28 Kasım 2024 Perşembe

Görmek

Görmek, Kitap Okurken Ölmek, Gerçekten Tanışmak, Üst Olmak ama Üstün Olmamak ve Bize Söylenmeyen Şey

Jose Saramago’nun Görmek isimli bu kitabını okumadan önce bence kesinlikle önce Körlük’ü, sonra da bu kitabı okuyun. Bağımsız gibi görenler de olabilir ama bana göre bu bir devam kitabı ve ben de gereğinden fazla ayrıntıya girebilirim.

Bu tarz yazılarım, kitap hakkında tat kaçıracak bilgiler (spoiler) içerebilir. Her hâlükârda önce kitabı okumuş olmanızı ya da doğaçlama konuştuklarımı yazıya dökmeye çalıştığım bu yazıyı benden dinlemek için hesapkitappodcast’e kulak vermenizi dilerim.

Benim okuduğum kitap Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından Eylül 2022'de basılan yirminci basımıydı ve çeviren Işık Ergüden’di. Tam 324 sayfa ve kitabın sonu da dahil hemen hemen her yerden alıntılarım var. Tabii ki diğer kitaplarında olduğu gibi yazarın sadece nokta ve virgül kullanarak yazmasına yani “kendine özgü yazım şekline sadık kalınmış” notuyla başlıyor.

Dolu dolu bir kitap. Bölüm bölüm yazılmamış ama bölüm başları var. Aslında yeni bir bölüme geçince anlıyorsunuz, oralarda biraz ben de duraklama şansı buldum. Zor başladım bu kitap, benim için biraz sıkıcı başladı.

Şunu fark ettim, yeni bir aydınlanma daha yaşadım: Ben mesela böyle tek mekân filmlerini çok severim. Tek bir yerde geçen psikoloji filmleri olur, onlar genelde gerilim filmleri. Bu kitabın da işte hep köylükte bağı ne acaba diye merak ederek okudum bayağı bir. Sonra o bağ ortaya çıkıyor, onunla da ilgili anlatım var zaten. O ilk geçtiği yere kadar, yani sıkıcı demeyeyim ama beni korkuttu. Hikâye böyle devam edecek diye çünkü.
Mesela bir seçim. Ben zaten oldum olası bu seçim olaylarını, partiler, siyaset falan beni çok irrite eden konular. Hoşuma gitmez yani. O seçim sonuçlarını da hiçbir zaman oturup seyrettiğimi hatırlamam. En son böyle bir sonuç ne olmuş diye zaten. O sonuçlara hep %98–99 gibi rakamlar takılıyor, böyle uzun süre sayılıyor. Artık ne yapılıyor bilmiyorum sonrası. O kutlamalar, yapılan açıklamalar falan, bunlar bana hep komedi gibi geliyor. Yani gerçek olamayacak kadar.

Bu kitap da biraz öyle yani. O başlangıcı özellikle, oranlar, o şeyler falan. Benim gibi işte sadece oy kullanın, o da işte boşa gitmesin diye oy kullanın. O gün bir de yapacak başka bir iş yok. Ya bizim ülkemiz aslında o açıdan oy oranları, oy verme oranları yüksek falan diyoruz, ama zaten o gün yani ülkede başka bir olay yok. Biraz mecburiyetten oy veriliyor gibi bir şey hissediyorum.

Ben mesela Amerika’da işte salı günleri yapılırmış seçimler. Oy verme oranının o düşüklüğü biraz belki de ondan kaynaklanıyordur. Yani hayat bir yandan devam ediyor onlarda, bizde ama seçim günü ne olursa olsun, en azından benim şu son 30 senedir gördüğüm, o gün hayat durur yani, seçim seçimdir. Her şey hangisi daha iyi, gerçi o da tartışılır. Şimdi hafta içi yaparsan da bu sefer işte çalışanlar vesaire nasıl olacak, izin mi olacak? Herkes o zaman zaten “Niye hafta sonu yapmıyorsun?” derler adama.
Ve hayatımda da zaten hiçbir zaman ne bir sandık görevlisi, ne bir partide, bir herhangi bir partide yer aldım. Ama bir kere bir müşahit olarak son, hatta seçimlerden birinde, biraz bizim iş yerinin alıştığım iş yerinin olayı gibi bir şeydi yani. Öyle bir ilk defa görmüş oldum. O da aslında bir değişik macera oldu benim için ve ne kadar boş bir şey olduğunu orada da işte.
Sandıklar kapandıktan sonra zaten geliyorsun 5'ten 6'dan sonra mı neydi, böyle 2–3 saatte halloluyor gerçi ama o da çok büyük bir zaman kaybı. Tekrar tekrar aynı şeyleri saymak sanki çok büyük bir olaymış gibi.
İşte Aysun Kayacı demişti sanırım, “Benim oyumla çobanın oyu bir mi?” diye. O zaman kadını bayağı linç etmişlerdi. Yani aynı şeyi atıyorum işte İlber Ortaylı söylese, aynı çıkışı acaba yapabilecek miydiniz? Onu da bir düşünmek lazım.

Ve halkın kendi kendini yönetmesi olarak da açıklayabilirsiniz belki, ama birisi kalkıp “En azından 4 senede bir, 5 senede bir sandığa gidiyoruz, bir oy veriyoruz. Bu da olmasa hiçbir hakkımız olmayacak” diyebilir. Ama öte yandan bir başkası da çıkıp “10 tane aptalın 9 tane akıllıyı yönetmesi demokrasidir” diyebilir. Bunların hiçbiri de en azından kendince haksız sayılmaz.

Ben ne düşünüyorum bu konularda? Ben hiç kendi düşüncelerime geçmeyeyim, ben en iyisi. Benim kitaptan çünkü çıkardığım o seçimlerden başka şeyler de var, biraz onlardan bahsetmek istiyorum aslında. Sırayla böyle biraz kitabın özeti niteliğinde alıntılarım olacak.

İki tane seçim yapılıyor şimdi bu ülkede. Bu ülkeyi tabii ki bilmiyoruz. Sadece kitabın ortalarından öğreneceğimiz üzere körlüğün yaşandığı ülkenin başkenti. Hatası ve yerel seçim yapılıyor. Bu ilk seçimde inanılmaz bir yağmur çamur, felaket gibi bir şey yani. İnsanlar oy kullanmaya gelmiyor uzun bir süre diye anlatmayayım. Şu an görüyorum ki zaten ben bunları almışım, hemen okuyayım.

“On dört numaralı seçim sandığı başkanı, yağmurdan sırılsıklam ıslanmış şemsiyesini sertçe kapatıp, arabasını bıraktığı yerle şu an bulunduğu kapıya kadarki kırk metreyi koşar adım katederken pek işe yaramamış görünen gabardinini sırtından çıkarmıştı ki, yüreği çıkacakmışçasına nefes nefese içeri girip, Oy kullanmak için berbat bir hava, diye yakındı.”(s.9)

İşte böyle bir havada gerçekleşiyor bu ilk seçim ve bu arada değişik de bir Latince söz vardı kitabın ilk dipnotunda da bir editörün notu olarak açıklanmış. Ben de bunu daha önce hiç duymadığım için Tarpeia Kayası. Hemen o dipnotu paylaşmak istiyorum sizle:

“Siyasette zafer ile yenilginin birbirine çok da uzak olmadığını hatırlatan Latince ‘Arx tarpeia Capitoli proxima’ (‘Tarpiea Kayası Capitol’e yakındır’) deyimi bugün de hâlâ kullanılır. Eski Roma’da, yurda zaferle dönen komutanların onuruna şehrin yedi tepesinden en yükseği olan Capitol Tepesi’nde törenler düzenlenirken, vatan hainleri Tarpeia kayalığından aşağı atılırdı. (ed.n.)”(s.26)

Denmiş, bu siyasetin de o iki ucu keskin bıçak gibi… güzel özetliyor bence. Ve ilk seçimin sonucunu almışım burada, ben bunu sadece paylaşayım, size bırakayım yorumu:

“Oy sayımı sona erdiğinde vakit gece yarısını geçiyordu. Geçerli oy pusulalarının oranı yüzde yirmi beşi bulmamıştı, bu oylar yüzde on üçle sağ parti, yüzde dokuzla merkez parti, yüzde iki buçukla sol parti arasında dağılmıştı. Geçersiz oylar çok az sayıdaydı, katılmayanların sayısı da pek azdı. Tüm geriye kalanlar, yani toplamın yüzde yetmişten fazlası boş oydu.”(s.25)

Yağmur öğleden sonra duruyor gibi oluyor çünkü ve insanlar böyle hep son dakika apar topar geliyorlar, uzun kuyruklar oluşuyor. Yani neredeyse bütün başkent oy kullanıyor ama bu oyların %75'ten fazlası boş oy. Olabilecek bir şey gibi değil yani, nasıl öyle bir şey olabilir ki? İnsan şaşırıyor.

Ama şaşırmayın, çünkü bu seçim tekrarlanıyor doğal olarak ve biraz bir baskı da görüyoruz devlet tarafından yapılan. Sürekli dinlemeler, ajanlar, polisler, gizli polisler, soruşturmalar. “Kime oy verdiniz?”, “Niye işte boş oy verdiniz?”, “Boş mu oy verdiniz?” falan gibi muhabbetler yapılırken o ülkede o gerilim yani hat safhada. İkinci seçim yapılıyor ve onun da sonucu şöyle:

“Kimse, en yakınıyla bile, ne oy verdiğine dair bir sır paylaşmıyordu, en yakın dostlar suskunluğunu koruyordu, en geveze insanlar bile kelimeleri unutmuş gözüküyordu. Sonunda, gece saat onda başbakan televizyona çıktı. Bütün bir hafta boyunca doğru dürüst uyuyamamanın sonucu olarak beti benzi atmış bir haldeydi, gözleri çukura kaçmıştı, sağlıklı gösterecek makyaja rağmen solgun görünüyordu. Elinde bir kâğıt tutuyor, fakat pek kâğıttan okumuyor, nutkun ucunu kaçırmamak için ara sıra göz atıyordu, Sevgili yurttaşlar, dedi, ülkemizin başkentinde bugün gerçekleşen seçimlerin sonucu aşağıdaki gibidir, sağ parti yüzde sekiz, merkez parti yüzde sekiz, sol parti yüzde bir, katılmayanlar yüzde sıfır, geçersiz oy yüzde sıfır, boş oy yüzde seksen üç.”(s.36)

Buradan sonra uzun bir sessizlik olmuştur sanırım. Yani yapılan ikinci seçim ters tepiyor. Genelde böyle olur zaten. Boş oyların sayısı da artıyor, partilerin oranı da haliyle düşüyor. Bundan sonra ne olur peki? Onu da biraz tahmin edebilirsiniz ya da hiç etmeyin, çünkü ben onu da almışım.

“Hükümetin gereken yetkileri üstlenmesine ve anayasal güvenceleri bir kalemde askıya almasına izin veren olağanüstü hal ilanı, gazete yöneticileri ile yayın yönetmenlerinin başı üzerindeki rahatsız edici ağırlığı ve tehdidi hafifletmişti. Koşullu ifade ve iletişim özgürlüğü ile yazı kurulunun omuzları üzerinden bakan sansür varken, özürlerin en âlâsı ve mazeretlerin en mükemmeli bulunmuş oluyordu, Bizler, diyorlardı, saygıdeğer okurlarımıza suistimal edici müdahalelerden ve hoşgörülemez kısıtlamalardan muaf bir bilgiye ve kanaate erişme olanağı sunmayı, ki bu aynı zamanda bir haktır, çok arzularız, özellikle de şu an içinden geçmekte olduğumuz gibi nazik dönemlerde, fakat durum böyle, başka türlü değil, günün yirmi dört saati sürekli gözetim altında çalışmak zorunda olmanın ne demek olduğunu ancak gazetecilik mesleği içinde her zaman onuruyla yaşayanlar bilebilir, ayrıca, laf aramızda, başımıza gelenlerden en fazla sorumluluk payına sahip olanlar başkent seçmenleridir, diğerleri, taşradakiler değil, ama ne yazık ki, üstelik de bütün yalvarıp yakarmalarımıza rağmen, hükümet burası için sansürlü, ülkenin geri kalanı için özgür bir yayın yapmamıza izin vermedi, daha dün içişleri bakanlığının üst düzey bir görevlisi bize doğru dürüst bir sansürün güneş gibi olduğunu, herkes için doğduğunu söyledi, bizim için yeni bir şey değil bu, dünyanın böyle olduğunu biliyoruz zaten, günahkârların bedelini daima doğrular öder.”(s.46)

Aslında bu son cümle değil. Son kelimeleri alsam yine benzer bir şey anlaşılabilir miydi? Nokta yok cümlede, bakayım. Hatta bir emin olayım, en başta varmış sadece. Koşuldan sonrasında nokta yok. Tamamen virgüllerden oluşan koca bir paragraf ya. Alıntılar biraz da o yüzden uzun. Ama bazı yerlerde ben de dayanamadım, mecburen böyle ortadan almak zorunda kaldım.

Bu başkenti artık önce olağanüstü hal ilan ediliyor, sıkıyönetim değil, o kadar da aşırıya kaçmayın diyor. Çünkü zaten ikinci seçimde ters tepince halkı da öyle iyice gale hale getirmek istemiyorlar. Ama sonra bir karar, kararın şimdi kimden çıktığını, o fikrin ilk kimden çıktığını hatırlamıyorum ama çok da seviniyorlar hatta bu akıllarına gelince. Başkenti değiştirme fikri geliyor akıllarına hükümetin ve yani resmen bütün meclisi, bürokratları, şeyleri toplayıp. İşte olmayacak bir şey ama yine işte bu seçimler, sonuçlar nasıl böyle olamayacak derecede abartıysa, bu da olamayacak derecede abartı ama o oluyorsa o zaman bu da olur gibisinden yazar da biraz ona sığınıyor bence.

Ve ülkenin başkenti değişiyor. Başkentteki halkı kendi haline bırakıyorlar. Ülkeden polisler çekiliyor, jandarmalar çekiliyor, güvenlik güçleri. İşte bir itfaiyeyi bırakıyorlar galiba, hastaneleri. Pastaneleri kendi hallerinde, ne yaparlarsa yapsınlar. Çöpçüler ilk başta grev mi yapıyorlardı, onlar kendileri mi çalışmıyor ama sonra mesela. Kadınlar, herkes böyle kendi evinin, kendi kapısını, herkes evinin önünü temizlese her yer tertemiz olur diye bir söz vardır ya, işte onun gibi.

Birkaç gün böyle şehir hiçbir şey olmamış gibi devam ediyor yani hayatına. Ona da bir şaşırıyorlar, kısıyorlar. Hiçbir taşkınlık, bir şey olmayacak mı? Bir böyle banka soyma girişimi oluyor ama onu yapan da adam zaten boş bir silahla gelmiş oraya, soyam, hemen yakalanıyor. Ama ne yapacaklar? İşte hapishane yok, polis yok. İtfaiyeye götürüyorlar adamı. İtfaiyede ne yapmış falan diye. İşte o başbakan mı soruyordu, cumhurbaşkanı mı soruyordu, ona yapılan açıklamalardan öğreniyoruz bunları da. “Öğüt verip nasihat verip saldılar” diyor adamı. Başka hiçbir yani taşkınlık yaşanmıyor, trafik düzgün şekilde akıyor, insanlar normal, yani sanki olması gereken buymuş tasına böyle nispet yapar gibi bir hayat yaşıyorlar. Bu iyice sinir ediyor hükümeti, iyice şok oluyorlar yani. Ve boş sözcüğü, boş oy sözcüğüyle ilgili, boş kelimesi ile ilgili çok güzel bir anlatım var:

“Günler geçtikçe, başlangıçta neredeyse fark edilmeden, boş sözcüğünün, sanki müstehcen ya da kötü tınlayan bir şeye dönüşecekmiş gibi kullanılmaz olduğu, insanların onun yerine geçen dolambaçlı ve dolaylı ifadelerden yararlandığı görüldü. Örneğin boş bir kâğıt hakkında renkten yoksun deniyordu, ömrü boyunca beyaz kalmış bir örtü birden süt rengi oluveriyordu, kar artık beyaz bir mantoyla karşılaştırılmıyor ve son yirmi yılın en beyazımtırak yükü mertebesine yükseliyordu, öğrenciler artık kafam boş demeye son vererek o dersi hiç bilmediklerini itiraf eder oldular, fakat hepsinden ilginci, kuşaklar ve kuşaklar boyunca, babaların, büyükbabaların, amcaların ve komşuların, çocuklarının zekâsını ve çıkarsama gücünü teşvik ettiğini varsaydıkları, İçi boş beyaz, yumurtlayan tavuk, neyim ben, bulmacasının aniden yok oluşu oldu, bu lafı telaffuz etmekten kaçınan kişiler bulmacanın ne kadar saçma olduğunu fark edivermişlerdi, çünkü tavuk, herhangi bir ırkın herhangi bir tavuğu, asla ve asla ne kadar çabalarsa çabalasın, zaten yumurta dışında bir şey yumurtlayamazdı.”(s.54)

Bu sonda geçen bulmacayı ben anlayamadım aslında ama ondan öncesi bu boş kelimesinin lügatten adeta çıkması, kullanılmaması çok şey anlatıyor. Bu yüzden paylaşmak istedi bu bulmacanın da insanların da saçmalığını fark etmesi. O da bir değişik bir şey ve nesiller boyunca gelen bir şey olduğu için ileride de buna dair çok güzel bir alıntı var. Dilde yani böyle şeylerin değişmesi kolay değil. Özellikle böyle nesilden nesile. O bile değişti diyor yani halkın o bakış açısı, halkın aydınlanması. Yani aslında bir gibi gördüm ben.

Ve cumhurbaşkanıyla başbakan, işte bu ülke Türkiye’yle çok kıyaslanmaz, şimdi belki gençler bilmez, hatırlamaz, bir zamanlar bizde de bunlar ayrıydı. Onlar parlamenter sistem oluyor o zaman, ikisi de var. Başbakan hükümeti kuruyor, cumhurbaşkanı da onun üstünde biraz böyle sembolik, çok bir yetkisi yok. Burada da öyle bir durum var. Böyle satır arasında bir yerde de geçiyordu sanki, işte “bizde başkanlık sistemi olmadığı için” falan diyordu bir yerde.

Ve bu diyaloglarda da işte virgülle ayrıldığı için aslında bence okuması daha kolay ama anlaşılması belki zor olabilir. Çünkü burada yazar, bize de bir açıklama yapıyor gibi gelmişti bana:

“Bizimki de amma garip bir ülke, daha önce dünyanın hiçbir yerinde görülmemiş şeyler meydana geliyor, İlk kez olmadığını hatırlatmam gerekmiyor, sayın başkan, Ben de kesinlikle bunu kastediyordum, sevgili başbakanım, İki olay arasında en ufak bir ilişki olasılığı bulunmadığı aşikâr, Kesinlikle yok, tek ortak nokta renk, biri beyaz körlük salgınıydı, diğeri beyaz renkli boş oy salgını, İlki için şu ana dek bir açıklama bulamadık, Bunun için de yok, Göreceğiz, sayın başkan, göreceğiz. Tabii daha önce kafamızı duvara vurmazsak, Güvenmeliyiz, sayın başkan, güven esastır, Neye, kime, söyleyin bana, Demokratik kurumlara, Sevgili dostum, bu nutku televizyona saklayın, burada bizi sadece sekreterlerimiz dinliyor, açıkça konuşabiliriz.”(s.89)

89 sayfadaymış, bu diyalogla o ilk “Körlük” kitabına ilk selam burada çakılıyordu, yanlış hatırlamıyorsam. İlk defa burada geçiyor. O beyaz körlük salgını yine bu ülkede yaşanmış yani. Ve biraz da işte onu “Garip, ne tuhaf bir ülke, daha önce dünyanın hiçbir yerinde görülmemiş şeyler bizde meydana geliyor” diye. Bu çünkü hakikaten o ne kadar olamayacak, olmayacak bir durum da yani neredeyse öyle. Ben de bilmiyorum hiçbir yerde bu kadar boş oy verilmesi, %83 oranına kadar yükselmesi bu boş oyların.

Buradan sonra uzunca bir alıntı var kitabın ortalarından. Evet, bu sefer Başbakan da, yani burada Cumhurbaşkanı da genelde çok saygıda kusur etmiyor ama Başbakanın bakanlar karşısındaki konumu aslında öyle değil, onlarla bayağı problem yaşıyor. Yani aslında bu diyalogda da onu göreceğiz zaten. Bunun, evet öncesi de var. Bunun öncesinde söyleyeyim mi okumadan önce? Söyleyeyim ki anlaşılmaz olmasın.

Başkenti kendi hallerine bıraktıklarında, sınırları da artık kapatıyorlar. Giriş çıkışlar tamamen yasaklanıyor. Ama bu ikinci oydan sonra mıydı önce miydi, başkentte bir metro bombalanma durumu oluyor. 23 kişi değil, 30 kişi ölüyor. Hatta bu saldırıda, bundan sonra iyice artık halk korkuyor, oy kullananlar şehri terk etmek için sınırlara düşüyorlar, hepsi arabalarına atlayıp. Çünkü korkuyorlar yani.

Bu demek ki devlet… artık devlet mi yaptı? Kimin yaptığını da çok… Herkes tabii şüpheleniyor devletten, ama onun da çıkıp “Ben yaptım” diyecek hali yok. Suçu zaten boş oy kullananlara atmak onların da niyeti. Arada olan, yani bu oy kullananlara olacak gibi bir durum. O yüzden de bu oy kullananlar terk etmek istiyor şehri. Ve tam sınıra geldiklerinde de bu sefer o Başbakanın orada görevlendirdiği bakan izin vermiyor, ama Başbakan da onu ikna etmeye çalışıyor. Böyle bir ortam… Ama işte bakın kim kimi ikna ediyor.

“Başbakanın inatçı muhatabını itaate mecbur etmek için hangi önemli, itiraz edilemez argümanı kullandığını bilmek sizin de hakkınızdır. Basit ve doğrudan bir argümandı bu, Sevgili bakanım, dedi, kafanızı çalıştırın, bize oy veren insanlara kapıları bugün kaparsak yarınki sonuçları hayal edin, Hatırladığım kadarıyla, bakanlar kurulunun kararı kimseyi huduttan geçmeye bırakmamaktı, Mükemmel belleğinizden dolayı sizi tebrik ederim, fakat emirler zaman zaman esnemelidir, özellikle de uygun değillerse, şu an olan da tam budur, Anlamıyorum, Açıklayayım, yarın bu kargaşa çözümlendiğinde, bozgunculuk yok edilip ruhlar yatıştığında, yeniden seçim çağrısı yapacağız, öyle değil mi, Elbette, Geri püskürttüğümüz bu insanların yeniden bize oy vereceklerine emin olabilir misiniz, Büyük ihtimalle vermezler, Fakat bizim onların oyuna ihtiyacımız var, unutmayın ki merkez partisi hemen peşimizde, Anladım, Öyleyse, emir verin, lütfen, insanların geçmesine izin versinler, Evet efendim. Başbakan telefonu kapattı, saatine baktı, ve ekledi, Bu adam ilk hükümet değişikliğinde tası tarağı toplamak zorunda kalacak gibi gözüküyor, İnsanların sana saygısızlık etmesine izin vermemelisin, dedi sevgili karısı, Kimse bana saygıda kusur edemez, sevgilim, sadece iyi niyetimi istismar ediyorlar, hepsi bu, Aynı anlama geliyor, diye çemkirdi kadın, ışığı söndürerek. Beş dakika bile geçmemişti ki telefon tekrar çaldı. Yine savunma bakanıydı, Özür dilerim, hak ettiğiniz istirahati bölmek istemezdim, fakat ne yazık ki başka çare yok, Şimdi ne oluyor, Daha önce düşünmediğimiz önemli bir ayrıntı, Ne ayrıntısı bu, diye sordu başbakan, çoğul ifadenin neden olduğu öfke patlamasını gizleme gereği duymadan, Basit ama çok önemli, Devam et, devam et zaman kaybettirme bana, Girmek isteyen bütün insanların bizim partiden olduğuna emin olabilir miyiz diye düşündüm, seçimlerde oy kullandıklarını belirtemelerini yeterli kabul etmeli miyiz diye düşündüm, yollarda bekleyen yüzlerce araç arasında ülkenin henüz zehirlenmemiş bölümüne boş oy vebasını bulaştırmaya hazır yıkıcı ajanlar olmasın diye düşündüm. Başbakan eksiğinin yakalandığını fark edince kalbinin sıkıştığını hissetti, Dikkate alınması gereken bir olasılık bu, diye mırıldandı, Özellikle bu nedenle tekrar aradım, dedi savunma bakanı vidayı bir tur daha döndürerek. Bu sözlerin ardından gelen sessizlik, saatlerin, düşünmeyen çarklardan ve hissetmeyen yaylardan imal edilmiş şu makinelerin, beş önemsiz saniyenin, bir, iki, üç, dört, beş diye sayıldığını hayal etmeyi sağlayan ruhtan mahrum bu küçük makinelerin söylediğiyle zamanın alakası olmadığını, telefonun bir ucunda bulunan kişi için ıstırap çektirici bir işkence, diğeri için ise son derece sevinç verici bir huzur olabileceğini bir kez daha kanıtladı.”(s.149,150)

Burası da aslında bir dönüm noktası kitapta. Çünkü gerçekten izin vermiyorlar o insanların terk etmesine ve onlar geri döndüğünde yollarını o oy kullanmayanlar kesiyor. Bu sefer çok böyle epik bir sahne. İşte gazeteciler, ajanlar, polisler falan hep takipte, gözlüyorlar bu olayları, rapor ediyorlar. Bir yandan hükümeti tam orada şey zannediyorlar, bunu halk birbirine girecek. Bu oy kullanmayanlar, daha doğrusu boş oy verenler, oy verdiğini söyleyip şehri terk etmeye çalışan insanlarla karşı karşıya gelince bir çatışma çıkacak zannediyorlar. Ama tabii ki bu şehir son derece medeni olduğu için, bu insanlar, zaten ben hiç öyle bir şey beklemedim. O yüzden buraları okurken de çok şaşırmadım, o insanların tekrar evlerine yerleşmelerine yardım ediyorlar. Yani bunlar hep eşyalarını toplamış, artık göç etmişler, yani göç edecekler. Yani bir anlamda zaten bu insanları da geri gönderme sebepleri olarak “sizin evlerinizi talan ediyorlar bu boş oy verenler” diyorlar. Öyle de bir nifak tohumu ekmeye çalışıyorlar ama o da ters tepiyor ve hükümet artık iyice sinirleniyor.

Başbakan bakanlarıyla sürekli çatışma halinde. Hele bir İçişleri Bakanı var, aman aman, inanılmaz gıcık, ona da geleceğiz muhtemelen. Ve şu saat örneği muhteşem değil miydi? “Düşünmeyen çarklardan ve hissetmeyen yaylardan imal edilmiş makineler” ve telefonda işte bir taraf için ıstırap çektirici bir işkenceyken, diğeri onun aksine sıradan bir bakan. Orada Başbakanın bir açığını yakaladığı için kendi deyince onun için o boşluk ne kadar sevinç verici bir şey. Ben de hiç sevmem zaten böyle gerilimli telefon konuşmalarını.

Neyse, onunla ilgili şimdi anılarım var ama hem konuyu dağıtmayayım hem de biraz üzerinden zaman geçsin, onları sıcağı sıcağına anlatmayayım. Ve bu 4 yıl önceki olay deşiliyor. Artık buradan sonra kitap güzelleşiyor diyebilirim. Ben de buradan sonraları böyle su gibi aktı gitti, buraya kadar üç günde anca gelebildim, çok sarmadı yani beni seçimler. Sürekli seçim muhabbetleri, parti muhabbetleri falan. Ama ondan sonra bu körlük işi devreye girince, eski defterler açılınca, yani bir anlamda dedim ki “Bu kitap hiç de öyle ondan bağımsız değilmiş!” Sevindim yani. Gelelim şimdi o alıntıya:

“Bildiğim kadarıyla herhangi bir pakt oluşmadı, hele ki ulusal pakt, dört yıl önce kocaman biriydim ve başkentin sakinlerinin, birkaç hafta boyunca hepimizin kör olduğu olay üzerine tek kelime etmeme, hiçbir şey söylememe yükümlülüğü altına girdiklerini gösteren bir parşömen imzalamaya çağrıldığını hatırlamıyorum, Haklısınız, resmi anlamda bir pakt yok, diye araya girdi başbakan, fakat hemfikir olmamız ve kâğıda dökmemiz gerekmese de, başımızdan geçen korkunç şeyin ruh sağlığımız açısından en iyisi mi iğrenç bir kâbus, bir gerçeklikten ziyade rüya olarak varolan bir şey kabul edilmesi gerektiğini düşünüyoruz, Kamusal alanda bu mümkün, fakat başbakan evinin mahremiyetinde olup bitenden hiç konuşmadığına beni ikna edemez, Konuşayım ya da konuşmayayım, çok önemi yok, evlerin mahremiyetinde olup biten birçok şey dört duvar arasından çıkmıyor, ve eğer söylememe izin verirseniz, dört yıl önce aramızda meydana gelen ve hâlâ bugün bile açıklanamayan trajediye yapılan ima, bir kültür bakanından beklemeyeceğim derecede zevksizlik tezahürüdür.”(s.173)

Burada da Başbakan kültür bakanıyla, bütün bakanlarla neredeyse çatışıyor zaten. Yani ne onlara söz geçirebiliyor artık ne dediğini yaptırabiliyor doğru düzgün ne de öyle taşın altına elini koymak istiyor. Bu sistemlerin aslında ne kadar kırılgan olduğunu göstermek istiyor bize yazar. Bu sefer de, mektup olayı var Allah’ım ya! “Körlük” kitabındaki kahramanlarımız iş başında. Gerçi kahraman demeyeyim, kahraman demeyeceğim, hayır kesinlikle. Çünkü ilk kör olan bir gıcık bir adam vardı, hatırlarsanız “Körlük” kitabını okuduysanız unutmanız zaten mümkün değil, bütün olay zaten onun başının altından çıkmıştı, bütün olayın sorumlusu aslında oydu. Ama hastalık yani sonuçta, bu da salgın. Ona o zaman belki çok kızmazdınız. Ama adamın karakteri karaktersizlik üzerine kurulduğu için daha o kitaptan zaten bir gıcık oluyorduk ona, sinir oluyorduk.

O da buradaki o bakan gibi hep böyle bir muhalefet, hep böyle boş muhalefet ama yani ne dediği de belli değil. Öne çıkma çabası, eleştir de ne olursa olsun kafası, “Siz yanlışsınız ben doğruyum!”

Burada adam üzerinden 4 sene geçmesine rağmen “bunun üzerine hiç konuşmayacağız, etmeyeceğiz dedik, birbirimize söz verdik ama” diyor, “ben size açıklıyorum.” Ve bir mektup yazıyor, önce Cumhurbaşkanına, İçişleri Bakanına ve en son Başbakana gidiyor. Başbakan işte burada da acizliği bize gösteriyor ve bu ilk kör şöyle bir şey söylüyor: “4 sene önce” diyor, “Biz 7 kişi olarak kurtulduk bir grup ama o içimizde bir tane kör olmayan bir kadın da vardı” diyor. “Biraz da onun sayesinde kurtulduk ama” diyor, “bu kadın zaten katil de” diyor, “aynı zamanda birini de öldürdü” diyor o salgın döneminde. “Ve şimdi de işte bütün bu boş oy vermek biraz onun başının altından çıkmış olabilir” gibi böyle satır aralarında, direkt de suçlamıyor ama onu ima ediyor. Yani böyle de işte karaktersiz, çamur at izi kalsın gibi.

Ve durduk yerde kitabın bütün seyrini değiştiriyor yani buradan sonra artık altı karakter diyeceğim ben, çünkü o şaşı çocuk -onu bulmuyor en azından- ama diğer o bütün hepsinin kitaba dahil olduğu bölüm. O açıdan güzel. Yani aslında şimdi bu mektup olmasa tekrar bu karakterleri belki göremeyecektik. Ama böyle bir mektupta yani! Sen nasıl bir insansın, zaten nasıl bir insan olduğunu Başbakan Cumhurbaşkanına söylüyor. O yüzden ben bir şey söylemeyeyim, direkt bu alıntıyı paylaşayım sizle:

“Daha bir saat geçmemişti ki acil olarak saraya çağrılan başbakan cumhurbaşkanının ofisine girdi. Cumhurbaşkanı oturması için işaret etti ve mektubu uzatırken, Şunu okuyun ve ne düşündüğünüzü söyleyin bana, diye rica etti. Başbakan koltuğa kuruldu ve okumaya başladı. Mektubun yarısına gelmişti ki, kendisine söyleneni anlamakta güçlük çeken biri gibi soran bir ifadeyle başını kaldırdı, sonra okumaya devam etti ve kesintiye uğratmadan ve başka el kol hareketi yapmadan okumayı tamamladı. İyi niyetli bir vatansever, dedi, aynı zamanda tam bir pislik, Neden pislik, diye sordu başkan, Eğer burada anlatılan doğruysa, eğer bu kadın, var olduğunu varsayarsak, gerçekten de kör olmamışsa ve bu bahtsızlık içinde o altısına yardım etmişse, bu mektubun yazarının hayatta olma şansını ona borçlu olduğu olasılığını dışlayamayız, kim bilir belki benim ailem de ona rastlama şansına erişseydi şimdi hayatta olurdu, Burada birini öldürdüğü söyleniyor, Sayın cumhurbaşkanı, o günlerde kaç kişinin öldürüldüğünü kimse bilmiyor, bulunan bütün cesetlerin kaza sonucu ya da doğal nedenlerle öldüğüne karar verildi ve konunun üzerine bir taş konulup örtbas edildi, En ağır taşlar bile yerinden kımıldatılabilir, Öyle, sayın cumhurbaşkanı, fakat benim görüşüm bu taşı bulunduğu yerde bırakmak, cinayete kimsenin şahit olduğunu sanmıyorum, o sırada tanık olanlar olmuşsa da bunlar körler arasındaki körlerden başkaları değildir, …”(s.193)

Diye böyle devam ediyor aslında bu diyalog. Ama artık burada kesmişim ben de. Yani Cumhurbaşkanı da bilmiyor burada ne yapacağını, hemen zaten başta “Kimseye haber vermeyin, kimseye söylemeyin bu mektubu” derken kendi getiriyor Başbakana veriyor mektubu, okutuyor.

Akıllarından geçen de bu kadını bu cinayet yüzünden suçlamak aslında. Ya böyle bir planları da var ama boş oy skandalını diyeyim artık, ona yıkmak istiyorlar, onun tüm bu olayları başlattığını düşünüyorlar. Tabii bu mektubu yazanın ilk kör olduğundan haberleri yok. Bence eğer böyle bir şeyi başlatan biri varsa o zaman o ilk kördür. Yani ilk kör olması lazım benim mantığıma göre. Eğer öyle bir virüs gibi bir şeyse bu ve bundan etkilenmeyen kadın olması lazım. Bunlar tam tersini düşünüyorlar.
Ve üç tane polisi bu şehre gizlice sokuluyor. Başbakan, İçişleri Bakanına veriyor görevi. Tabii polislerden İçişleri Bakanı sorumlu olduğu için, o teşkilattan üç tane polis. Bu üç polisten üçü de böyle rütbesine göre en yüksek olan komiser, sonra müfettiş, sonra da bir memur mu artık. Ama bu komiser, yani en rütbeli olan, liderleri o, her şeye o karar veriyor. İçişleri Bakanıyla direkt o iletişimde, aralarında şifreli konuşuyorlar. İçişleri Bakanı hatta kendine Albatros lakabını koymuş. Burada güzel bir sahne vardı. O ilk gece uyuyorlar otel gibi bir yerde. Bu polislere tahsis edilmiş gizli bir sigorta şirketinin yeri var. Yani böyle bir odası var, ofis gibi. İşte silahlar var orada, yataklar, kahvaltılıklar falan. Böyle gizli durumlar için sığınak gibi bir yer yani. Oraya geçiyorlar bu üçlü. Orada bir gece geçirdikten sonra sabah çıkacaklar artık. Ellerinde sadece o mektup var. İlk başta önce o ilk körün evine gidecekler. Ondan zaten diğerlerinin adreslerini, her şeylerini öğrenecekler.

Ama o ilk geceden sonra tabii bu komiser, gerçekten bu kitabın bence baş kahramanı gibi bir şey. İki yüz sayfadan sonra ortaya çıkmasına rağmen bende öyle bir etki bıraktı. İlk kitaptaki doktorun karısı, o kör olmayan kadın nasıl öyle bir şahsiyet, bu adam da burada onun erkek versiyonu gibi düşünebiliriz. Son derece vicdanlı, iyi bir insan profili çiziyor. Ama işte iyi insan olmak da yeterli mi, her zaman iyi bir şey mi diye de, hatta belki sorgulanabilir iyi bir insan olmak. Çünkü maalesef başınıza iyi şeyler gelmez yani.

O her zaman “İyiler kazanır” klişesi biraz Hollywood filmlerinde olan bir şey. Zaten o yüzden ben bu kitabın mesela beyaz perdeye taşınacağını düşünmüyorum diyeceğim. Şimdi bir araştırma da yapmadım gerçi, ama duymadım yani hiç bu kitabın filme uyarlandığını. Uyarlanmak… Bence uyarlanması kolay değil. Çünkü dediğim gibi bu mutlu sonla bitmiyor bu hikaye.

Neyse işte, o atmosferi anlatacaktım, onu söyleyeyim kısaca. Hemen kalktıklarında sabah, bu komiser çoktan hazırlanmış, böyle giyinmiş etmiş. Ama o iki tane müfettiş de, diğer polisler daha doğru düzgün giyinmemiş bile. Yani ne duş almışlar ne bir şey, hazırlanmamış. Ve utanıyorlar öyle onu görünce karşılarında hazır halde. Ama komiser tabii ki iyi niyetli olduğu için hiç onlara kızmıyor. Aksine “Gelin” diyor, “kahvaltıyı beraber edelim”. İşte orası ama bunu işte bakın nasıl anlatıyor yazar.

“Biz iş arkadaşıyız, hepimiz aynı gemideyiz, itaati sağlamak için her saat rütbesini göstermek zorunda kalan bir otorite ne kadar da zavallıdır, beni tanıyanlar benim bu sınıftan olmadığımı bilir, oturun, oturun. Yardımcılar, biraz da mecburiyetten oturdular, ne söylenirse söylensin, durumda uygunsuz bir şey olduğunun farkındaydılar, iki serseri, kendileriyle karşılaştırıldığında züppeye benzeyen biriyle kahvaltı ediyordu, kıçlarını vakitlice yataktan kaldırması gereken onlardı, şef yatak odasından çıktığında masayı hazır ve sofrayı kurulu tutmaları gerekiyordu, üstelik şef ister ropdöşambrıyla ister pijamasıyla gelebilirdi, ama biz, hayır, bizler tanrının emrettiği gibi giyinmiş ve taranmış olmalıyız, gürültülü devrimlerden ziyade davranış cilasındaki bu küçük çatlaklar, yavaşça tekrar ve ısrarla, toplumsal yapıların en sağlamını bile sonunda yıkarlar. Saygı görmek istiyorsan samimiyet kurma, diye öğretir kadim ve bilge deyiş, dolayısıyla bu işin selameti açısından söz konusu şefin pişman olması gerekmeyeceğini umalım.”(s.208,209)

Burada yazar işte böyle aralarda görünüyor, görüşlerini belirtiyor, tahminlerini sunuyor bize, bazen açıklama yapıyor. Güzel yani, ben onun o tarzını sevmiştim zaten. “Körlük”te de sevmiştim. Burada da özellikle öyle çok rahatsız edici olaylar en azından kitabın sonlarına kadar yaşanmadığı için güzel geldi bana bunları okumak, dinlendirici geldi.

Ve o gerçekten öyledir. Yani bizim de mesela bir genel koordinatörümüz vardı yani İçişleri Bakanı gibi bir şey. Ve ayda yılda bir böyle çok erken gelirdi, asansörlerin kapısının orada dikilirdi böyle, kapıdan içeri bile girmezdi, tek tek böyle kim ne zaman geliyor. İşte dokuzdu bizim iş başı ama dokuz-yediydi mesela çalışma saatleri. Normalde 9–6 olması gerekir ya, işte öğle arası falan. Yani her gün zorunlu mesai yapıyormuşuz gibi bir durum. Yediden sonra çıkınca işte zaten dinlenemiyorsun. Herkesin en az minimum bir saat, kimilerinin bir buçuk, iki saat yol çektiği bir durum. Zaten ancak evde yemek yiyip uyuyup sabah uyanıp işe gidiyorsun. Öyle bir ortam. Ama işte bu ayda yılda bir erken gelip tek tek beş dakika bile geç kalanlara kendilerini kötü hissettirirdi yani. Hele on-on beş dakika kaldıysan artık tutanaklar-mutanaklar, savunmalar, bir şeyler saçma sapan. Bir de onlarla hep bizi uğraştırırdı, insan kaynakları yok tabii. Orada seni böyle hep personelle karşı karşıya getirir.

Benzer şeyleri ben askerlikte de yaşamıştım. Orada da vatandaşla beni karşı karşıya getirirdi başkan, şube başkanı. Nüfus cüzdanları vardı o zamanlar, şimdiki gibi kredi kartı gibi değildi. Ve o resimlerin mesela üstündeki o soğuk mühür hafif böyle zedelenmiş olsun, kenarları kıvrık olsun, kimliği kabul etmezdi. O kimliği bana gönderirdi başkan ısrarla. “Söyle işte gitsinler kimliği yenilesinler.” Adam orada yani askerlik yaptığına dair bir kâğıt alacak şu an e-devletten bile alınabilen. Nasıl yokuş yapıyoruz adama ve gelen kimliklerin de yani üçte ikisi neredeyse zaten hep öyle deforme olmuş. Ben de bu sefer vatandaşla kötü oluyorum ama orada geçici olduğum için çok da umurumda olmuyordu açıkçası. Direkt söylüyordum “Böyle böyle, bunu kabul etmez başkan, bu kimliği yenileyin.” Tabii bazen böyle nüfuzlu adamlar da oluyordu arada. Ben hiçbirini tanımadığım için, onlar hemen gidiyorlardı mesela başkanın yanına. “Ya tamam, bu seferlik kabul edelim.” Orada yani bu sefer de benzer şeyler. Hemen hemen herkesin başına gelmiştir. İK’cılar özellikle sürekli yaşar. Üstler böyle, adamına göre… “Herkes eşit” derler ama daha eşitler çıkar yani muhakkak.

Neyse biz kitaba dönelim. Ve bu üç polisin önce o ilk kör olan adama, o mektupları yazan karaktersiz adama gidip diğer beş kişinin adreslerini aldığını… Adam zaten eşinden de ayrılmış, kadın onu bırakmış. Yani bir an boşanmışlar. Diğer hiç kimse zaten onunla görüşmüyor, onu dışlamış. Biraz da zaten bu mektupları o yüzden yazdığını anlıyoruz. Bu yüzden onları suçladığını adamın. Yani rezil bir halde, hak ettiğini bulmuş ama zarar vermeye de devam ediyor kıymet bilmez bir insan olduğu için. “Benim o şaşı çocuktan haberim yok” falan diyor. O eski karısının da, doktorun ve doktorun karısının evinde, gözü bantlı yaşlı adamla kara gözlüklü kadının da adreslerini veriyor. Onlar da artık evlenmişler gibi bir şey, hala ayrılmamış. Bir de hepsinin beraber çekildiği bir fotoğraftan bahsediyor. Onu da istiyor komiser. Onu da alıp çıkıyorlar.

Ondan sonraki diğer ikinci gün ayrılıyorlar polisler. Biri o adamın eski eşini sorguluyor, diğeri işte ötekini derken, komiser bizim doktor ve doktorun karısının evine gidiyor. Kapıyı doktorun karısı açıyor. Doktor gazete almaya mı çıkmış, bir şeye çıkmış. Hemen gelecek yani. Tam o sıra güzel bir diyalog geçiyor, onu almışım ben de.

“Üç dakika sonra kapının açıldığı işitildi. Kadın salondan çıktı ve içeri giren kişiye, Bil bakalım ziyaretçimiz kim, dedi, bir komiser, ne fazla ne eksik, Komiserler ne zamandan beri masum insanlarla ilgileniyor. Bu son sözler salonda söylenmişti, doktor karısının önüne geçmişti ve bu soruyu komisere sormuştu, o da, oturduğu koltuktan kalkarak cevap verdi, Masum kimse yoktur, herkes bir suçtan sanık olmasa da bir kabahatten suçludur, hiç şaşmaz bu, Ya biz, hangi suç ya da kabahatten suçlu ya da zanlıyız, Acele etmeyin, doktor, önce birbirimize alışalım, daha iyi konuşuruz.”(s.229)

Komiser burada, komiserin de yani… Bakanlar gibi gıcık bir insan olduğunu zannediyoruz ama aslında böyle her şeyin farkında olan, o sistemin hem içinden gelen hem de zaaflarını bilen birisi aslında. Yani bu “kanunlara göre masum kimse yoktur, herkes bir suçtan olmasa bile kabahatten suçludur” demesi, böyle gerçek. Çünkü başka bir kitaptan mı görmüştüm, okumuştum yoksa bir özlü söz olması lazım, özlü söz: “Kanunlar örümcek ağları gibidir, küçük sinekler takılır sadece ama büyükler delip geçer” gibisinden. Böyle maalesef hukuk sistemi seni zorluyor biraz.

Bunu da bize komutan anlatmıştı mesela. Bir komutan, askerdeyken, araba başında bir yere gidiyormuş arabayla ve polis çevirmesine denk gelmiş. O zaman da böyle sivilmiş, izinde miymiş neymiş, çok orasını hatırlamıyorum ama “Eşimle beraberdim” diyor yani. Ve polise de demiş ki “Ben de sizdenim zaten” falan, bir an evvel geçirsin diye, uzatmasın yani o prosedürü, süreci. Polis de “Polis misiniz” falan diye böyle sorunca, “Yok” demiş, “Askerim”. “Tamam” demiş. Bu sefer kimliğini de istemiş. Yani “Keşke söylemeseydim” diyor komutan da. Asker olduğunu duyunca polis daha çok gıcık olmuş gibi bir şey.

Çünkü işte o çekememezlik demek teşkilatlar arasında da var, o kurumlar arasında da var. Polisler arasında zaten işte zabıtalar, bekçiler, polisler, hep böyle. Bir de işte askerler, işte subaylar, astsubaylar. Çünkü arada böyle haksızlıklar da illaki yaşandığı için ve o kanunların o genişliği, genel hükümler isterse seni suçlu bulur yani. Bir şekilde “Kaşının üstünde gözün var” deyip… Kaşının üstünde gözün varsa zaten suçlusundur muhtemelen. “Gözünün üstünde kaşın var” diye bulması lazım.
Neyse biz gelelim bir sonraki alıntıma. Bunun da ne olduğunu hiç hatırlamıyorum, şöyle bir bakayım mı… Bakmayayım:

“Açıkça konuşmama izin verir misiniz, sayın komiser, diye sordu müfettiş, Söyleyin, Korkarım ki çıkmaz bir sokaktayız, daha kötüsü, zehirli bir yılan yatağında, Böyle düşünmene sebep nedir, Nasıl açıklarım bilmiyorum, fakat gerçek şu ki bir barut fıçısının üzerinde oturuyormuşum gibi hissediyorum, üstelik de fitili yanıyor, her an patlayacak gibi. Komisere kendi düşüncelerini işitiyormuş gibi geldi, fakat işgal ettiği mevki ve görevin sorumluluğu, izlenmesi gereken doğru yoldan sapmalara izin vermiyordu, Aynı görüşte değilim, dedi ve burada keserek konuyu kapattı.”(s.238,239)

Burada işte komiserin profesyonelliği, kendi düşüncelerini duyuyormuş gibi hissediyor neredeyse. Ama aynı görüşte değilim diyerek… İşte insanların söyledikleri bazen hissettiklerinin ne kadar zıttı olabiliyor, çünkü mevkilerinin gerektirdiğini söylemek zorunda oldukları için. Burada işte o tehlikeyi müfettiş de seziyor artık, çünkü İçişleri Bakanlığı’yla da sürekli görüşüyorlar, yeni talimatlar alıyorlar.

Belli ki bütün bu suçu bu kadına yıkacaklar, yıkmak istiyorlar. “Bana onun suçlu olduğunu kanıtlayın,” diyor İçişleri Bakanı. “Ya bir kanıt yoksa?” diyor, “O senin sorunun, bulacaksın.” gibi bir yere getiriyor. Klasik filmlerde de gördüğümüz o kötü polis, yozlaşmış polis hikayesi ya… İsterse gerçekten kanıtlayabilir ama bu polis karakterli, iyi bir polis olduğu için bizim komiserim bu durumdan fazlasıyla rahatsız. Ama işte söyleyemiyor, bunu itiraf edemiyor.

Aslında bizim de mesela yine eski çalıştığım yerdeki büyük patron şey derdi; böyle telefon konuşmalarında veya birebirde görürsek “Kıymetli abim, saygıdeğer abim.” derdi karşı tarafa. Bunu duyduğumuz an, o onun küfretmesiydi yani aslında. “Aha,” derdik, “Yine damarına basmışlar, yine biri canını sıkmış, her türlü yokuşu yapacak.” Yani onu duyduğun an ondan uzaklaşman lazım. Biraz onu hatırlamıştım.

İnsanlar aslında belli bir paterni izliyor ya… Yani sinirlenince ne yaptığımız belli, mutlu olunca ne yaptığımız belli, öfkelenince de… İnsanları hakikaten böyle kukla gibi oynatmak çok mümkün. Ama işte bunun tehlikesi bazen siz de kukla olduğunuzu geç fark edebilirsiniz. Bu, sizin de çok kolay yönlendirilebilen biri olduğunuzu gösterir.

Burada yazarın dehasına tanık oluyoruz, o keskin zekasına tanık oluyoruz. Bizim komiser de Körlük kitabındaki o grubun, o altı kişinin isimleri varmış ama burada işte o isimleri vermeden işin içinden şöyle sıyrılıyor. Müfettiş soruyor çünkü sürekli. O kara gözlüklü kıza da işte, onun kötü bir lakabı var. Onunla hitap edince kızıyor, “Bunu bir daha söyleme benim yanımda,” diyor. O da, “O zaman ne söyleyeceğiz? İsimlerini bilmiyoruz,” gibisinden bir karşı çıkış yapıyor. “Siz söyler misiniz, siz madem biliyorsunuz?” diyor. Ve komiserim de diyor ki:

“Söyleyemem, şu an için gizli bilgi bu, Sadece onun adı mı yoksa hepsininki mi, diye sordu memur, Hepsinin adı, Bu durumda onu nasıl adlandıracağımı bilmiyorum, Örneğin kara gözlüklü kız diyebilirsiniz, Ama kara gözlüğü yok, bu konuda yemin edebilirim, Herkes ömründe en az bir kez kara gözlük takmıştır, cevabını verdi komiser ayağa kalkarak.”(s.243)

Evet, o zaman da gülmüştüm. Halbuki sonradan da bunu açıklıyor komiser, onların grupça çekildiği fotoğraf olduğu için kızın elinde de kara gözlüğü görmüş. Yani yoksa “Bu kadar da olur mu?” diyeceğiz yazara. Hem o insanın isim vermemesi hem de isimleri verirken aslında ne kadar yanlış, daha doğrusu doğru kelimeleri kullanmadığımız ama bunun da bir geçmişinin olduğunu açıkladığı şöyle bir bölüm var.

“Kum saatinin üst bölümündeki kum miktarı bir anda öncekine göre iyice azalmıştı, minik tanecikler delikten süratle akıyor, her biri geri kalanlardan daha çabuk terk etmek istiyordu, zaman tıpkı insanlar gibidir, kimi zaman ayak sürür, kimi zaman ise geyik gibi koşup oğlak gibi sıçrar, ama bu, eğer iyi düşünülürse, çok bir şey demek değildir, çünkü çita ya da yaban kedisi hayvanların en hızlısıdır ama asla kimsenin aklına bir başkası hakkında, Çita gibi koşup atlıyor, demek gelmez, belki de bunun nedeni ilk karşılaştırmanın geç ortaçağın görkemli zamanlarına denk gelmesidir, süvarilerin sürek avına çıktığı o dönemlerden hiçbiri bir çitayı koşarken görmemişti, varlığından bile haberdar değillerdi. Diller tutucudur, arşivlerini daima yanlarında taşırlar ve güncellenmekten nefret ederler.”(s.259)

İşte, bu dillerin tutucu olduğu, güncellenmekten nefret ettikleri… Benim de iki saattir örnekler vererek söylemeye çalıştığım şey buydu aslında. Artık bu komiser, İçişleri Bakanı’yla iyice çatışmaya başlıyor. Çünkü İçişleri Bakanı’nın artık onu da gözden çıkarıp kendisinin bu kadını suçlayacağını anlıyor, seziyor. Çünkü ondan o fotoğrafı istiyor. Bakanla aralarında bir pazarlık da var burada. Onu da aldım ama işte o buluşmaya giderken biraz gecikiyor. Komiser düşünmeye başlıyor, acaba bunu açıklasa mı diye. Bu alıntı güzeldi.

“Gecikmeyi açıklamam gerekmiyor, diye düşünüyordu, eğer ben, Selam, günaydın, geciktiğim için özür dilerim, yeri bulmakta biraz sorun yaşadım, düşünebiliyor musunuz, albatros kuzeydeki altıncı karakolun nerede olduğunu bana bildirmeyi unuttu, dersem, bu uzun ve konudan konuya atlayan cümleyi karşısındakinin yanlış bir parola olarak anlayacağını anlamak için çok zeki olmaya gerek yoktu, bu durumda, şu iki şeyden biri olurdu, ya adam bu yalancı provokatörü tutuklamaları için askerlere seslenir ya da silahını eline alır ve bizzat orada, kahrolsun boş oy, kahrolsun isyan, hainlere ölüm, diye bağırarak, yargısız infazı yerine getirirdi. Komiser bariyere kadar ilerledi. Adam kımıldamadan ona baktı. Sol elinin başparmağı kemerine takılıydı, sağ eli gabardininin cebindeydi, her şey sahici olamayacak kadar doğaldı. Silahlı gelmiş, tabancası var, diye düşündü komiser, Zaman daima boldur, dedi. Adam gülümsemedi, gözünü bile kırpmadı, Hayır, asla yetmez, dedi, bunun üzerine komiser zarfı teslim etti, belki şimdi birbirlerine iyi günler diyelebilirlerdi, belki de bu güzel pazartesi sabahına dair birkaç dakika sohbet ederlerdi, fakat diğeri, Pekâlâ, şimdi dönebilirsiniz, bunu gideceği yere götürmek benim görevim, demekle yetindi.”(s.261)

Burada fark ettiyseniz, o parola olan “Zaman daima boldur.” cümlesiyle buna karşılık “Hayır, asla yetmez.” diyecekti. Bunu İçişleri Bakanı söylüyor ona. İçişleri Bakanı da işte “Albatros” lakabını kullanıyordu.

Burada artık verir vermez de pişman oluyor komiser o fotoğrafı. “Keşke,” diyor, “boş bir sayfa verseydim.” Ama yani alırlardı zaten, bir şekilde o fotoğrafı istedikten sonra bulurlardı, diyor. İşte buradan sonra zaten son yetmiş sayfaya giriyoruz. Artık tansiyon çok yüksek, kalan yerler biraz bilinç akışı gibi. Komiserin düşüncelerini zaten hep görüyoruz.

Burada da evhamlı değil ama yani her şeyi anlıyor zaten. Adam tam bir profesyonel. Adamın silahlı geldiğini, her an onu öldürebileceğini, karşısına çıkan sivil polisleri falan her şeyi çözüyor, görüyor. Yani o yüzden de zaten, beni o boşluğa düşüren de o olmuştu. Ve yine onun bu düşüncelerine dair şöyle kısa bir alıntım:

“Üşüşen düşüncelerini uzak tutmak, sadece tek tek gelmelerine izin vermek için zihnini yoğunlaştırarak hareket ediyor, önce içlerinde ne olduğunu soruyordu, çünkü düşüncelere ne kadar dikkat etsen azdır, kimileri ustalıklı bir ikiyüzlülükle masum ayaklarına yatar ve sonra da ne kadar kötü olduklarını gösterirler, ama iş işten geçmiş olur.”(s.279)

Bunu belki insanlar için düşünebiliriz. Ama işte düşüncelerin aslında çok bir farkı yok. Buradan sonra demek ki düşüncelerini ustalıklı bir şekilde iyileri kötülerden ayırıyor. Komiser, doktorun karısını uyarıyor, “Böyle böyle, sizi günah keçisi yapacaklar.” diyor. Ama çözüm de bulamadığı söylüyor. Aklına gelmediği için çözüm de sunamıyor, sadece uyarmakla kalıyor. Kadın da “Ne yapacağız peki?” diyor. Kadın da zaten yapacak bir şey yok modunda biraz.

Ama sonra İçişleri Bakanı arıyor bu komiseri ve emrindeki o iki polisi de geri çağırıyor, geri çekiyor. Onun da artık işinin bittiğini, görevinin tamamlandığını söylüyor. En başta ona bir beş gün süre vermişti, o sürenin daha bitmesine zaman var. “Ya sen bu kadının masum olmadığını kanıtlarsın ya da dört gün sonunda gazetelerden okursun.” gibi bir yere bağlanıyor.

Ve o gazetede de o grubun fotoğrafı, içinde o kadının fotoğrafı böyle yuvarlak içinde işaretlenmiş hâlde yer alıyor. Yan tarafta da büyütülmüş şekilde “Dört sene önce kör olmayan kadın” falan diye, “Elebaşı bulundu.” gibi haberler çıkıyor. Yarın da bu kadının adresini ve ismini açıklayacaklarını duyuruyorlar.

Komiser inanılmaz bir vicdan azabı yaşıyor. “Keşke o fotoğrafı vermeseydim.” gibisinden düşünüyor ve bu sefer mektup yazmaya başlıyor. Kendisi, bu beş gün içerisinde neler yaptığını, kadının aslında masum olduğunu, bu grubun aslında masum olduğunu, olayla ilgileri olmadığını belirten bir mektup yazıyor.

Aklında iki tane gazete var, iki büyük gazete. İlk başta ikisine de vermeyi düşünüyor ama sonra daha ilkinde ikna edebildiğini görünce yayınlamaları konusunda birini seçiyor. Gerçi başta karşı çıkıyor bu gazetedeki genel müdür ama sonra onunla ilgili bir çözüm buluyorlar. Şöyle ufak bir hile yapıyorlar, yoksa bu haberin olduğu gibi basılması zaten çok mümkün değil o sansür ortamında.

“Herkes susmuştu, komiser sessizliği böldü, Deneyebiliriz, demiştiniz, Küçük bir hile düşünmüştük, dedi müdür ve devam etmesi için yazı işleri müdürüne işaret etti, Düşüncemiz, dedi yazı işleri müdürü, bugün çıkan haberi kesinlikle farklı kelimelerle ve tatsız retorikler olmadan yayımlamak, son bölüme de bize getirdiğiniz bilgiyi sokacağız, kolay olmayacak, ama her koşulda imkânsız da gelmiyor bana, maharet ve şans işi, Sansür görevlisinin dalgınlığına, hatta tembelliğine oynayacağız, diye ekledi müdür, haberi bildiğinden sonuna kadar okuma zahmetine girmemesi için dua edeceğiz, …”(s.304)

İşte buldukları yöntem de bu. Yani bu sansür altında internet yok. Demek ki dönem… İşte şu an aslında ne kadar büyük nimetlerin içinde olduğumuzun farkında değiliz. Gazetede bir haber çıkabilmesi için ne kadar uğraş gösteriyorlar.

Ve bundan da şöyle bir on sayfa sonra benim de gözlerimi dolduran yer geliyor. Çünkü bu gazetenin basılması, bu haberin yapılması sansürden geçiyor, hakikaten fark etmiyorlar. Ama sonrasında halktaki tepkiyi öğrenmek için komiser gidiyor, bütün bayilerden tek tek gazetelerin satılma durumunu falan sormaya çalışıyor.

Her yerde bittiğini öğrenince ilk başta seviniyor, insanlar aldı, okudu zannedip. Ama sonra bakıyor ki aslında toplatılmış, yine el konulmuş. Gazete hiçbir yerde yok. Ama sonra şöyle bir şey yaşanıyor:

“… çünkü şehirde tuhaf bir şey meydana gelmişti, erkekler ve kadınlar küçük kâğıtlar dağıtıyor, yoldan geçenler durup okuyor, sonra da ceplerine koyuyorlardı, tam şu anda bir tane de komisere verdiler, toplatılan gazetelerdeki yazının, Bize Söylenmeyen Şey Ne, başlığını taşıyan ve satır arasında beş günün gerçek hikâyesini anlatan yazının fotokopisiydi bu, bunun üzerine komiser kendini daha fazla tutamadı ve oracıkta bir çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağladı, …”(s.312)

Burası gerçekten kitabın en etkileyici bölümüydü. Zaten kitabın kapağında da, bakayım, beş tane elin birbirine uzattığı, kartvizit gibi boş küçük kâğıtlar var. Ben bunları buraya gelene kadar oy sandığına atılan pusulaları temsil ediyor zannetmiştim, yani boş oyları. Ama bence bu küçük kâğıtları temsil ediyor.

Haberin başlığı da burada yazdığı gibi: Bize söylenmeyen şey ne? Yani gazeteler toplatılıyor ama birileri çıkıp o habere ulaşmış. Ve buradan sonra, çok değil, beş sayfa sonra artık ilk kitaptan da alıştığımız o mutlu sona geliyoruz. Burada duygu boşalmasının da yaşandığı an…

Bu arada, hıçkıra hıçkıra ağlamak konusunda bir hikâyem var ama anlatsam mı bilmiyorum. Şimdi bu “hıçkıra hıçkıra ağladı” ifadesini görünce anlatayım ya, bir şey olmaz. Benim şimdi yazdığım bir hikâye vardı, bir kısa hikâye: Otuz Yaşlı Ağaç. Onun da sonunda buna benzer bir kapanış yapmıştım. “Hıçkıra hıçkıra ağladı.” Birebir böyle mi yazmıştım, şimdi hatırlamıyorum. Üzerinden hem zaman geçti hem de bir daha okumamıştım. Çünkü bir eleştiri almıştım onunla ilgili.

Hocam şöyle demişti: “Usta yazarlar ‘hıçkıra hıçkıra ağladı’ yazmaz, ‘kahkahalarla güldü’ de yazmaz. Senin işin orada karakteri ağlatmak ya da güldürmek değil, okuru ağlatmak ya da güldürmek.” Bunu birebir benim metnim üzerine söylememişti ama ince bir şekilde ima etmişti. Direkt bana dememişti yani, genel olarak söylüyormuş gibi yapmıştı ama ben almıştım mesajı.

Ondan sonra dikkat etmiştim. Gerçekten de edebiyatta çok fazla “hıçkıra hıçkıra ağladı” gibi ifadeler göremezsiniz. Çünkü orada önemli olan, okuyanı ağlatabilmek. Ama burada işte yazar onu hem çok iyi yapmış hem de ben kendi hikâyemi yazarken, tamamen kurgu olmasına rağmen, o son bölümde gözyaşları içinde yazmıştım. Bunu hatırlıyorum. Orada bir duygu boşalması yaşamıştım.

Neyse, iyi günler… Ve işte buradan sonra artık rahatlıyorsunuz. Ağlamak rahatlatır çünkü. Bu komiserimizin de ne kadar düşüncelerine hâkim, ne kadar profesyonel biri olduğunu görüyoruz. Her şeyi anlıyor, gözlüyor, gizli polisleri takip ediyor. En son mektup işini de halletmiş. Ondan öncesinde de kalacağı yere gittiğinde “Tanrı Lütfu Sigorta Şirketi” miydi, neydi… Tanrı’nın lütfu isimlerini zaten alegoriyi çok seven yazar sıkça kullanıyor.

Oraya giderken de yolda öldürülebileceğini düşünüyor. Bakıyor, kimse yok girişte çıkışta, hazırlanıyor. “O zaman içeride öldürecekler.” diyor. İçeri giriyor, yine kimse yok. “Gece öldürecekler.” diye düşünüyor. Kalkıyor, bekliyor… Her seferinde o tedirginlik, o korku var.

Zaten öyle bir gitmiş ki, yazar da bunu çok güzel anlatıyor. Aç olmasının nedenini de başta söylüyor.

Ve bu komiser dostumuzun bir tost tutkusu var. Ben de tostu çok severdim, hâlâ severim gerçi. Askerlik zamanında öğle arasında eve geçebiliyordum tekrar. Zaten başka bir seçeneğim yoktu. Evde de yemek yiyecek bir şey yoktu. Akşam da çoğu yer kapanıyordu. O dilimlenmiş kaşarlar ve dilimlenmiş tost ekmeği vardı. Hiç uğraşmıyordun, bulaşık çıkartmıyordu, iki dakikada hazır oluyordu. Hayat kurtarıyordu yani.

Tost dediğin şey bekâr insan için özellikle… Kitapta da geçtiği üzere sanırım yazar da seviyor olacak ki, böyle güzel anlatmış. Neyse, ben bu muhteşem alıntıya geçeyim. Muhteşem diyorum, bakın dikkat edin! Bakalım size de aynı etkiyi yapacak mı?

“Geçerken gazeteleri aldı, Bugün gelmeyeceksiniz diye düşünmüştüm, dedi bayi, eski bir tanış samimiyetiyle, Biri eksik, diye fark etti komiser, Bugün çıkmadı, dağıtıcı da tekrar ne zaman yayımlanacağını bilmiyor, belki haftaya, belli ki iyi bir ceza almışlar, Neden, Fotokopiyle çoğalttıkları yazı yüzünden, Ya, iyi, İşte poşetiniz, bugün ancak beş tane var içinde, daha az okuyacaksınız. Komiser teşekkür etti ve kahve içmeye gitti. Sokağın nerede olduğunu tam olarak hatırlamıyordu ve her adımda açlığı artıyordu, tostları düşündükçe ağzı sulanıyordu, ilk bakışta yaşına ve mevkisine uygun olmayan iğrenç bir açgözlü gibi gözüken bu adamı bağışlayalım, fakat hatırlamalıyız ki dün yatağa gittiğinde midesi boştu. Sonunda sokağı ve kahveyi buldu, şimdi masanın önünde oturuyor, beklerken gazetelere göz gezdiriyordu, işte, siyah ve kırmızı başlıklar, sırasıyla içerikleri hakkında yaklaşık bir fikir sahibi olabiliriz, Vatanımızın Düşmanlarının Yeni Bir Yıkıcı Eylemi, Fotokopi Makinelerini kim Çalıştırdı, Dezenformasyon Tehlikeleri, Fotokopilerin Parası Nereden. Komiser ağır ağır kahvaltısını etti, son kırıntısına dek tadını çıkardı, özellikle sütlü kahve dünkünden daha iyiydi, ve yemeğini bitirdiğinde, vücudu artık kendine gelmişti, ruhu ona dünden beri parka ve çeşmeye, yeşil suya ve testisiyle eğilmiş kadına borcu olduğunu hatırlattı, Gitme arzusu duyuyorsun ama yine de gitmedin, Tamam, hemen şimdi gidiyorum, cevabını verdi komiser. Hesabı ödedi, gazeteleri toplayıp yeniden poşete koydu ve yola koyuldu. Taksiye binebilirdi, fakat yürümeyi tercih etti. Yapacak başka işi yoktu ve zaman geçirmenin bir yoluydu bu. Parka vardığında, doktorun karısıyla birlikte oturduğu ve gözyaşı köpeğiyle gerçekten tanıştığı bankı buldu. Oradan çeşmeyi ve testisiyle eğilmiş kadını görüyordu. Ağacın altı hâlâ biraz serindi. Gabardininin etekleriyle bacaklarını örttü ve hoşnutlukla iç çekerek iyice yerleşti. Beyaz çizgili mavi kravatlı adam karşıdan gelip başına bir kurşun sıktı.”(s.317,318)

İşte ben de kendimi böyle vurulmuş gibi hissettiğim son cümle… Yani bu kadar böyle rahatlamışken… Çünkü o parka birkaç kere daha gitti, elinde testi tutan kadının heykelinin karşısında oturdu. Doktorun karısıyla zaten orada köpekle tanıştığı yer, yani gerçek tanıştığı yer. Çünkü orada köpeğin başını sevmişti.

Köpeklerden korkuyormuş bu komiser. O köpekten de hep tedirgin oluyor ama orada köpek de onun kadına bir kötülük yapmayacağını anladığı için, dokunmuyorsa da aralarında bir bağ oluşuyordu.

Orada ve bu beyaz çizgili mavi kravatlı adam da tetikçi aslında. İlk fotoğrafı verdiği adam… Yani bu adamın görmesi gerekirdi. Nasıl onun gözünden kaçtı? İşte o mutluluk mu gözünü kör etti? Ama bence burada şu ilk başlardaki bölüm hoşuma gitti. Gerçekten güzelce kahvaltısını yapması, kahvesini içmesi, kahvesini beğenmesi… Yani bence güzel bir son oldu. Eğer ölecekse, illaki ölecekse, en azından sevdiği parkta…

Buradan sonra da o İçişleri Bakanı olacak adam çıkıp onu kahraman olarak ilan ediyor basına. “İşte bu komiser çok büyük adamdı, o kadını yakalayabilmek için, o çeteyi ortaya çıkarmak için hayatını feda etti.” gibisinden konuşmalar yapıyor.

Sonrasında ama Başbakan da onu görevinden alıyordu. Artık dayanamıyordu onun bu saçmalıklarına. Ona bile yani neredeyse yine karşı gelecek. “O niye beni işten alıyorsunuz? Onu öldüren biz değiliz, ben değilim.” falan… Ya kimi kandırıyorsun? gibi bir cevap verip sonra “Ama işte mecbur kaldım, çok tehlikeliydi komiser.” falan filan diyor.

Kitabın en kötü adamı, bu beyaz çizgili mavi kravatlı adam zannedebilirsiniz ama değil. Ama bu adam da üst sıralara oynuyor kesinlikle. Çünkü üç kurşun daha sıkacak. Bunlar da zaten kitabın son cümleleri:

“Art arda sıkılan iki kurşunun sesini işitip işitemediğini ona soramayız, yerde ölü yatıyor ve kanı akarak alttaki balkona damlıyordu. Köpek içerden koşarak geldi, sahibinin yüzünü koklayıp yaladı, sonra boynunu dikerek, içinden gelen korkunç bir sesle ulurken bir diğer kurşun, sesini anında kesti. Bu sırada kör bir adam sordu, Bir şey işittin mi, Üç el silah sesi, cevabını verdi diğeri, Aynı zamanda da bir köpek uludu, Ama hemen sustu, üçüncü kurşunla olmalı, İsabet olmuş, köpek ulumasından hiç hoşlanmam.”(s.324)

İşte böyle bitiyor kitap. “İsabet olmuş” ile ilgili de bir anım vardı ama bunu anlatmış olmam lazım diye düşünüyorum. Matt Haig’in İnsanlar kitabında da geçiyordu çünkü. “İsabet olmuş” ama belki oradan anlatmışımdır.

Şu an böyle neşeli bir hikâye anlatacak modda değilim kitabın sonuna geldiğimiz için artık. Ve o uzun cümlelerden sonra, bir anda karşıdan gelip bir kurşun sıkarak komiserin ölmesi… Zaten ondan sonra artık o şokla her şeyi bekler oluyorsunuz.

Onunla da zaten kitabın son sayfaları arasında üç beş sayfa bir şey var. Bence bu Körlük kitabından sonra hemen peşinden okunursa daha güzel olur. Ya da benim gibi araya başka kitaplar sokup ama üç beş ay içinde okumanız lazım bence. İlk kitabı da çünkü unutmamak iyi olur.

Ve Körlük’ü herkes okuyor, her yerde görüyorum. Ben bu kitabı çok görmemiştim, öyle birebir devam olduğunu da bilmiyordum. Şimdi herkese de söyleyeceğim: Eğer Körlük’ü okuduysanız, bir de Görmek’i okuyun.

O insan tipine de çok sinir olurum. Normalde böyle bir şey söylersin ya, o değil de der, işte kendi hikâyesini anlatır, abartır, karşıdakini küçümser falan… Ama bana da biri Körlük’ü överse “Sen bir Görmek’i oku.” diye bir çıkış yapabilirim.

İki güzel kitap gerçekten. Duygulara hitap ediyor, insanın karanlık yüzüne de ışık tutan… Ya birebir yaşadığınız ülke tabii geliyor aklınıza ama aslında bu her dönem ve her ülkeye uyarlanabilir. “Ha, aynı biz.” diyebilirsiniz yani okurken. Portekiz’de de olsanız, Arjantin’de de olsanız çok değişmeyeceği için…

O yüzden işte bu isim vermemek nasıl etkiyi artırıyor… Değişik sıfatlar… Mesela ben zaten kravat hiç sevmem. Yani mecburiyetten böyle bir iki kere belki takmışımdır. Lisede, işte ortaokulda da biz takıyorduk o zamanlar. En çok askerde de takıyordum, evet, şubede olunca…

Ama yani hayatımın hiçbir evresinde beyaz çizgili mavi kravat takmayı düşünmüyorum. Yani o derece beni etkiledi tetikçi… Siz de takmayın! Ve görürseniz böyle bir beyaz çizgili mavi kravatlı birini, dikkat edin!

Çünkü parolamız neydi? Onu da hatırlayalım. Çünkü o parola bence çok güzeldi. “Zaman daima vardır” mıydı? Dur bakayım, bir saniye, yanlış da söylemeyeyim şimdi…

Sonuna kadar geldik.

“Zaman daima boldur.

Hayır, asla yetmez.”

Bundan sonra acaba hangi Saramago kitabını okuyacağım? Bu konuda da bana yardımcı olabilirsiniz. Eğer önerebileceğiniz bir kitap varsa, yorum atabilirsiniz. Bu da beni mutlu eder diyeyim. Ve başka bir kitapla en kısa sürede görüşmek dileğiyle… Kendinize çok iyi bakın. O asla yetmeyecek, bol olduğunu zannettiğimiz bu zamanın içerisinde bana da bu kadar zaman ayırdınız…Çok teşekkür ediyorum!