Mucize, Haklı Görülmek, Tartışma Programlarını Tartışmak ve Kafedeki Köpek
Yine bir çocuk kitabıyla karşınızdayım. Bugün Raquel Jaramillo Palacio’nun Mucize isimli kitabından bahsedeceğim. Tüm kitabı bir kediyle beraber okuyup da başlıkta sadece köpekten bahsettiğimi fark edince küçük bir fotoroman denemesi de yaptım.

Mucize’yi Pegasus Yayınları’nın 2019 tarihli sekizinci baskısından okudum. İngilizceden çeviren Berna Sırman olmuş; gerçekten çok çok güzel bir kitaptı. Neredeyse tamamını kütüphanede okudum. Kitabın sonuna kadar bana eşlik eden kütüphanenin kedisi sürekli uyudu. Kitap bitene kadar yanımdaydı ve onu sevmeme izin verdi. Hem onu hem de kitap okumayı ne kadar özlediğimi fark ettim. Çünkü uzun zamandır böyle oturup saatlerce kitap okuyamıyordum.
Kitabı bizim okuma grubumuzda bir arkadaşımız önermişti ama maalesef seçilmemişti ve açıkçası buna biraz üzülmüştüm. Ama sonradan sevindim. Eğer seçilseydi muhtemelen daha sonra okuyacaktım. Belki de seçilmemesi sayesinde daha erken bitirdim; o yüzden şikâyet etmeye gerek yok. Aslında belki de böylesi daha hayırlı olmuştur.
Mucize, bir çocuk kitabı olsa da oldukça hassas konulara değiniyor. Yüzünde bir bozukluk olan bir çocuğun “sıradan bir çocuk olma” isteği, dikkat çekmemek, dışlanmamak, eleştirilmemek arzusu… Kitap, sadece çocukların değil hepimizin zaman zaman acımasız, vurdumduymaz ve nezaketsiz olabildiğini hatırlatıyor. Maalesef günümüzde yaşanan olaylarla da bağlantılı. Çok gündem takip eden biri değilim ama bu meseleler bana kadar bile geliyor. Yazık gerçekten… Gençlerimiz, çocuklarımız; diziler, filmler, şarkılar, türküler… Sadece bunlarla açıklanamayacak kadar derin bir durum bu.
Bu kadar sinir, stres, negatif ortam; insanların birbirine anlayışsız davranması; hoşgörünün ve nezaketin kaybolması; nazik olmanın küçümsenen, hor görülen bir şeymiş gibi sunulması… Üzerine konuşulacak o kadar çok şey var ki. Belki de bu yüzden bu kitap okullarda okutulmalı.
Bir filmi de varmış; ben izlemedim ama muhtemelen o da güzeldir. Kitabı ise çok çok beğendim. Zaman zaman bazı yerlerde duygulandım. Kitabın kahramanı August — yani Ağustos — yüzünde bir deformasyonla doğmuş bir çocuk. Detaylara çok girmeyeyim. Kitap, karakterleri bölüm bölüm farklı bakış açılarından anlatıyor. Özellikle ablasının bölümleri çok etkileyiciydi; onun da kendi zorluklarını görüyoruz. Arkadaşları, sınıfın popüler çocukları, haylaz çocuklar, öğretmenler… Hepsinin bakış açısı ayrı ayrı ele alınmış. Gittiği okul iyi olduğu için öğretmenler çoğunlukla anlayışlı ama elbette anlayışsız veliler ve çocuklarını yarış atı gibi gören ebeveynler de var.
Benim alıntılarım çok fazla değil ama uzun uzun aktarılamayacak kadar güzel yerler vardı. İlham veren bir öğretmen karakterimiz de var. August belli bir yaşına kadar evde, annesi tarafından eğitim almış. Okula gitmek onun için çok zor. “Kurdu kuzuya emanet etmek gibi” diyordu babası.
Annesi de bu durumun ne kadar zorlu olduğunu yaşayarak öğreniyor. Kolay bir tercih değil bu, birdenbire beşinci sınıftan okula başlamak… Yeni bir öğrenci olmak, yeni bir çevreye alışmak… Ben de ilkokulun ilk üç sınıfını farklı okullarda okuyup, sonra üç senede bir okul değiştirerek farklı ilçelerde okumak zorunda kaldığım için bunun ne kadar zor olduğunu çok iyi biliyorum.
Akran zorbalığı yüzünden ben de çok zorluk çektim ama bir şekilde sıyrıldım; derslere yüklenerek belki… Yine de izleri kaldı. Kendimi ifade etmekte zorlanırım, kalabalıklardan çekinirim, yeni insanlarla kolay tanışamam, topluluk karşısında rahat konuşamam. Bu yüzden kitaptaki birçok duygu bana tanıdık geldi.
Neyse, konuyu çok dağıtmayayım. İlham veren öğretmenlerden biri olan Bay Browne’la tanıştırayım sizleri.

“Üzerinde ‘Kendini Bil’ yazıyor,” dedi gülümseyip başını sallayarak. “Buraya gelmenizin sebebi de tam olarak bu.” Jack, “Ben İngilizce öğrenmek olduğunu sanıyordum,” deyince herkes güldü.
“Ah, tabii, o da var!” dedi Bay Browne, bu karşılığını oldukça havalı bulmuştum. Arkasını dönüp tahtaya kocaman harflerle boydan boya yazmaya başladı:
BAY BROWNE’IN EYLÜL ÖĞRETİSİ:
HAKLI OLMAK İLE NAZİK OLMAK ARASINDA SEÇİM YAPMANIZ GEREKTİĞİNDE,
NAZİK OLMAYI SEÇİN.
“Pekâlâ çocuklar,” dedi yeniden bize dönerek, “defterlerinizde yeni bir bölüm açmanızı ve başlığına Bay Browne’in Öğretileri yazmanızı istiyorum.”
Biz dediğini yaparken konuşmaya devam etti: “İlk sayfanın tepesine bugünün tarihini yazın. Bundan böyle her ayın başında tahtaya yeni bir Bay Browne öğretisi yazacağım ve siz de onu defterlerinize geçireceksiniz. Ardından o öğretiyi ve ne anlama geldiğini tartışacağız. Ay sonunda o öğretiyle ve size ifade ettikleriyle ilgili bir kompozisyon yazacaksınız. Böylece yılsonu geldiğinde yanınızda götürebileceğiniz, kendinize ait bir öğreti listeniz olacak.
Tatil ödevi olarak bütün öğrencilerimin kendi özgün öğretilerini bulmalarını ve bunları bir kartpostala yazıp yazın gittikleri yerden bana atmalarını isterim.”(s.57)
Diyor ki ben de hepsini not almışı burada. Hepimizin bahaneleri bol.
“Biz böyle idealist bir öğretmenle karşılaşmadık, nerede o hocalar?” diyeceksiniz. Ben ödevin tüm inceliklerini aldım belki yapmak isterseniz diye. Kartpostal yazmanıza da gerek yok; ama bir yerlerine not alırsanız ya da en azından bu öğretileri uygulamaya çalışırsanız güzel olur. Zaten kitabın sonunda ek olarak da yer alıyor. Hepsi tek tek, detaylı bir şekilde yazılmış; onu da çok beğendim.
Haklı olmak biraz fazla abartılıyor. Sürekli bir kavga gürültü içindeyiz. Sanki haklı olana bir madalya veriliyormuş, bir sıralamada öne geçiyormuş gibi… Bütün tartışmalarda mesele yeni bir şey öğrenmek değil. Bunu daha önce de dile getirmiştim.
Bir yerde bu podcastler için eğitim alırken yoğun bir dönemde, hocamız bir tartışma programı seyredip gelmemizi istemişti. Ben de nedenini sormuş ve tartışma programlarını sevmediğimi şöyle açıklamıştım: Çünkü ben hiçbir tartışma programında taraflardan birinin “Evet ya, haklısınız. Doğru söylüyorsunuz.” deyip karşı tarafı onayladığını, ortak bir noktada buluştuklarını görmedim. Bu çok saçma değil mi? Bu kadar saat konuşup tartışıp hiçbir şekilde karşı taraftan etkilenmemek, söylediklerine hak vermemek… E o zaman niye tartışıyorsunuz ki?
Hocamız da “Eğer öyle bir şey olursa kimse programı seyretmez.” demişti. Ama işte, böyle olmayınca da benim seyredesim gelmiyor. Amaç sadece reyting. Herkes kendi tezini savunmaya odaklanmış; kimse bir şey öğrenme peşinde değil. Sadece haklı olmak, hatta haklı görünmek… Haklı olmak bile değil; haklı olduğunun zannedilmesini istiyor insanlar. Nazik olmayı geçtim, o an için nezaket zaten söz konusu bile değil. Maalesef önceliklerimiz arasında da değil artık.

“Başımızı sallayıp kitaplarımıza eğildik. Ardından Jack, “Hep böyle mi görüneceksin, August? Yani, estetik ameliyat falan olamaz mısın?” diye fısıldadı.
Gülümseyip yüzümü işaret ettim. “Efendim? Bu estetik ameliyat olmuş halim!”
Jack elini alnına vurdu ve deli gibi gülmeye başladı. “Dostum, doktoruna dava açmalısın!” dedi kıkırtılarının arasında.”(s.74)
Jack, sınıfın hem popüler çocuğu hem de yaz tatilindeyken okul müdürünün çağırdığı üç öğrenciden biri. Müdür, bu üç öğrenciyi okula davet ediyor ve onlara bir tür oryantasyon yaptırıyor. Hem okulu tanıtmak hem de August’u okula alıştırmak için… Bu öğrenciler arasında en anlayışlı olan yine Jack, ama elbette onun da hataları ve kırıcı olduğu anlar oluyor, August’u incittiği, üzülmesine sebep olduğu yerler var. Ve geldik… En sevdiğim, Bay Browne’un öğretisine:
“Bay Browne’ın ekim öğretisi şöyleydi:
EYLEMLERİNİZ, ANITLARINIZDIR.
Bize bunun binlerce yıl önce yaşamış bir Mısırlının mezar taşında yazdığını söyledi. Tarih dersinde de Antik Mısır’ı işlemeye başladığımız için Bay Browne bunun uygun bir öğreti olduğunu düşünmüştü.”(s.75)
“Eylemlerimiz anıtlarımızdır.” Daha sonrasında bununla ilgili August’un yazdığı paragrafa da yer veriliyordu yazar — daha doğrusu onun adına yazdığı bir bölüme — oldukça etkileyiciydi.
Ayrıca August’un ablasının erkek arkadaşıyla ilgili bir bölüm de vardı. O bölüm tamamen küçük harflerle yazılmıştı; okurken bana sanki bir WhatsApp konuşması okuyormuşum hissi verdi. Kitabın bir kısmında e-postalar, mesajlar, mektuplar… Tamamen bu iletişim biçimleriyle dolu bir bölüm de bulunuyor. Oraları okumak da çok keyifliydi.
Yazar, hikâyeyi çağımıza çok güzel uyarlamış. Facebook mesajları bile vardı yanlış hatırlamıyorsam. Kitaplarda mektuplar hep ilgimi çektiği için nasıl dikkatle okuyorsam, burada da modern iletişim araçlarının bir edebi eserde nasıl yer bulduğunu görmek hoşuma gitti. Günümüzdeki teknolojik haberleşme biçimlerinin edebiyata nasıl entegre edilebileceğine dair güzel bir örnek olmuş bence.

“şaşkınlığımı gizleyebildiğimi düşünmek istiyorum. umarım gizleyebilmişimdir. gerçi şaşkınlık numarası yapmak zordur; şaşkın değilken öyle görünmek ya da şaşkınken hiç de öyle değilmiş gibi davranmak oldukça zordur.”(s.205)
Ablası üniversiteye başladığında ilk defa o zaman Agust’un ablası olmakalıyor. Artık evden ayrılıyor ve kimsenin onu tanımadığı, “Şu August’un ablası” diye parmakla göstermediği bir yerde bulunmanın özgürlüğünü yaşıyor. Kardeşinden utanmak değil ama, sanki ilk kez tamamen kendi kimliğiyle var olabildiğini hissediyor. Bu çok zor ve karmaşık bir psikoloji… Ben bile şu an August’u nasıl tanımlamam gerektiğini tam olarak bilmiyorum. Onu nasıl ifade edebilirim?
Aslında kitapta, milyonda bir ihtimalle görülen çok nadir bir genetik durumdan bahsedildiği anlatılıyor. Herkesin taşıdığı ama çok düşük bir ihtimalle aktive olan bir gen yüzünden oluşan bir durum… August’un hayatta kalması bile bir mucize olarak tanımlanıyor. Çünkü doğduğunda yaşayamayacağını düşünüyorlar; bu şekilde doğan çocukların çoğu hayatta kalamıyormuş.
Gittiği okul — kitapta “Beecher okulu” olarak geçen okul — aslında iyi, önemli bir okul. Herkesin kolayca kabul edilmediği bir yer. Yıl sonu toplantısı ise kitabın finali gibi. “Acaba nasıl bitecek?” diye merak ederken, bence mutlu sayılabilecek bir sonla bitiyor.
“Burada toplanma sebebimiz,” diye devam etti gözlüğünü çıkarıp onunla seyircilere işaret ederek, “yalnızca geçtiğimiz yıl gösterdiğiniz başarıları tüm aileniz, arkadaşlarınız ve öğretmenlerinizle kutlamak değil, Beecher öğrencileri; bunun yanı sıra sonsuz olasılıklarınızı kutlamak için de toplandık.
“Geçirdiğimiz yılı düşünüp nereden nereye geldiğinize bakmanızı istiyorum. Hepiniz biraz daha uzun, biraz daha güçlü, biraz daha zekisiniz… umarım.”
Bu noktada seyircilerin bir kısmı gülüştü.
“Ama ne kadar büyüdüğünüzü ölçmenin en iyi yolu santimler, parkurda kaç tur koşabildiğiniz, hatta not ortalamanız bile değildir; tabii bunlar da önemlidir şüphesiz. Yine de bunu anlamanın en iyi yolu zamanınızı nasıl değerlendirdiğiniz, günlerinizi nasıl geçirmeyi seçtiğiniz ve bu yıl kimlerin hayatını etkilediğinizdir. Benim için bu, başarının en muhteşem ölçütüdür.
“J. M. Barrie’nin yazdığı bir kitapta geçen harika bir cümle var ve hayır, kitap Peter Pan değil ve perilere inanıyorsanız ellerinizi çırpmanızı da istemeyeceğim…”
Herkes yeniden güldü.
“J. M. Barrie, yazdığı The Little White Bird adlı kitapta der ki…” Aradığı sayfayı buluncaya kadar, kürsüdeki küçük bir kitabın sayfalarını karıştırdı, ardından okuma gözlüğünü taktı: “Hayata yeni bir kural koyalım mı?… Şöyle olsun: Daima gerektiğinden biraz daha nazik olmaya çalış.”” Bay Toto seyircilere baktı. “Gerektiğinden daha nazik,” diye yineledi. “Ne kadar müthiş bir cümle, değil mi? Gerektiğinden daha nazik. Çünkü nazik olmak yeterli değildir. Kişi, ihtiyaç duyulandan daha nazik olmalıdır. Bu cümleyi, kavramı seviyorum çünkü bana insanoğlu olarak içimizde nezaketin yalnızca kabiliyetini değil, tercihini de taşıdığımızı anımsatıyor. Peki, bu ne anlama geliyor? Bu nasıl ölçülür? Metre kullanamazsınız. Az önce dediğim gibi: Mesele bir senede kaç santim uzadığınız değil. Bahsettiğim şey tam olarak ölçülemez, değil mi? Nazik olduğumuzu nasıl bilebiliriz? Hatta nazik olmak ne demektir?”
Okuma gözlüğünü yeniden takıp bir başka küçük kitabın sayfalarını karıştırmaya başladı.
“Sizinle başka bir kitaptan güzel bir bölüm daha paylaşmak istiyorum,” dedi. “Buluncaya kadar sabrınızı rica ediyorum… Ah, işte burada. Christopher Nolan’ın kaleme aldığı In the Eye of the Clock kitabındaki ana karakter sıradışı zorluklarla mücadele eden, sıradışı bir genç adam. Birinin, sınıfındaki bir çocuğun ona yardım ettiği bir kısım var. Görünüşte bu ufak bir jest. Ama ismi Joseph olan bu genç adam için… şey, izin verirseniz…”
Boğazını temizleyip kitaptan okumaya başladı. “Bu gibi anlarda Joseph, Tanrı’nın yüzünü insan suretinde görürdü. Bu yüz ona gösterilen nezakette ışıldar, gayrette parıldar, şefkatte belirir, bakışlarlaysa kucaklardı.””
Duraksayıp okuma gözlüğünü yeniden çıkardı.
“Ona gösterilen nezakette ışıldar,” diye tekrarladı gülümseyerek. “Nezaket bu kadar basit bir şeydir. Gerçekten de çok basit. İhtiyaç duyulduğunda söylenen, teşvik edici birkaç sözcük. Dostane bir davranış. Hafif bir tebessüm.””(s.318,319)
Bu Christopher Nolan bildiğimiz Nolan değil tabii ki, İrlandalı bir yazarmış kendisi. Ben de acaba dedim O da böyle bir kitap mı yazmış ama yok. Yazarımız da çok güzel bir final yapmış, dönem sonu konuşması, ödülleri vs. Ek olarak da Bay Browne’ın öğretilerine yer vermiş. Ben de son olarak onları sizinle paylaşmak istiyorum.
Kim bilir, belki siz de devam ettirirsiniz. Böyle bir ajanda ya da defter tutarsınız. 2026 yılına yeni girmişken, daha Şubat gelmeden, her ay kendinize küçük hedefler koyabilirsiniz. Bu aslında salt Barış Özcan’ın “zinciri kırma” durumu değil; daha çok davranışsal bir özellik, hayata bakış açısı, kendine değer katma meselesi.
Şahsen yapabilir miyim bilmiyorum. Bundan emin değilim. Ama en azından gördükçe hatırlayayım diye bunları not aldım:

BAY BROWNE’IN ÖĞRETİLERİ
EYLÜL
Haklı olmak ile nazik olmak arasında seçim yapmanız gerektiğinde, nazik olmayı seçin. -Dr. Wayne W. Dyer
EKİM
Eylemleriniz, anıtlarınızdır. -Bir Mısır lahti üzerinde bulunan yazı
KASIM
Denginiz olmayan arkadaşlar edinmeyin. -Konfüçyüs
ARALIK
Audentes fortuna iuvat. (Talih cesurdan yanadır.) -Virgil
OCAK
Hiç kimse kendi başına bir bütün, bir ada değildir. -John Donne
ŞUBAT
Tüm cevapları bilmektense, bazı soruları bilmek daha iyidir. -James Thurber
MART
Nazik sözlerin fazla bir maliyeti yoktur ama çok şey başarırlar.
-Blaise Pascal
NİSAN
Güzel olan iyidir, iyi olansa güzelleşecektir. -Sappho
MAYIS
Mümkün olan her şekilde iyilik yapın,
Mümkün olan tüm gücünüzle,
Mümkün olan her yerde,
Mümkün olan her an,
Mümkün olan herkese,
Mümkün olduğu sürece.
-John Wesley’nin kuralları
HAZİRAN
Sadece kendinizi güne bırakın ve güneşe uzanın! -The Polyphonic Spree, Light and Day”(s.331)
Demiş yazar… Ardından kartpostallarda öğrencilerin yazdığı öğretileri de paylaşıyordu ama onları almadım. O kadar da abartmayayım dedim. Güzeldi ama onlar da kitabın ortalarında ve sonlarına doğru yer alıyordu. Çok güzeldi; okurken gözümde canlandı.
Kitaptaki köpek bölümleri beni ayrıca etkiledi. Çünkü yakın zamanda biz de çok güzel bir deneyim yaşamıştık. Uzun zamandır gitmeyi planladığımız bir kafe vardı. Hep kapısının önünden geçiyorduk; ya çok kalabalık oluyordu, oturacak yer bulamıyorduk ya da erken kapatıyorlardı. Aylarca önünden geçip “Bugün de kapalı”, tam toparlanıyorlar, “Girelim mi, girmeyelim mi?” diye diye bir türlü denk getirememiştik.
Sonunda bir gün girdik. Biraz da böyle oyun kafe gibi bir yerdi; hayatımda ilk defa Scrabble oynadım hatta. Meğerse ne kadar zormuş! Neyse… Orada çok tatlı bir köpek vardı. Resmen bizimle oyun oynamak istiyordu, sürekli yanımıza geliyordu. Normalde köpeklerle çok rahat olamam; biraz tedirgin olurum, özellikle ani hareketlerinden. Ama o o kadar tatlıydı ki… Hep yanımıza geldi. Kitabı okurken gözümün önünde hep o köpek vardı; bu yüzden o bölümler beni ayrıca etkiledi.
Bir yandan da kitabı okuduğum süre boyunca kütüphanenin kedisi vardı yanımda. Bu arada Beyazıt’taki kütüphane değil; evime yakın olan, neredeyse bir senedir tadilatta olan kütüphane sonunda açıldı. Orada ilk defa oturup kitap okumuş oldum ve her zaman yanıma gelen o kedinin sanki yavrusu gibiydi. Çok benziyordu ama daha küçüktü. Zaten günde yaklaşık 16 saat uyuyorlarmış; o gün o 16 saatin 12–13 saatini benimle geçirdi. Resmen lütfetti! Zavallıcık, ben sevdikçe uyudu.
Ara ara kütüphanenin diğer sakinleri — görevli mi, öğrenci mi bilmiyorum — gelip onu sevdi ama kedi yine de yanımdan çok uzaklaşmadı. Bu da beni çok mutlu etti.
Yine “iyi ki okumuşum” dediğim bir kitap oldu. Evet, bir çocuk kitabı ama merak etmeyin: Okuma grubumuzla toplantılara yeniden başlayacağımız için yakında birbirinden çok farklı — normalde belki hiç okumayacağım — kitaplarla karşınıza çıkacağım inşallah. Umarım onların da bölümlerini yapabilirim.
Buraya kadar gelip vakit ayırdığınız için çok teşekkür ediyorum. Haftaya ya da en kısa sürede yeni bir kitapla görüşmek dileğiyle.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder