Yaşamak’sa, Fark Edilmediğini Fark Etmek ve Potansiyel Anı
Bugün Ezgi Alınca’nın ikinci kitabı Yaşamak’sa’dan bahsedeceğim. Ben bu kitabı da yine Klaros Yayıncılık’ın Eylül 2025 tarihli 1. baskısından okudum ve sanıyorum söyleşimizde bu kitaptan biraz daha fazla bahsetmiştik.

Özellikle o yazım süreci, kitabın adının nereden kaynaklandığı, dipnotların önemi gibi konulara değinmeye çalışmıştım. Ama hani çok zor ya. Sunuculuk kesinlikle bir programa katılmaktan daha zor. Yönlendirmek, doğru soruları sorabilmek… Çok aciz kaldım ben de bu konuda, onu da hissettim. Biraz onun verdiği baskı da vardı söyleşide. Allah’tan yazarımız çok net konuştu, beni yönlendirdi orada, bana yardımcı oldu diyebilirim. Bu sayede yayınlamaya değer bir bölüm ortaya çıktı diye düşünüyorum.
Bu hafta da yazarından da aldığım izinle yazarımızın ikinci kitabından bahsetmek istiyorum. Yaşamaksa, bitkisel hayatta olan bir kadının gece rüyalarına tanık olduğumuz, her bölümde farklı bir rüyaya uyandığımız bir kitap. Yine böyle şiirsel bir dil var, şiirsel bir deneme diyebiliriz. İlginç bir şekilde her bölümün altında benim çok takıldığım kaynakçalar var. Bazılarında ben de aldım bazı alıntılarıma, hatta bazen sadece kaynakçadaki o dipnot olabilir. O yüzden bu kitaptan nasıl bahsedebilirim, nasıl bahsedilir, bu alıntıları nasıl paylaşabilirim, hangi bağlamda diye biraz kafam karıştı. Affınıza da sığınarak bütün o cahil cesaretimle olduğu gibi başlayacağım. Yani biraz kafa karıştırıcı olabilir, o yüzden önce kitabı okumanızı tavsiye ederim. Hemen başlayayım — o kafa karıştırıcı dediğim bölümlerden biri.
“Ayna metaforu ve felsefi kökeni: Ayna, hem felsefi hem edebî metinlerde benliğin yansıması ve öz değerlendirme aracı olarak kullanılır. Lacan’ın “ayna evresi” kuramı, bireyin kendilik algısını bu yansıma ile kurduğunu savunur.
Kaynak: Lacan, Jacques. Écrits: A Selection. Norton, 2004. 3. Görünmeyen değişimlerin değeri: İnsan ruhundaki en büyük kırılmalar ya da onarımlar, dışarıdan fark edilmez. Bu “sessiz dönüşüm” kavramı, Doğu felsefesinde (özellikle Zen Budizmi’nde) merkezdedir.”(s.17)
Sessiz dönüşüm. Evet. Burada dipnottan ziyade kaynaktaki o küçük alıntı beni yakaladı diyebilirim: insan ruhundaki en büyük kırılmalar ya da onarımlar dışarıdan fark edilmez ve buna çok şaşırırız. O anı yaşadığımızda, bunu nasıl şu an insanlar anlayamıyor, göremiyor, hissedemiyor gibi düşünebiliriz. Hele bir de o beklediğimiz tepkinin gelmemesinden çok, o tepkisizlik… Yine öyle güzel bir söz vardı: bizi asıl yaralayan düşmanların sözleri değil, dostların sessizliğidir şeklinde. Bu mealde çok daha güzeldi tabii onun söylemesi ama orada dost sandıklarınız aslında o sessizlik içinde olanlar. Çünkü gerçek dostunuz olsaydı orada sessiz kalmazdı. Ama sessizliğin bazen de tabii iyileştirici bir gücü de var. Başka bir sessizlik burada — acizliğe karşı olan sessizlik değil de, andaki duygu paylaşımında. Neden açıklamaya çalışıyorsam, burada çok güzel bir alıntım var:
“Sessizlikteki duygu aktarımı: Gestalt terapi yaklaşımına göre insanlar arasında sözcüklerden çok, sessizlik anlarında duygusal iletişim gerçekleşir. Kaynak: Perls, Frederick. Gestalt Therapy Verbatim. Real People Press, 1969.”(s.30)
Bu tarz kaynakları şu an bilmiyorum ne kadar paylaşmam gerekiyor. “Yazmışım madem okuyayım” gibi bir düşüncedeyim şu an ama sessizlikteki o duygu aktarımı… Hani eskiden vardı diyeceğim, halen var. O kızıl ötesi telefonlarda yan yana getirmek zorundasınız, en azından aktarımın sağlanabilmesi için. Bluetooth da gerçi yine belli bir mesafe içerisinde olmanız lazım, 3-5 metre. Buna benzer aslında sessizlikte de mesafe de bence etkiliyor bazen o duygu aktarımını. Sessizlikte birbirimizin gözlerine bakarken çok daha derin aktarılır bazı duygular. Hatta bazıları bence sadece o şekilde bile aktarılıyor olabilir.
Bütün bunları işte şu ana kadar bitkisel hayattaki kadının rüyalarına olan atıflarda okuyoruz. Dipnotların sayfanın altında yazması da bunun düşünülüp tasarlanmış bir şey olduğunu gösteriyor. En arkada kaynakça gibi olsaydı kesinlikle kitabın okunması zor olacaktı. Bu şekilde her bölümden sonra bir durup düşünmeniz — belki hatta en güzeli o olabilir. Ben öyle — hangi kitabı okumuştum, Murakami’nin Karanlıktan Sonra’sı vardı. Her bölümün başında bir saat var, gece yarısı başlayan bir kitap, sabaha doğru mu bitiyordu acaba? O her bölümü o saatte okusam nasıl bir deneyim olur diye düşünmüştüm. Kitabı da her bölümü bitirdikten sonra kapatıp uykuya dalmak, hatta ertesi gün o rüyaları hatırlamak değişik bir deneyim olabilir. Zaten yazarımızın da baş ucunda duran, zaman zaman açıp okuduğu, bazı bölümlerine baktığı bir kitapmış bu. O yüzden sormuştum ben de acaba yeni projeleri, yeni kitapları var mı diye, onlara nasıl hazırlanıyor diye. Ama şu an o beslenme döneminde sanırım, daha çok topluyor, malzeme biriktiriyor diyebiliriz. Çünkü yazmak biraz öyle bir şey — bir başladın mı kolay kolay bırakabileceğiniz bir şey değil. Eminim ki o da şu an üçüncü, dördüncü kitaplarına, belki de hiç bilmediği diğer projelerine malzeme topluyor farkında olmadan diyeyim.
Ve yine değişik bir bölüm ve yine bir dipnot sanırım. Ben hep dipnot mu almışım ya! İnanılmaz.
“Okur ve varlık ilişkisi: Felsefeci Roland Barthes’a göre, bir metnin gerçek anlamı onu yazanda değil, onu okuyandadır. Bu nedenle bir metin, ancak bir göz onu gördüğünde “gerçekleşir”
Kaynak: Barthes, Roland. The Death of the Author, 1967.”(s.62)
Bir metin ancak bir göz onu gördüğünde gerçekleşir. Biraz o çift yarık deneyini de anımsattı bana — baktığınızda başka bir şey, bakmadığınızda parçacık etkisi gösterirken sonra dalgaya dönüşüyor. Bir metnin gerçek anlamı da yazanda değil, onu okuyanda. Şiirler de aslında böyledir. Ve biraz şiirin de o kapalı anlatımı, her okuyanın farklı bir şey anlaması bana hep çok mucizevi gelirdi. Çok özenirdim o zaman öyle olmasını. Ama aslında her okuyanın bir şeyler anlaması daha önemli olabilir. O kadar kapalı, sadece yazanın bilebileceği, anlayabileceği bir gizemden ziyade; daha açık, daha gündelik hayatta herkese hitap eden Yunus Emre’nin şiirleri gibi olması artık çok daha zor, çok daha hikmetli geliyor bana. Belli bir yaştan sonra oluyor bu, bunu çok geç anladım.
Mustafa Kutlu’nun da bir sözü vardı: Kitaplıkta kapağı açılmamış bir kitap gördüğünde içinin sızladığına dair. Aynı ben de öyle, özellikle kütüphanelere gittiğimde denk geliyorum bazen ve başlığı, yazarı falan ilgimi çektiğinde, kitap böyle sıfır gibi durduğunda, mutlaka bunu alıp kapağını bir açmaya, içindeki sayfalara göz atmaya çalışıyorum. O yüzden zaten kitap seçimim biraz uzun sürebiliyor. Aynı market gibi bir liste yapmanız lazım kütüphaneye giderken. Eğer benim bu yaptığıma benzer bir huyunuz varsa, alacağınız kitabın yerini falan önceden internetten bakıp direkt ona gitmek lazım, yoksa saatlerce çıkamayabilirsiniz.
“Yaşamaksa — — Buradaki adlandırma hem romanın bütünlüğü ile örtüşmekte hem de dilde soyut bir metafor yaratmaktadır. “Yaşamak’sa” ifadesi, Türkçede koşul ekiyle birlikte varoluşsal bir önerme sunar. Bu, kitaptaki her sahnede hayatın yalnızca var olmak değil, ‘değerli anlara tanıklık etmek’ olduğu temasına işaret eder.”(s.74)
Yaşamak aslında öyle de bir şey. Değerli anlara tanık oluyoruz sürekli. Ama işte bunun ne kadar farkındayız ya da ne kadar yaşıyoruz? Bazen o akvaryumdaki balık gibi suyu görebiliyor muyuz? Suyun farkında mıyız? Ya da daha büyük denizlere, okyanuslara açılabilecek cesaretimiz var mı? Ve tanıklık etmek sadece yeterli mi? O değerli anlara bir katkıda bulunmamız gerekmiyor mu? Gerekir mi? Güzel olmaz mı? Olsa, ya da en azından “olsa güzel olmaz mı” diyeyim, daha hoş bir ifade olur. Gereklilikler, dilekler, dilek-şart kipleri kullanmak — koşul gibi de düşünmemiştim ben bunu, daha çok “olsa ne güzel olmaz mı” gibisinden bir dilek olarak düşünmüştüm “yaşamaksa”yı. Ama koşul tabii burada sanki daha çok öne çıkıyor. Neyse, şimdi bilmediğim konularda yine ahkam kesmeyeyim.
Şimdiki alıntım hem dipnotu içeriyor hem kitaptan bir bölüm, hem de rüyalardan bir kesit:
“Ve en çok da o hiç yaşanmamış anılar can acıtır. Çünkü onların neye dönüşeceğini bilemezsin. Bir ihtimaldirler sadece. Ama bazen ihtimaller, yaşanmışlıklardan daha çok iz bırakır.
Yaşamak’sa… Bazen hiç çekilmemiş bir fotoğrafın içinde, bir ihtimalin kalbinde durmaktır. Kalmışlığıyla bile unutulmayan bir şeydir bazı anlar.
Dipnotlar:
1.”Hiç yaşanmamış ama zihinde yer etmiş anılar” kavramı, psikodinamik kuram çerçevesinde “potansiyel anı” (potential memory) olarak adlandırılır.
Kaynak: Winnicott, D. W. (1971). Playing and Reality. Tavisto- ck Publications.”(s.141)
Potansiyel anı — burası da böyle hemen gözlerimin açılmasına neden olmuştu. Hiç yaşanmamış ama zihinde yer etmiş anılar… Aslında bütün anılarımızı zamanla şekillendirip değiştirip, anıları aynı şekilde anlatamadığımı fark ettiğimde böyle çok kötü hissetmiştim ilk başta, bir yalan söylüyormuş gibi. Ama birebir de hatırlayamıyorsun ve bazen bazı şeyler birbirine giriyor. Okuduklarınızla, duyduklarınızla falan bile bazen karıştırabiliyorsunuz. O hayal gücünün size yaptığı, oynadığı oyunlar bunlar. Belki de o ihtimalleri bazen zihninizde yaşıyorsunuz, gerçekleştiriyorsunuz. Bunlar biraz acı verici de olabiliyor — “keşke” demek gibi bir şey yani. Çünkü işte o “keşke” dememek için hep derler zaten, o pişmanlıklar: yaptığın şeyden pişman ol, yapmadığın şeyden değil; en azından dene, uğraş, çaba göster. Bu da şimdi böyle deyince, kötü anlar için, kötü durumlar için de sanki bir kılıf oluyor, bir kalkan oluyor gibi hissettim şu an. Onu demek istemiyorum kesinlikle. Yani her şeyi yapın, edin, sonradan pişman olacağınız şeyleri bile hiç korkusuz olsun, en azından “keşke demedim” diye içinizde kalmasın. O zaman keşke dersiniz çünkü başka pişmanlıklar getirir yanına. Bilmiyorum, şu an biraz karışık olmuş olabilir, kendim de kendi zihnimdeki ikilemlerle de savaşıyorum bir yandan. Potansiyel anılar gerçek anılarla savaş halinde diyebilirim.
Ve son alıntı. Kitabın da sonu sanırım. Evet, burayı aslında almamak mı lazımdı ama bilmiyorum, umarım spoiler olmaz.
“Ama bil ki, artık uyanmanın zamanı geldi.
Çünkü hikâyeler bitmez.
Sadece içimizde başka kapılarla devam eder.
Ve sen o kapıyı açtığında, belki de ben… …senin rüyana düşerim.
Şimdi gözlerini kapa.
Bu kitabın son satırını okurken bir dilek tut.
Çünkü ben o dileği duyarım.
Ve belki bir gün…
…bir başka hikâyede, senin en kıymetli anına tanıklık ederim.
Yaşamak’sa…
Bazen bir başkasının rüyasında uyanmaktır. Ve orada kendini, en gerçek hâlinle bulmaktır.”(s.250)
…demiş yazarımız. Biraz daha interaktif bir hale de gelmiş mi roman burada, bilemiyorum. Azını da size bırakayım ama merak etmeyin, o tuttuğunuz dileği sormayacağım size. İsterseniz tabii ki yazabilirsiniz, söyleyebilirsiniz.
Çünkü bazen somutlaştırma, gözünüzün önünde görme, aynaya falan hatta yapıştırın derler, o hayal panoları, bir şeyler — böyle değişik kişisel gelişim envanterleri, öyle diyerek küçümsemiyorum bunu. Kesinlikle bunlar işe yarayan yöntemler olmalı ki bu kadar dile getirilmiş. Bazıları bazı insanlarda daha etkili olabilir. Cüzdanında hayalindeki arabanın resmini taşıyan insanlar görmüştüm ben, bir gün aldılar da o arabayı. Bizim bir öğretmenimiz de, hatta İngilizce öğretmenimiz, sınıfta biraz tuhaf bir durum da olmuştu — arabasını takvim yaptırmış, masaüstü takvimi, onu bize gösteriyordu böyle övünerek: “baba parası değil, alın teri” gibi açıklamalarla. Çünkü çok içselleştirmiş artık bunu, göstermek istiyor.
Yani ben de mesela geçenlerde öyle bir bakış aydınlanması yaşamıştım. Daha doğrusu küçük bir tartışma diyecektim, şimdi demek istemedim. İnsanların her şeyi WhatsApp’a, işte durumlara, Instagram’a diğer şeyleri, bu başkalarına gösterme isteğini çok anlayamıyorum. Anlayamadığımı söylemiştim, yani tuhaf geliyor bana ama ilgi bekliyorlar aslında — beğenilmek, o görülme isteği. “Ben bu hayatta varım, yaşıyorum.” Yaşamaksa onlar için böyle bir şey. Çünkü belki o en yakınlarından o ilgiyi göremiyorlar, yaşadıklarının farkında değiller. Bir iz bırakmak istiyorlar ama yani yanlış bir iz bence bu. Böyle 24 saatte geçecek her anı fotoğrafını çekip o ana hiç telefon dışında bakmayacak, yanındakinin halini hatırını sormayıp beraber gülümseyerek — yalandan bir gülümsemeyle — çekilecek fotoğrafı daha çok isteyecek insanlar olmaya başladı artık.
Şimdi diyeceksiniz belki, “sen de hep bunu yapıyorsun, sen de şu an konuşarak, kitapları anlatma bahanesiyle okuduğun şeylerin havasını mı atıyorsun, ya da işte çok bilgiliyim, çok kültürlüyüm.” Yazarımızın da işte bu kitabı yazarken aklına gelen, onu tedirgin eden, “acaba itici gelir mi bu dipnotlar” düşüncesi vardı. Okurken kesinlikle öyle hissetmiyorsunuz diye ona da söylemiştim ben. Ama aklına gelmesi de doğal, çünkü bazı insanlar bunu da hissedebilir, öyle de düşünebilir. Bana da YouTube’da öyle bir yorum gelmişti: “tamam evet, en çok sen biliyorsun, anladık” gibisinden. Beğenmediğim bir kitap hakkında bir bölüm yapmıştım ve beğenmediğin daha çok etkileşim getiriyor, kesinlikle. O yüzden ben belki de sosyal medya için yanlış bir şey yapıyorum; hep genelde beğendiğim kitapları okuyarak, paylaşarak. Aslında beğenmediklerimi burada linçlesem, beni de hem linçlerler. Böylece daha büyük bir kitleye sahip olabilirim, daha çok dinlenip daha çok paylaşılabilirim. Öyle bir amacım da yok, niyetim de yok. Bu sezon zaten “alın, paylaşın” gibi şeyler de söylemiyorum, o şekilde de bitirmiyorum bölümlerimi.
O yüzden de gördüğünüz gibi bitiremiyorum. Eskiden kapanışlar daha kolaydı, belli bir tekerleme gibi bir cümleniz olursa bu size rehberlik de ediyor. Açılışlar vaktinde nispeten yine aynen devam etmeye çalışıyorum, çünkü bir an evvel girmem lazım kitaba. Öyle ses kaydını açıp dakikalarca kalamam, bekleyemem — vakit çünkü bir yandan akıyor, daha kahvaltı yapmam lazım, bir de gitmem lazım. İşte hayat böyle bir şey. Potansiyel anları belki potansiyelde bırakıyoruz böyle işin gücün peşinde koşarak ama işsiz kalınca da çok üzülüyoruz.
Neyse, yine ya şu — bendeki melankoli de geçmedi bir türlü. Kaç kitaptır kitaplara da haksızlık ediyor gibi de hissediyorum. Neyse neyse, kusuruma bakmayın diyeyim, böyle aklıma geliyor, üzgün olduğum zamanları maalesef yansıtıyorum.
Yaşamak’sa kısaca böyle bir kitaptı. Bana dokunan, bende iz bırakan potansiyel anılar bunlardı. Çok teşekkür ederim buraya kadar vakit ayırdığınız için. Haftaya yeni bir kitapla görüşmek dileğiyle. Kendinize çok iyi bakın.

