4 Kasım 2024 Pazartesi

Mesleğim Yazarlık

Mesleğim Yazarlık, Maslow’un Gereksiz Piramiti, Gözü Kapalı Yazmak ve Madendeki Kanaryalar

Haruki Murakami’nin yazarlık deneyimlerini anlattığı Mesleğim Yazarlık kitabını, alışılmadık başlıklar altında ele almaya çalışıyor ve yazarların rolleri üzerine yoğunlaşıyorum.


Ben bu kitabı okuyalı ne kadar olmuş, şu dosyadan anlaşılır mı? Son değiştirme tarihini yazıyor, oluşturma tarihini göremiyorum ama çok oldu, bayağı bir çok oldu. Ancak bu podcast’in 1. sezonunda neredeyse bir Murakami okuma maratonu da yaptığım için o kadar çok Haruki Murakami kitabı oldu ki artık Murakami podcast’e dönecekti. Yani o yüzden bu kitabı hep erteledim.

Bir tane daha var böyle bitirdiğim, ama bir türlü ses kaydını alamadığım Murakami kitabı: “Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları”. O da çok güzel bir kitaptı, ama kurgu olduğu için — yani bir roman olduğu için — yine de bir göz gezdirmem gerekiyor gibi hissediyorum, üzerine konuşabilmek için. O kitabı neredeyse 2023 ortalarında okumuştum. O dönemde mesela yazdığım bir yazıda bahsetmiştim.

“Mesleğim Yazarlık” kitabına başladım, çok harika gidiyor. Şu anda da yine benzer bir kitap okuyorum: Virginia Woolf’un “Bir Yazarın Günlüğü” kitabını okuyorum. Kelimenin tam anlamıyla, gerçekten bir yazarın günlüğü. Henüz bitiremedim, bakalım ne zaman bitireceğiz. Size bir bölüm hazırlayacağım.

Gelelim Murakami’nin “Mesleğim Yazarlık” kitabına. Bu kitap, benim yine Murakami’nin çok sevdiğim “Koşmasaydım Yazamazdım” kitabına benziyor. Ama onda koşuyla ilgili, yani sporla ilgili imtihanını anlatıyordu. Aslında bu kitap daha çok yazı üzerine — yani yazmak isteyen, yazan, “mesleğim yazarlık” diyen, yazarlığı öğrenmeye çalışan herkes için. Yazarlık öğrenilebilir mi, bunu merak eden ya da kısacası yazmaya gönül vermiş herkesin mutlaka okuması gereken kaynak niteliğinde bir kitap bence.

İçindekilerden bahsedeyim hemen: tam 12 bölüm, son sözü de sayarsak.

1/ Roman yazarları neden hoşgörülü insanlardır?
2/ Roman yazarı olduğum ilk zamanlar
3/Edebiyat ödülleri hakkında
4/ Özgünlük üzerine
5/ Peki ama ne hakkında yazmalıyım?
6/ Zamanı yanına almak — uzun romanlar yazmak
7/Tamamen kişisel fiziksel aktivite
8/Okul hakkında
9/Nasıl karakterler yaratalım?
10/Kime yazarız?
11/Yurtdışına açılıyorum, yeni sınırlara
Sonsöz……

Elimde sayabiliyor muyum, sayamıyorum çok fazla alıntımı. Bu arada benim okuduğum kitap Doğan Kitap tarafından basılmış baskısını hatırlamıyorum. Onu unut, almamışım ama Ali Volkan Erdemir tarafından çevrilmişti. Yine muhteşem bir iş çıkarmış kendisi. Onun da ellerine sağlık diyelim ve başlayalım.

“‘Herkes yazabilir’ demekle, bana göre, romanı küçümsemeyiz aksine, onu överiz. Diğer bir deyişle, roman türü, isteyen herkesin üzerine kolayca çıkabileceği Amerikan profesyonel güreş ringi gibi bir şeydir. İpin aralığı geniştir, kullanışlı bir tabure de hazırlanmıştır. Alan da geniştir. Giriş yapmanızı engellemeye çalışan güvenlik görevlileri olmadığı gibi hakemler de rahatsız edici şeyler söylemezler. Aktif güreşçiler de -bu durumda bunlar roman yazarları oluyor- en başından beri o yeri sadece kendileri sahiplenmekten vazgeçmişlerdir. ‘İsteyen herkes çıksın bu ringe’ diyen cömert bir tavırları vardır. Bu tavır için açık mı demeli, kolay ya da rahat mı demeli bilmiyorum ama yaklaşık olarak böyle bir tavırdır.
Ringe çıkmak kolaysa da, orada uzun süre kalabilmek hiç kolay değildir. Roman yazarı kuşkusuz bunun bilincindedir. Bir ya da iki roman yazmak o kadar zor değildir. Güç olan, roman yazmayı uzun süre devam ettirmek, roman yazarak yaşamını idame ettirmek, roman yazarı olarak kalabilmektir.”

Daha kitabın başlarında böyle bir cümleyle zaten beni kalbimden vurmuş Murakami. Ne yazık ki ben bu alıntıların sayfa numaralarını yazmamışım. O zamanlar yazmıyordum bunu, çünkü nerede yer aldığını biliyordum.

Ama ben de bunu savunurum: herkesin yazabileceğini. Yazarlık atölyelerinde de hep bunu söylerdim. Bazıları bana karşı çıkardı, “Herkes yazabilir mi?” diye. Bence de romanı küçümsemiyorum kesinlikle. Herkesin yazabilmesi, herkesin yaşayabilmesi nasıl yaşamı küçültmüyor? Mesela herkesin okuyabilir mi diye hiç kimsenin tartıştığı yok. Niye? Çünkü okumayı öğrenebilirsin. O zaman yazmayı da öğrenebilirsin. Zaten okumak yazmakla alakalı bir şey, okuyan herkes yazabilir bence.

Hatta ben bunu biraz abartarak “herkes yazmalı” da diyordum bir zamanlar. Çünkü herkesten öğrenebileceğimiz bir şeyler var: herkesin hayat tecrübesi, öğrendikleri, yanlış yaptıkları, pişmanlıkları, hayal kırıklıkları. Belki bunları bile paylaşsan zaten yeterli olacaktır. Ya bir okuyacak çıkacaktır, en azından birilerine bir yol gösterecektir.

Asıl zor olan da sürekli yazmak. Ben mesela şu an çok tedirginim, korkuyorum. Haftada ikiye çıkmakla acaba fazla mı gaza geldim? Bunun altından kalkabilecek miyim? Yarın bir gün işlerim yoğunlaştığında, bu kadar çok okuyamadığım zaman ne olacak gibi şeyler aklımdan geçmiyor değil. Ama bunları çok düşünmemeye çalışıyorum.

Haftada 2 ideal bence, yapılabilir gibi geliyor. Haftada 3 çok fazla, ona çıkmam sanırım. Ya da en kötü ihtimalle tekrar haftada bire dönerim. Eğer yapamazsam ki, haftada bir bile bence iyiydi, fena değil.

Platformlar var, yazanlar o kadar az değil aslında. Ama okuyanlar yine az. Herkes “Bir kitap yazmayacak mısın? Kitap basmayacak mısın?” diyor. O işler öyle parasını verip bastırabilirsiniz de, basit o şekilde yapacaksan. Ama ben öyle bir şey istemiyorum.

Yoksa bir-iki roman gerçekten yazılır zaten. Benim şu an 20 küsur, 30'a yakın hikayem var. Paylaştığım bazıları bayağı uzun, yani kısa hikaye tanımını bile geçecek kadar neredeyse bir novella kıvamında. Eğer sayfaya dökersem 40–50 sayfayı geçecektir, zorlarsan roman sayılabilir bence.

Dolayısıyla kendimi yolun çok daha başında görüyorum. Ama devamlı olarak yazmaya devam edebilecek, yaşam idame ettirebilecek bir formül henüz bulamadım. Bu podcast’ten mesela bir para kazanmıyorum, YouTube’dan da bir para kazanmıyorum, Medium’dan da. Tamamen gönüllü gibi bir şey oluyor. O zaman da yeni hikaye yazmayı bıraktım mesela.

Özellikle Virginia Woolf’un günlüğünü okurken geldi böyle bir ilham. Meğer zaten aslında yeni romanların fikirleri hep aklında demlenme süresi gerekiyor. Hem de nasıl diyeyim, şu an bunu bir arkadaşıma söylediğimde yüzü değişmişti, yadırgamıştı. Çok iyi ifade edememiştim kendimi ama “ziyan ediyorum” gibi hissediyorum demiştim yeni hikayeler yazarak. Çünkü daha iyi yazabileceğimi hissediyorum.

Önceki yazdıklarımda da bu durum var. Biraz sanki ziyan olmuş gibi geliyor, onlardan çok daha iyi bir iş çıkabilirdi. Bunun da aslında sonu yok yani. O ringe çıkıyorsunuz ama biraz dayak yiyip hemen iniyorsunuz gibi bir şey. Türkiye’de maalesef orada da kalabilmek bakalım nasıl olacak.

Neyse, biz her alıntıya böyle içimizi dökersek olmaz, biraz hızlanalım.

“1922 yılında Paris’te, Marcel Proust ve James Joyce bir akşam yemeği davetine katılırlar. Çok yakın oturmalarına karşın yemeğin sonuna kadar ağızlarını açıp da birbirlerine neredeyse tek kelime etmezler. 20. yüzyılın temsilcilerinden bu iki büyük yazar acaba ne konuşacaklar diye nefeslerini tutup onları gözleyenler tam bir hayal kırıklığı yaşarlar. Bu iki yazar birbirlerine karşı aşırı kibirli mi davranmıştı acaba? Bu, sık rastlanan bir durumdur.”

Sonra da mesela böyle bir bölüm gelmiş kitapta: bu sefer yazarların birbiriyle çekişmesi. Yani iki çok büyük yazar birbirleriyle hiç konuşmuyorlar. İşte koskoca “Dune” serisini yazmış Frank Herbert soruluyor mesela Tolkien’e ve adam çok kibirli bir şekilde:

“Yazarların kendi çağdaş yazarlarını tarafsız bir şekilde eleştirmesi çok mümkün değil. Benim de en iyisi hiçbir şey söylememem ama beğenmedim, çok kötü.” falan gibi bir şeye bağlıyor. Turgenyev, Dostoyevski, Tolstoy çatışması — birbirlerini hem yükseltiyorlar ama biraz da o çekememezlik de olabilir.

Bir de bu ödüllerin, dergilerin, okurların kıyaslaması — bunlar hep yazarları birbirlerini düşürüyorlar bazen.

“Roman yazarının hoşgörülü olması, edebiyat sektörünün sıfır toplamlı bir toplum olmasıyla da ilintili olabilir. Diğer bir deyişle yeni bir yazarın ortaya çıkması, eskiden beri yazarlık yapan birine işini kaybettirmez. En azından doğrudan bir şekilde olmaz bu. Profesyonel spor dünyasında durum bütünüyle farklıdır. Takıma yeni bir sporcunun girmesiyle kıdemli bir oyuncuya ya da göze girememiş yeni bir oyuncuya maç başına anlaşması önerilebilir, oyuncu takım dışı kalabilir, böyle şeyler edebiyat dünyasında olmaz. Ve yine bir romanın yüz bin satmış olması, başka bir romanın satışının yüz bin azalması anlamına da gelmez. Aksine yeni yazarın kitaplarının yüksek satış yapması, roman türündeki hareketliliği artırır, yayın sektörünün kâra geçeceği durumlar oluşabilir.”

Edebiyat sektöründe aslında böyle bir durum var. Bu müzik sektöründe de, film sektöründe de — belki çok o kadar olmasa da. Yani birbirlerini besliyorlar: biri gelişince öbürü daha da gelişme imkânı buluyor, sağlıyor ona. Ama iş dönüp dolaşıyor, biraz o satış rakamlarına geliyor. Romanın ne kadar sattığı önemli, ister istemez — ne kadar okunduğu değil.

Mesela bu da ilginç bir durum: bazı kitaplar öyle satılıyor ki, çok alakası yok. Ama yine çok muhteşem bir dizi vardır: “Black Books” diye, komedi dizisi. Çok kısa, az bölümlü ama yine birkaç sezonu olması lazım yanlış hatırlamıyorsam. Bir İngiliz komedisi, kara mizah. Bir kitapçı karakter var, başkarakter — onun başına gelen komik olaylar anlatılıyor genelde.

Bir bölümde dükkana bir adam giriyor, kitapları inceliyor, deri kaplı bir kitap buluyor. Sırf dış kapağına bakarak belli ediyor ve alıyor o kitabı. Bizim karaktere soruyor: “Bu, orijinal deri mi?” Bizim kahramanımız da diyor ki: “Orijinal Dickens’ın kitabıydı.” Sonra da satmıyor onu, adam yanlış hatırlamıyorsam kovuluyordu.

İnsanlar bazen evindeki mobilyaya uysun, daha dekoratif olsun diye kitap alabiliyorlar. Çoğu çok satan kitap alınıp alınıp okunmuyor, öyle duruyor bir köşede. O da bir başarı — o şekilde satabilmek. “Tılsımlı kitap” mı öyle bir şey vardı mesela? Bir ara bir kadın çıkıp, “Tılsımın işe yaraması için herkesin ayrı ayrı alması lazım” falan demişti. Ondan sonra biraz daha popüler olmuştu. Bir yandan foyası da ortaya çıkmış gibi bir şeydi.

Ben bile mesela kitap almıyorum, çok fazla alamıyorum artık. Hem almıyorum hem alamıyorum. İkisi de bir ya — onları koyacak bir yerim yok. Kitabı muhafaza etmek de bir dert. O yüzden genelde kütüphaneleri tercih ediyorum. Eğer bir kitap kütüphanede varsa zaten 15 günde okunup bitiyor, ne kadar uzun olursa olsun.

Bence herkesin bu kütüphaneleri kullanması gerekiyor. Ama yeni yazarlara destek olmak için de kitap alınması gerekiyor, özellikle günümüz yazarlarının kitapları. Hem onları teşvik etmek için.

Son okuduğu Virginia Woolf’un günlüklerinden: kadın o kadar uğraşmış, dilmiş, yazmış. Günde 5–6 tane sattığında seviniyor. Öyle bir ortam işte. “Bu kitap 2000 satarsa iyi” diyor, en meşhur kitapları 1500 falan satmış yani. O rakamlar insanın aklına sığmıyor. O dönem kitapları mı çok pahalıydı diye düşünüyorum.

Senin çağında yaşamış Virginia Woolf var orada. O nasıl almazsınız yani? Kitapları almak çok tuhaf gelmişti bana. Buradan alsan o sayıyı arttıramıyorsun artık. İnsan biraz çağdaşının değerini bilemiyor. Üzerinden zaman geçince, bu sanat eserleri maalesef böyle bir boyut kazanıyor.

“Roman yazarı, gereksiz şeylere bile bile ihtiyaç duyan insan türüdür”

Demiş Murakami. Burada da ben biraz kendimi gördüm herhalde, o yüzden aldım. Ben zaten Maslow’a gıcık olurum, pek sevmem yani. Herkesin dilinde birpiramit. “İhtiyaçlar Hiyerarşisi Piramidi” O yüzden ben biraz o açlıkla, susuzlukla falan çok savaşırım.

Yani bundan ibaret değiliz — o en alt basamak. Barınmak, giyinmek. Tamam, evet önemli. Ama bakın kitapların fiyatına, kaç para? Dışarıda bir yemek kaç para — kıyaslayın. Bir öğün atlatmakla hiç kimseye bir şey olmaz.

Ben hatırlarım öğrencilik dönemlerimde, bazen yemek yemezdim ama kitap alırdım. Kitaba yine para harcardım. Kitap fuarlarına gitmiyorum artık, çok uzun zaman oldu. Maalesef internetten daha ucuz oluyor, birçok şeyde olduğu gibi. O zaman ne anlamı kaldı yani? Gereksiz şeyler mi bunlar? Toplum tarafından biraz gereksiz görülür ya o açıdan diyorum. Şimdi mesela bir evde — ben televizyon olmayınca hiç yadırgamıyorum. Varlığıyla yokluğu bir yani benim için. Ama kütüphane, bir kitaplık olmayınca tuhafıma gidiyor. Bakmak istiyorum: “Ne okuyor bu insan? Hangi kitaplar var? Okunmadık kitaplar var mı, önerebileceği?” Evde insanın böyle bir köşesi olur değil mi?

Bir yandan da herkesin YouTube’a, diğer yerlere, canlı yayınlara çıkanların arkasında koskocaman bir kütüphane — onlara da özeniyorum. Bir yandan böyle bir kitaplık, bir yandan da onların düzenli tozunun alınması, silinmesi lazım.

Halbuki e-kitap, o açıdan mesela inanılmaz bir kaynak. İşte bunlar benim hep ihtiyaçlarım. Birçok insana gereksiz görülebilir ama Maslow’un piramidini biraz terse çevirmek — sanki bana o piramidi biraz tersine de çeviren çevirebilen bir insanmış gibi geliyor. Devam edeyim, şimdi uzun bir bölüm var:

“Bence, roman yazmak temelde çok ‘yavaş’ bir iştir. Zekice bir yanı neredeyse hiç yoktur. Bir başına bir odaya kapanır, “Bu değil, bu da değil” diyerek dikkatli bir şekilde cümleleri evirip çevirirsin. Masa başında var gücünle düşünerek bütün gün çalıştın, bir metnin yazınsal kesinliğini birazcık da ol- sa artırdın diye kimse sana alkış tutmaz. ‘Çok iyi olmuş’ diye sırtını sıvazlayan biri de çıkmaz. Tek başına öylece oturur, başını sallayarak kısık sesle, ‘Hımm, hımm’ diyerek kendini onaylar durursun sadece. Kitap olarak basıldığında ise, o tek satırdaki yazınsal kesinlik dünyada tek bir kişinin bile dikkatini çekmeyebilir. Roman yazmak böyle bir şeydir işte. Çok emek gerektiren son derece sıkıcı bir iştir.
Roman yazmak, koca bir yılını uzun bir cımbızla bir şişenin içinde minyatür bir gemi maketi yapmaya veren insanların yaptığı işe benzer. Benim hiç el hünerim olmadığı gibi o kadar zahmetli bir işe de kalkışamam ama işin özünde bu ikisinin birbirine benzediğini düşünüyorum.”

Yani sabır, sanki Saramago’nun “Körlük” romanında geçiyordu. Yazar, “Sabırlı olan insandır” gibi bir şey — beni çok etkilemişti, daha önce de okuduğum. Bu kitapta yine benzer bir bölüm beni etkilemiş.

Tabii, roman… Ben hep böyle kısa hikayeler ancak yazabildiğim için romanı zaten tahayyül bile edemiyorum. Çünkü hakikaten bir yılını, minimum bir yılını vermen gerekiyor karakterlerin derinliği, olayın örgüsü için. Onunla yatıp kalkman gerekiyor.

Ahmet Ümit şey diyor mesela, taslağını tamamladıktan sonra bir yıl üzerine yatarmış. Bir yıl boyunca! Onun demlenme süresi o bir yılmış yani.

Yani hiç hayatınızda böyle bir iş yaptınız mı? Bir yıl üzerine düşündüğünüz. O bir yıl nasıl geçer acaba? Benim böyle en fazla bir ay. Geceleri uyanıp yazdığım, düzelttiğim bazı yerleri, bazı bölümlerin rüyalarıma girdiği olmuştu. İşte onunla yatıp kalkmak, üzerine yatmak — yani kelimenin her anlamıyla. Çünkü zihin hep onunla uğraşıyor.

Yine roman yazmak üzerine şöyle demiş Murakami:

“Bir roman yazmak o kadar da zor değildir. Üstün kalitede bir roman yazmak, kişiye göre değişse de, o kadar da zor olmayabilir. Kolay olduğunu söyleyemem ama olmayacak bir şey de değildir. Ama roman yazmayı sürdürmek, işte bu oldukça zordur. Herkesin yapabileceği bir şey değildir. Bunu yapabilmek için, az önce ifade ettiğim gibi, özel bir nitelik gereklidir. Bu muhtemelen ‘yetenek’ten biraz farklı bir şeydir.”

Yine benzer şeyleri anlattığım bir bölüm olmuş. Yetenekten farklı bir şey diyor ve şimdi kendi gençliğinden galiba bir örnek vermiş burada.

“Evde ne televizyonumuz vardı ne de radyomuz, çalar saatimiz bile yoktu. Isıtıcımız da. Soğuk gecelerde, beslediğimiz dört kediye sımsıkı sarılıp uyumaktan başka çaremiz olmuyordu. Kediler de sımsıkı tutunuyorlardı bize. Bankaya her ay geri ödemek zorunda olduğumuz para o ay bir türlü denkleşmemişti. Bir gece yarısı karımla birlikte başımız önde yürürken yerde buruş buruş olmuş bir para tomarı bulduk. Eşzamanlılık denebilir miydi buna ya da ilahi bir müdahale mi demeliydi bilemiyorum ama bulduğumuz para tuhaf bir şekilde tam da ihtiyaç duyduğumuz kadardı. Ertesi gün ödeme yapmadığımız takdirde çekimiz karşılıksız çıkacaktı, bu yüzden bu para resmen hayatımızı kurtarmıştı (her nasılsa yaşamımda bu tür tuhaf olaylar arada bir olur). As- linda bulduğumuz parayı doğruca polis merkezine götürme- miz gerekirdi ama o sırada önümüze çıkan bu fırsatı kaçırma lüksümüz yoktu. Şimdi özür dilemenin de bir anlamı yok. Bu durumu başka bir biçimde, toplum için bir şeyler vererek telafi etmek isterim.”

Böyle bir hikayesini ben de duymuştum. Bırakayım bu kitapta da şimdi okuyunca tekrar hatırladım. Murakami’nin o romanlarında zaten biraz bir doğaüstülük vardır, gerçek olamayacak olaylar yaşanır bazen ve onların da çok derinine inmez yazar, çok açıklamaz, biraz okura bırakır. Demek ki hayatında da işte olabiliyormuş, her şeyin zaten cevabını bilemeyiz. Bazen bir şeyler çıkar karşınıza, bazen böyle tuhaf olaylar. Zaten bakmayın, yazar olma süreci de çok büyülü. O da geçecek muhtemelen, devam edeyim.

“Japonya’da doğmuş, hep Japonya’da yaşamış bir Japon olarak hep Japonca konuşmuştum; ‘ben’ denilen sistem içindeki Japonca sözcük ve ifadeler birbirine sımsıkı bağlanmıştı. Bu yüzden içimdeki duyguları, zihnimdeki imgeleri cümlelerle ifade etmeye kalkınca içerik sağa sola yalpalıyor, sistemde çökmeye neden oluyordu. Ama yabancı bir dilde yazmaya çalışırken kullanabileceğim cümle ve ifadeler sınırlı olduğundan böyle bir çökme olmuyordu. O zaman keşfettim ki, sözcük ve ifade sayısı sınırlı olsa da, onları yetkin bir şekilde bir araya getirebilirsem, şansım da yaver giderse, duygu ve niyetimi düzgünce ifade edebilecektim. Kısacası, ‘Zor cümleleri yan yana dizmemek daha iyi olur, insanları hayran bırakacak kadar güzel ifadeler kullanılmasa da olur’ diye düşündüm.”

Evet, işte yazarımızın o tuhaf yazma stili. Bu Murakami zaten yıllarca çevirmenlik de yaptığı için önce İngilizce yazarmış, sonra onu Japoncaya çevirirmiş. Ama tabii birebir çevirmiyor, bu hiçbir zaman zaten. Yazmak biraz öyle oluyor yani, temize çekmek diye bir şey var. Çünkü bunu Virginia Woolf’ta da gördüm, o da öyle yapıyormuş. Yazdıklarını tekrar temize çekerken onun üzerinde değişiklikler, birebir hiçbir zaman yazmıyorsunuz. Hem gözünüze çarpıyor bazı hatalar, bazı tekrarlar, hem de daha iyisini… O iyinin iyisi zaten, sınırı yok ve ne kadar azaltırsan o gereksiz denebilecek kelimeleri, o kadar iyi oluyor. Bir kelime mesela fazlalık mı, değil mi anlamanın yolu da o kelimeyi kaldırıp okuduğunda, eğer anlamda bir azalma olmuyorsa o kelimeyi kaldır, derdi bizim bir hocamız. Neyse şimdi devam edelim, bakmaya dönelim.

“Gece geç vakitte, bardaki işim bittikten sonra, mutfak masasının üzerinde roman yazmaya başladım. Gün doğana dek olan birkaç saat dışında kendime ayırabileceğim başka zamanım yoktu çünkü. Bu şekilde yazarak yaklaşık altı ayda Rüzgârın Şarkısını Dinle adlı romanımı bitirdim (o zaman başka bir ad vermiştim gerçi).”

Şimdi hatırladım, bu kitaptan sonra yazarın bütün kitaplarını o en baştan okuma kararı almıştım ve Rüzgarın Şarkısını Dinle’yi bulunca çok sevinmiştim. Çünkü çevrilmemiş, ben ilk koşmasaydım yazamazdım okuduğum zaman bu kitabın da Türkçesi yoktu. Mesleğim yazarlık tam sonra çıktığında. Kitap da zaten bir dörtlemenin başlangıcı. Neyse devam edelim, bakalım neler diyor.

“Taslağın bir kopyasını bile çıkarmamıştım. Bu durumda, eğer finale kalmamış olsaydı, o kitap sonsuza dek yok olacaktı. Ve ben belki de bir daha roman yazmayacaktım. Düşünüyorum da, yaşam denilen ne tuhaf bir şey aslında.”

Acaba o podcast’te, o bölümde bahsettim mi bundan, bilmiyorum. Ama Murakami o kitabın bir kopyasını bile çıkarmamış, direkt yarışmaya göndermiş ve yarışmayı da kazanmış. “Finale kalmamış olsaydı” diyor, ama o yarışmayı kazanıyor ve o kitap ondan sonra basılıyor. Ama eğer kazanamasaydı, olup gidecek bir kitap olacakmış. O sonrasında bir dörtlemenin ilk kitabı. Hayat gerçekten böyle tuhaf durumlarla dolu işte. Mesela yine çok değişik bir hikayesi olan Panait İstrati’nin bir hayat öyküsü vardı, onu da okuyunca bir kitabının önsözünde yazıyordu, çok etkilenmiştim. Dedim bu adamın bütün kitaplarını okumak lazım, bu o zaman bulduğum bütün kitapları okumuştum. O da yine böyle tam kitaplar hakkında yazdığım zamana denk geliyor, bundan 4 sene öncesi. Yani böyle genelde bir büyük bir şeye başlayınca, bir yazarın bütün kitaplarını okuma gibi bir durumum varmış benim de, şu an onu fark ettim. Halihazırda da zaten Mustafa Kutlu, Sait Faik ve Rasim Özdenören’in bütün kitaplarını okumak gibi bir hayalim var. Bakalım, inşallah onu da tamamlayacağız.

“İngilizcede epiphany diye bir sözcük vardır. Japoncada “özün aniden tecellisi,” “sezgiyle gerçeğin kavranması” gibi zor anlaşılır bir karşılığı vardır.”

Diye burada not almışım bu cümleyi. Japoncada da böyle çok değişik kelimeler var, birebir Türkçesi olmayan. Bu işte “epifani” anı, yani bir aydınlanma durumu gibi bir şey. O an gerçekten böyle gözünüz açılır. Bunu işte yazarımız böyle bir şey yaşayıp yazar olmaya karar veriyor. Evet, onu açıklıyor şurada.

“Her neyse, bu şekilde yabancı dilde yazmanın sağladığı etkinin ilginçliğini ‘keşfedip’ kendimce cümle kurma ritmine ulaşınca İngilizce klavyeli daktilomu bir kez daha dolaba kaldırdım ve yeniden kâğıtlarımı ve dolmakalemimi ortaya çıkardım. Masa başına geçip İngilizce yazdığım, bir bölüm oluşturacak hacimdeki cümleleri Japoncaya ‘çevirdim’. Çeviri dediysem de bire bir bir aktarım değil, özgür bir şekilde ‘nakletmeye’ yakın bir şeydi bu. Dolayısıyla ortaya kaçınılmaz olarak yeni bir Japonca tarzı çıktı. İşte o zaman, ‘Ah tamam, bu şekilde Japonca yazayım ben’ diye karar verdim. Aydınlanmıştım sanki.”

Bu işte Murakami’nin o epifani hali yaşadığı durum. Kendi tarzını bulmak çok zor bir şeydir. Yani insanın yaşam amacını bulmak gibi bir şey, “ben kimim” sorusuna cevap verdiği an gibi bir şey. Bunu zaman zaman Virginia Woolf da yaşıyormuş, “hızlı yazmanın formülünü buldum” diyor mesela bir yerde. Sonra da “böyle bir formül yok.” Ben de mesela şey yaşıyorum bazen. Klavyede, her lisede, üniversitede, bütün o eğitim dönemi boyunca 10 parmak yazmayı hep gereksiz bir şey olarak düşünmüştüm. Biraz da o Q klavyenin o saçmalığını, en sık kullandığın A harfinin en az kullandığın o sol elinin serçe parmağına denk gelmesi gibi şeyler yüzünden. Yani Q klavyede 10 parmak yazmayı öğrenmek bana biraz saçma geliyordu ve sonra askerde de mecburen F klavye bilgisayar kullanmak zorunda kaldım ve orada da bayağı bir yazı yazmıştım. Yani iş olarak da ciddi ciddi sivil memurluk yapmıştım, yani neredeyse bir askerlik şubesinde. O zaman işte bayağı şubede F kullanıyorum, akşam eve geçiyorum Q kullanıyorum. Karman çorman bir durum yani ve F klavyede aslında ne kadar mantıklı olduğunu o zaman üzerine birkaç böyle araştırma da yapmıştım. Sesli harfler hep bir elinde böyle en rahat kullanacağın şekilde, sessiz harfler diğer tarafta. Hep bir, bir onu, bir onu kullanarak daha dengeli de yazıyorsun. M5 Bilişim’di, şu an hala sitesi de duruyor olması lazım, tamamen ücretsiz, başka servisleri de var böyle değişik, bakabilirsiniz yani çok güzel bir sitedir. Orada sırayla ders ders öğretiyor. Taş çatlasın bir ay, çok rahat bir şekilde 10 parmak Q’da öğrenebilirsiniz, Q seçeneği de var, F ile de öğrenebilirsiniz. Benim bir de bu işte cahillik, bilmeyince F’yi öğrenmek için işte klavyenin de sanki F olması gerekiyor gibi bir düşüncem vardı. O da tamamen yanlışmış, zaten bilgisayar üzerinden de çok rahat değiştiriyorsunuz o klavyeyi. Yani hiç bakmadan yazdığınız için klavyede şeylerin bir önemi yok ve rakamları da yine 10 parmak yazabiliyorsunuz, çok güzel bir şey yani ve insan orada yazarken bilmiyorum, ben çok büyük haz duyuyorum. Ellerim kendiliğinden gidiyor, o tıkır tıkır sesler. Bir de insana bir motivasyon da sağlıyor, hem ekrana hem klavyeye hiç bakmak zorunluluğu olmadan yazmak çok hem eğlenceli bir şey hem dinlendirici. Bir yandan gözlerinizi bile kapatabilirsiniz yani. İşte o daktilonun vardır ya böyle büyülü bir görüntüsü, hiç daktilo da kullanmadım hayatımda ve bana kalırsa öyle bir şey de yazmak… Yani öyle olsa yazamazdım. Muhasebe için de diyorum mesela, o eski defterlere falan kayıt tutulsa hayatta benim yapabileceğim bir iş değil, kaçarak uzaklaşırım. Yazdığın şeyi düzeltemem, kağıdın sürekli kayması, etmesi yani. Ama sesi falan güzel işte, bir ayrı bir karizması da var. Neyse devam edelim kitabımıza. Murakami bu kitapta öyle şeyler yazmış ki yani doğuştan yazar diyorsunuz, şöyle bir anlatım var mesela.

“Yazmanın ıstırap verdiğini bir kez bile düşünmedim. Bir türlü yazamayıp acı çektiğim de (ne iyi ki) hiç olmadı. Öyle ya, eğer eğlenceli olmasa roman yazmanın ne anlamı olacaktı. Roman yazmanın çok zahmetli bir iş olduğu düşüncesini bir türlü anlamadım. Roman, içinden taşıp geldiği gibi, kolayca yazdığın bir şey değil midir ki?”

Şanslı bir yazar o açıdan bence. Yani Virginia Woolf da mesela tam tersi, o büyük acı çekiyor yazmaktan ya. Zaten ben onun bir psikolojik bir hastalığı olduğunu da düşünüyorum. O intihar etmesi, yani ne yazık ki o dönem bugünkü ilaçlar vesaire olsa belki de hayatına son vermeyecekti, çünkü bir sesler duyduğunu falan söylüyor yanlış hatırlamıyorsam. Şimdi yanlış bir bilgi de vermeyeyim. Murakami’nin zaten işte o hayatındaki rutinleri, düzeni, o her gün koşması ona bir ritim sağlıyor. Bence o koşarken aslında farkında değil ya, farkında da bilinçaltı düzeyinde, gününün o diğer planladığı bölümlerinde düşündüğü için sürekli ne yazacağını, yazarken hiç düşünmüyor mu gibi hissediyor olabilir. Hiç zorlanmıyor mu gibi hissediyor olabilir, çünkü gününün o diğer vakitlerinde zorlanıyor. Yani gene zorlanıyor bence. Gerçi şöyle de bir şey var mesela, öyle insanlar var ki bu karşıma çıktı yani. 10 tane kelime veriyorsun, adam sana şiir yazıyor. Ona bir konu veriyorsun takır takır böyle 10 dakikada bir ortaya bir şiir çıkartabiliyor, şiir yani düz yazı da değil. “Onu sen nasıl yapıyorsun arkadaş, böyle bir şey olur mu?” Görmesem, karşıma çıkmasa inanmayacağım yani, ama böyle insanlar var. Onları görünce de bir insan kendini yeteneksiz hissediyor ama o başka bir konu. Yani bence kimseyle kıyaslamak lazım. Herkesin kendi tarzı, kendi düşünceleri… Özgünlüğün yolu işte bu, kimseyi taklit etmediğin zaman, kimseyle kendini kıyaslamadan, kendin olmaya çalıştığın zaman zaten orijinal olmuş oluyorsun ve en kıymetlisi, en değerlisi de o. Ve burada da yazarımız başka bir şairden alıntı yapmış.

“Polonyalı şair Zbigniew Herbert şöyle demiş. ‘Kaynağa ulaşmak için akıntıya karşı yüzmeli. Akıntıyla yüzüp giden şey çöptür sadece’”

Bunun tam tersi de bence akıntıya kapıl git de iyi bir tavsiye olabilir. Akış halindeyken ama başlangıç aşamasında belki akıntıya karşı yüzmek gerektiği işte o başkalarının izini takip edersen kendi ayak izin olmaz değil mi? Bunun çok daha güzel bir söylenme şekli vardı benim. İşte şairlik şiirle çok bir alakam olmadığını yine görmüşsünüzdür. Bu güzel sözleri, şeyleri de akılda tutamam böyle her seferinde farklı söylerim. Ama şöyle bir şey yine bir yerde okumuştum bak ya nerede okuduğumu hatırlamıyorum ama birçok insan hafızası kuvvetli olduğu için iyi bir düşünür olamaz diyor. O hatırlamamak her seferinde o bölük pörçük bilgilerle ortaya yeni bir bağlantı çıkarmaya çalışmak zihni geliştiriyor ya da ortaya orijinal bir şey çıkmasını mı sağlıyor böyle avutuyorum yani kendime. En azından özellikle onu okuduktan sonra sevinmiştim bakalım Murakami nasıl devam etmiş.

“Deneyimlerime göre, kendi özgün yazım tarzını ve hikâyelendirme şeklini bulup ortaya çıkarmak için ilk çıkış noktası ‘kendime bir şeyler katmalıyım’ düşüncesinden ziyade ‘kendimden bir şeyler eksiltmeliyim’ olmalı.”

Aslında bu, altı çizilmesi gereken önemli bir nokta. Kendine bir şeyler katmak yerine, kendinden bir şeyler eksiltmek… Ben de daha önce burada sizinle paylaştığım şeyleri unuttuğumu söylemiştim. İşte o unutkanlığım, ya da daha doğrusu hatırlamadığım o anlar… Mesela, ‘Şu bölümde şöyle bir şey söylüyorsun’ diyorlar. Nerede diyorum? O kadar uzun ki şimdi hepsini dinlemek zaten kendime eziyet gibi geliyor. Montaj sürecinde kendi sesimi duymaktan öyle bıktım ki… Dinlesem muhtemelen yapmayı bırakacağım diye korkuyorum. ‘Böyle saçmalık mı olur?’ gibi tepkiler gelecek diye endişeleniyorum. Neyse, işte burada bazen kendi yaşadığım travmatik olayları anlatıyorum. Bu, benim için bir terapi gibi oluyor. Kendime bir şeyler katmak yerine, bazen unutmak istediğim şeyleri anlatıyorum ve gerçekten onları unutuyorum gibi hissediyorum. Daha az hatırladığım fark ediyorum. Bu çok güzel bir şey. Hayatımda hiç terapiye gitmedim ama muhtemelen orada yaşanan da böyle bir şeydir. Anlatmak… Bir yerde okumuştum, ‘Duvarlara bile konuşsa, derdini anlatsa…’ derler ya. İnsanlara bazen anlatamadığımız şeyleri duvarlara anlatmak gibi. Onlar anlamasa bile, kendi sesini duymak bile faydalıymış. Zaten ağzından çıkan kelimeleri yazıya dökmek de aynı şekilde. Bu kelimeleri görünce, kendinden bir şey eksiltiyor gibi hissetsen de aslında çoğalıyorsun. Kelimeler artıyor, sen gelişiyorsun. Biraz çelişkili gibi ama öyle. Neyse, şimdi yazarımızın müzikle olan bağına geçelim:

“New York Times’ta bir yazı okumuştum (2/2/2014). The Beatles’in ilk sahneye çıkışıyla ilgili olarak şunlar yazıyordu: ‘Taze, enerjik ve kuşkusuz kendilerine özgü bir sound ürettiler.’ Çok sade bir ifade olsa da özgünlüğün daha anlaşılır bir tanımı yoktur herhalde.”

Demiş bunu not almış, belli ki yazar. Taze, enerjik ve kendine özgü birisi. Özgünlüğün daha anlaşılır bir tanımını yapıyor aslında. ‘Kendini bulmak’ deyimi hep böyle bir sınırlamaya, bir kategorize etmeye itti bizi. Mesela, ‘Ne yazıyorsun?’ sorusu… Ben mesleğim yazarlık diyebilir miyim bugün, bilmiyorum. Bu soru beni her zaman korkutmuştur çünkü en yakın insanlar bile ‘Ne yazıyorsun?’ deyince, sanki illa bir roman veya hikaye yazmak zorundaymışım gibi düşünüyorlar. Hangi tür? Sanki tek bir türde yazmak zorundaymışım veya onu isimlendirmek, kategorize etmek zorundaymışım gibi. Ya da başka bir şey hakkında yazamazmışım gibi. Bu, yazan insanları korkutan şeylerden biri. ‘Durum hikayesi yazıyorum’ desem, ‘O zaman olay hikayesi yazamaz mısın?’ ya da ‘Olayın içinde bir durum olamaz mı?’ diye sorabilirler. Kimileri de sadece bir alanda kendini geliştirmenin daha etkili olduğunu söyler. Bu da doğru olabilir ama ben bu soruya hep takılırım. ‘Ne yazıyorsun?’ sorusu yerine ‘Ne yaşıyorsun?’ diye sorsalar, acaba daha anlamlı bir cevap verebilir miydim? Sanmıyorum. Ve yine geldik korktuğum bir başka yazara:

“James Joyce, ‘Hayal gücü bir hafıza işidir’ diyerek gerçekten de basit bir şekilde ifade eder bu durumu. Ben de öyle olduğunu düşünüyorum.”

Diyor ve hemen zaten onun ardından da burada ne demek istediğini açıkladığı bir anlatım daha var:

“Bizlerin -en azından benim- kafamda böyle büyük bir dolap vardır. Onun her bir çekmecesinde türlü çeşitli anı, bilgi şeklinde toplanmıştır.”

Murakami’nin de öyleymiş. Ben de öyle hissediyorum ya. İnsanın beyni böyle zaten anılardan ibaret değil mi? İşte onları biraz birleştirince ortaya bir hayal gücü denen şey çıkıyor ve bu bütün çocuklarda nasıl en zirvedeyken. Çünkü öğrenmek biraz işte bu hayal gücü işi yine bizim. Mesela bak hazırlıkta o panoda yazardı “Imagination more important than knowledge”, hayal gücü bilgiden daha önemlidir. Ben onu ilk gördüğümde ya dedim, yani işte tam böyle tembellerin söyleyeceği. Nasıl bilgiden daha önemli, hiç bilmeden nasıl hayal kuracaksın diye düşünmüştüm. Çok anlamamıştım o sözü, zaten Einstein’ın sözü yanlış hatırlamıyorsam. Daha önemliymiş işte, daha önemli olduğunu mesela yaşayarak öğrendim. Bilgi çünkü her yerde var işte, bilgi çağındayız diyoruz ama düz dünya savunucuları diye bir şey var. Mesela nasıl bir bilgi çağı, böyle bir bilgi çağı mı olur? Şimdi onlar da hayal gücü yüksek insanlar diyebilir miyiz? Neyse hiç konuya girmeyeyim ama işte bu anılar… Heh, oradan devam edeyim.
Ben mesela, ben tam böyle zaman zaman anlatacağım çok hikayem var çünkü orada 19'a girerken mi, 19 yaşlarında işte üniversite okurken bu sigortan başlasın diye bir ay kadar garsonluk yapmıştım. Hatta komilik yani garsonun da şeyi, ilk her işi yapan eleman. Bir ay sadece 15'er gün ve ama işte yani hayat mı bana böyle her şey benim mi başıma geliyor, böyle olamaz ama o kadar çok hikayem var ki o bir ay süresinde. Zaten işte 15'er gün iki farklı AVM’de. Ya söyleyeyim, hatta ne olacak, üzerinden zaman da geçtiği için zaman aşımına da uğramıştır, zaten kapandı o iki yerde.
Bir köfteci de çalışmıştım, köfte zinciri. İlk başta Marmara Forum değil, yok Forum İstanbul. He o, o zamanlarda Avrupa’nın en büyük AVM’si falan diye reklamını yapıyorlardı. Çok açık alan, girsen kaybolursun öyle alışveriş çılgınlığı yani ve orada tam böyle alışmaya yakın kocaman da bir bahçemiz vardı, 30–40 tane masa. Her birini böyle her sabah siliyorum, temizliyorum ve self servis yani insanlar kendileri alıyor. Ben sadece boşları topluyorum ama orada hemen daha iki hafta sonra benim evim daha yakın diye biraz da çok daha zorlu bir iş yaptık, bir başka AVM: Capacity, hemen o Carousel’in karşısındaki.
Orada yeni bir şube açıyoruz — açıyoruz diyorum sanki. Bak benim şubem! Franchise zaten o kadar kötü bir şey ki yani başında bir sürü patron var. Ha o markanın sahibi, mağazanın müdürü işte İK bilmem neleri, genel müdürler bir şeyler, hiçbiri bir iş yapmaz ortalıkta dolanırlar, sen sürekli oradan oraya koştur. Orada da işte iki hafta dayanabildim sonra baktım he o sigorta girişi olmuş hemen çıktık. Kaç kere de aradılar sonra gel bırakma diye ve onlarca hikayem var o iş anılarından.
Diyorum yani bazen, ben burada demek birkaç sene çalışsaydım… O zaman okul vardı gerçi, işte hemen 2 ay sonra da okul tekrar şehir dışına çıkacaktım ama geliyor işte. Bunları anlatıyorum böyle, hala şu an bile işte ortaokuldan, liseden acayip acayip hiç insanın aklına gelmeyecek şeyler. Bunları hiçbir yere de yazmadım ya, bunlar benim kafamda ve hepsi de benim yaşadığım birebir. Belki hatırlayamam ama zaten isim vermeye de o yüzden vermemeye çalışıyorum hep. Bir arkadaşım diyorum, bazı böyle işte ya sadece aynı ortamı paylaştığımız, ayaküstü konuştuğumuz insanlarla ilgili de değişik şeyler geçiyor başımdan. Onlara da arkadaşım diyebiliyorum, çok herkese ben arkadaşım derim zaten. Onun da öyle yalan olduğunu düşünmüyorum, biraz isim vermemek için. İsim versem daha mı iyi olur? Kimisi de bazen kendini “Aa bu bendim” falan diye anlayabilir. O zaman da yani tam böyle dedikodu gibi olacak. Böyle bile zaten tedirginim, dedikoduya giriyor mu diye.
Başımdan geçen bir şey sana farklı şeyler de açabiliyor çok. Bu yazdığım hikayeyi zaten böyle “tamamen hayal ürünüdür, başımdan geçmedi” falan diyorum ama işte bir yerlerde ya gördüğüm, ya başıma gelmek üzere olan, ya birinin başına gelen ya da işte hiç gelmese bile “şöyle olsa nasıl olurdu” diye insan öyle yazıyor. Biraz bence de hayal gücünün böyle bir zihindeki o büyük dolapla ilgisi var. Ne diyordu buna Sherlock Holmes? Zihin Sarayı, olması lazım, işte onu kullanmak lazım.
Devam edelim, burada filmlerle de ilgili konuşmuş ya, ben bu filmi hala seyretmedim. Bak şimdi yine geldi aklıma, nasıl seyretmezsin yani. Hatta biraz da bu alıntıyı o yüzden yazdım böyle buraya, “bak bu filmi seyret” diye. Neyse okuyayım şimdi, anlayacaksınız:

“Steven Spielberg’ün E.T. (1982) adlı filminde E.T.’nin depodaki eski püskü eşyaları bir araya getirip eğreti bir iletişim cihazı yaptığı bir sahne vardır. Hatırladınız mı? Şemsiye, masa lambası, plakçalar gibi aletlerden. Çok uzun zaman önce izlediğim için detayları unuttum ama işe yarar ev eşyalarını düzgün bir şekilde bir araya getirip hızlıca yapıyordu. Eğreti demiş olsam da, binlerce ışık yılı uzaktaki ana gezegeniyle haberleştiği gerçek bir iletişim aletiydi. Sinemada o sahneyi izlediğimde çok etkilenmiştim. Harika bir roman da mutlaka o şekilde yapılır. Malzemelerin kalitesi o kadar önemli değildir.”

Ben de işte bunu okuyunca çok etkilenmiştim, bu sahne biraz gözümün önüne geldi ve sırf onu görebilmek için o filmi izleyeceğim. Denk getiremiyorum, o kadar çok izlenecek, okunacak şey var ki. İyi de nasıl seyretmedin diyecekler, o şeyi biliyorum. Mesela o bisiklette, bunu da çok gördüm. Biraz da işte bu spoilerlar… Ya işte böyle şu anda da bu spoiler sayılır mı? Mesela bu beni etkilemiyor seyretmem konusunda, daha çok hatta seyredesim geliyor.

Mesela yine Ceza’nın şarkısından örnek vereyim, rapçiler çok sever zaten böyle filmlerden, şeylerden alıntıyı. Çünkü çok uzun yazıyorlar işte, Ceza’nın bir şarkısı bir popçunun bütün albümüne bedeldir yani. O sözleri sus pus, işte neredeyse 10 sene olacak yanlış hatırlamıyorsam, hala yani dün gibi yeni. Orada işte bir yerde şey diyordu, onun gibi söyleyemeyeceğim tabii burada hızlı hızlı ama “Dikkatli izlersen anlarsın haklı Megatron” diyor. Mesela ben bunu duyunca “Megatron ne acaba?” dedim, bana böyle biraz çocuk filmi gibi geliyordu. Hala da biraz öyle geliyor. O arabaların robot olduğu film neydi, onu düşünüyorum, adı gelmedi aklıma… şey Transformers. He o da 4–5 tane film, uzun bir seri yanlış bilmiyorsam. Onun da bir verdiği şey var, hangi birini seyredeceksin diye hiç seyretmedim. Ama biliyorum işte Ceza sayesinde Megatron haklıymış, bir felsefesi var yani demek ki arkasında, öyle sadece düz aksiyon filmi değil, seyretmek lazım belki de.

Ama benim bu kitaplar hakkında konuşmalarım da ne kadar, bazen sonunu da söylesem başını da söylesem hiç bence sizi etkilememesi… Beğeniyorsanız alın okuyun, beğendiyseniz, beğenmediyseniz okumayın ama benim hayalimdeki dünyada yani ben bir kitap hakkında burada bir şey paylaştığım zaman sanki bütün dünya o kitabı okuyormuş, okumuş, hatta bitirmiş, sonra gelip böyle işte hesap kitap podcastte var mı bu kitap ne konuşulmuş diye gelip dinleyecek birisi falan zannediyorum. Tabii ki böyle bir dünya yok. Bu sadece hayal gücü, hayal ürünü, “tamamen hayal ürünüdür” diyorlar ya dizilerde.

Ve o da ne kadar yazarsa öyle de bir ilginç bir durum var bizim insanımızda, o kadar gerçek zannediyorlar. O öyle diyorsa demek ki işte yaşanmış, demek ki gerçek. Bir de tam tersi var işte “gerçek bir hikayeden esinlenilmiştir”, “yaşanmış bir hikayeden”. O mesela, onun sınırı da %10 muymuş, %30 muymuş… %10 yanlış hatırlamıyorsam. O kadar yani, o kadar düşük bir oran ki. O kadar tutarsa onu yazabiliyor muyuz? Biyografiler, şeyler işte hep zaten film olduğunda süslenir yani süslenmek zorunda ya. Film ayrı bir mecra ve roman, roman da bambaşka bir şey. Gelelim yazarımızın roman hakkındaki düşüncelerine…

“Uzun roman yazmam durumunda kendime günde 400 karakterli Japon kompozisyon kâğıdından on tane yazma kuralı koydum. Kullandığım Macbook bilgisayar ekranı üzerinden söylersem, bu yaklaşık iki buçuk ekran boyutu oluyor ama eski alışkanlıkla ben 400 karakterli Japon kompozisyon kâğıdı olarak hesaplıyorum. Daha çok yazmak istesem de genelde on sayfa olunca bırakıyorum ya da o gün hiç yazamayacaksak bile gayret edip on sayfayı tamamlıyorum. Çünkü uzun soluklu bir iş yapacaksanız düzen önemlidir. Yazabiliyorken o hızla çokça yazıvereyim, yazamadığım zaman bırakayım diye bir şeyden düzen çıkmaz. Bu yüzden mesai kartı basar gibi her gün tam on sayfa yazarım.”

Yine tarz meselesi yani, aslında bu “böyle yapacaksın” diye bir kural yok. Kendi yaptığından bahsediyor ve nasıl derler yani test edilip onaylanan bir yol. İşte yapacaksan hazır yapılmışı var yani, “nasıl yapayım” diye düşünenler için. Ve burada da yine satır arasında marka vermekten hiç kaçınmamış, rakamı çok seviyor, marka vermeyi hiç çekinmez bu konuda, hemen kaşla göz arasında yapıştırır ve bu da işte akla aykırı geliyor.
Yazabiliyorken “10 sayfaya geldim daha fazla yazmayayım” işte, biraz o Hemingway’in “aklıma yazacak bir şey gelince kalkarım, yazmaya ara veririm” demesi gibi geldi bana. Ama şeyi söylerler yani hep her gün yazmak ya da belli aralıklarla süreklilik. İşte bu podcast için de mesela, her hafta ben o yüzden böyle her hafta yapayım diye uğraştım ve işte 29 Şubat’ta başladık. Zaten tarihi de o yüzden özellikle seçmiştim, hiç unutmayacağım bir gün olsun diye, 4 senede bir olan bir gün unutulacak gibi değil. Ve ilk sezon finalini 10'da yaptığım için onu da hatırlıyorum. Ondan sonra da işte artık haftada 2'ye çıkarttım, bakalım nereye kadar gidebilecek.

Ama o da benim için bir düzen yani. Haftada iki bölüm ya, haftada iki kitap okumam gerekiyor bu durumda en az ve okumayla yazma arasında da bir bağlantı var bence kesinlikle. Yani yazmak istiyorsanız, bunu ben Virginia Woolf’un günlüğünde de sürekli görüyorum, sürekli okuyor, sürekli işte eski Yunan eserlerini okuyor, Shakespeare’i okuyor, her şeyi okuyor yani neredeyse o zamana kadar yazılmış. Ve burada da yazarımızın okumadığım kitabından bir, hatta okumadığım iki kitabından bahsettiği bölüm var.

“Zemberekkuşunun Güncesi’ni yazdığımda burada anlattığım gibi, ‘Bu kısım genele bakınca uyumsuz kalıyor’ diye karar verip bölümlerden birkaçını olduğu gibi silmiş, sonra o sildiğim yerleri temel alarak tümüyle yeni, farklı bir roman olarak Sınırın Güneyinde Güneşin Batısında’yı yazmıştım. Bu uç bir örnektir gerçi, çoğu zaman sildiğim kısımlar sildiğim haliyle yok olup gider.”

Murakami podcasti gibi oldu dedim ilk sezon, ama okumadığım hala çok fazla kitabı var, okumadığım bir bu kadar daha kitabı var ve o özellikle geniş olanlar, büyük olanlar 1Q84 ve Kumandanı Öldürmek… Bunları da çok merak ediyorum, okuyacağım bir gün inşallah, en kısa sürede onları da okumak istiyorum. Çok okunacak şey, yine moralim bozuldu. Daha onu izleyeceğiz…

Ben bir ara aynı anda iki farklı yazarlık atölyesine gidiyordum, cumartesi biri pazar biri, hafta içi de çalışıyorum yani. Bir de o zamanı düşünün ve işte günde 2 saat yolum var, her hafta bir kitap hakkında yazıyorum. Ne kadar yoğunmuş bir zamanlar, zaten o ikinci gittiğim kursta hoca işte “ağır gelir, yapamazsın ödevleri” falan demişti. “Yaparım” demiştim ben de, “problem olmaz”. Sonra hakikaten ağır gelmişti yani. Bazı, yine biraz hayal gücü diyeyim ben, çakallık demeyeyim, iki ödevi tek şeyde yapıyordum bazı haftalar, mecbur öyle yaptım yani. Çünkü her hafta neredeyse iki kurstan da hep ödevimiz oluyordu.

Bunu zaten anlatmıştım daha önce, işte o ilk, hatta Podcast ne yazarlar podcasti de arkadaşımızın seslendirdiği bölüm… O iki kursun da farklı bir konuda ödeviydi, tek bir şey yaparak iki sınıfta da aynı şeyi okuyordum ben gidip ve o ikisinden de farklı böyle eleştiriler, geri dönüşler alarak güzel oluyordu yani. Bence çok mantıklı bir iş ya, bugün olsa yine yaparım ve devam edelim Murakami’den.

“Mümkün olursa iki hafta ya da bir ay kadar eseri çekmeceye koyar ve unuturum. Ya da unutmaya gayret ederim. O arada tatile çıkar, çeviri işi yaparım. Uzun roman yazdığım süreçte iş yapma zamanı da önemlidir ama hiçbir şey yapmadan geçirilen zaman da ondan aşağı kalmayacak kadar önemli bir anlam taşır. Fabrikadaki üretim sürecinde ya da inşaat alanında da da ‘boşa çıkarma’ diye bir ‘aşama’ vardır. Bu, ürün yapının bir süre ‘dinlendirilmesidir’. Orada öylece durur, hava alır ya da üstü sıkıca kapatılır. Roman da aynıdır.”

Bizim demlenme süresi dediğimiz, gerçekten kısa bir hikayede yani bir iki sayfalık bir yazıda bile onu yazıp ertesi gün okumakla hemen yazar yazmaz yayınlamak arasında çok ciddi farklar oluyor. Çünkü yazar yazmaz yayınladığınızda çok büyük hatalar yaptığınızı, birçok şeyin gözden kaçtığını fark ediyorsunuz. Başlıkta bile bazen hata olabiliyor ya da hiç başlık yazmamış olabiliyorsun. Platformlar gerçi buna çok izin vermiyor ama “başlığı unuttun” diye böyle uyarıyor.

Bu durum… Bunun ben en uç noktasını şeyde görmüştüm: Ahmet Ümit bir romanı yazdıktan sonra bir sene boyunca ona hiç ekleme çıkarma da yapmadan üzerine düşünürmüş, onunla yatar onunla kalkarmış yani, tabiri caizse. Bu süre Murakami’de iki hafta, bir ay gibiymiş. Demek ki bitirdikten sonra yani bu hazır. Yani az… Ben de mesela öyle bir sene dayanabileceğimi… Beni dürter yani sürekli.

Mustafa Kutlu da mesela şey, hiç okumazmış bile yazdıktan sonra, bir seferde yazar bitirir. Çünkü okumaya başladığında hep değiştirdiğini, daha kötüye gittiğini bazen fark edermiş ya, daha iyi olacak yerde daha kötüye gittiğini hissedermiş. O da ayrı bir… Kimileri de öyle, öyle çok büyük yazarlar da var tek seferde tamamını, hatta tek seferde yazıyorlar. Bu da bana imkansız gibi bir şey geliyor. Nasıl yani yapıyorsun?

Sait Faik de mesela yazarmış, sonra işte yırttı attı mesela o taslağı, noktası virgülünün aynısını tekrar yazabilirmiş. Demek ki yani onun hafızasında yer mi ediyor, duruyor mu? Nasıl yapabiliyorsun bunu? Mümkün değil benim için. Her yiğidin yoğurt yiyişi farklı. Biz dönelim Murakami’ye, koşuyla ilgili herhalde söyleyecek burada bir şeyler.

“Fiziksel gücün azalmasına (yine tamamen genel bir söylem bu) bağlı olarak düşünme gücü de beden gücüyle birlikte tuhaf şekilde zayıflar. Düşünme kıvraklığı, ruhun yumuşaklığı yitirilir. Genç bir yazarın benimle yaptığı söyleşide ona ‘Yazarın bedeni yağlanırsa, bu onun sonu olur’ demiştim. Bu uç bir söylemdi belki ve elbette istisnai durumlar da vardır ama az ya da çok böyle düşündüğümü söyleyebilirim. Bu gerçekten fiziksel anlamda yağlanma olabileceği gibi metaforik anlamda da olabilir. Pek çok yazar bu doğal bozulmayı, yazma tekniğini daha da geliştirerek, bilincini daha da yükselterek örter ama bunun da bir sınırı vardır.”

Yani o sağlam kafa sağlam vücut dengesi gibi. Ama işte Stephen Hawking’in de yazdığı bir sürü kitap var ya. Murakami inanılmaz bir sporcu da bir yandan, böyle düşünmesi çok normal ve işte benim yine bak sevdiğim, uç bir söylem yapsa da istisnai durumlar da vardır diyor peşinden. Bunu zaten normal aklı başında bir insanın anlaması lazım ama yine de belirtiyor onu. O da bence önemli, benim onun yazdıklarını sevmem biraz da bundan kaynaklanıyor ve burada onun o tercümanlıkla ilgili sanırım.

“İngilizce sınav sonuçları benimkinden daha iyi pek çok öğrenci vardı ama gördüğüm kadarıyla hiçbiri tek bir İngilizce kitap bile okuyamıyordu. Ben ise keyif alarak bolca kitap okuyordum. Buna rağmen neden benim İngilizce sınav notlarım pek iyi değildi? Epey düşündükten sonra anladım ki, Japonya’daki liselerde İngilizce dersleri, öğrencilerin aktif bir şekilde, gerçekten öğrenmelerini amaçlayarak verilmiyordu.”

Diyor ki… Ben buna buradaki Japonya’yı Türkiye’yi değiştirerek birebir katılıyorum. Bizde de yani neredeyse öğrenmesin diye, hatta soğusun diye veriliyor o kadar sene İngilizce eğitimi. Şeyi de zaten ben, onun da çok büyük bir yanlış olduğunu düşünüyorum: İngilizce bölümler, İngilizce dilinde… Bunu sadece ben düşünmüyorum zaten, bunu çok profesör de böyle düşünüyor, birçok bilim insanı da söylüyor. Sadece sömürge ülkelerde olan bir şeymiş zaten uzmanlık alanıyla ilgili yabancı bir dilde eğitim almak. O zaman zaten ne kadar uzman olabilirsin, ne kadar anlayabilirsin? Çünkü ana dil diye de bir şey var.

Onun yerine öyle kolay kolay hiçbir şey almaz, hiçbir şey alamaz istediğin kadar öğren. O yabancı dili ana dili gibi olur, işte en fazla “gibi” olur diyelim ki. Hadi o dile tamamen hakim oldun, bu kesinlikle öyle bir sene hazırlıkla olabilecek bir şey değil. Böyle olunca da nasıl sen kendi alanında İngilizce, Fransızca eğitim alarak o alanda dünya çapında biri olamazsın, özgün bir şey nasıl ortaya koyacaksın? Koyamazsın tabii ki… İstisnaları ben de yazar gibi diyeyim, elbette istisnalar da olabilir. Burada da toplumla ilgili bir şey söylemiş sanırım.

“Her toplumun doğal bir enerjisi vardır, eğer hedefi- ni tam olarak belirlerse, eğitim sisteminde az çok problem olsa da, gözle görülmeyen yerin de gücünü alarak bu durumun üstesinden gelebilir. Ancak toplum gücünü yitirir ve içe kapanma duygusu yayılırsa, bu çok net bir şekilde görünür hale gelir ve bunun etkisinin en çok görüleceği yer de eğitim alanıdır. Bu okul da olabilir, sınıf da. Çünkü çocuklar madenler- deki kanaryalarla aynıdır; zehirli havayı ilkin en hassas şekilde hisseden varlıklar onlardır.”

Evet, ben bu örneği çok sık veririm zaten, kanaryaları da çok sevdiğim için, bir yandan da işte o madenciler, onları da seviyorum. Ama ortada işte böyle bir zıtlık, bir tezat da var. Ama başka bir yerde daha okumuştum sanki, zaten çok bilinen bir örnektir bu ve çocukların işte buna benzetilmesi. İşte bu da yazarın gücü, Murakami’nin farkı. Zehirli havayı ilk olarak en hassas, çocuklar alıyor.

Evet işte o büyük felaketlerde, salgınlarda, depremlerde de diyoruz ya işte çocuklara o korkuyu hissettirmeyin. İyi, normal hayatın akışına bir an evvel dönmek gerekiyormuş. Onlara hem örnek olmak hem de hayatın her şeye rağmen devam ettiğini, devam etmesi gerektiğini gösterebilmek…

Hayatındaki yani tek şey annesi babası, şimdi o bile korkuyorsa o ne yapsın? Anne babanın o yüzden güçlü bir profil çizmesi, öğretmenlerin, toplumun çok önemli. Ve son üç alıntıma geldim sonunda, bitecek, sıkılanlar için bu müjdeyi vereyim ve devam edeyim.

“Beni sevindiren şeylerden biri, yazdığım romanların bir- kaç kuşak tarafından okunuyor olması. ‘Evimizde üç kuşaktır Murakami eserleri okunuyor’ yazan mektuplar geliyor sık sık. ‘Kitabınızı büyükannem okudu (belki de benim eski “genç okurlarımdan biri”dir), annem okudu, oğlum okudu, kız kardeşim okudu…’ Bunları duyunca, içim aydınlanır. Bir kitabı aynı çatı altındaki birkaç kişinin elden ele okuması, o kitabın işlevselliğini gösterir. Kuşkusuz beş kişinin her biri birer kitap alsa satışlar artar ve bu da yayınevinin müteşekkir olacağı bir şeydir ama ben bir yazar olarak bir kitabımın beş kişi tarafından özenle korunup okunmasını, açıkçası, çok sevindirici bulurum.”

Bu da benim çok hoşuma gitmişti. İşte biz de böyle o tılsımlı kitaplar falan, saçma sapan şeyler herkese hayrı olması lazım diye pazarlanırken, Murakami’nin böyle bir samimiyetle konuşması hoşuma gitmişti. Bu benim için de, ve hatta ben bunu biraz yine abartıp bilginin ücretsiz olması, rahatça yayılması taraftarıyım.

Peki bu nasıl olabilir? Şu an belki çok akıl almıyor ama müzik için de aynı şey geçerliydi. İşte bazı sanatçılar ilk başlarda bu internette direndiler yani, işte çalmayın, lisanslar, telifler bir şeyler… Şu an herkes YouTube’a, diğer platformlara seve seve kendisi yüklüyor, daha çıkarır çıkarmaz, yeter ki insanlar dinlesin.

Bence kitaplar da böyle bir dönüşü yaşayacak. Ya bu basılı kitaplar direnemezsiniz yani. Buna ister istemez dijitale kayacak, o koca koca kütüphaneler küçücük bir çipin içinde olunca olabilince yani. Ve ben e-kitaptan da çok okurum, telefondan okuyamıyorum, telefon o ışığı rahatsız ediyor ama o e-mürekkep teknolojisi çok güzel bir şey. Bence şeyi anlayamıyorsun işte ne kadar okuduğunu, az mı çok mu? Ama bir yandan da şöyle bir avantajı var, yani şu an belki beni dinleyenler de yaşı genç, okumakta hiçbir zorluk çekmiyorlar ama işte o kitaplarda mesela yazının fontunu istediğin gibi değiştirebiliyorsun, boyutunu, puntosunu, her şeyini oynayabiliyorsun. Kelimenin üstüne tıklıyorsun anında istediğin dile çeviriyor falan ya, inanılmaz bir teknoloji, bir nimet.

Bunu “olmaz ben işte kitap kokusu, sayfaların kokusu”… Ya arkadaş, bir kere bu tozlanıyor. Bu kitap denen şey, bak benim kadar kitap seven bir insan bile… Sararıyor, şey oluyor, sürekli bunlarla ilgilenmen lazım. Ben işte bu kitapların eskiden, bazen anlatıyorum, kenarlarına hep böyle notlar yazardım. Ne oluyor sonra? O zaten kendi yazımı da okuyamadığım için… Böyle kitaplarım, defterlerim vardı, bu güzel sözleri o zamandan beri, ilk okuma yazma öğrendiğimden beri yazardım yani, değişik güzel bir şey görsem. Ama onlar işte şu an nerede? Hiçbiri yok.

Biz böyle büyük bir yazar değiliz ki defterlerimiz böyle günlük gibi Virginia Woolf gibi yayınlansın, basılsın. Gidiyor, uçuyor gidiyor. Bunları bir şekilde dijitalleştirmek gerekiyor ve ben söyleyeyim, bu podcasti aslında biraz onun için yapıyorum. Bencilce gelecek belki size ama bu benim dijital kütüphanem arkadaşlar, kusura bakmayın ve size de açıyorum. Yani bir yandan siz de istediğiniz gibi buradan istediğiniz kitabı çekip alabilirsiniz, istediğiniz alıntıyı dinleyebilirsiniz diyorum ve herkes faydalanıyor.
Bizim yazarlık kursundaki hocamız öyle derdi mesela, “hepinizin podcasti olması lazım” derdi. O zaman o abartı gibi gelirdi, onun söylediği şimdi katılıyorum tamamen. Herkes böyle okuyup beğendiği kitapları paylaşsa ne kadar güzel bir dünya olmaz mı diyeyim ve son, beni sevindiren, sevindirecek şeylerden bahsetmişken Murakami sevindiren şeye geçelim.

“Ne var ki yurtdışında eserlerim çok satar hale gelince, ben çok sattıklarını anladığımda mı demeliyim, bu sefer de Japonya’da, ‘Murakami’nin kitaplarının yurtdışında satılma- sının nedeni, kolay çevrilir cümlelerle yabancıların kolaylıkla anlayacağı konuları yazıyor olmasındandır’ denir oldu. Bu durumda, ‘İyi de bu daha önce dediklerinizin tamamen zıddı değil mi?’ deyip biraz şaşırsam da çare yok diye düşündüm.”

Evet Murakami, ilginç bir şekilde dünyada o kadar tanınırken, sevilirken Japonya’da biraz… Bunun örneklerini zaten bizde de, bizim ülkemizde de kendi yazarlarımız, yaptıklarımızla görebilirsiniz. İnsanın kendi içinden çıkan insanları daha kolay benimsemesi, daha çok sahiplenmesi gerekirken “meyve veren ağaç taşlanır” sözünün biraz boşa söylenmediğini göstermeye çalışıyoruz maalesef. Ona ben de şaşırmıştım, Murakami’nin Japonya’da bazı kesimlerce çok sevilmemesi… Ama çok fazla kötü şeylerden konuşmayalım ve son alıntımıza geçelim.

“Abraham Lincoln şu sözleri bırakmıştır geride: ‘İnsanların çoğunu kısa bir süre için aldatabilirsiniz. Az sayıda insanı uzun bir süre boyunca aldatabilirsiniz. Ancak insanların çoğunu uzun bir süre boyunca aldatamazsınız.’ Romanla ilgili olarak da aynı şeyin söylenebileceğini düşünürüm. Zamanla ispatlanan şeyler olduğu gibi, ancak zamanla ispatlanabilecek şeyler de vardır.”

Romanla ilgili olarak da aynı şey söylenebilir diye düşünüyorum. Zamanla ispatlanan şeyler olduğu gibi, ancak zamanla ispatlanabilir doğru. Ve böylece benim için en azından yani bitmesi belki de imkansız olan bir podcast bölümünü, neredeyse bir senedir “ben bunu yapamayacağım galiba” diye düşündüğüm bölümün sonuna geldik. Zaman ayırdınız, çok teşekkür ederim. Yani kolay değil gerçekten, bu kadar insan anasını babasını dinlemez yani. Yani bu kadar süre siz eğer beni dinlediyseniz, minnettar… Başka bir şey söylememe gerek yok.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder