29 Ocak 2026 Perşembe

1.000.000 Sterlinlik Banknot

 

1.000.000 Sterlinlik Banknot, Zenginlerin İnsan Sarraflığı, Olağanüstü Para Üstü Sorunu ve Zaman Oluşturma Sanatı

Bugün okuduğum bir kitaptan değil de dinlediğim bir kitaptan bahsedeceğim sizlere. Çünkü bu hafta okuduğum kitabı bitiremedim bir türlü. Çok başka kitaplar da okumam gerekiyordu. Onları da tabii ki bitiremedim. Çok yoğun bir döneme denk geldik yine. Yani ilk defa iki kere üst üste okuma kulübümüze de gidemedim ve o kitapları da okuyamadım. O yüzden bu hafta da aslında neredeyse yayınlamayacaktım.

Sonra aklıma böyle bir yöntem geldi. YouTube’da çünkü çok güzel kitap seslendirenler de var. Akın Altan mesela, direkt onun kanalına baktım zaten. Mark Twain’in bu hikayesini gördüm ve dedim ki neden bunu dinlemiyorum? Yaklaşık bir saatti, kısa bir öykü aslında. Seçme öyküler kitabında yer alıyor.

Bakayım adına tam emin de değilim. Şu an seçme öyküler diye söyledim ama evet, seçme öyküler kitabı da buldum gerçi sonradan. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’ndan, İngilizce aslından çeviren de Yurdanur Salman olmuş. Dediğim gibi ben de Akın Altan’ın sesinden dinledim, çok çok güzeldi yine. O yüzden alıntılarımı aslında çok okuyasım gelmiyor. Onun sesinden mümkünse siz de oradan dinleyin yani, bambaşka bir hikayeye dönüşüyor o zaman. Ama var yine güzel anlatılarım var ve öykü de bence çok güzeldi: 1.000.000 Sterlinlik Banknot.

Mark Twain’i de severim aslında ama çok fazla okumuş değilim. Onun hayat hikayesini duyduktan sonra daha bir ilgimi çekmişti benim. Daha çok sevmeye başlamıştım. Halley Kuyruklu Yıldızı, yanılmıyorsam o göründüğünde doğmuş ve yani bu öyle 5–10–15 yılda olan bir olay değil. Çok çok daha nadir görülen bir şey ve öldüğünde de yine görünmüş o yıldız. Uzaylılar onu dünyaya gönderdi gibi bir söylentisi de vardı ortada. Neyse, ben hikayenin kritik alıntılarına geçeyim. Bunlarla zaten hikayeyi de özetlemiş olacağım bir anlamda.

“Yirmi yedi yaşımdayken San Francisco’da bir madencilik şirketinde komisyonculuk yapıyordum, hisse senedi trafiğinin bütün inceliklerinde uzman olmuştum. Dünyada yapayalnızdım, zekâmdan ve tertemiz adımdan başka güvenebileceğim bir şey yoktu, ama sonunda bunlar beni servet sahibi yapacaktı, beni bekleyen bu gelecekten memnundum.”

Diyor ve başlıyor hikaye. Bu zekasıyla mı gerçekten servet sahibi olacak? Orası biraz tartışılır bence yani. Çünkü başta olmadık bir olay geliyor ve bu olay acaba sizin başınıza gelse siz ne yapardınız? Hayatınızı değiştirebilir miydiniz ya? Orası işte biraz size kalıyor. Peki başına gelen ne? Onunla ilgili de bir alıntım var:

“İngiltere Bankası’nın, bir keresinde bir yabancı ülkeyle yaptığı devlet alışverişi nedeniyle, özel bir amaç için kullanılmak üzere, her biri bir milyon sterlinlik iki banknot çıkarmış olduğunu anımsayacaksınız. Şu ya da bu nedenle, bu banknotlardan biri kullanılmış ve iptal edilmişti, öbürü hâlâ bankanın kasasında duruyordu. İşte bu iki erkek kardeş sohbet ederken, yolu Londra’ya düşmüş, kimsesiz, çok dürüst ve zeki bir yabancının elinde bir milyon sterlinlik bir banknot bulunsa ve onu nasıl ele geçirmiş olduğunu açıklayamayacak durumda olsa, yazgısı ne olur diye merak etmeye başlamışlar.”

Ve sonra tabii bunun üzerine bir iddiaya giriyorlar. Bu iki kardeş çok da zenginler zaten ve bir çılgınlık değil mi yani gidip o banknotu alıp bankadan onun değerini ödeyip, bunu verecek hem zeki, hem masum hem de fakir birisini bulalım diye insanları arıyorlar.

Yüzlerinden de anlıyorlar. Öyle de bir insan sarrafı olmuşlar. Artık o yaşa gelene kadar, bir de zenginler herkesin her yüzünü gördükleri için, orada da yazarın bir eleştirisi vardı belki de diye düşündüm ben. Neyse, tabii ki bu kahramanımızı görüyorlar ve bunu çağırıyorlar. Onu gördükleri anda gerçekten muhteşem, orayı almamışım.

Şu an hatırladım, yerde bir armut mu görüyordu? Bir meyve görüyordu, onu yemek zorunda kalacak kadar aç olan, sadece bir dolarla gelmiş o ülkeye, İngiltere’ye. Onunla bir gün hayatta kalabilmiş, ikinci güne hiç parası yok yani. Öyle bir durumda, beş parasız ve utanıyor o yerdeki o meyveyi almaktan. Yesem mi yemesem mi, diye böyle içinde kendisiyle savaşırken…

Bu iki adamın hizmetçisi çağırıyor ve ondan sonra onlarla görüşüyor. Bir mektup veriyorlar, mektubu kendi evinde açsın diyorlar. Kesinlikle şu an açma ve bir yanlışlık yok falan deyip… Oda bir eşek şakasına uğradığını zannediyor gidene kadar. Ama mektubu açtığında ne görsün.

“İngilizler hiçbir oyunu eğlence olsun diye oynamıyorlar. Bir şey kazanmaz ya da kaybetmezlerse –bunlardan hangisinin olduğuna aldırmıyorlar– oyun da oynamıyorlar.”

Evet, çok önemli onlar için bir şey kazanmak. Sadece kaybetmek de değil. Kaybettiklerinde çok önemsizmiş gibi gösterip kazandıklarında bunu büyütüp çok iyi kullanan, çok iyi reklamını yapan… Kaybettiğinde bile, hatta zaten beni Amerika’da da aynı şekilde çok etkilemiştir. Hakkını vermek gerekir. Nasıl hayali kahramanlarını tüm dünyaya pazarlıyorlarsa, hiç olmamış, yaşamamış insanları, kendi içlerindeki canileri, katilleri, kötü karakterleri bile kahraman gibi gösterip yine aynı şekilde dünyaya pazarlayabiliyorlar.

Neyse sonunda tabii alıyor parayı kahramanımız. Mektubu okuyor, biraz anlıyor olayı. Bir ay içinde bu parayı geri alacaklarını söylüyorlar. Hiçbir şekilde faiz talep etmeyeceklerini, olduğu gibi 1.000.000 sterlin, bir ay sonra görüşelim ve o parayla istediğinizi yapın der gibi bir şey, bir anlaşma yapmışlar yani. İddia olduğunu da anlıyor burada ama yapabileceği bir şey de yok.

O bir ay boyunca üzerinde bir yük, gerçekten de çok büyük ve keşke normal bir çanta para alsa, o zaman belki kullanır, onu harcarsın ama böyle bir parayı da bozdurmak… Onu düşünüyor başta; bankaya gitsem diyor, beni hapse atarlar yani. Ya çaldım sanırlar bunu ya deli zannederler. Aynı şekilde bir yerde harcamaya çalışsa yine başına muhtemelen benzer şeyler gelecek.

O açlık, susuzluk bir yandan da mecbur bir esnaf lokantası gibi bir yere girip ilk orada harcamaya çalışıyor. Ne olursa olsun karnını doyurmak için. Ve orada işte talihi dönüyor. Adam onu gördüğü an bu parayı, bunun çok zengin olduğunu zannedip sonsuz bir kredi açıyor. Sonra ödersiniz, hiç önemli değil, şu an yeter ki siz gelin sürekli, hiç acelesi yok falan gibi deyip saygıda kusur etmiyor. O da zaten bundan sonra bütün öğle yemeklerini falan orada yiyordu.

Ama sonrasında onun asıl hayatını değiştirecek olan terziye gittiğinde, üstüne başına güzel kıyafetler aldığında işte… Ya görünüş ne kadar önemli! İnsanlar görüntüye çünkü çok çok aldanıyorlar ve işte onunla ilgili de uzunca bir alıntım var:

“Adam banknotu gülümseyerek aldı, dört bir yanı kaplayan içinde katmanlar, kırışıklıklar, sarmallar olan, göle bir tuğla attığınızda, tuğlanın düştüğü yere benzeyen o kocaman gülümsemelerden biriydi bu, sonra elindeki banknota baktığı anda gülümsemesi dondu, katılaştı, sarardı; Vezüv’ün yamaçlarında küçük eşikler oluşturarak katılaşmış halde gördüğümüz dalgalı, solucanlara benzeyen lav akıntıları gibi oldu. Bir gülümsemenin böyle ortasında kesiliverdiğine ve sonsuza dek öylece donup kaldığına daha önce hiç tanık olmamıştım. Adam banknotu elinde tutarak bu görünüm içinde öylece kalakaldı; dükkânın sahibi olup biteni anlamak için koşarak geldi ve canlı bir sesle sordu: “Eee, ne var? Sorun nedir? Eksik olan ne?” Ben, “Sorun falan yok. Paranın üstünü bekliyorum.” dedim.”

Onu oradaki o kalfa gibi olan adam patrona yönlendiriyor. Geldiğinde iki terzi de başkasına yönlendiriyor çünkü görüyorlar bunun o eski püskü elbiselerle fakir olduğunu, çok önemsemiyor. Dükkana girdiğinde hiç yüzüne bile bakmadan en az kıdemli kişiye gönderiyorlar ve o bile bir süre bekletiyor bunu. Ondan sonra ne var, ne oldu gibisinden, ne istiyorsunuz diye soruyor. Elinizdeki en eski takım elbiseyi istiyorum, üzerime uygun var mı öyle bir şey diye soruyor. Bundan sonra o da buluyor en kötüsünü.

Ödeme yapacağı zamanda ödemeyi daha sonra yapsam gibi teklifte bulunuyor. Çünkü şu an üzerimde bozabileceğiniz bir para yok diye söylüyor ve o zaman kalfa onu tekrar küçümsüyor. Kalkıp, bu ne demek yani? Bizi mi küçümsüyorsun der gibi, onu küçümsüyor. Biz bozarız, sen ver parayı yeter ki, diyerek tüm kibrini takınıyor.

Ama aldığı zaman eline o 1.000.000 sterlinlik banknotunu, ne kadar güzel anlatmış yazar orayı! Yüzünün üstündeki o gülümseme donuyor, resmen o şekilde kalakalıyor. Patronu gördüğünde hele, ondaki şaşkınlık çok daha büyük oluyor. Hemen kızıyor kalfaya zaten. Diyor işte bu zaten hiçbir işten anlamaz, kusura bakmayın. Gidiyor oradan, güzel, en güzel takım elbiseyi buluyor. Onun üstüne tekrar ölçülerini alıyorlar. Adamın sabahlıklar, işte tören kıyafetleri, normal kıyafet, her şeyini diktiriyor. Diyor adresinize göndereceğim bütün bunları siz hiç merak etmeyin. Ödeme için de işte hiç şey yapmayın, daha sonra verirsiniz.

Çünkü şöyle bir şey düşünüyorlar; bu adam cebinde 1.000.000 sterlin taşıyor. Onun için yani, cepte duran bir para zaten. Yelek cebi canavarı mı diyorlardı? Yelek cebinden çıkartıyor bu banknotu, her gören de onu çok zengin zannediyor. Yani herkesin bütün tavrı değişiyor. Gittiği o esnaf lokantası da ondan sonra artık efsane oluyor orada. Herkes onun oraya gittiğini de gördüğü, bildiği için artık adam ona para vermeye başlıyordu.

Çok onunla ilgili değil ama biraz bu durumu anlatan kısa bir anlatım var.

“Biliyor musunuz? Paçavraya dönmüş olan eski takım elbisemi atmamıştım; arada bir onları giyip ortaya çıkıyordum ki, böylece eskiden tattığım o ufak tefek şeyler satın alma, hakarete uğrama, sonra da beni alaya alan kişiyi milyonluk sterlini çekerek öldürüp yere serme zevkini yeniden tadabileyim.”

Tabii ki burada bahsettiği öldürme mecazi olarak ama neredeyse öldürüyor. Çünkü bütün karakterleri değişiyor. Para ne kadar değiştiriyor insanı!

Şimdi aslında kredi kartları da biraz böyle değil mi? Hiç para yok gibi üzerinizde bazen. Bir kart çıkarıyorsunuz — kartların da gerçi renkleri bir şeyleri değişik, değişik renklerde özel müşteri olduğumuzu gösteren, çok büyük limitli kartlar var — kredi kartıyla falan ev, araba alan insanlar. 1.000.000 liralık bir kredi kartı, şu an gerçi çok bir şey alamazsınız onla ama… Neyse. Artık adamın kıyafeti, üstü başı, kaldığı yer, her şeyi değiştikten sonra çevresi de değişiyor.

Gazetelere çıkıyor, hatta bir keresinde oranın meşhur sanırım bir karikatüristi onun karikatürünü yapıyor ve artık tamam diyor. Yani ben çok ünlü oldum. Şu an oradaki o lordlardan, devlet adamlarından, düşeslerden, düklérden falan, hepsinden daha meşhur bir insan haline geliyor ve bir ay içinde tabii ki tüm hayatı değişiyor. Hatta birine de aşık oluyor.

Dahası, aşık olduğu kişiyi de zaten yazar çok güzel bağlamış. Öyle bir son beklemiyordum. Ben bu kitap nasıl biter, bu kısa hikaye nasıl bitebilir diye de merak etmiştim. Baktığında orada da ustalığını göstermiş yazar. Son alıntım yine son sayfalardan muhtemelen, hikayenin de sonundan.

“Mutlu muyduk, ikimiz? Kısaltılmamış sözlüklerde bile bunu anlatmaya yetecek sayıda sözcük bulunamaz. Bir iki gün sonra, benim o banknotla yaşadığım serüvenlerin, bütün bu serüvenlerin nasıl sonuçlandığının öyküsünü başından sonuna kadar öğrendiğinde, bütün Londra konuşmaya başladı mı ve çok eğlendi mi? Evet.”

Ben de çok eğlendim. Bu hikayeyi bir akşam evime giderken yolda dinlemiştim. Böyle çok yoğunum. Hatta yarısını otobüste, yarısını yolda yürürken dinlemiştim. Sanırım güzeldi, denk getirmiştim yani. Tamamen bir zaman oluşturdum gibi bir şey bunun için. İşte hayatı beklediğimiz, o trafikte geçen ya da bir yerlere giderken geçen vakitlerde istesek bir hikayeyi de bitirebiliyoruz. Hayatta zaten o kısa anlarda değişiyor bence. 24 saat kısa bir süre değil aslında. Bunu anladığınız zaman hayatınız değişecek.

Şimdi ben de hemen öbür gün de bu kaydı alıyorum. Şu an 23 dakikaya gelmişim. Muhtemelen bunu bir 10–15 dakikaya düşürüp — belki de daha da kısa — sizlere hazırlamaya çalışacağım. Daha sonra da yazıya çevireceğim ve bunun hiç farkında olmayan insanlar tamamen ben yazmışım gibi gelecekler ve beni eleştirecekler.

Hikayeye yine çok başlamışsınız, çok uzun olmuş girizgah gibi şeyler düşünecekler. Ya da “aaa ne kadar güzel, aynı konuşur gibi yazmışsınız” gibi şeyler yazacaklar. Bir kitap işte böyle bir çok hayata dokunabiliyor. Üzerinden yıllar yıllar geçse bile, Twain yazarken bir gün insanlara böyle kulaklıktan da, telefondan da, internetten de ulaşabileceğini hayal etmiş miydi bilmiyorum.

Ben de şu an sadece bir kişi için alıyorum bu kaydı ama kim bilir, daha kaç kişi dinleyecek? Bugün olmasa bile belki ilerde, belki çok daha sonra, belki üzerinden yıllar geçecek ve benim hiç haberim bile olmadan bana geri dönüş yapacaklar. Tıpkı bizim şu an Mark Twain’in hiç haberi olmadan onunla buluşmamız gibi.

Çok teşekkür ediyorum buraya kadar gelip dinlediğiniz ya da okuduğunuz, vakit ayırdığınız için. Haftaya yeni bir kitapla görüşmek dileğiyle.




22 Ocak 2026 Perşembe

Mucize

Mucize, Haklı Görülmek, Tartışma Programlarını Tartışmak ve Kafedeki Köpek

Yine bir çocuk kitabıyla karşınızdayım. Bugün Raquel Jaramillo Palacio’nun Mucize isimli kitabından bahsedeceğim. Tüm kitabı bir kediyle beraber okuyup da başlıkta sadece köpekten bahsettiğimi fark edince küçük bir fotoroman denemesi de yaptım.


Kütüphanemizin kedisi önce uzaktan bir baktı.

Mucize’yi Pegasus Yayınları’nın 2019 tarihli sekizinci baskısından okudum. İngilizceden çeviren Berna Sırman olmuş; gerçekten çok çok güzel bir kitaptı. Neredeyse tamamını kütüphanede okudum. Kitabın sonuna kadar bana eşlik eden kütüphanenin kedisi sürekli uyudu. Kitap bitene kadar yanımdaydı ve onu sevmeme izin verdi. Hem onu hem de kitap okumayı ne kadar özlediğimi fark ettim. Çünkü uzun zamandır böyle oturup saatlerce kitap okuyamıyordum.

Kitabı bizim okuma grubumuzda bir arkadaşımız önermişti ama maalesef seçilmemişti ve açıkçası buna biraz üzülmüştüm. Ama sonradan sevindim. Eğer seçilseydi muhtemelen daha sonra okuyacaktım. Belki de seçilmemesi sayesinde daha erken bitirdim; o yüzden şikâyet etmeye gerek yok. Aslında belki de böylesi daha hayırlı olmuştur.

Mucize, bir çocuk kitabı olsa da oldukça hassas konulara değiniyor. Yüzünde bir bozukluk olan bir çocuğun “sıradan bir çocuk olma” isteği, dikkat çekmemek, dışlanmamak, eleştirilmemek arzusu… Kitap, sadece çocukların değil hepimizin zaman zaman acımasız, vurdumduymaz ve nezaketsiz olabildiğini hatırlatıyor. Maalesef günümüzde yaşanan olaylarla da bağlantılı. Çok gündem takip eden biri değilim ama bu meseleler bana kadar bile geliyor. Yazık gerçekten… Gençlerimiz, çocuklarımız; diziler, filmler, şarkılar, türküler… Sadece bunlarla açıklanamayacak kadar derin bir durum bu.

Bu kadar sinir, stres, negatif ortam; insanların birbirine anlayışsız davranması; hoşgörünün ve nezaketin kaybolması; nazik olmanın küçümsenen, hor görülen bir şeymiş gibi sunulması… Üzerine konuşulacak o kadar çok şey var ki. Belki de bu yüzden bu kitap okullarda okutulmalı.

Bir filmi de varmış; ben izlemedim ama muhtemelen o da güzeldir. Kitabı ise çok çok beğendim. Zaman zaman bazı yerlerde duygulandım. Kitabın kahramanı August — yani Ağustos — yüzünde bir deformasyonla doğmuş bir çocuk. Detaylara çok girmeyeyim. Kitap, karakterleri bölüm bölüm farklı bakış açılarından anlatıyor. Özellikle ablasının bölümleri çok etkileyiciydi; onun da kendi zorluklarını görüyoruz. Arkadaşları, sınıfın popüler çocukları, haylaz çocuklar, öğretmenler… Hepsinin bakış açısı ayrı ayrı ele alınmış. Gittiği okul iyi olduğu için öğretmenler çoğunlukla anlayışlı ama elbette anlayışsız veliler ve çocuklarını yarış atı gibi gören ebeveynler de var.

Benim alıntılarım çok fazla değil ama uzun uzun aktarılamayacak kadar güzel yerler vardı. İlham veren bir öğretmen karakterimiz de var. August belli bir yaşına kadar evde, annesi tarafından eğitim almış. Okula gitmek onun için çok zor. “Kurdu kuzuya emanet etmek gibi” diyordu babası.

Annesi de bu durumun ne kadar zorlu olduğunu yaşayarak öğreniyor. Kolay bir tercih değil bu, birdenbire beşinci sınıftan okula başlamak… Yeni bir öğrenci olmak, yeni bir çevreye alışmak… Ben de ilkokulun ilk üç sınıfını farklı okullarda okuyup, sonra üç senede bir okul değiştirerek farklı ilçelerde okumak zorunda kaldığım için bunun ne kadar zor olduğunu çok iyi biliyorum.

Akran zorbalığı yüzünden ben de çok zorluk çektim ama bir şekilde sıyrıldım; derslere yüklenerek belki… Yine de izleri kaldı. Kendimi ifade etmekte zorlanırım, kalabalıklardan çekinirim, yeni insanlarla kolay tanışamam, topluluk karşısında rahat konuşamam. Bu yüzden kitaptaki birçok duygu bana tanıdık geldi.

Neyse, konuyu çok dağıtmayayım. İlham veren öğretmenlerden biri olan Bay Browne’la tanıştırayım sizleri.

Press enter or click to view image in full size
Tabii yanıma gelen kedimizle de ^.^

“Üzerinde ‘Kendini Bil’ yazıyor,” dedi gülümseyip başını sallayarak. “Buraya gelmenizin sebebi de tam olarak bu.” Jack, “Ben İngilizce öğrenmek olduğunu sanıyordum,” deyince herkes güldü.
“Ah, tabii, o da var!” dedi Bay Browne, bu karşılığını oldukça havalı bulmuştum. Arkasını dönüp tahtaya kocaman harflerle boydan boya yazmaya başladı:
BAY BROWNE’IN EYLÜL ÖĞRETİSİ:
HAKLI OLMAK İLE NAZİK OLMAK ARASINDA SEÇİM YAPMANIZ GEREKTİĞİNDE,
NAZİK OLMAYI SEÇİN.

“Pekâlâ çocuklar,” dedi yeniden bize dönerek, “defterlerinizde yeni bir bölüm açmanızı ve başlığına Bay Browne’in Öğretileri yazmanızı istiyorum.”
Biz dediğini yaparken konuşmaya devam etti: “İlk sayfanın tepesine bugünün tarihini yazın. Bundan böyle her ayın başında tahtaya yeni bir Bay Browne öğretisi yazacağım ve siz de onu defterlerinize geçireceksiniz. Ardından o öğretiyi ve ne anlama geldiğini tartışacağız. Ay sonunda o öğretiyle ve size ifade ettikleriyle ilgili bir kompozisyon yazacaksınız. Böylece yılsonu geldiğinde yanınızda götürebileceğiniz, kendinize ait bir öğreti listeniz olacak.
Tatil ödevi olarak bütün öğrencilerimin kendi özgün öğretilerini bulmalarını ve bunları bir kartpostala yazıp yazın gittikleri yerden bana atmalarını isterim.”(s.57)

Diyor ki ben de hepsini not almışı burada. Hepimizin bahaneleri bol.
“Biz böyle idealist bir öğretmenle karşılaşmadık, nerede o hocalar?” diyeceksiniz. Ben ödevin tüm inceliklerini aldım belki yapmak isterseniz diye. Kartpostal yazmanıza da gerek yok; ama bir yerlerine not alırsanız ya da en azından bu öğretileri uygulamaya çalışırsanız güzel olur. Zaten kitabın sonunda ek olarak da yer alıyor. Hepsi tek tek, detaylı bir şekilde yazılmış; onu da çok beğendim.

Haklı olmak biraz fazla abartılıyor. Sürekli bir kavga gürültü içindeyiz. Sanki haklı olana bir madalya veriliyormuş, bir sıralamada öne geçiyormuş gibi… Bütün tartışmalarda mesele yeni bir şey öğrenmek değil. Bunu daha önce de dile getirmiştim.

Bir yerde bu podcastler için eğitim alırken yoğun bir dönemde, hocamız bir tartışma programı seyredip gelmemizi istemişti. Ben de nedenini sormuş ve tartışma programlarını sevmediğimi şöyle açıklamıştım: Çünkü ben hiçbir tartışma programında taraflardan birinin “Evet ya, haklısınız. Doğru söylüyorsunuz.” deyip karşı tarafı onayladığını, ortak bir noktada buluştuklarını görmedim. Bu çok saçma değil mi? Bu kadar saat konuşup tartışıp hiçbir şekilde karşı taraftan etkilenmemek, söylediklerine hak vermemek… E o zaman niye tartışıyorsunuz ki?

Hocamız da “Eğer öyle bir şey olursa kimse programı seyretmez.” demişti. Ama işte, böyle olmayınca da benim seyredesim gelmiyor. Amaç sadece reyting. Herkes kendi tezini savunmaya odaklanmış; kimse bir şey öğrenme peşinde değil. Sadece haklı olmak, hatta haklı görünmek… Haklı olmak bile değil; haklı olduğunun zannedilmesini istiyor insanlar. Nazik olmayı geçtim, o an için nezaket zaten söz konusu bile değil. Maalesef önceliklerimiz arasında da değil artık.

Press enter or click to view image in full size
Anlaşılan kitap okumak onun da uykusunu getiriyor :)

“Başımızı sallayıp kitaplarımıza eğildik. Ardından Jack, “Hep böyle mi görüneceksin, August? Yani, estetik ameliyat falan olamaz mısın?” diye fısıldadı.
Gülümseyip yüzümü işaret ettim. “Efendim? Bu estetik ameliyat olmuş halim!”
Jack elini alnına vurdu ve deli gibi gülmeye başladı. “Dostum, doktoruna dava açmalısın!” dedi kıkırtılarının arasında.”(s.74)

Jack, sınıfın hem popüler çocuğu hem de yaz tatilindeyken okul müdürünün çağırdığı üç öğrenciden biri. Müdür, bu üç öğrenciyi okula davet ediyor ve onlara bir tür oryantasyon yaptırıyor. Hem okulu tanıtmak hem de August’u okula alıştırmak için… Bu öğrenciler arasında en anlayışlı olan yine Jack, ama elbette onun da hataları ve kırıcı olduğu anlar oluyor, August’u incittiği, üzülmesine sebep olduğu yerler var. Ve geldik… En sevdiğim, Bay Browne’un öğretisine:

“Bay Browne’ın ekim öğretisi şöyleydi:
EYLEMLERİNİZ, ANITLARINIZDIR.
Bize bunun binlerce yıl önce yaşamış bir Mısırlının mezar taşında yazdığını söyledi. Tarih dersinde de Antik Mısır’ı işlemeye başladığımız için Bay Browne bunun uygun bir öğreti olduğunu düşünmüştü.”(s.75)

“Eylemlerimiz anıtlarımızdır.” Daha sonrasında bununla ilgili August’un yazdığı paragrafa da yer veriliyordu yazar — daha doğrusu onun adına yazdığı bir bölüme — oldukça etkileyiciydi.

Ayrıca August’un ablasının erkek arkadaşıyla ilgili bir bölüm de vardı. O bölüm tamamen küçük harflerle yazılmıştı; okurken bana sanki bir WhatsApp konuşması okuyormuşum hissi verdi. Kitabın bir kısmında e-postalar, mesajlar, mektuplar… Tamamen bu iletişim biçimleriyle dolu bir bölüm de bulunuyor. Oraları okumak da çok keyifliydi.

Yazar, hikâyeyi çağımıza çok güzel uyarlamış. Facebook mesajları bile vardı yanlış hatırlamıyorsam. Kitaplarda mektuplar hep ilgimi çektiği için nasıl dikkatle okuyorsam, burada da modern iletişim araçlarının bir edebi eserde nasıl yer bulduğunu görmek hoşuma gitti. Günümüzdeki teknolojik haberleşme biçimlerinin edebiyata nasıl entegre edilebileceğine dair güzel bir örnek olmuş bence.

Press enter or click to view image in full size
Şunun güzelliğine baka mısınız?

“şaşkınlığımı gizleyebildiğimi düşünmek istiyorum. umarım gizleyebilmişimdir. gerçi şaşkınlık numarası yapmak zordur; şaşkın değilken öyle görünmek ya da şaşkınken hiç de öyle değilmiş gibi davranmak oldukça zordur.”(s.205)

Ablası üniversiteye başladığında ilk defa o zaman Agust’un ablası olmakalıyor. Artık evden ayrılıyor ve kimsenin onu tanımadığı, “Şu August’un ablası” diye parmakla göstermediği bir yerde bulunmanın özgürlüğünü yaşıyor. Kardeşinden utanmak değil ama, sanki ilk kez tamamen kendi kimliğiyle var olabildiğini hissediyor. Bu çok zor ve karmaşık bir psikoloji… Ben bile şu an August’u nasıl tanımlamam gerektiğini tam olarak bilmiyorum. Onu nasıl ifade edebilirim?

Aslında kitapta, milyonda bir ihtimalle görülen çok nadir bir genetik durumdan bahsedildiği anlatılıyor. Herkesin taşıdığı ama çok düşük bir ihtimalle aktive olan bir gen yüzünden oluşan bir durum… August’un hayatta kalması bile bir mucize olarak tanımlanıyor. Çünkü doğduğunda yaşayamayacağını düşünüyorlar; bu şekilde doğan çocukların çoğu hayatta kalamıyormuş.

Gittiği okul — kitapta “Beecher okulu” olarak geçen okul — aslında iyi, önemli bir okul. Herkesin kolayca kabul edilmediği bir yer. Yıl sonu toplantısı ise kitabın finali gibi. “Acaba nasıl bitecek?” diye merak ederken, bence mutlu sayılabilecek bir sonla bitiyor.

“Burada toplanma sebebimiz,” diye devam etti gözlüğünü çıkarıp onunla seyircilere işaret ederek, “yalnızca geçtiğimiz yıl gösterdiğiniz başarıları tüm aileniz, arkadaşlarınız ve öğretmenlerinizle kutlamak değil, Beecher öğrencileri; bunun yanı sıra sonsuz olasılıklarınızı kutlamak için de toplandık.
“Geçirdiğimiz yılı düşünüp nereden nereye geldiğinize bakmanızı istiyorum. Hepiniz biraz daha uzun, biraz daha güçlü, biraz daha zekisiniz… umarım.”
Bu noktada seyircilerin bir kısmı gülüştü.
“Ama ne kadar büyüdüğünüzü ölçmenin en iyi yolu santimler, parkurda kaç tur koşabildiğiniz, hatta not ortalamanız bile değildir; tabii bunlar da önemlidir şüphesiz. Yine de bunu anlamanın en iyi yolu zamanınızı nasıl değerlendirdiğiniz, günlerinizi nasıl geçirmeyi seçtiğiniz ve bu yıl kimlerin hayatını etkilediğinizdir. Benim için bu, başarının en muhteşem ölçütüdür.
“J. M. Barrie’nin yazdığı bir kitapta geçen harika bir cümle var ve hayır, kitap Peter Pan değil ve perilere inanıyorsanız ellerinizi çırpmanızı da istemeyeceğim…”
Herkes yeniden güldü.
“J. M. Barrie, yazdığı The Little White Bird adlı kitapta der ki…” Aradığı sayfayı buluncaya kadar, kürsüdeki küçük bir kitabın sayfalarını karıştırdı, ardından okuma gözlüğünü taktı: “Hayata yeni bir kural koyalım mı?… Şöyle olsun: Daima gerektiğinden biraz daha nazik olmaya çalış.”” Bay Toto seyircilere baktı. “Gerektiğinden daha nazik,” diye yineledi. “Ne kadar müthiş bir cümle, değil mi? Gerektiğinden daha nazik. Çünkü nazik olmak yeterli değildir. Kişi, ihtiyaç duyulandan daha nazik olmalıdır. Bu cümleyi, kavramı seviyorum çünkü bana insanoğlu olarak içimizde nezaketin yalnızca kabiliyetini değil, tercihini de taşıdığımızı anımsatıyor. Peki, bu ne anlama geliyor? Bu nasıl ölçülür? Metre kullanamazsınız. Az önce dediğim gibi: Mesele bir senede kaç santim uzadığınız değil. Bahsettiğim şey tam olarak ölçülemez, değil mi? Nazik olduğumuzu nasıl bilebiliriz? Hatta nazik olmak ne demektir?”
Okuma gözlüğünü yeniden takıp bir başka küçük kitabın sayfalarını karıştırmaya başladı.
“Sizinle başka bir kitaptan güzel bir bölüm daha paylaşmak istiyorum,” dedi. “Buluncaya kadar sabrınızı rica ediyorum… Ah, işte burada. Christopher Nolan’ın kaleme aldığı In the Eye of the Clock kitabındaki ana karakter sıradışı zorluklarla mücadele eden, sıradışı bir genç adam. Birinin, sınıfındaki bir çocuğun ona yardım ettiği bir kısım var. Görünüşte bu ufak bir jest. Ama ismi Joseph olan bu genç adam için… şey, izin verirseniz…”
Boğazını temizleyip kitaptan okumaya başladı. “Bu gibi anlarda Joseph, Tanrı’nın yüzünü insan suretinde görürdü. Bu yüz ona gösterilen nezakette ışıldar, gayrette parıldar, şefkatte belirir, bakışlarlaysa kucaklardı.””
Duraksayıp okuma gözlüğünü yeniden çıkardı.
“Ona gösterilen nezakette ışıldar,” diye tekrarladı gülümseyerek. “Nezaket bu kadar basit bir şeydir. Gerçekten de çok basit. İhtiyaç duyulduğunda söylenen, teşvik edici birkaç sözcük. Dostane bir davranış. Hafif bir tebessüm.””(s.318,319)

Bu Christopher Nolan bildiğimiz Nolan değil tabii ki, İrlandalı bir yazarmış kendisi. Ben de acaba dedim O da böyle bir kitap mı yazmış ama yok. Yazarımız da çok güzel bir final yapmış, dönem sonu konuşması, ödülleri vs. Ek olarak da Bay Browne’ın öğretilerine yer vermiş. Ben de son olarak onları sizinle paylaşmak istiyorum.

Kim bilir, belki siz de devam ettirirsiniz. Böyle bir ajanda ya da defter tutarsınız. 2026 yılına yeni girmişken, daha Şubat gelmeden, her ay kendinize küçük hedefler koyabilirsiniz. Bu aslında salt Barış Özcan’ın “zinciri kırma” durumu değil; daha çok davranışsal bir özellik, hayata bakış açısı, kendine değer katma meselesi.

Şahsen yapabilir miyim bilmiyorum. Bundan emin değilim. Ama en azından gördükçe hatırlayayım diye bunları not aldım:

Press enter or click to view image in full size
Artık o da yoruldu ve rüya alemine daldı.

BAY BROWNE’IN ÖĞRETİLERİ
EYLÜL
Haklı olmak ile nazik olmak arasında seçim yapmanız gerektiğinde, nazik olmayı seçin. -Dr. Wayne W. Dyer
EKİM
Eylemleriniz, anıtlarınızdır. -Bir Mısır lahti üzerinde bulunan yazı
KASIM
Denginiz olmayan arkadaşlar edinmeyin. -Konfüçyüs
ARALIK
Audentes fortuna iuvat. (Talih cesurdan yanadır.) -Virgil
OCAK
Hiç kimse kendi başına bir bütün, bir ada değildir. -John Donne
ŞUBAT
Tüm cevapları bilmektense, bazı soruları bilmek daha iyidir. -James Thurber
MART
Nazik sözlerin fazla bir maliyeti yoktur ama çok şey başarırlar.
-Blaise Pascal
NİSAN
Güzel olan iyidir, iyi olansa güzelleşecektir. -Sappho
MAYIS
Mümkün olan her şekilde iyilik yapın,
Mümkün olan tüm gücünüzle,
Mümkün olan her yerde,
Mümkün olan her an,
Mümkün olan herkese,
Mümkün olduğu sürece.
-John Wesley’nin kuralları

HAZİRAN
Sadece kendinizi güne bırakın ve güneşe uzanın! -The Polyphonic Spree, Light and Day”(s.331)

Demiş yazar… Ardından kartpostallarda öğrencilerin yazdığı öğretileri de paylaşıyordu ama onları almadım. O kadar da abartmayayım dedim. Güzeldi ama onlar da kitabın ortalarında ve sonlarına doğru yer alıyordu. Çok güzeldi; okurken gözümde canlandı.

Kitaptaki köpek bölümleri beni ayrıca etkiledi. Çünkü yakın zamanda biz de çok güzel bir deneyim yaşamıştık. Uzun zamandır gitmeyi planladığımız bir kafe vardı. Hep kapısının önünden geçiyorduk; ya çok kalabalık oluyordu, oturacak yer bulamıyorduk ya da erken kapatıyorlardı. Aylarca önünden geçip “Bugün de kapalı”, tam toparlanıyorlar, “Girelim mi, girmeyelim mi?” diye diye bir türlü denk getirememiştik.

Sonunda bir gün girdik. Biraz da böyle oyun kafe gibi bir yerdi; hayatımda ilk defa Scrabble oynadım hatta. Meğerse ne kadar zormuş! Neyse… Orada çok tatlı bir köpek vardı. Resmen bizimle oyun oynamak istiyordu, sürekli yanımıza geliyordu. Normalde köpeklerle çok rahat olamam; biraz tedirgin olurum, özellikle ani hareketlerinden. Ama o o kadar tatlıydı ki… Hep yanımıza geldi. Kitabı okurken gözümün önünde hep o köpek vardı; bu yüzden o bölümler beni ayrıca etkiledi.

Bir yandan da kitabı okuduğum süre boyunca kütüphanenin kedisi vardı yanımda. Bu arada Beyazıt’taki kütüphane değil; evime yakın olan, neredeyse bir senedir tadilatta olan kütüphane sonunda açıldı. Orada ilk defa oturup kitap okumuş oldum ve her zaman yanıma gelen o kedinin sanki yavrusu gibiydi. Çok benziyordu ama daha küçüktü. Zaten günde yaklaşık 16 saat uyuyorlarmış; o gün o 16 saatin 12–13 saatini benimle geçirdi. Resmen lütfetti! Zavallıcık, ben sevdikçe uyudu.

Ara ara kütüphanenin diğer sakinleri — görevli mi, öğrenci mi bilmiyorum — gelip onu sevdi ama kedi yine de yanımdan çok uzaklaşmadı. Bu da beni çok mutlu etti.

Yine “iyi ki okumuşum” dediğim bir kitap oldu. Evet, bir çocuk kitabı ama merak etmeyin: Okuma grubumuzla toplantılara yeniden başlayacağımız için yakında birbirinden çok farklı — normalde belki hiç okumayacağım — kitaplarla karşınıza çıkacağım inşallah. Umarım onların da bölümlerini yapabilirim.

Buraya kadar gelip vakit ayırdığınız için çok teşekkür ediyorum. Haftaya ya da en kısa sürede yeni bir kitapla görüşmek dileğiyle.



15 Ocak 2026 Perşembe

Usta ile Ayı

 

Usta ile Ayı, Kitapların Yaşı, Sabır, Çaba, Yoğun İş Dönemleri ve Yardım İstemek

John Yeoman’ın yazdığı illüstrasyonların Quentin Blake’e ait olduğu Usta ile Ayı kitabını Sumru Ağıryürüyen’in çevirisinden okudum. Benim okuduğum Hep Kitap yayınlarının Eylül 2022 tarihli birinci baskısıydı.

Press enter or click to view image in full size

Yine bir çocuk kitabı, anlayacağınız… Ama ben bu kitaplarda yaş aralığı meselesine çok katılmıyorum. Geçenlerde de kitap grubumda önerdiğim bir kitabın internet sitesinde “10–12 yaş arası okuyabilir” şeklinde tanıtıldığını fark ettim.

Nasıl yani “10–12 yaş arası” diye bir sınırlama… Halbuki kitabın yaşı mı olur? Her kitap, her zaman, her yaşta okunabilir diye düşünüyorum. Hemen Usta ile Ayı’yı anlatayım; zaten çok fazla vaktim yok. Bugün sizin de çok zamanınızı almak istemiyorum, o yüzden alıntılara kısaca değineceğim.

Kitap, özellikle sonuna doğru beni yeniden etkiledi; biraz uzun bir metin olsa da çok güzel bir kitaptı. Üzerinden çok zaman geçmişti ama şimdi hatırlayınca yine aynı his geldi.

Ormanda tek başına yaşayan bir usta var. Bu adam hep birilerine özel ders vermek istiyor ama yıllarca kimse başvurmamış. Böylece tek başına kalmış.

Bir de ayı var tabii… Bu ayı oldukça sakar, hiçbir tecrübesi yok; hayat bilgisi yok. Çevresindekiler sürekli onunla dalga geçiyor. O da ne yapacağını bilemezken ustanın ilanına rastlıyor ve bundan sonra ikisinin de hayatı değişiyor.

“Ancak onca yıldır ders için başvuran olmamıştı. Çünkü oradan kimsecikler geçmezdi. İlanlardaki yazılar da adeta ilk hallerinin hayaletine dönmüşlerdi.
‘Unutmayayım da gelecek sene menteşeleri yağlama ya gelirken boya kutusunu getireyim,’dedi Usta yüksek sesle.
İşte tam o sırada, sıkıntıdan oflaya poflaya yürüyen Ayı oradan geçiyordu. Usta’nın sesini duyunca adamın kendisine bir şey dediğini sanmıştı. ‘Efendim?’ diye seslendi.
Usta arkasını dönünce Ayı’yla karşılaştı. Yıllardır ormanın bu bölümünde görmediği yabancı bir yüzdü bu. Birden zihninde şimşek gibi bir düşünce çaktı: Ayı’nın özel ders alması ne harika olurdu. Böylece Usta’ya hem üzerinde düşüneceği yepyeni bir konu çıkacak hem de gelecek sene ilanları boyaması gerekmeyecekti.
‘Aslında kendi kendime konuşuyordum,’ dedi Usta. ‘İlanların ne kadar solduğunu düşünüyordum. Okunması çok güç değil mi sence de?’
‘Okunması imkânsız bence,’ dedi okuma-yazma bilmeyen Ayı.”(s.16,17)

Evet, beni en çok güldüren bölümlerden biriydi. Ayımız tabii ki okuma yazma bilmiyor. Okuma yazma bilmeyen biri için bütün yazıları okumak zaten imkânsız, değil mi? Benim yazım da çok okunaksız olduğu için, hiç okuyamayanları görünce özellikle böyle hissediyorum. Sanki tamamen imkânsızmış gibi… Ama aslında okumayı bilmiyorlar. Bu açıdan bakmak daha önce aklıma gelmemişti; artık öyle de düşüneceğim.

Ayı, ilanı gördükten sonra ustaya gidip okumasını istiyor; anlayabilmek için… Ve usta okudukça ayı tabii ki hemen hevesleniyor: “Tamam, ben sana öğrenci olayım.” diyor ama elbette o kadar kolay değil.

Ayı gerçekten hiçbir şey bilmiyor. Birlikte yaptıkları işlerden biri yemek yapmak ve usta da yemek yapmayı ona öğretmeye çalışıyor. Hatta sırf ayı sevdiği için omlete bal atıyor!

“‘Mmmm,’ dedi Usta keyifle lokmasını yutarken. Elbette omleti balsız tercih ederdi ama Ayı’yı kırmak istememişti.
‘Evet, çok leziz,’ dedi Ayı. O da yumurtasız bir ballı omletin daha iyi olacağını düşünmekteydi. Sonra bulaşıkları yıkamaya giriştiler.”(s.52)

Bulaşıkları yıkama sahnesi de çok güzeldi. Ayı, bulaşıkları yıkadıktan sonra ne yapacağını şaşırıyor ve orada asılı duran ipleri görüyor. Bunlar çamaşır asmak için kullanılan ipler… Ayı, bulaşıkları artık nasıl hayal ettiyse o iplere asmaya çalışıyor. O sahne de beni çok güldürmüştü doğrusu.

“Bir gün Usta, eğitiminde yeni bir aşamaya geçme zamanının geldiğini söyledi Ayı’ya.
‘Eğitimli herkesin bir hobisi, bir merakı olur,’ dedi. ‘Bu, zihnimizi temizler; beynimizi çalıştırır.’
Bu sözler Ayı’nın çok ilgisini çekti çünkü beyninin biraz egzersize ihtiyacı olduğunu zaman zaman hissediyordu. ‘Ne tür bir hobi kazandıracaksın bana?’ diye sordu hevesle.
‘Bu konuya epeyce kafa yordum,’ dedi Usta. ‘Sonunda, sen pek… alışık olmadığından, basit bir başlangıç daha doğru bir tercih olur, diye düşündüm.’ Az daha ‘pek akıllı olmadığından’ diyecekti ama zamanında toparlamıştı.”(s.85)

Ustamızın kendini tutmak konusunda gerçekten usta olması, kitabı okurken ister istemez onunla empati kurmanıza neden oluyor. O kadar sabırlı ki… Belki de en büyük ustalığı sabır diyebilirim.

Ayının tüm bu şapşallıklarına, anlamamalarına katlanıyor. Gerçekten tam bir usta. Çünkü ayı hiçbir şey bilmiyor; bazen “Bu kadar da olmaz!” diyorsunuz.

“Usta, ‘Mesela birinin burnu kanarsa ne yapacağını biliyor musun?’ diye sordu. Ayı başını iki yana salladı. ‘Peki ya biri kolunu burkarsa?’ Ayı yine başını salladı.
‘Ya biri nehre düşerse?’
Ayı birden canlanmıştı. ‘İpe asıp kuruturum, olmaz mı?’ diye sordu.
‘Öğreneceğin çok şey var,’ dedi Usta.”(s.95)

Evet, bu ilk ve asıl kurutma sahnesinde tabakları ipe asmıştı. Onu özellikle not almıştım; hatırlamak için… Şimdi yeniden aklıma geldi.

Kitabı okurken “Bu hikâyenin seyri nasıl olacak?” diye çok merak ettim çünkü sonlara kadar ayı hiçbir dersten geçemiyor; neredeyse hiçbir şeyi anlayamıyor, öğrenemiyor. Ama sürekli çabalıyor. Bu çabası da ustaya yetiyor. Usta, “Tamam, bunu yapamıyorsun ama belki şunu yaparız,” diye düşünüp kendi kendine başka bir derse geçiyor.

Ama en sonunda ustanın vücudu iflas ediyor; artık yoruluyor ve hastalanıyor. O sırada oradan geçen oduncular durumu görüyorlar. Bu noktada onlar da ayıya yol göstermeye çalışıyor.

“Oduncuların başı, ‘Sana ilaç alman için bir şeyler verelim,’ dedi. Hepsi birden ceplerine davrandılar. Ayı’nın ayaklarının dibinde bozuk paralardan bir tepecik oluşmuştu. Usta bir şeyler demek istediyse de yapamadı. Çünkü bandajlar ağzını da kapatmıştı.
Ayı onu çözene kadar oduncular gözden kayboldu. ‘Yerin dibine girdim,’ diye mırıldandı Usta bir yandan paraları toplarken. ‘Bari bunları kumbaraya atayım, kötü günler için.’ Ayı, kötü günlerin kaç para tuttuğunu merak etti.”

Burada usta, oduncuların verdiği paraları ayı için biriktiriyor; çünkü ayının paradan da pek haberi yok. “Kötü günlerin kaç para tuttuğunu” merak eden ayı gibi ben de merak etmiştim bunu.

Ve son alıntım… Tam hatırlamıyorum ne olduğunu; okuyayım mı? Bakalım kitabın sonunda ne söylemiş.

“‘Lütfen,’ dedi Ayı. Usta’nın yeni planlarını merak ediyordu.
Usta, boğazını temizledikten sonra ellerini arkasında kavuşturdu. ‘Diyor ki, Usta, kendisiyle yaşayacak ve basit ev işlerine yardımcı olacak bir asistan öğretmen arıyor. Üstün Başarı Diplomalı Ayı bu iş için uygundur. Lütfen şahsen başvurun.’
Ayı’ya dönüp açıklamaya koyuldu. ‘Yani…’
Ama Ayı onu dinleyecek durumda değildi. Bir o ayağı, bir bu ayağı üzerinde zıplayıp duruyor; kıkır kıkır gülüyordu. ‘Ne anlama geldiğini biliyorum,’ diye bağırdı şevkle. Sonra uzanıp zile bir pençe attı ve adını yazdırmak için doğruca mağaraya fırladı.
Usta, ellerini kulaklarından çekip gözlerini açtı. Kırışıklarla dolu yüzüne geniş bir gülümseme yayılmıştı.
‘Hâlâ doğru olanı yaptığımı düşünüyorum,’ dedi kendi kendine.”(s.141)

Dayanamamışım ve kitabın sonunu da dağıtmışım ya… Kusura bakmayın. Ama “Ne olacak acaba?” diye bu kitabın sonunu gerçekten merak etmiştim.

Böyle bir son hiç beklemiyordum. Ayımızın bu kadar yeteneksiz olmasına rağmen ustanın onu her seferinde geçirip yeni bir derse başlaması… Muhteşem olmasına gerek yok, çok iyi olmasına da gerek yok. Bazen yaptığımız işlerde hızlıca geçmek, en iyisi olmasa da yeterli olabilir.

Ve en sonunda usta, o ilanı değiştirip “öğretmen”, “dost” ya da “öğretici” aradığını yazmasa ayrılacaklardı. Çünkü bir yerden sonra “Ders bitti artık,” diyor. Hem usta hem ayı bu duruma üzülüyor. “Ne yapacağız şimdi?” diye düşünüyorlar. Birbirlerine o kadar alışmışlar ki… O yüzden kitap böyle bir sonla bitince hoşuma gitti.

Böyle bir hikâyenin nasıl biteceğini merak eden biri olarak bu son bana güzel bir cevap oldu. Bu kitabı yine bir kafede mi okumuştum? Galiba öyleydi. Hatta tamamen o gün başlayıp bitirmiş miydim? O yoğun, yoğun iş günleriydi… Evet, o günler.

Geç de gitse, o kadar çok “çalış, çalış, çalış” nereye kadar? Her işin ayrı bir yoğunluğu var. Bizde de muhasebenin en yoğun dönemleri hep Aralık sonuna kadar zannedilir ama Ocak’ta da bir dünya şey değişiyor.

Sürekli bir şeylerin son tarihi var. Ama geçen gün ilk defa e-imza sistemiyle UYAP üzerinden bir işlem yaptım. Belgeleri dijital ortamda imzalamak, yüklemek… Ne kadar kolaymış! Eskiden olsa bütün o evrakları tek tek hazırlayıp elden teslim etmek gerekecekti. Şimdi iki dakikada bilgisayardan halledebiliyorsunuz. Böyle olmalı işte. Bu bana biraz umut verdi açıkçası.

Artık belgeleri taramakla, fotoğrafını çekmekle uğraşmadan dijital evrakları kullanabilmemiz gerekiyor. Bu çağda işler kolaylaştırılmalı. Keşke SGK da böyle daha dijital bir sisteme dönse. Hâlâ birçok şey için elden dilekçeler gerekiyor. Vergi dairesi biraz daha dijitalleşiyor ama SGK ile kurumlar arası bağlantısızlık ayrı bir konu zaten…

Ama evet, belki ben de bu ayı gibi bir şeyleri çözmüş ve halletmiş gibi hissedeceğim artık. Çünkü insan bir şeyi öğrendikçe öğretmesi de kolaylaşıyor. Her şey için gereksiz yere çok uğraşıyoruz; bence bu uğraşı azaltmak gerekiyor. Bir işin en başta çok zor olması gerekmiyor. Tam tersi, adım adım ilerlemek bazen en güzeli.

Her adımın da çok büyük olması gerekmiyor. Bu kitaptan çıkardığım derslerden biri bu oldu. Ara ara çocuk kitapları okumaya devam edeceğim; bunlar benim için ayrıca özel kitaplar. Kendi çocuklarıma da okumak isteyeceğim kitaplar… O yüzden ayrı bir heyecan duyuyorum. Okurken onları hayal edip bambaşka dünyalara dalmak güzel geliyor. Eskiden böyle düşünmezdim.

Her ne kadar hayatın yanında kendimi bazen bu ayı gibi tecrübesiz hissetsem de, bazı şeyler yolda öğreniliyor. Evlilik de öyle mesela… Ne kadar okursanız okuyun, ne kadar hayal ederseniz edin, yaşarken bambaşka oluyor. Ama çok güzel, çok mutlu olacağınız anlar da oluyor ve onların keyfini çıkarmak, bu anlar için şükretmek gerekiyor. Hep olumsuzluklara odaklanmamak lazım. Çünkü bir şekilde her şey oluyor. Çok kasmaya gerek yok. Zamanı gelince cevaplanıyor zaten sorular. Çok iyi veya kusursuz olmaya gerek yok.

Bir şeyleri hem öğrenmek hem öğretmek için bazen yardım istemek gerekiyor. Tek başınıza yapamayacağınız işler var. Bazı işleri sizden daha iyi yapabilen insanlar var; bazen onlardan destek almak, yol sormak gerekiyor. Kendinize bir usta bulmak gerekiyor.

Keşke hayat yolundaki ilanları gözden kaçırmasak. Bize ders vermek isteyen, öğretmek isteyen ustaları fark edebilsek… Ve onlar da keşke bu usta kadar sabırlı olabilse. Bu ayı ne kadar hata yaparsa yapsın, haddini aşmıyor; hep ustaya uyum sağlamaya çalışıyor. Bazen kötü hissediyor, “Yapamadım, olmadı,” diyor ama sonra “Bir dahakine yaparım,” diye ilerliyor. Bu çok değerli.

Ben de bu podcast konusunda biraz ayı gibiyim aslında. Sıfırdan başladım. İlk kayıtların sesleri, amatörlükleri… Bir tek ben bilirim. Şu anda da çok büyük bir yol kat etmiş sayılmam ama eskisine göre daha iyi olduğumu düşünüyorum. Buraya kadar gelip vakit ayırdığınız için minnettarım. Haftaya yeni bir kitapta görüşmek dileğiyle…