay kolay bırakabileceğiniz bir şey değil. Eminim ki o da şu an üçüncü, dördüncü kitaplarına, belki de hiç bilmediği diğer projelerine malzeme topluyor farkında olmadan diyeyim.

Ve yine değişik bir bölüm ve yine bir dipnot sanırım. Ben hep dipnot mu almışım ya! İnanılmaz.

“Okur ve varlık ilişkisi: Felsefeci Roland Barthes’a göre, bir metnin gerçek anlamı onu yazanda değil, onu okuyandadır. Bu nedenle bir metin, ancak bir göz onu gördüğünde “gerçekleşir”
Kaynak: Barthes, Roland. The Death of the Author, 1967.”(s.62)

Bir metin ancak bir göz onu gördüğünde gerçekleşir. Biraz o çift yarık deneyini de anımsattı bana — baktığınızda başka bir şey, bakmadığınızda parçacık etkisi gösterirken sonra dalgaya dönüşüyor. Bir metnin gerçek anlamı da yazanda değil, onu okuyanda. Şiirler de aslında böyledir. Ve biraz şiirin de o kapalı anlatımı, her okuyanın farklı bir şey anlaması bana hep çok mucizevi gelirdi. Çok özenirdim o zaman öyle olmasını. Ama aslında her okuyanın bir şeyler anlaması daha önemli olabilir. O kadar kapalı, sadece yazanın bilebileceği, anlayabileceği bir gizemden ziyade; daha açık, daha gündelik hayatta herkese hitap eden Yunus Emre’nin şiirleri gibi olması artık çok daha zor, çok daha hikmetli geliyor bana. Belli bir yaştan sonra oluyor bu, bunu çok geç anladım.

Mustafa Kutlu’nun da bir sözü vardı: Kitaplıkta kapağı açılmamış bir kitap gördüğünde içinin sızladığına dair. Aynı ben de öyle, özellikle kütüphanelere gittiğimde denk geliyorum bazen ve başlığı, yazarı falan ilgimi çektiğinde, kitap böyle sıfır gibi durduğunda, mutlaka bunu alıp kapağını bir açmaya, içindeki sayfalara göz atmaya çalışıyorum. O yüzden zaten kitap seçimim biraz uzun sürebiliyor. Aynı market gibi bir liste yapmanız lazım kütüphaneye giderken. Eğer benim bu yaptığıma benzer bir huyunuz varsa, alacağınız kitabın yerini falan önceden internetten bakıp direkt ona gitmek lazım, yoksa saatlerce çıkamayabilirsiniz.

“Yaşamaksa — — Buradaki adlandırma hem romanın bütünlüğü ile örtüşmekte hem de dilde soyut bir metafor yaratmaktadır. “Yaşamak’sa” ifadesi, Türkçede koşul ekiyle birlikte varoluşsal bir önerme sunar. Bu, kitaptaki her sahnede hayatın yalnızca var olmak değil, ‘değerli anlara tanıklık etmek’ olduğu temasına işaret eder.”(s.74)

Yaşamak aslında öyle de bir şey. Değerli anlara tanık oluyoruz sürekli. Ama işte bunun ne kadar farkındayız ya da ne kadar yaşıyoruz? Bazen o akvaryumdaki balık gibi suyu görebiliyor muyuz? Suyun farkında mıyız? Ya da daha büyük denizlere, okyanuslara açılabilecek cesaretimiz var mı? Ve tanıklık etmek sadece yeterli mi? O değerli anlara bir katkıda bulunmamız gerekmiyor mu? Gerekir mi? Güzel olmaz mı? Olsa, ya da en azından “olsa güzel olmaz mı” diyeyim, daha hoş bir ifade olur. Gereklilikler, dilekler, dilek-şart kipleri kullanmak — koşul gibi de düşünmemiştim ben bunu, daha çok “olsa ne güzel olmaz mı” gibisinden bir dilek olarak düşünmüştüm “yaşamaksa”yı. Ama koşul tabii burada sanki daha çok öne çıkıyor. Neyse, şimdi bilmediğim konularda yine ahkam kesmeyeyim.

Şimdiki alıntım hem dipnotu içeriyor hem kitaptan bir bölüm, hem de rüyalardan bir kesit:

“Ve en çok da o hiç yaşanmamış anılar can acıtır. Çünkü onların neye dönüşeceğini bilemezsin. Bir ihtimaldirler sadece. Ama bazen ihtimaller, yaşanmışlıklardan daha çok iz bırakır.
Yaşamak’sa… Bazen hiç çekilmemiş bir fotoğrafın içinde, bir ihtimalin kalbinde durmaktır. Kalmışlığıyla bile unutulmayan bir şeydir bazı anlar.
Dipnotlar:
1.”Hiç yaşanmamış ama zihinde yer etmiş anılar” kavramı, psikodinamik kuram çerçevesinde “potansiyel anı” (potential memory) olarak adlandırılır.
Kaynak: Winnicott, D. W. (1971). Playing and Reality. Tavisto- ck Publications.”(s.141)

Potansiyel anı — burası da böyle hemen gözlerimin açılmasına neden olmuştu. Hiç yaşanmamış ama zihinde yer etmiş anılar… Aslında bütün anılarımızı zamanla şekillendirip değiştirip, anıları aynı şekilde anlatamadığımı fark ettiğimde böyle çok kötü hissetmiştim ilk başta, bir yalan söylüyormuş gibi. Ama birebir de hatırlayamıyorsun ve bazen bazı şeyler birbirine giriyor. Okuduklarınızla, duyduklarınızla falan bile bazen karıştırabiliyorsunuz. O hayal gücünün size yaptığı, oynadığı oyunlar bunlar. Belki de o ihtimalleri bazen zihninizde yaşıyorsunuz, gerçekleştiriyorsunuz. Bunlar biraz acı verici de olabiliyor — “keşke” demek gibi bir şey yani. Çünkü işte o “keşke” dememek için hep derler zaten, o pişmanlıklar: yaptığın şeyden pişman ol, yapmadığın şeyden değil; en azından dene, uğraş, çaba göster. Bu da şimdi böyle deyince, kötü anlar için, kötü durumlar için de sanki bir kılıf oluyor, bir kalkan oluyor gibi hissettim şu an. Onu demek istemiyorum kesinlikle. Yani her şeyi yapın, edin, sonradan pişman olacağınız şeyleri bile hiç korkusuz olsun, en azından “keşke demedim” diye içinizde kalmasın. O zaman keşke dersiniz çünkü başka pişmanlıklar getirir yanına. Bilmiyorum, şu an biraz karışık olmuş olabilir, kendim de kendi zihnimdeki ikilemlerle de savaşıyorum bir yandan. Potansiyel anılar gerçek anılarla savaş halinde diyebilirim.

Ve son alıntı. Kitabın da sonu sanırım. Evet, burayı aslında almamak mı lazımdı ama bilmiyorum, umarım spoiler olmaz.

“Ama bil ki, artık uyanmanın zamanı geldi.
Çünkü hikâyeler bitmez.
Sadece içimizde başka kapılarla devam eder.
Ve sen o kapıyı açtığında, belki de ben… …senin rüyana düşerim.
Şimdi gözlerini kapa.
Bu kitabın son satırını okurken bir dilek tut.
Çünkü ben o dileği duyarım.
Ve belki bir gün…
…bir başka hikâyede, senin en kıymetli anına tanıklık ederim.
Yaşamak’sa…
Bazen bir başkasının rüyasında uyanmaktır. Ve orada kendini, en gerçek hâlinle bulmaktır.”(s.250)

…demiş yazarımız. Biraz daha interaktif bir hale de gelmiş mi roman burada, bilemiyorum. Azını da size bırakayım ama merak etmeyin, o tuttuğunuz dileği sormayacağım size. İsterseniz tabii ki yazabilirsiniz, söyleyebilirsiniz.

Çünkü bazen somutlaştırma, gözünüzün önünde görme, aynaya falan hatta yapıştırın derler, o hayal panoları, bir şeyler — böyle değişik kişisel gelişim envanterleri, öyle diyerek küçümsemiyorum bunu. Kesinlikle bunlar işe yarayan yöntemler olmalı ki bu kadar dile getirilmiş. Bazıları bazı insanlarda daha etkili olabilir. Cüzdanında hayalindeki arabanın resmini taşıyan insanlar görmüştüm ben, bir gün aldılar da o arabayı. Bizim bir öğretmenimiz de, hatta İngilizce öğretmenimiz, sınıfta biraz tuhaf bir durum da olmuştu — arabasını takvim yaptırmış, masaüstü takvimi, onu bize gösteriyordu böyle övünerek: “baba parası değil, alın teri” gibi açıklamalarla. Çünkü çok içselleştirmiş artık bunu, göstermek istiyor.

Yani ben de mesela geçenlerde öyle bir bakış aydınlanması yaşamıştım. Daha doğrusu küçük bir tartışma diyecektim, şimdi demek istemedim. İnsanların her şeyi WhatsApp’a, işte durumlara, Instagram’a diğer şeyleri, bu başkalarına gösterme isteğini çok anlayamıyorum. Anlayamadığımı söylemiştim, yani tuhaf geliyor bana ama ilgi bekliyorlar aslında — beğenilmek, o görülme isteği. “Ben bu hayatta varım, yaşıyorum.” Yaşamaksa onlar için böyle bir şey. Çünkü belki o en yakınlarından o ilgiyi göremiyorlar, yaşadıklarının farkında değiller. Bir iz bırakmak istiyorlar ama yani yanlış bir iz bence bu. Böyle 24 saatte geçecek her anı fotoğrafını çekip o ana hiç telefon dışında bakmayacak, yanındakinin halini hatırını sormayıp beraber gülümseyerek — yalandan bir gülümsemeyle — çekilecek fotoğrafı daha çok isteyecek insanlar olmaya başladı artık.

Şimdi diyeceksiniz belki, “sen de hep bunu yapıyorsun, sen de şu an konuşarak, kitapları anlatma bahanesiyle okuduğun şeylerin havasını mı atıyorsun, ya da işte çok bilgiliyim, çok kültürlüyüm.” Yazarımızın da işte bu kitabı yazarken aklına gelen, onu tedirgin eden, “acaba itici gelir mi bu dipnotlar” düşüncesi vardı. Okurken kesinlikle öyle hissetmiyorsunuz diye ona da söylemiştim ben. Ama aklına gelmesi de doğal, çünkü bazı insanlar bunu da hissedebilir, öyle de düşünebilir. Bana da YouTube’da öyle bir yorum gelmişti: “tamam evet, en çok sen biliyorsun, anladık” gibisinden. Beğenmediğim bir kitap hakkında bir bölüm yapmıştım ve beğenmediğin daha çok etkileşim getiriyor, kesinlikle. O yüzden ben belki de sosyal medya için yanlış bir şey yapıyorum; hep genelde beğendiğim kitapları okuyarak, paylaşarak. Aslında beğenmediklerimi burada linçlesem, beni de hem linçlerler. Böylece daha büyük bir kitleye sahip olabilirim, daha çok dinlenip daha çok paylaşılabilirim. Öyle bir amacım da yok, niyetim de yok. Bu sezon zaten “alın, paylaşın” gibi şeyler de söylemiyorum, o şekilde de bitirmiyorum bölümlerimi.

O yüzden de gördüğünüz gibi bitiremiyorum. Eskiden kapanışlar daha kolaydı, belli bir tekerleme gibi bir cümleniz olursa bu size rehberlik de ediyor. Açılışlar vaktinde nispeten yine aynen devam etmeye çalışıyorum, çünkü bir an evvel girmem lazım kitaba. Öyle ses kaydını açıp dakikalarca kalamam, bekleyemem — vakit çünkü bir yandan akıyor, daha kahvaltı yapmam lazım, bir de gitmem lazım. İşte hayat böyle bir şey. Potansiyel anları belki potansiyelde bırakıyoruz böyle işin gücün peşinde koşarak ama işsiz kalınca da çok üzülüyoruz.

Neyse, yine ya şu — bendeki melankoli de geçmedi bir türlü. Kaç kitaptır kitaplara da haksızlık ediyor gibi de hissediyorum. Neyse neyse, kusuruma bakmayın diyeyim, böyle aklıma geliyor, üzgün olduğum zamanları maalesef yansıtıyorum.

Yaşamak’sa kısaca böyle bir kitaptı. Bana dokunan, bende iz bırakan potansiyel anılar bunlardı. Çok teşekkür ederim buraya kadar vakit ayırdığınız için. Haftaya yeni bir kitapla görüşmek dileğiyle. Kendinize çok iyi bakın.




23 Temmuz 2026 Perşembe

Glikoz Devrimi

 

Glikoz Devrimi, Yürüyerek Podcast Yapmak, Breakfast’ın Etimolojisi, Abur Cubur ve Ivır Zıvır İlişkisi

Bugün benim için değişik, zor bir yayın olacak. Jessie Inchauspe’nin Glikoz Devrimi kitabından bahsedeceğim sizlere. Bir yandan da yürüyüş yapıyorum.

Press enter or click to view image in full size

Şu an yürüyüş yapıyorum dediğim aslında işe gideceğim; yolda geçirdiğim o kısıtlı süreyi bu şekilde değerlendirmek istiyorum. Yoksa yapamayacağım bu hafta. En azından bir deneyeyim. Doğa sesleriyle, insan sesleriyle, sabah girişte denk geldiğimiz o asansör sesleriyle bakalım ne kadarı çıkacak yayının, ne kadar anlaşılabilir olacak. Çünkü sabah kayıt almaya çalıştım ve yaka mikrofonum bozulmuş; bir temassızlık var, bilmiyorum, belki telefonun jak girişi bozuldu. Neyse, bir sohbet tadında olacak, belki alıntılarımı rahatça okuyamayacağım.

Ben bu kitabı Pegasus Yayınları’nın Haziran 2023 tarihli 1. baskısından okudum. İngilizceden çeviren Sevinç Seyla Tezcan olmuş. Glikoz Devrimi kitabının alt başlığı da “Yeme krizlerini aşın, enerjinizi geri kazanın ve harika hissedin. Kan şekerini dengelemenin hayat değiştiren gücü” şeklinde uzun bir alt başlık açıklaması var kitabın.

Yazarın neredeyse bütün shorts’larını seyrettim. Peki yazarı nereden tanıdım? The Diary of a CEO diye bir podcast keşfettim. Daha geçenlerde orada da birçok bölümü bitirdim. Türkçe inanılmaz bir şekilde onun reklamını da yapıyor zaten; Vietnamca bile kendi ses tonuyla konuşabiliyor. Bir yapay zeka firmasıyla anlaşma yapmışlar, onun reklamını da yapıyor zaten. Onlarca dile kendi ses tonuyla, kendi aksanıyla anında çevriliyor. Muhteşem bir teknoloji gerçekten. İleride bunun ücretsiz olabileceğini de düşünüyorum. Zaten şu an sadece iki tane deneme hakkı veriyorlarmış, o yüzden hiç girişmedim o işlere ama geleceğe umut veren bir şey bu benim için — dil bariyerini tamamen ortadan kaldıracak.

Bölümleri arasında dikkatimi çeken, Jürgen Klopp da katılmış ama Türkçe yoktu onların seçeneklerinde; ya da bir futbolcu daha aynı şekilde. Bazı isimlerde de böyle telif hakkı falan mı oluyor bilmiyorum, Türkçe hakkı mı yok? — Bu arada yine denk geldi, beni duydular mı nedir :) Türkçe de şimdi eklenmiş onlara ama bazılarında hâlâ yok — Muhtemelen yarın bir gün José Mourinho da katılır, ben de o zaman İngilizce konuşursa bile dinleyebilirim. Harika bir podcast yapıyor, 2 saati aşıyor neredeyse. Ben ilk bölümlerimde bir Joe Rogan esprisi yapmıştım ama podcast’te şu an, benim için Messi-Ronaldo diyebileceğim insan Steve Bartlett olmuş. The Diary of a CEO harika bir podcast, öneririm sizlere de. İşte orada keşfettim yazarımızı: Jessie Inchauspe. Adı da ne kadar zor yazılıyor soyadı ama az önce Fransızcadan dinledim, o kadar güzel bir telaffuzu var ki tekrar tekrar söylüyor sanki. İlk defa böyle bir isimle karşılaştım.

Aynı şekilde bakmışken, mesela seher vakti de kalktım, kayıt alacaktım diyecektim ama onu da bir öğreneyim dedim. Yani seher vakti ne zaman biliyor musunuz? Mesela ben de bildiğimi zannediyordum. Ve eğer şu podcast olmasaydı, imsak vaktinden sonra güneş doğana kadar diye bir açıklama yapabilirdim size — o sabah namazını kılabileceğiniz vakit. Ama hayır, imsak vaktinden öncesiymiş. Hatta 1,5 saat öncesi başlayan ve imsak vaktine kadar olan süre, günün en verimli, inanılmaz bir vaktiymiş. Yani o seher vakti boşuna ötmüyor; aslında bizim de kalkmamız, uyanmamız gereken bir zaman. Zaten işin sırrı burada: o saatte uyanmak için acaba kaçta yatmanız lazım, bunu da düşünün. Yani hayatı yapmanız gereken kitabı aslında sunulmuş, o da ücretsiz, o da bedava — alıp okuyabiliyorsunuz.

“…bağlam çok önemlidir. Annem bana sık sık süpermarkette alıp almamak arasında kaldığı bir şeyin fotoğrafını gönderip, ‘İyi mi, kötü mü?’ diye mesaj atar. Her zaman, ‘Duruma göre değişir. Bunu yemezsen, yerine ne yiyeceksin?’ diye cevap veririm. Bir yiyeceğin izole bir ortamda iyi ya da kötü olduğunu söyleyemeyiz, her şey görecelidir. Yüksek lifli makarna normal makarnaya göre ‘iyi’dir ama sebzelere göre ‘kötü’dür.”(s.40)

Yazarımızın böyle onlarca maddelik — 10 maddelik, pardon, düzeltiyorum — bir tüyo listesi var beslenme ile ilgili, ne yapmamız gerektiği. Eğer onu yapabilirseniz diyor, bütün bu glikoz eğrilerini düzleştirirsiniz, hiçbir şekilde o şeker krizlerine girmezsiniz. Ama ben o 10 maddeyi 3'e indirdim, daha basit olması açısından.

Öncelikle şu glikoz eğrilerinden hemen kısaca bahsedeyim, nedir bu? Aslında daha önce Doktor Fit hocam, bizim Eyüp Yılmaz hocamızın bahsettiği de buydu bir anlamda. O ne diyordu? Besinlerin glisemik indeksini düşürmek diyordu. Bu yazarımız da diyor ki glikoz eğrilerini düzleştirmek. Aslında benzer bir şey, aynı şey.

Ya sadece bir küp şeker bile yediğinizde 2 saat boyunca glikoz eğrileriniz yükseliyor, tavan yapıyor; ve her tavan yapan şey tabii ki dip de yapar. Oradan sonra da alçalmaya başlıyor ve siz iki saat sonunda açlık hissediyorsunuz. Bu hissettiğiniz aslında kan şekerinizin düşmesi; şeker istiyor yani vücut tekrar. “Madem aldın, sen buna ulaşabiliyorsun, çok güzel bir şey” diyor. Harikaydı, ben bunu tekrar istiyorum, siz de bunu açtık zannediyorsunuz. O zaman da işte açtık kriteri, şeker krizleri tekrar tekrar veya o abur cubur yemeler.

Ben eskiden abur cubura da “ıvır zıvır” derdim mesela, öyle kalmış; dediğimde doğrusunu o zannediyordum. Bir baktım, bu sadece bizim aylarımızda kullanılıyor ama “ıvır zıvır” da bir şey; yani aslında hala o bakış açım çok değişmedi. Abur cubur burada çok iyi bir şey değil, hele öyle sık yenirse. “Az ve sık” diyorlar ya — yani ne kadar sık olduğu an, tehlikeli problem.

Çünkü işte bir şekerli bir şey yemenin, hatta yemek yemenin, size o üç adımını söyleyeceğim — yapmanız gereken üç şey.

Öncesinde mutlaka salata tüketeceksiniz arkadaşlar. Beraber değil, öncesinde; mümkünse hatta bir salatayı bitirdikten sonra 15–20 dakika ara vermek de iyi olabilir. Ondan sonrasında yiyin. Ondan sonrasında da protein; işte en son şeker, ve şekeri de öyle iki saat sonra değil, o an, tatlı niyetine yani. Ama işte bunlar, ne kadar uygulanabilir olursa bu kurallar o kadar hayata katabiliyoruz.

Diyelim ki yemedik, ne olacak? İkinci sizi kurtaracak olan şey, yemekten önce yine bir bardak sirkeli su içmek. Bu sirke bir tatlı kaşığı olabilir ilk zamanlar ama aslında bir yemek kaşığı diyordu yazarımız — arasında da fark var ya, tatlı kaşığı da az olabilir ama kimisi de hiç sevmiyor sirke. Sirkenin ne sirkesi olduğu da çok önemli değil; elma sirkesi ideal ilk zamanlar. Ama limon suyu olmaz diyor mesela, aynı etkiyi göstermezmiş.

Hadi bunu da yapamadınız. Bu sefer yemekten sonrası için bir seçeneğimiz var: o da 10, 15, 20, hatta mümkünse yarım saat hareket etmek, yürümek — en kötü ihtimal. Ben de şu an onu yapıyorum. Sabah kahvaltımı yaptım, biraz meyve de yedim; aşırı şeker aldım yani aslında. Ve baktım, ses kaydı da alamıyorum zaten; “bari” dedim, yürürken biraz araba sesleri eşliğinde kaydı alayım diye düşündüm. Umarım anlaşılabilir bir şekilde geliyordur sesim. Bunun üzerinde biraz çalışacağım ama olduğu kadar artık.

“Şekerli şeyleri neden bu kadar çok sevdiğimizi merak ediyor olabilirsiniz. Nedeni şu: Taş Devri zamanlarında, tatlılık yiyeceğin güvenli (hem tatlı hem de zehirli olan bir yiyecek yoktur) ve enerjiyle dolu olduğunun işaretiydi.”(s.61)

Burada benim için yeni olan bilgi şu parantez içindeki: hem tatlı hem de zehirli olan bir yiyeceğin olmadığı. Bu bence çok önemli bir nokta. Boşuna yemiyoruz yani; boşuna değil bu tahliye olan zaafımız. Bulduğumuz anda maksimumu almaya çalışıyoruz. Fare deneylerinde işte fareler hatta hayatlarını kaybediyorlar; en temel ihtiyaçlarını bile karşılamaktan vazgeçiyorlar. Seyredin yani o deneyi — uyuşturucudan daha büyük bir bağımlılık, şeker bağımlılığı. Ve bütün endüstri bunu kullanıyor. Her şeyin içinde şeker, en ummadığınız şeylerde; bir açıp içindekileri okuyun, o besin değerlerinin ilk beş değeri arasında şeker varsa, paketli gıdaysa zaten onu tüketmeyin mümkün olduğunca. Ya da o üç tüyoyu uygulayın: öncesinde sebze, ya da bir bardak sirkeli su, ya da sonrasında yoğun bir hareket.

Şimdiki alıntım da aslında o yeme sıranızı söyleyen:

“Ani glikoz artışlarında yiyecek sırasının etkisini anlatmak için Tetris benzetmesine dönelim: Yavaş inen blokları düzenlemek, hızlı inen blokları düzenlemekten daha kolaydır. Yiyecekleri doğru sırayla yediğimiz zaman (önce sebzeler, sonra protein ve yağlar, son olarak karbonhidratlar) sadece blokların hızını azaltınakla kalmayız, lifin bağırsaklarımıza ekiediği ağ sayesinde blokların sayısını da azaltmış oluruz. Glikozun kan dolaşımımıza süzülmesi ne kadar yavaş olursa, glikoz eğrilerimiz o kadar düzleşir ve o kadar iyi hissederiz. Tamamen aynı şeyi yiyebiliriz ama karbonhidrat! sona bıraktığımız zaman fiziksel ve zihinsel sağlığımızda büyük bir fark yaratırız.”(s.114)

Nişasta ise şeker ve şeker molekülleri arasında da büyük bir fark yokmuş. Yani insan açısından farklı — hepsi şeker: glikoz, fruktoz, meyve şekeri, yapay tatlandırıcı, hepsi şeker arkadaşlar. Vücuda girdikten sonra aynı şeyi yapıyormuş. “Bal yedim, yok efendim daha faydalı” — hayır, değilmiş. Bunları bilimsel detaylarıyla, zaten kaynakçası da yoğun olan bir kitap açıp okuyabilirsiniz.

Sıradaki alıntım zaten bununla ilgiliymiş, hem de Shakespeare’den bir alıntı yaparak:

“Romeo ve Juliet’in şu meşhur dizesini bilir misiniz?: ‘Şu gülün adı değişse bile kokmaz mı aynı güzellikte?’

Aynısını şeker için de söyleyebilirsiniz. Şeker hangi adı alırsa alsın, vücudumuzda aynı etkiyi yaratır.”(s.177)

Yeme, beslenme, sağlık, diyetler üzerine sürekli yeni şeyler çıkabiliyor. Bütün şekerler aynıymış— esmer şekerin daha iyi olduğunu zannediyor olabilirsiniz — hiçbir fark yokmuş arkadaşlar. Beyaz şeker, karışık olanı, hepsi yine aynı şeker.

Zaten ingilizcedeki kahvaltı breakfast kelimesi de break yani kırmak, bozmak ile fast yani oruç, açlık kelimesinin birleşiminden oluşuyor. Uzun süren açlık sonrası ilk yenilen şey, kahvaltıdır aslında. Ne zaman yediğinizin çok bir önemi yok. Ben de buna katılıyorum diyeyim ve hemen diğer alıntıma geçeyim. Bu arada yolumu da yarıladım — harika ya böyle, umarım çok kötü çıkmaz yani ses. O zaman podcast’leri daha sık yapabilirim.

“Kurutulmuş meyveler sağlıklı görünebilir ama değildir. Kurutulmuş meyveler bir miktar lif içerir ama ağırlıklı olarak sofra şekeriyle aynı moleküllere sahiptir. içerdiği konsantre glikoz ve fruktoz vücudumuza dev bir dalga gibi çarpar”(s.181)

İşte bahsettiğim şey, tek tek böyle grafiklerle de açıklıyor, diğer alıntımla devam edeyim:

“Karaciğer hastalığı eskiden sadece çok fazla alkol tüketen insanlar için bir sorundu.
Ancak yirmi birinci yüzyılda bu durum değişti. Robert Lustig adında bir endokrinolog 2000’lerin sonunda San Francisco’daki muayenehanesinde şaşırtıcı bir gerçekle karşı karşıya kaldı: Hastalarından bazıları karaciğer hastalığı emareleri sergiliyordu ama ağır alkolik değillerdi. Hatta çoğu, on yaşından küçüktü.
Lustig fruktoz fazlasının tıpkı alkol gibi karaciğer hastalığına yol açabildiğini keşfetti. Karaciğer, alkolde de yaptığı gibi, bizi fruktozdan korumak için fruktozu yağa dönüştürerek kan dolaşımından çıkarır. Ama tekrar tekrar fruktoz oranı yüksek gıdalar tükettiğimiz zaman, tıpkı alkol tüketiminde de olduğu gibi karaciğerimiz yağlanır.
Tıp camiası bu yeni hastalığa alkole bağlı olmayan karaciğer yağlanması (NAFLD) ya da nonalkolik steatohepatit (NASH) adını verdi. Bu son derece yaygın bir hastalık: Dünyada dört yetişkinden biri bu hastalığı taşıyor.”(s.184)

Hiç alkol kullanmayan insanların siroz olması gibi değişik durumlar bu yüzden yaşanıyormuş yani.

“Genellikle bir şeyi (mesela bir diyete uymayı) kusursuz yapamıyorsak hiç yapmamanın daha iyi olduğunu düşünürüz. Gerçeğe bundan daha uzak bir şey olamaz. Önemli olan elinizden gelenin en iyisini yapmaktır.”(s.189)

Önemli olan elinden gelenin en iyisini yapmaktır. O anki imkanlarla — şu an karşıya geçmem gerekiyor mesela. Sabahın çok erken bir saati ve bütün hafta boyunca öyle şeyler yaşadım ki! Aile krizleri; anne-babayla sınanabiliyorsunuz. Ama çok çok büyük bir şey atlattım; bayağı yıllar sonra bugünleri de atlattıysam bunları da atlatacağım diyecebileceğim kadar büyük. Öyle bir şey. Elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorum sadece.

“Aynı yiyecekler kişiye bağlı olarak farklı tepkiler yaratabiliyor. Bu farklılıklar birçok faktöre bağlı: taban insülin değerimiz, kas kütlemiz, farklı bağırsak mikropları, daha az ya da daha çok su tüketmiş olmak, daha az ya da daha çok dinlenmiş olmak, daha az ya da daha çok stresli olmak, egzersiz yapmış ya da yapmamış olmak (veya yedikten sonra egzersiz yapmak) …”(s.264)

Benim KPSS’ye hazırlandığım zaman bir hocamız genel kültür kısmına da hazırlıyordu ama şöyle derdi: “Ben size buradan bir tane soru tutturabilsem yeter!” Çünkü tahmin edemezsiniz yani. Bunu böyle 2–3 aylık bir çalışmayla yapamazsınız; genel kültür böyle bir şey değil. Son olayların başlıklarını okuyarak edinilecek bir bilgi değil.

Buna benzettim nedense bu alıntıyı. Aynı şekilde mesela işte kimisi “su içsem yarıyor” diyor mesela, o da bu kitapta yazıyor.

Vücut sağlıksız yaşadığınızda, stres yaptığınızda hastalık olarak size geri dönüyor. Ne yapacak ki yani? Bağıracak, stres yapma diyecek hali yok. Ben de yıllarca bu konuda üzerine yazılar okumuş, yazmıştım. Ama şu an yeni bir tedavi deniyorum ve onunla beraber neredeyse bu seboreik dermatit işini çözdüm gibi bir şey. Çünkü zamanında tanı yanlış konulmuş, meğer hastalık sadece sedefmiş. Biraz ileri seviyesi sadece.

Sedef zaten neredeyse her üç kişiden birinde görülen — Cem Yılmaz’ın fıtık esprisinde olduğu gibi — bildiğiniz, duyduğunuz kadar acayip bir hastalık değil. Bunun nedeni de yine sağlıksız yaşam, şeker ve stres. Kaygı, sinir, öfkeler… Onlar da bu eğrilere etki ediyor ve bu iniş-çıkışlar ne kadar sık olursa o kadar tehlikeli.

Bununla bağlantılı bir şey daha var: şeker, çikolata, dondurma gibi ürünlerin reklamını televizyonda ne kadar çok görüyorsanız; soğan, elma, armut, sirke gibi doğal ürünlerin reklamını o kadar az görürsünüz. Hatta hiç göremezsiniz çünkü onun üzerinden kazanılabilecek para belli. Üzerine çok fazla şey ekleyemezsiniz. Maalesef kısaca böyle, iş yine dönüp dolaşıp size bir şeyler satılmasına geliyor.

Bu kitapla olan maceramız da böylece sonlanıyor. İlk defa yürüyerek bir podcast yaptım. Eğer ses çok kötü olmazsa, bundan sonra da böyle devam etmeyi düşünüyorum; ya da sessiz sakin bir ortamda alabilirim, daha mantıklı olacak. Ama fırsat bulamıyorum işte dediğim gibi arkadaşlar — şu yarım saati ayırmak bile benim için o kadar büyük bir lüks ki. Kitabı okumasını, alıntıları çıkarmasını geçtim, yani hadi onları bir şekilde yapabiliyorum. Ama şu kaydı almak çok zor oluyor ve hiçbir yedek bölümüm de kalmayınca, son anda, son günde artık böyle çareler düşünmeye, bulmaya çalıştım. O yüzden bu bölümü dinleyenlere ayrıca da teşekkür ediyorum, bu gürültülere katlandığınız için. Ve haftaya yeni bir kitap görüşmek dileğiyle diyerek veda ediyorum.




16 Temmuz 2026 Perşembe

Vagon Vagon İstanbul

 

Vagon Vagon İstanbul, Hızlı Yürümenin Zararları, Sevdiren Kediler ve İçimizdeki Gemilerin Suya Düşmesi

Ezgi Alınca’nın Vagon Vagon İstanbul kitabından bahsedeceğim bugün. Yazardan da aldığım izinle. Bilmiyorum daha geçenlerde yaptığımız o söyleşiyi dinlediniz mi ama o zaman yazardan da izin almıştım. Vagon Vagon İstanbul ve Yaşamaksa; önce hemen Vagon Vagon İstanbul’la başlayalım dedim. Çünkü bazı alıntılarım oldukça uzun.

Press enter or click to view image in full size

Yazarımızın yıllar önce yazdığı bir şiirin kitaba uyarlanmış, kitaba dönüşmüş hali bu aslında. İstanbul’un neredeyse bir karakter olduğu ve bir trene atlayıp İstanbul’u dolaştığımız, İstanbul’un güzel semtleri arasında karşımıza çıkan insan manzaraları, duygu durum halleri diyebilirim. Kısaca ben bu kitabı Klaros Yayınları’nın Mayıs 2025 tarihli 1. baskısından okumuştum. Hemen hızlıca ilk alıntımla başlayayım:

“Tünel’e yaklaştıkça adımlarım yavaşlıyor.
Adımlarım değil, bakışlarım yavaşlıyor.
Sanki şehir beni dikkatle izliyor, hızımı ölçüyor.
Çünkü bu şehirde hızla yürümek günaha yakın bir şey gibi.
Her taş bir romanın kapağı, her dükkan bir hikâyenin girişi.
Ben sadece okuyorum.
Okumakla yetinmiyorum aslında.
İçime kazıyorum.
Her taş, her vitrin, her ses…
Bir iz bırakıyor üzerimde.”(s.23)

Demiş yazar. Ben buradaki o kısa bölümü de sormuştum hatta yazara, şimdi hatırladım ben de. Çünkü hiç öyle hızlı yürüyemem. Yürürken böyle daha çok etrafı seyretmeyi, yavaş yavaş sakin adımlarla dolanmayı severim. Aslında o hızlı yürüyüşler çok bana göre değil. Ama tabii hızlı yürümek günaha yakın bir şey gibi de hissetmiyorum.

Öyle meşhur bir kıssa da vardır ya. Hatta Simyacı’da da mı geçiyordu? Bir karaktere, bir kaşığın üzerinde bir yağla “al bunu ve sakın dökme” diyerek gez dolaş deniyor. Onu dökmemek için tabii hiçbir yere bakmıyor ve hiçbir keyif almıyor dolaşmadan, hiçbir şey anlamıyor yani. Odaklandığı şey başka çünkü. Hem de şehrin en güzel yerlerini mi geziyordu, saraylara, bir yerlere mi giriyordu?

Neyse, baktığınızda yani dikkat ettiğinizde, hızlı yürümediğinizde o kadar çok şey göreceksiniz ki şaşıracaksınız. Her taş bir romanın kapağı, her dükkan bir hikayenin girişine dönüşecek. O kadarı da olmaz, evet. Onun için ayrı bir sanatçı lazım, bir şeyler yazmak lazım belki. Biraz da tabii yorgun olmamak lazım. Şu an ben de çok yorgunum. Ondan böyle belki kitap hakkında da çok güzel bir giriş yapamadım ama keşke hissettiğim yorgunluk değil de derinlik olsaydı diyerek buradaki alıntıma da başlayayım.

“Hissettiğim şey yorgunluk değil; derinlik.
Sait Faik’in bir gölgesi gibi dolanıyorum bu sokaklarda. Bir duvarın kenarına ilişmiş taş, belki onun oturduğu yerdir.
‘Bir insanı sevmekle başlar her şey,’ diyor kulağıma. Ben bu sokakta birini değil, şehri sevmeye başlıyorum.
Şairin sesi kulaklarımda değil, bedenimin içinde yankılanıyor.
Tren sarsıldıkça içim de sarsılıyor.
Birini değil, bir şehri sevmek…
Bir insan gibi sokakları, bir dost gibi kaldırımları, bir sırdaş gibi pencereleri sevmek…
Ben de burada bunu öğreniyorum.
Sevmenin ne olduğunu unuttuğum yerde, şehir bana yeniden hatırlatıyor.”(s.25)

Sait Faik’i burada görünce zaten dayanamamışım hemen. Almışım onun da kitaplarını, bitiremedim bir türlü. Az kalmıştı aslında ama okuma yolculuğum tamamen değişti. Yani artık uzun da bir zaman oldu, böyle istediğim kitapları istediğim hızla okuyamıyorum. Böyle alıp kenara koyma, dizme, tekrar yenilerini alma; o sünnesi geri mi dönüyor, inşallah başlamaz tekrar, o hastalıklı durum: kitapları istifleyip biriktirmem. Okuyup okuyup podcast yapmak istiyorum.

Çünkü İstanbul bazen böyle kendini de sevdiriyor. İstanbul’da kedi konusu geldi. Bak şimdi aklıma, İstanbul’la artık özdeşleşmiş gibi bir şey. Turistlerin en çok şaşırdığı şeylerden biri: şehirdeki o kedi sayısı ve kedilerin ne kadar akıllı oldukları. Allah yönetiyor yani bazen insanları.

Kaldırımları, sokakları da sevmek — şu an bu aralar gerçekten mümkün mü çok emin değilim. Kentsel dönüşüm süreci çok çok kötü yönetiliyor gibi hissediyorum. Yürüyecek yer kalmadı yani şehrin en gözde ilçelerinde bile. Hadi ben diyelim İstanbul’un köyünde oturuyorum ama maalesef çoğu yer böyle ve yapılanlar da çok bir şeye benzemiyor. Neyse neyse, böyle kötü konular açarak İstanbul’u kötülemeyelim. Haksızlık etmiş oluruz yani. İstanbul kesinlikle şu son birkaç seneden ibaret değil.

“Manzara camdan değil artık; gözkapaklarımın ardında.
Altın Boynuz…
Tarihin, şiirin, aşkın en eski izlerinden biri.
Suya düşen ışık, bir krallığın tacı gibi parlıyor. Ben o tacı değil, o ışığın içimde yarattığı yankıyı izliyorum.
Tavşan Adası uzakta bir siluet gibi.
Zihnimde tarih kitaplarının tozu kalkıyor.
Bir zamanlar ders kitaplarında okuduğum, çabucak geçilen bir bilgi artık içime kazılı bir his.
Sadece bir ada değil orası; kaybolan bir çocukluk, bir harita köşesi, unutulmuş bir hayal gibi duruyor. İçimdeki pusula onu işaret ediyor.
Kaybolmak değil bu; yeniden yön bulmak.
Fatih Sultan Mehmet’in bir gecede kadırgaları Kasımpaşa’dan Haliç’e indirdiğini düşünüyorum.
Gözümde bir imge: gecenin içinde sessizce kayan gemiler…
Ve zihnimde bir cümle:
‘İmkânsız, sadece başka bir yöntemle mümkün olan
şeyin adıdır.’
Ben de içimdeki ağırlıkları başka bir gece Haliç’e indirmek istiyorum.
Bu sadece bir askeri başarı değil, bir hayalin fiziki vücut
buluşu.
Bir şeyin ‘imkânsız’ denmeden yapılabileceğini
öğreniyorum bu manzaradan.
İstanbul öğretiyor bana. Mekanlar değil, anlamlar anlatıyor. Ve anlamlar bana şunu fısıldıyor:
Kendini çaresiz sandığın her yer, aslında içindeki gemiyi suya indirme yerindir.
Karanlıkta bile mümkün olan vardır.”(s.33)

Burası da bana çok güzel gelmişti, henüz daha kitabın başlarında. Hani okuyoruz biz, olmuştum o kadar farklı farklı konular. Haliç, Haliç tabii ki geçecekti. Haliç olmadan olmaz ama oradan buna bağlayacağını beklemiyordum yazarımızın ve o niyetle bakabilmek işte, her şeyin ardındaki o hikmeti görebilmek.

Daha önce hiç Haliç’e bakarken mesela içinizdeki gemileri suya düşürmeyi — düşürmek de değil, orada doğru kelime suya indirmeyi — düşündünüz mü? Düşünce dünyası çok çok acayip bir şey. Herkes aynı şeye bakıyor ama herkes farklı bir şey görüyor. Herkesin gördüğü o mavi tonu da farklı ve bütün görebildiklerinizi, size hissettirdiklerini aslında belirleyen de o ana kadar, o yaşa kadar yaşadıklarınız, okuduklarınız, gördükleriniz.

Ne kadar derin bir hayat yaşamak istiyorsanız o kadar tecrübe ve yaşanmışlık biriktirmek gerekiyor. O kadar okumak, o kadar yazmak, o kadar konuşmak gerekiyor belki de. Dolayısıyla okumak lazım diyeyim. En azından kendi yapabildiğim, yapmaya çalıştığım, şu an tutunduğum şey olarak onu size tavsiye edebilirim ve okumaya devam edebilirim.

“Bir gemi geçiyor.
Gözlerimle takip ediyorum.
Ardında köpüklü bir iz bırakıyor.
Bazı insanlar da öyle…
Geçer, ama ardından sessiz bir dalga bırakır.”(s.51)

Burası da çok güzeldi. Herkes öyle basitçe geçip gitmez yani. Bazıları iz bırakır, bazıları köpüklü bir iz bırakır. Bir gemi gibi yavaş yavaş geçerken; o ağır yük gemileri, uçak gemileri falan vardır mesela, 2 saat dönemezler böyle. Yönünü çevirmesi çok uzun sürer. Ama o da bir kere döndü mü… Bazı insanlar da öyledir. Çok kolay böyle sizden vazgeçmez, uğraşır yani hayatınızdan çıkmamak için elinden geleni yapar. Ama bir çıktı mı da bir daha onu geri getiremezsiniz, geri döndüremezsiniz. İşte o insanların sabrını çok zorlamamak lazım.

Ama kimisi çok rahat, işte o da bak içindeki boşlukla alakalı olabilir. Böyle hemen vazgeçer her şeyden, anında siler yani. Hop bir bakarsın başka yöne dönmüş, tamamen zıt bir yöne, 180 derece dönmüş yani. Yoksa ona bir bakarsın ama çıkar bir şey denk gelir, hemen tekrar geri gelmiş. Gemilere de dikkat etmek lazım.

“Gözlerim dışarıda, içimse içeride dolaşıyordu. Ve o an, bir ses işittim yan koltuktan.
Yaşlı, ama diri bir ses.
‘Sirkeci’den kalkardı eskiden trenler…
Ama asıl kalkış, insanın kalbinde olur evladım,’ dedi.
Başımı çevirdim.
Omuzlarında zamanın yükünü taşıyan, elleri demir ray gibi sert ama bakışları çocuk gibi nazik bir adam… Üzerinde gri bir tren memuru ceketi.
Yıllardır taşınmış, terletilmiş.
Yanında paslanmış bir düdük asılı.
Yüzü çizgi doluydu ama o çizgilerde tarihin kendi imzası vardı.
Ben onunla konuşmak istemedim önce.
Saygımdan.
Çünkü bazı insanlar anlatılmayı değil, sadece dinlenmeyi hak eder.
Ama o sustuğumu fark etti. Dönüp gözlerime baktı.”(s.63)

Bundan sonraki alıntı da sanki bunun devamı gibi olmuş ama arada tabii başka sayfalar da var, şu an fark ettim, bunu bilerek mi yaptım hatırlamıyorum ama. Evet, trende karşımıza çıkan bu yaşlı amca da oldukça bilgin bir karakterdi.

Yüzdeki çizgilere insanlar çok tahammül edemiyor ama yani bunu hep botokslarla, bir şeylerle kapatmaya çalışıyorlar. Aslında onlar o yaşanmışlık, tecrübe, o alındaki çizgi, özellikle beyaz saçlar; bilmiyorum, bana bunlar hep böyle güzel gelen şeyler. Nedense insanlar bunları hep örtmek, kapatmak, boyamak, gizlemek istiyor.

“Bazı insanların anlatılmayı değil sadece dinlenmeyi hak etmesi” — bu da tabii güzel bir durumdan bahsetmiş belki yazar ama biraz kötü de tınlıyor: “insanlar sadece dinlenmeyi hak ediyor” falan gibi. Ters bir bakış açısıyla bakarsan öyle hak eder. Ama herkesle de öyle konuşamazsın.

Mesela o da eski bir görgü kuralıdır — şu an “eski” diyorum, günümüzde çok kalmadı böyle şeyler. Önce büyükler sorar mesela, “nasılsın, iyi misin?” diye halini hatırını — sen o sormadan soramazsın. Bunun işte o kırıntıları falan devam ediyor bende, daha alışkanlıktan yani, çok metanetli bildiğimizden de değil. Böyle beklersin ki o sorsun önce, o sorunca sen söylersin, o sormazsa söylemezsin. Demek ki konuşmak istemiyor gibi düşünürsün. Ama artık böyle çok bunlara dikkat edilmediği için herkes herkese her şeyi sorabiliyor.

Dinlemek zaten apayrı bir meziyet ve o da kalmadı gibi bir şey. Ben de işte yazarımızla bakış açımda konuşurken fark ettim: dinlemek de ayrı bir sabır gerektirir. Çünkü dinlerken ne alacağımızın farkında değiliz. Halen bazen dinlerken bile o dinleme kılığında ne söyleyeceğimizi düşünüyoruz. O yüzden çok heybeyi de dolduramıyoruz yani, bize bir şey kalmıyor.

“— ‘İstanbul…’ dedi, gözlerini kısıp uzaktaki Galata’ya bakarak.
‘İstanbul, içinde birini taşıyamayanın kalabalığa sığındığı yerdir evladım.
Burada herkes birini unutuyormuş gibi yapar.
Ama herkes aslında o birini her sabah tekrar hatırlamak için uyanır.’
Başımı önüme eğdim.
Çünkü bu cümle, bana içimi gösterdi.
Benim de unuttuğumu sandığım biri vardı.
Ama her sabah onu hatırlayabilmek için bu şehre tutunmuştum belki de.”(s.66)

Evet, yine geldik: unutmak istediğimiz ya da unuttuğumuzu sandığımız ya da hiç unutamadığımız insanlara, unutuyormuş gibi yaptığımız. İstanbul’da birini unutmak gerçekten daha mı kolay? Kesinlikle öyle. O kadar çok kalabalık, o kadar çok insan var ki; bu arada unutamamak da, unutulamamak da bir lüks.

O hengameye girince şehrin hoy huyunda (kahkaha) hiçbir şey kalmıyor size ve o kalabalıkta sıradan insanlar gibi oluyorsunuz. Siz de o sıraya giriyorsunuz. Sıra yavaş yavaş size geliyor ama hep yandaki sıra daha hızlı ilerliyor. Ve bazen “tek akıllı ben” diye hemen oraya geçeyim diyorsunuz, trafikte şerit değiştirir gibi. Bu sefer de orası akmıyor. Hep sizin olduğunuz şerit akmıyor. Çünkü siz dünyadaki en önemli insansınız, her şey sizin için hayatta, dünya sizden ibaret, sizin etrafınızda dönüyor. Sadece siz varsınız, sadece sizin dertleriniz. Çünkü sadece onu görebiliyoruz, onu anlayabiliyoruz. İçimizde o var. O kadar çok bu dünya dertleriyle dolup taşıyoruz ki başka hiç kimsenin derdini göremiyoruz. Göremeyince ona derman da olamıyoruz.

“Ayakkabım yok diye üzülüyordum, ta ki ayakları olmayan birini görene kadar” diye bir anekdot vardı — bir şiir miydi yoksa, öyle bir şey duymuştum geçenlerde, o da beni çok etkilemişti — ama aynen o haldeyiz. Yani hep kendini bilmek, kendini anlamak, hissetmek önemli, belki de işin başı, olayın başı. Ama bu kadar ben merkezli olmak da… zaten orada istenilen nihai amaç da o değil tabii ama biraz fazla ben merkezli gibi hissediyorum herkesi.

Özellikle İstanbul’da herkes “kendi derdinde, kendi halinde” gibi zannedebilirsiniz ama herkes de ayrı bir birey, herkes de ayrı bir cumhuriyet gibi bir şey. Yani burada kesinlikle kimse burnundan kıl aldırmıyor, kendine laf söyletmiyor. En ufak bir yanlışlıkla işte çarpsanız, omuz atsanız dönüp vurabilirler sizi. Herkesin silahları, bıçakları, bir şeyleri de var. Kimseye laf söylemeye gelmiyor. Biraz da tehlikeli yani İstanbul, onun uyarısını da yapalım. Öyle burada yaşamak kolay değil.

Hatta işte şu Dünya Kupası anlatılırken bir spiker mi yorumcu bir şey diyordu: şu anda işte Paris’te, New York’ta, Londra’da dahil büyük ülkelerin büyük şehirlerinde, metropollerinde yaşayanlar hep artık azınlık ve turistlermiş. Çünkü çok pahalıymış artık. Yavaş yavaş İstanbul’da da öyle olacak. Gerçek İstanbullular İstanbul’dan uzaklaşacak çünkü o hayat pahalılığına dayanamayacaklar. Şehir merkezinde sadece çalışan, belki o beyaz yaka, mecburen kendini döndürmek zorunda kalan ve yabancılar, turistler olacak yani. Çünkü bu kiralar, hayat pahalılığı normal değil ve çok sevdiğimiz o İstanbul’dan belki de uzakta kalmak, uzakta durmak zorunda olacağız ve bu bir tercihe de dönebilir yavaş yavaş. Kimse de belki istemeyecek.

Zaten İstanbul’u en güzel gezenler hep İstanbul dışından gelenler olur. İstanbul’da yıllarca yaşayıp adalara gitmeyen ya da işte bu kitapta da geçen o güzel semtleri görmeyen, gezemeyen milyonlarca insan var, ne yazık ki. Değil mi? Ne kadar katılıyorsunuz o spor yorumcusuna bilmiyorum ama böyleymiş yani; İngiltere’de, Fransa’da durum.

Bakalım kupayı da kim alacak. Şu an tam yarı final dönemindeyiz ve değişik de bir ağaç oldu Dünya Kupası’nda. Bir tarafta hak edenlerin — gerçek hak edenlerin — erken final oldu yani orada; öbür tarafta da iteklenerek gelen, yani Norveç’i attığı şaibeli golle eleyen İngiltere, Mısır’ı ve diğer rakiplerini hakemlerle ittire ittire getirilen Messi’nin Arjantin’i varken, diğer tarafta da turnuvanın en iyi iki takımı. Yani çok büyük bir ihtimalle o ikisinden biri alacak diye düşünüyorum ben de kupayı. Ama belli de olmaz, göreceğiz bakalım — gerçekten bu Dünya Kupası Messi alabilsin diye ayarlanmış bir şey mi?

İstanbul konusu buralara nasıl geldi? İstanbul bir dönem zaten kültür başkenti gibi bir şeydi dünyanın. Sürekli böyle İstanbul baskılıydı bütün markalar, hâlâ da yapıyorlar, hâlâ da devam ediyor tabii, o akış kolay kolay bitecek bir şey değil.

Bu arada merak ettiğim bir şey var: siz ilk İstanbul deyince yani neresi geliyor aklınıza? Nereyi geziyorsunuz? Nereye gitmek istiyorsunuz? Benim gibi mi aynı, Ayasofya civarı mı? Bunu da sorarım ben insanlara. Bazen her zaman öyle olmuyor ama genelde de öyle oluyor. Yani oradan doğru böyle Eminönü’ne de geçersin, balık ekmek, Galata Kulesi’nden devam edersin gibi bir şey geliyor bana. “İlk İstanbul’a geleceksin, bir günün var” deseler, bunu yapardım muhtemelen.

“Onları izlerken fark ettim:
Bu vagon sadece bir ulaşım aracı değil.
Bu vagon, İstanbul’un kolektif ruhuydu.
Sınıfı, cinsiyeti, yaşı olmayan, ama semti olan bir kalabalık.
Çünkü İstanbul’da kim olduğunu değil, nereden geldiğini anlatırsın önce.”(s.71)

Son cümlede çok derin bir tespit olmuş. “İstanbulluyum” demeyi çünkü çok kabul de etmez birçok insan. Ben de doğma büyüme İstanbul’da olsam yani lise dönemlerine kadar falan direnmiştim buna. Çünkü yok, “İstanbulluyum” desem kabul etmiyorlar ki İstanbul’da değilim. Yani bir nesil İstanbul’da doğup İstanbullu olamazsınız, öyle kolay değil. Ve o küçüğünden utanmamak da lazım, nereli olduğun. Ama yani her şey buna da indirgenmemeli.

Barış Manço’yu çok sevdiğim şarkı sözü yani, “hemşehrim, memleket nere” olmamalı ama yine işte o Amerika’daki Çin mahallesi bilmem, değişik değişik bunun gibi şeyler İstanbul’da da var. Bir ufak yerleşmeye başlayınca fark edeceksiniz zaten, Karadeniz mahalleleri var, çeşitli belli başlı insanlar yine birbirini buluyorlar. Yani dayanışma ruhunun özellikle çok olduğu yerlerde insanlar… burada kötü bir şey mi bilmiyorum, yani aslında bağları güçlendirip koruyacaksın, güzel bir şey de olabilir.

Çok çok uzun, çok derin, herkesin farklı alıntılar yapacağı değişik bir kitap, Vagon Vagon İstanbul. O yüzden ben de bazı farklı kitap podcastlerinde özellikle okuduğum kitaplara denk gelirsem acaba hangi alıntıları almışlar, hangilerinden bahsetmişler diye bakıyorum, hatırlamaya çalışıyorum o söylediğim yerleri. Bazen hiç hatırlayamıyorum tabii ama bazen de “aa evet, burayı ben de altını çizmiştim” demiyorum ama “ben de bir not almıştım” diyorum.

Ben kitaplarımı yıllardır altını çizmiyorum. Bunu yazarımızla da konuşmuştuk, o da böyle çok her yerini çizermiş, birçok insan gibi normal olan yani. Belki de ben çok kıyamıyorum kitaplara. Bir de bu kütüphaneden ödünç alma huyum başladı, başlayalı: kendi kitaplarıma da öyle, sanki bir kütüphane malıymış gibi davranmaya başladım. Artık kitapları da çok fazla istiflemeyeceğim, biriktirmeyeceğim, insanlara hediye edeceğim düşüncesinde de olduğum için daha kolay oluyor o zaman, üzerinde bir çizik, bir şey olmayınca.

Çünkü en ufak bir çizikle bile o kitabı artık kişiselleştirmiş oluyorsunuz. Şehir de işte bazen sizin üzerinizde çizik bırakabiliyor, bir iz bırakabiliyor. Bu kitapta da geçtiği gibi. İşte o zaman insan açılmaya da korkabiliyor, kendinizi açmaya; o yaralar görünür, hissedilir diye korkabiliyorsunuz.

Belki kendimizi de öyle korumak lazım bundan. Tabii o da ne kadar başarabiliriz, ne kadar elden gelir bilmiyorum ama aslında daha da önemlisi belki de diğerlerine yer açamamak, sadece kendimizi korumaya odaklı olmamamız lazım. Kimseye zarar vermemeli, kimseyi incitmemeliyiz. Ve o kimsenin içine İstanbul’da giriyor; İstanbul’da konağı gözetmeliyiz. Bu şehir hepimizin çünkü kıymetini bilmeliyiz, temiz tutmalıyız.

Yine çok sevdiğim bir Cenk Erdem atasözünden dem vuracak olursam ki yeri geldi diye düşünüyorum:

“Herkes Eminönü’nü temiz tutarsa, Eminönü tertemiz olur.”

Diyerek son verelim. Yine çok teşekkür ediyorum, vakit ayırıp geldiğiniz için. Haftaya başka bir kitapla görüşmek dileğiyle. Hoşça kalın.