Usta ile Ayı, Kitapların Yaşı, Sabır, Çaba, Yoğun İş Dönemleri ve Yardım İstemek
John Yeoman’ın yazdığı illüstrasyonların Quentin Blake’e ait olduğu Usta ile Ayı kitabını Sumru Ağıryürüyen’in çevirisinden okudum. Benim okuduğum Hep Kitap yayınlarının Eylül 2022 tarihli birinci baskısıydı.

Yine bir çocuk kitabı, anlayacağınız… Ama ben bu kitaplarda yaş aralığı meselesine çok katılmıyorum. Geçenlerde de kitap grubumda önerdiğim bir kitabın internet sitesinde “10–12 yaş arası okuyabilir” şeklinde tanıtıldığını fark ettim.
Nasıl yani “10–12 yaş arası” diye bir sınırlama… Halbuki kitabın yaşı mı olur? Her kitap, her zaman, her yaşta okunabilir diye düşünüyorum. Hemen Usta ile Ayı’yı anlatayım; zaten çok fazla vaktim yok. Bugün sizin de çok zamanınızı almak istemiyorum, o yüzden alıntılara kısaca değineceğim.
Kitap, özellikle sonuna doğru beni yeniden etkiledi; biraz uzun bir metin olsa da çok güzel bir kitaptı. Üzerinden çok zaman geçmişti ama şimdi hatırlayınca yine aynı his geldi.
Ormanda tek başına yaşayan bir usta var. Bu adam hep birilerine özel ders vermek istiyor ama yıllarca kimse başvurmamış. Böylece tek başına kalmış.
Bir de ayı var tabii… Bu ayı oldukça sakar, hiçbir tecrübesi yok; hayat bilgisi yok. Çevresindekiler sürekli onunla dalga geçiyor. O da ne yapacağını bilemezken ustanın ilanına rastlıyor ve bundan sonra ikisinin de hayatı değişiyor.
“Ancak onca yıldır ders için başvuran olmamıştı. Çünkü oradan kimsecikler geçmezdi. İlanlardaki yazılar da adeta ilk hallerinin hayaletine dönmüşlerdi.
‘Unutmayayım da gelecek sene menteşeleri yağlama ya gelirken boya kutusunu getireyim,’dedi Usta yüksek sesle.
İşte tam o sırada, sıkıntıdan oflaya poflaya yürüyen Ayı oradan geçiyordu. Usta’nın sesini duyunca adamın kendisine bir şey dediğini sanmıştı. ‘Efendim?’ diye seslendi.
Usta arkasını dönünce Ayı’yla karşılaştı. Yıllardır ormanın bu bölümünde görmediği yabancı bir yüzdü bu. Birden zihninde şimşek gibi bir düşünce çaktı: Ayı’nın özel ders alması ne harika olurdu. Böylece Usta’ya hem üzerinde düşüneceği yepyeni bir konu çıkacak hem de gelecek sene ilanları boyaması gerekmeyecekti.
‘Aslında kendi kendime konuşuyordum,’ dedi Usta. ‘İlanların ne kadar solduğunu düşünüyordum. Okunması çok güç değil mi sence de?’
‘Okunması imkânsız bence,’ dedi okuma-yazma bilmeyen Ayı.”(s.16,17)
Evet, beni en çok güldüren bölümlerden biriydi. Ayımız tabii ki okuma yazma bilmiyor. Okuma yazma bilmeyen biri için bütün yazıları okumak zaten imkânsız, değil mi? Benim yazım da çok okunaksız olduğu için, hiç okuyamayanları görünce özellikle böyle hissediyorum. Sanki tamamen imkânsızmış gibi… Ama aslında okumayı bilmiyorlar. Bu açıdan bakmak daha önce aklıma gelmemişti; artık öyle de düşüneceğim.
Ayı, ilanı gördükten sonra ustaya gidip okumasını istiyor; anlayabilmek için… Ve usta okudukça ayı tabii ki hemen hevesleniyor: “Tamam, ben sana öğrenci olayım.” diyor ama elbette o kadar kolay değil.
Ayı gerçekten hiçbir şey bilmiyor. Birlikte yaptıkları işlerden biri yemek yapmak ve usta da yemek yapmayı ona öğretmeye çalışıyor. Hatta sırf ayı sevdiği için omlete bal atıyor!
“‘Mmmm,’ dedi Usta keyifle lokmasını yutarken. Elbette omleti balsız tercih ederdi ama Ayı’yı kırmak istememişti.
‘Evet, çok leziz,’ dedi Ayı. O da yumurtasız bir ballı omletin daha iyi olacağını düşünmekteydi. Sonra bulaşıkları yıkamaya giriştiler.”(s.52)
Bulaşıkları yıkama sahnesi de çok güzeldi. Ayı, bulaşıkları yıkadıktan sonra ne yapacağını şaşırıyor ve orada asılı duran ipleri görüyor. Bunlar çamaşır asmak için kullanılan ipler… Ayı, bulaşıkları artık nasıl hayal ettiyse o iplere asmaya çalışıyor. O sahne de beni çok güldürmüştü doğrusu.
“Bir gün Usta, eğitiminde yeni bir aşamaya geçme zamanının geldiğini söyledi Ayı’ya.
‘Eğitimli herkesin bir hobisi, bir merakı olur,’ dedi. ‘Bu, zihnimizi temizler; beynimizi çalıştırır.’
Bu sözler Ayı’nın çok ilgisini çekti çünkü beyninin biraz egzersize ihtiyacı olduğunu zaman zaman hissediyordu. ‘Ne tür bir hobi kazandıracaksın bana?’ diye sordu hevesle.
‘Bu konuya epeyce kafa yordum,’ dedi Usta. ‘Sonunda, sen pek… alışık olmadığından, basit bir başlangıç daha doğru bir tercih olur, diye düşündüm.’ Az daha ‘pek akıllı olmadığından’ diyecekti ama zamanında toparlamıştı.”(s.85)
Ustamızın kendini tutmak konusunda gerçekten usta olması, kitabı okurken ister istemez onunla empati kurmanıza neden oluyor. O kadar sabırlı ki… Belki de en büyük ustalığı sabır diyebilirim.
Ayının tüm bu şapşallıklarına, anlamamalarına katlanıyor. Gerçekten tam bir usta. Çünkü ayı hiçbir şey bilmiyor; bazen “Bu kadar da olmaz!” diyorsunuz.
“Usta, ‘Mesela birinin burnu kanarsa ne yapacağını biliyor musun?’ diye sordu. Ayı başını iki yana salladı. ‘Peki ya biri kolunu burkarsa?’ Ayı yine başını salladı.
‘Ya biri nehre düşerse?’
Ayı birden canlanmıştı. ‘İpe asıp kuruturum, olmaz mı?’ diye sordu.
‘Öğreneceğin çok şey var,’ dedi Usta.”(s.95)
Evet, bu ilk ve asıl kurutma sahnesinde tabakları ipe asmıştı. Onu özellikle not almıştım; hatırlamak için… Şimdi yeniden aklıma geldi.
Kitabı okurken “Bu hikâyenin seyri nasıl olacak?” diye çok merak ettim çünkü sonlara kadar ayı hiçbir dersten geçemiyor; neredeyse hiçbir şeyi anlayamıyor, öğrenemiyor. Ama sürekli çabalıyor. Bu çabası da ustaya yetiyor. Usta, “Tamam, bunu yapamıyorsun ama belki şunu yaparız,” diye düşünüp kendi kendine başka bir derse geçiyor.
Ama en sonunda ustanın vücudu iflas ediyor; artık yoruluyor ve hastalanıyor. O sırada oradan geçen oduncular durumu görüyorlar. Bu noktada onlar da ayıya yol göstermeye çalışıyor.
“Oduncuların başı, ‘Sana ilaç alman için bir şeyler verelim,’ dedi. Hepsi birden ceplerine davrandılar. Ayı’nın ayaklarının dibinde bozuk paralardan bir tepecik oluşmuştu. Usta bir şeyler demek istediyse de yapamadı. Çünkü bandajlar ağzını da kapatmıştı.
Ayı onu çözene kadar oduncular gözden kayboldu. ‘Yerin dibine girdim,’ diye mırıldandı Usta bir yandan paraları toplarken. ‘Bari bunları kumbaraya atayım, kötü günler için.’ Ayı, kötü günlerin kaç para tuttuğunu merak etti.”
Burada usta, oduncuların verdiği paraları ayı için biriktiriyor; çünkü ayının paradan da pek haberi yok. “Kötü günlerin kaç para tuttuğunu” merak eden ayı gibi ben de merak etmiştim bunu.
Ve son alıntım… Tam hatırlamıyorum ne olduğunu; okuyayım mı? Bakalım kitabın sonunda ne söylemiş.
“‘Lütfen,’ dedi Ayı. Usta’nın yeni planlarını merak ediyordu.
Usta, boğazını temizledikten sonra ellerini arkasında kavuşturdu. ‘Diyor ki, Usta, kendisiyle yaşayacak ve basit ev işlerine yardımcı olacak bir asistan öğretmen arıyor. Üstün Başarı Diplomalı Ayı bu iş için uygundur. Lütfen şahsen başvurun.’
Ayı’ya dönüp açıklamaya koyuldu. ‘Yani…’
Ama Ayı onu dinleyecek durumda değildi. Bir o ayağı, bir bu ayağı üzerinde zıplayıp duruyor; kıkır kıkır gülüyordu. ‘Ne anlama geldiğini biliyorum,’ diye bağırdı şevkle. Sonra uzanıp zile bir pençe attı ve adını yazdırmak için doğruca mağaraya fırladı.
Usta, ellerini kulaklarından çekip gözlerini açtı. Kırışıklarla dolu yüzüne geniş bir gülümseme yayılmıştı.
‘Hâlâ doğru olanı yaptığımı düşünüyorum,’ dedi kendi kendine.”(s.141)
Dayanamamışım ve kitabın sonunu da dağıtmışım ya… Kusura bakmayın. Ama “Ne olacak acaba?” diye bu kitabın sonunu gerçekten merak etmiştim.
Böyle bir son hiç beklemiyordum. Ayımızın bu kadar yeteneksiz olmasına rağmen ustanın onu her seferinde geçirip yeni bir derse başlaması… Muhteşem olmasına gerek yok, çok iyi olmasına da gerek yok. Bazen yaptığımız işlerde hızlıca geçmek, en iyisi olmasa da yeterli olabilir.
Ve en sonunda usta, o ilanı değiştirip “öğretmen”, “dost” ya da “öğretici” aradığını yazmasa ayrılacaklardı. Çünkü bir yerden sonra “Ders bitti artık,” diyor. Hem usta hem ayı bu duruma üzülüyor. “Ne yapacağız şimdi?” diye düşünüyorlar. Birbirlerine o kadar alışmışlar ki… O yüzden kitap böyle bir sonla bitince hoşuma gitti.
Böyle bir hikâyenin nasıl biteceğini merak eden biri olarak bu son bana güzel bir cevap oldu. Bu kitabı yine bir kafede mi okumuştum? Galiba öyleydi. Hatta tamamen o gün başlayıp bitirmiş miydim? O yoğun, yoğun iş günleriydi… Evet, o günler.
Geç de gitse, o kadar çok “çalış, çalış, çalış” nereye kadar? Her işin ayrı bir yoğunluğu var. Bizde de muhasebenin en yoğun dönemleri hep Aralık sonuna kadar zannedilir ama Ocak’ta da bir dünya şey değişiyor.
Sürekli bir şeylerin son tarihi var. Ama geçen gün ilk defa e-imza sistemiyle UYAP üzerinden bir işlem yaptım. Belgeleri dijital ortamda imzalamak, yüklemek… Ne kadar kolaymış! Eskiden olsa bütün o evrakları tek tek hazırlayıp elden teslim etmek gerekecekti. Şimdi iki dakikada bilgisayardan halledebiliyorsunuz. Böyle olmalı işte. Bu bana biraz umut verdi açıkçası.
Artık belgeleri taramakla, fotoğrafını çekmekle uğraşmadan dijital evrakları kullanabilmemiz gerekiyor. Bu çağda işler kolaylaştırılmalı. Keşke SGK da böyle daha dijital bir sisteme dönse. Hâlâ birçok şey için elden dilekçeler gerekiyor. Vergi dairesi biraz daha dijitalleşiyor ama SGK ile kurumlar arası bağlantısızlık ayrı bir konu zaten…
Ama evet, belki ben de bu ayı gibi bir şeyleri çözmüş ve halletmiş gibi hissedeceğim artık. Çünkü insan bir şeyi öğrendikçe öğretmesi de kolaylaşıyor. Her şey için gereksiz yere çok uğraşıyoruz; bence bu uğraşı azaltmak gerekiyor. Bir işin en başta çok zor olması gerekmiyor. Tam tersi, adım adım ilerlemek bazen en güzeli.
Her adımın da çok büyük olması gerekmiyor. Bu kitaptan çıkardığım derslerden biri bu oldu. Ara ara çocuk kitapları okumaya devam edeceğim; bunlar benim için ayrıca özel kitaplar. Kendi çocuklarıma da okumak isteyeceğim kitaplar… O yüzden ayrı bir heyecan duyuyorum. Okurken onları hayal edip bambaşka dünyalara dalmak güzel geliyor. Eskiden böyle düşünmezdim.
Her ne kadar hayatın yanında kendimi bazen bu ayı gibi tecrübesiz hissetsem de, bazı şeyler yolda öğreniliyor. Evlilik de öyle mesela… Ne kadar okursanız okuyun, ne kadar hayal ederseniz edin, yaşarken bambaşka oluyor. Ama çok güzel, çok mutlu olacağınız anlar da oluyor ve onların keyfini çıkarmak, bu anlar için şükretmek gerekiyor. Hep olumsuzluklara odaklanmamak lazım. Çünkü bir şekilde her şey oluyor. Çok kasmaya gerek yok. Zamanı gelince cevaplanıyor zaten sorular. Çok iyi veya kusursuz olmaya gerek yok.
Bir şeyleri hem öğrenmek hem öğretmek için bazen yardım istemek gerekiyor. Tek başınıza yapamayacağınız işler var. Bazı işleri sizden daha iyi yapabilen insanlar var; bazen onlardan destek almak, yol sormak gerekiyor. Kendinize bir usta bulmak gerekiyor.
Keşke hayat yolundaki ilanları gözden kaçırmasak. Bize ders vermek isteyen, öğretmek isteyen ustaları fark edebilsek… Ve onlar da keşke bu usta kadar sabırlı olabilse. Bu ayı ne kadar hata yaparsa yapsın, haddini aşmıyor; hep ustaya uyum sağlamaya çalışıyor. Bazen kötü hissediyor, “Yapamadım, olmadı,” diyor ama sonra “Bir dahakine yaparım,” diye ilerliyor. Bu çok değerli.
Ben de bu podcast konusunda biraz ayı gibiyim aslında. Sıfırdan başladım. İlk kayıtların sesleri, amatörlükleri… Bir tek ben bilirim. Şu anda da çok büyük bir yol kat etmiş sayılmam ama eskisine göre daha iyi olduğumu düşünüyorum. Buraya kadar gelip vakit ayırdığınız için minnettarım. Haftaya yeni bir kitapta görüşmek dileğiyle…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder