8 Ocak 2026 Perşembe

Kofi veya Bağışlama Sanatı

 

Kofi veya Bağışlama Sanatı, Geceden Yola Çıkmak ve Kendini Affetmek

Oliver Bantle’ın yazdığı “Kofi veya Bağışlama Sanatı” kitabından bahsedeceğim bugün. Can Sanat Yayınları’ndan çıkmış bu kitabı ben 2019 tarihli üçüncü baskısından okudum ve çevirende Saliha Nazlı Kaya’ydı. Çok güzel bir kitaptı.

Press enter or click to view image in full size

Sadece 112 sayfa bir çocuk kitabı gibi aslında aynı zamanda ama bilmiyorum. Bence çok net, çok öz… O kadar güzel anlatmış ki yazar çok çok beğendim ben bu kitabı. Gerçekten ihtiyacım varmış gibi de hissettim. Çünkü ben çok hızlı parlayan, hemen öfkelenen bir insanım. Bu yüzden içinde uygulayabileceğim benzetmelerin ve bir anlamda egzersizlerin olması bu kitabı benim için çok faydalı kıldı. Neredeyse her yerinden birer alıntı yapmak zorunda kaldım. Bu açıdan da kitabın sunduğu rahatlatıcı yönleri okudukça daha iyi anladım.

Doğru düzgün bir özet de yapmış olacağımız için kitabı neredeyse baştan sona anlatmış olacağım. Bu yüzden başka pek bir şey anlatmama gerek yok diye düşünüyorum. Şu an fazla hazırlık yapmadan, sabah kalktığım gibi geldim buraya; hemen başlayalım.

Kofi bir gergedan — önce onu söyleyeyim. Şimdi ilerledikçe belki birkaç bilgi kırıntısı daha vermem gerekebilir. Antros ise onun çocukluktan beri arkadaşlık ettiği biri. Bir gün, yola çıkacakları zaman kim önde gidecek konusunda anlaşmazlığa düşüyorlar ve o günden sonra araları bozuluyor. İkisi de farklı bölgelere gidiyor, kendilerine — daha doğrusu birbirlerinden bağımsız — yeni bölgeler belirliyorlar. Artık yetişkinliğe geçme döneminde oldukları için, birlikte oynadıkları çocukluk zamanları da geride kalmış oluyor. Neyse, dediğim gibi ilk alıntıyla hemen başlıyorum.

“Ne kazanan vardı ne de kaybeden. Yüzleri yara bere içindeydi. Kofi karnından ağır yaralanmıştı, kanaması vardı; rakibi omzundan. Hayvanlar yorgun argin yere serilmiş, kin dolu gözlerini birbirlerine dikmişlerdi. O günden beri karşılıklı tek sözcük etmediler.
İkisi de Yüksek Dağ’ın eteklerine yerleşti. Kofi yeni yurdunda kendini pek iyi hissetmiyordu. Bir şeylerin eksikliğini duymaktaydı. Ama ne olduğunu bilemiyordu.
Umarım, ömrüm boyunca burada kalmam, diye düşünürdü sık sık.
Elbette kendine yeni bir bölge araması söz konusu bile değildi. Böylesi bir zaferi Antros’a hibe edemezdi.
O palavracı, çekip gitmemi bekliyor zaten.”(s.17)

Diye düşünüyor. Böyle aralarda Kofi’nin düşüncelerini de okuyabiliyoruz.
İtalik harflerle yazılmış bölümler var; onları belki biraz farklı bir tonda okumak gerekir. Kofi’nin bu ormandaki haberleri aldığı bir öküzbalıkçılı da var. Bu kuş Kofi’nin sırtına konup parazitlerini yiyor; karşılığında da ona haberler veriyor. Ama tabii biraz palavracı: Duyduklarını bire bin katarak, abartarak anlatıyor. Zaten bu iki gergedan da birbirini alt etmeye çalıştığı için onun anlattıkları ona “anlatacak malzeme” olarak kullanmak için hevesli oluyorlar. Kofi ise her duyduğuna inanıyor; kolay kandırılıyor. Ancak bu öküzbalıkçılının başına bir olay geliyor. Orayı almış mıydım, emin değilim. Aldım diye hatırlıyorum ama bakalım, okuyunca görürüz.

“Kofi kandırıldığının farkında değildi. Onu parazitlerinden kurtaran öküzbalıkçılının niyeti, ertesi gün bir olay sahnelemekti: İki gergedan, tam yolun daraldığı noktada tekrar karşılaşacak, o kavga yeniden yaşanacak, harika bir kıyım olacaktı! Kendi ise bir kez daha çok özel haberler yapmış olmakla övünebilecekti. Kavganın ardından kazananla söyleşi düşünüyordu ‘Zirvede ilk olarak ne yapacaksınız?’ ve kaybedenle ‘Kendinizi nasıl hissediyorsunuz?’ Sonra maymunların, çitaların ve fillerin çatışmayı nasıl değerlendirdiklerini anlatacaktı. Ertesi gün için ise yenilenin yaralarının ne kadar yavaş ve ıstıraplı iyileştiği hakkında yürek paralayıcı bir röportaj planlıyordu.”(s.19)

Evet, bir gazeteci gibi baktığında böyle bir olayın yaşanması onlar için bir iş kapısı aslında. Sadece basit bir kavga değil; gördüğünüz gibi yenilen tarafı var, yenen tarafı var. Dedikleri gibi, kazananla yapacakları söyleşide kimin kazandığı önemli değil. “Bunlar savaşsın, biz de haber yapalım” mantığı var. Kazanana da kaybedene de aynı soruları soracaklar; diğer hayvanların görüşlerini de ekleyip bir nevi yalan habere inandırıyorlar Kofi’yi.

Kofi ise durmadan dağın zirvesine çıkmayı düşünüyor. Antrosun da çocukluk hayaliymiş bu. Ama tabii bizim Kofi’nin de çocukluk hayali var; dedesi hatırlatıyor. Kofi, Antros’u kaçırmamak için geceden yola çıkmayı planlıyor. Çünkü sabah çıkarsa hem acele etmek zorunda kalacak hem de “Ya o geceden çıktıysa, yolda yakalayamazsam?” diye düşünüyor. Zaten sabaha kadar da uyuyamayacak; aklından sürekli bu geçecek.

Ben de bunu çok iyi anladım. Bazı işleri gece yapmayı ben de tercih ederim; sabaha bırakmak istemem. Çünkü ne kadar uyuyacağını bilemiyorsun. Gece yapınca, alarm kursan bile kaçırabilirsin. Bu yüzden Kofi’ye o konuda çok benzettim kendimi, ben de benzer bir şeyi yaşamıştım, bazı şeyleri geceden halletmek zorunda kalmıştım.

Yolda giderken dedesinin rüyasına girmesi de ilginç. Aslında dedesini pek tanımıyor; daha önce hiç görmemiş bile. O yüzden ne kadar “gerçek” bir karakter olduğu da tartışılır. Ama yol göstermek için gelen bir tür bilge karakter gibi. Orada Kofi’ye hayallerini soruyor.

Evet, Kofi dağın zirvesine çıkmak istiyordu ama dedesi ona asıl soruyu soruyor: “Sen ne yapmak istiyorsun?”

Kofi’nin çocukluğunda bir deniz tutkusu varmış ama unutup gitmiş. İşte alıntı da tam burada, “Geçmişte kalmadı,” diyerek devam ediyor.

“‘Çoktan geçmişte kaldı zaten,’ dedi Kofi. ‘Ne geçmişte kaldı?’
‘Deniz konusu! Bir çocukluk arzusuydu, çoktan gömüldü.’
‘Gömüldüğü yerden çıkar tekrar.’
Kofi anlaşılmadığını düşünüyordu.
‘Artık çok geç. Hayatım, eskiden hayal ettiğimden çok farklı gelişti.’
‘Çoğunlukla böyle olur,’ diye yanıtladı Meru kısaca. ‘Çoğu zaman sorun hayallerdedir.’”(s.29)

Meru burada da ilk başta zorlamıyor. Ona sadece bir seçenek sunuyor.
Diyor ki: “Yarın sabah karar ver. İstersen beraber denize gidebiliriz.” Ve şöyle devam ediyor Kofi bu soruya başka bir soruyla cevap vererek:

“‘Niye geleyim ki zaten?’
Meru durdu. Ciddiyetle bakıyordu. ‘Demek hayatından hoşnutsun?’
Kofi yutkundu. Soru, yarasını deşmişti: Uzun süredir hiç hoşnut değildi, yaşamın günlük rutininden bıkmış usanmıştı.
‘Hayır,’ diye yanıtladı usulca.
‘Biliyordum.’
‘Ama buradan öylece çekip gidemem.’ ‘Niye?’
Kofi’nin hazırda yanıtı yoktu. Beyni tıkır tıkır işliyordu. Eskiden, boğucu yaşamlarını öylece sürdürüp duranlardan biri olmayı asla istemezdi: Durağan, güvenli, hayal kırıklığına uğramış ve sıkılmış.
Gerçekten de böyle mi oldum?
Zaman zaman onu avutan gizliden gizliye bir umudu vardı en azından: Bir gün her şey daha iyi olacaktı. Ne zaman, onu bilmiyordu işte.
Şimdi sırra kadem basarsam Antros zafer kazanmış olur.
Gergedanlar gezmek için yaratılmamış işte,’ diye homurdandı Kofi.
‘Kim diyor bunu?’ ‘Herkes.’
‘Çok etkileyici,’ diye dalga geçti Meru. ‘Hayatının en büyük arzusundan söz ediyoruz ve sen herkesin ne dediğine göre hareket etmeye kalkıyorsun.’”(s.32)

Evet burası, son cümle özellikle: Hayatımızın en büyük arzusunu bulduktan sonra bile insanların ne diyeceğini, elâlemin ne düşüneceğini düşünüyoruz. Bu gerçekten çok çarpıcı ve çok büyük bir hata bence.

Gerçi bir yandan da şanslıyız; en azından o en büyük arzuyu biliyoruz. Kofi bunun farkında. Bunu bilmeyenler veya uygulamayanlar için ise Mero’nun önemli bir sorusu var. Mero burada şöyle diyor: “Bu soruyu içtenlikle cevaplarsan, gerçekten ne istediğini öğrenirsin.”

“‘Neymiş peki bu olağanüstü soru?’
‘Düşün, bir sonraki dolunayda öleceksin. Öncesinde mutlaka yapmak istediğin şey nedir?’ Kofi şaşırmıştı. Böyle bir şey beklemiyordu. ‘Ne yapmam gerek?’
‘Bir an için yakında öleceğini düşün.’”(s.37)

Diye tekrar söylüyor; içinizde kalan o son arzu… Sonra, mutlaka yapmak istediğiniz ama hep ertelediğiniz; “Bir gün her şey yoluna girdiğinde yapacağım” diye kendinizi kandırdığınız şey. Dünyayı gezmek olabilir, denizlere açılmak olabilir, yazmak olabilir… Ne bileyim, o kadar çok şey olabilir ki. Kimi için resim yapmak mesela.

Yaparken kendinizi akışta hissettiğiniz, kendinizi tamamen kaybettiğiniz hâl vardır ya… Bunu anlatan çok güzel bir film vardı. Neydi… Soul olmalı. Onunla ilgili daha önce konuşmuş olmamız lazım.

Ve yola çıktıklarında Mero diyor ki: “Bugün hayatımın en önemli günü.” Ama o gün öyle çok da büyük bir şey olmuyor aslında. Kofi ise hep heyecanla “Ne olacak acaba?” diye bekliyor. Ve ertesi gün aralarında nasıl bir diyalog geçiyor, ona bakalım.

“Ertesi sabah Meru yine güneşe teslim etmişti kendini.
En iyisi hiçbir şey söylememek, diye düşündü Kofi.
Sanki hiçbir şey olmamış gibi lezzetli otları yiyordu.
‘İyi hazırlanmış olmak, daima hayırlı bir iştir,’ dedi Meru.
Kendisi aranıyor.
‘Her şeyi doğru anladığımdan emin olmak için sadece. Büyükbabanın bir günlük bir hesap hatası yaptığını fark ettin yani.’
‘Dün, en önemli gün dündü. Bugün, bugün,’ diye yanıtladı Meru.
‘Yarın ise yine öyle olacak,’ çıkıverdi Kofi’nin ağzından.
‘Yarın, en önemli gün yarın, aynen. Çabuk öğreniyorsun.’
Kofi çiğnemeyi bıraktı.
‘O zaman her gün, yaşamındaki en önemli gün oluyor, öyle mi?’ diye sordu alay ederek.
‘Böyle de bakılabilir. Ama bugün beni yalnızca bugün ilgilendiriyor.
‘Ve yarın üzerine hiç düşünmüyorsun bile.’”(s.45)

Ne kadar mümkün, ne kadar yapılabilir bilmiyorum ama evet… En önemli gün, şu an. Bunun ötesi yok. Geçmiş geçti, geleceği de bilemiyoruz.
Ne yapacaksak, şimdi yapacağız. Doğada “pazartesi” diye bir şey yok.
Steve Jobs’ın “Her günü son gününmüş gibi yaşa” sözü gibi bir şey bu. Ve bu sözleri okurken insan biraz durup düşünüyor; bu ifadeler bu soğuk havalarda kötü gelir mi bilmiyorum ama belki de iyi gelir.

“Hava aşırı sıcaktı. Uzun süre yürüdükten sonra, adamakıllı bir öğle uykusu çektiler. ‘Budala kurbağalar ne âlemde, peki?’ diye mızıldandı Kofi, tekrar uyandıklarında.
‘Onlar senin öğretmenin.’
‘Onlar bana ne öğretebilir ki?’
Onlar sana, bu dünyada neleri değiştiremeyeceğini anımsatıyor: Yani çoğu şeyi.’
HI?’
‘Onlara sessiz olmalarını emret bakalım. Rüzgâra nasıl esmesi gerektiğini öğütlediğinde olabileceğin kadar başarılı olabilirsin ancak.’”(s.56)

Söz geçiremediğimiz, bizden bağımsız bir şekilde ilerleyip bizi rahatsız eden şeyler… Bunlar bize dünyada değiştiremeyeceğimiz şeyleri anımsatmalı. Belki de böyle düşünürsek hiçbir şey bizi kızdıramaz.
Gerçi mesele tam da o: değiştiremeyeceğin şeyler konusu.

Burada mesela “sessiz ol” da mı diyemeyeceğiz. Kurbağalar, doğaları gereği ses çıkarır; bunu kabullenmek gerekir. Onları suçlayamayız. Bu yüzden onların sesi seni rahatsız etmemeli.

Bu arada kitabın ortalarında fark ediyoruz ki Mero yolu bilmiyor. Daha doğrusu o yönlendirmiyor; tamamen Kofi’ye bırakıyor. Bu rehberlik işini Kofi nereden giderse oradan devam ederek yapıyor. Bunu anlayana kadar çok güzel yol alıyorlar ama bunu öğrendiğinde Kofi hemen afallıyor.

“Peki ne yapacağız? Ben de yolu bilmiyorum ki… Nereye gideceğim?” diye telaşlanıyor. Ve şöyle bir soru soruyor:

“‘Yolumuzu şaşırmamızı istemiyorum. Bakarsın bir de geri yürümüşüz.’
Bir parça geriye hareket edildiğinde, bazen sadece ilerlenir.’”(s.64)

Diyor… Bu cümle de benim hoşuma gitmişti. Kitap başlı başına özlü sözlerle dolu, güzel cevaplar veren bir kitap gibi aslında. Hani uzun atlamacılar önce geriye doğru gelir, sonra sıçrayışlarını yaparlar ya… Bazen ilerlemek için biraz geriye gitmek gerekiyor. Hatta bazen geriye gitmek bile ilerleme sayılabilir — özellikle yanlış yönde ilerliyorsan.

Mero da yavaş yavaş içini dökmeye başlıyor. Kızgınlıklarından bahsediyor.
“Ben de eskiden çok öfkelenirdim, sinirlenirdim,” diyor. Ama çözümü bulduğundan beri rahatlamış. Ben de o çözümü hemen aldım tabii. Çünkü insana gerçekten lazım.

“‘Ancak oraya ulaşmadan kısa süre önce geçti kızgınlığım.’
‘Nasıl?’
‘Önemli bir keşifte bulunmuştum: Her anı bir seraba benzer.’
‘Çölde olduğu gibi mi?’ diye sordu Kofi şaşkınlıkla.
‘Evet, çölde olduğu gibi. Her sanrı, çok uzakta olan bir şeyi, sanki çok yakındaymış gibi gösterir sana. Bellek ise geçmiş dönemden görüntüleri. Düşüncelerimde, elbette ki artık yetişkin olduğumu ve annemin artık beni incitemeyeceğini biliyordum. Ama görüntüler, düşüncelerden daha güçlüdür…’
‘Bunu anlamıyorum.’
‘Görüntüler doğrudan yüreğe etki eder. Yürek bir şeyi gördüğünde onun o an gerçekleştiğine emindir.’ ‘Görüntüler çok eski olsada mı?’
‘Yürek zaman tanımaz. O daima şimdide yaşar. Bu onun en önemli anıdır. Daha doğrusu, bildiği tek şeydir. Öncesi ve sonrası olduğunun bilincinde değildir.’”(s.66–67)

Bunu ben de ilk duyduğumda çok şaşırmıştım. Gerçekten hayret etmiştim; adeta bir süper güç gibi bir şey. Beyin, hayallerle gerçekleri ayırt edemediği için hayal edilen şeyi de o an yaşanıyormuş gibi algılayıp tepki veriyor. Ama işte… Hayal gücümüzü nasıl kendi aleyhimize kullanıyorsak, kaygıyı da aynı şekilde kendi aleyhimize kullanıyoruz. Sık sık öfkelenip nefret ettiğimiz şeyleri veya kıskandığımız anları tekrar tekrar yaşıyoruz.

Hâlbuki bunun tam tersini de yapabiliriz. Burada nefret konusuna da giriyor. Kısacık bir alıntım var.

“‘Çoğunlukla öfke. Daha doğrusu: Nefret.’ “Arada bir fark var mı ki?”
‘Elbette: Nefret eski öfkedir.’”(s.73)

Uzun vadede nefretin, eski öfkenin birikmiş hâli olduğunu; öfkelendiğimiz şeyleri tekrar tekrar zihnimizde canlandırdıkça nefrete dönüştürdüğümüzü söylüyor. Ben de en azından şunu yapıyorum: Sık sık etkileniyorum ama bunları nefrete dönüştürmemeye çalışıyorum. Öfke var, evet, ama nefret başka bir şey. Bu sorunu da tartışıyorlar. Oralardan bir bölümü almışım; hemen anlatayım.

“‘Şu an ne hissediyorsun?’
‘Kızıyorum.’
‘Çok doğru: Kendi kendine kızan sensin. Antros, senin bu eski öfkenden dolayı acı çekiyor mu acaba?’ ‘Nasıl acı çeksin? Burada değil ki!’
‘İşte. Senin nefretin, sadece sana acı veriyor. Antros bundan hiç etkilenmiyor. Öfke senin yüreğini yaralıyor, onunkini değil.’
‘Bunu anlamıyorum.’
‘Nefreti hissediyor musun?’
‘Evet!’
‘Daha fazlasını anlaman gerekmiyor. Antros senin hayalinde var. Boynuzların, kulakların ve toynakların gibi sana ait. Hayalinde birine karşı mücadele edersen kendine karşı mücadele etmiş olursun. İcinden Antros’a hakaret ettiğinde, kendi kendine hakaret ediyorsun.’”(s.90)

Evet, o içimizden kızdığımız şeyler aslında. Bunun çözümü için bir taktik de veriyor:

“‘Antros’un kızgın olduğunu düşün.’
Bu konuda Kofi’nin zorlanmayacağı kesindi.
‘Görüntüyü soluyarak yüreğine çek.’
Kofi soluk aldı.
‘Şimdi, düşmanının düşünü gerçekleştirdiğini ele eren bir görüntüsünü dışarı ver soluğunla.’
Kofi, Antros’u Yüksek Dağ’dan inerken gördü ve soluğunu verdi. Birkaç soluk alışverişin ardından göğsü ısınmıştı.
‘Bu egzersizi istediğin zaman yapabilirsin,’ dedi Meru.
‘Yani bir daha asla öfkeli olmamayı öğrenebilirim anlamına mı geliyor bu?’
‘Hayır, o saçma olurdu. Öfke çok değerlidir! Onun yardımıyla kendini koruyabilirsin. Bazen de kişinin kendi yolunu tıkayan engelleri ortadan kaldırmak için gereklidir.’”(s.101)

Diyor burada… Ve ben öfkeyi biraz bu yönde kullanıyorum. Anlık olarak yolum tıkandığında — çünkü bazen insanlar sizdeki o gerginliği, o siniri görmeden yolunuzdan çekilmiyor, yol açmıyor — ya da yorulduğunuzda, bir anlık öfke aslında öfke değil; insana bir güç gelir ve devam edersiniz.

Bu açıdan önemli; orada da, gerektiğinde de kullanmak lazım. Kendi lehimize kullanmak lazım. Ve artık kitabın sonuna geliyoruz. Meselenin aslında öfke değil, bağışlama olduğunu görüyoruz.

“‘Antros’a artık asla güvenmeyeceğim!’
‘Bunu kim istiyor ki?’ diye sordu Meru.
‘SEN! Ve senin bağışlamakla ilgili gevezeliklerin.’ Büyükbaba başıyla usulca dokundu ona.
‘Bağışlamak ne yazık ki itibar yitirdi. Antros’un yaptığı şeyi iyi bulmak zorunda değilsin.’
‘Kendini haklı görmeye devam edecek?’ diye köpürdü torun. ‘Bir dahaki sefere yine saldırabilir bana En iyisi onun kokusunu alır almaz teslim olmalıyım. O zaman zahmete girmesine de gerek kalmaz…’
‘SEN BENİ DİNLİYOR MUSUN GERÇEKTEN?’
Kofi irkildi. Büyükbaba ilk kez sesini yükseltiyordu.
‘Birinin seni incitmesine asla izin vermemelisin. Antros’la asla tekrar konuşmak zorunda da değilsin. Hatta onunla düşman da kalabilirsin. İstersen ömür boyunca.’
‘Onu bağışlamam gerektiğini sanıyordum?’
‘Bağışlamak, kendi yüreğini incitmekten vazgeçmek demektir. Daha fazlası değil.’”(s.104)

Burada da aslında bağışlamaktan neyi kastettiğini görüyoruz. Biz bağışlamanın ne olduğunu bile tam olarak bilmiyoruz. Belki de insanlara o kadar az bağış gösteriyoruz ki… Oysa bağışlamak, başkasına bir şey yapmak değil; kendi zihnimizle barışmak demek. Kafamızda kurduğumuz, yeniden yeniden yaşadığımız o olumsuz senaryoları ve öfkeli anları silmek anlamına geliyor. Açıkçası bunu hiç böyle düşünmemiştim. Böyle bakınca zaten olumlu olan şey, iyice olumlu bir hâl alıyor.

Ve kitabın son cümleleri… Uzun zamandır çoğu kitabın son sayfasını almıyordum ama bu kitapta madem her yerden alıntı yaptım, bunu da alayım dedim.

“Meru’nun gözden kaybolduğu dönemece bakıyordu ara ara. Daha sormak istediğim bir sürü şey vardı.
Herkese benden selam söylemesini de isteyecektim.
Öğlene doğru yola koyuldu Kofi.
Büyükbabanın bütün o süre boyunca deniz kıyısında yaşayıp yaşamadığını bile bilmiyorum.
Akşam havada tuz kokusu vardı.”(s.112)

Şeklinde bitirmiş yazar demek ki Kofi denizi buldu, denize ulaştı. Ben de artık bu karga seslerini, komşu gürültülerini araba sirenlerini falan kesmeyeceğim. Bu yayınlarda biraz onlarla barışmayı, bunları öfke duymamayı öğrendim. Zaten duyulmuyormuş sanırım. Ben onları hep duyuluyor, dışarı çıkıyor zannediyordum; meğer o kadar da çıkmıyormuş.
Ya da varsın çıksın, ne olacak… Sonuçta burada hayatın sırrını vermiyoruz.
Verseydik bile bu gürültü içinde fark edilmeyecek şeyler değil diye düşünüyorum.
Kitap gerçekten çok güzeldi. Kofi — Bağışlama Sanatı… Böyle bir solukta okuyup bir gece yarısı bitirmiştim. Sonlarında, aralarda kendi babasından da bahsediyor. Ben de benzer şeyleri dedemle konuşmuştum; babam hakkında pek konuşamamışızdır. Çok etkileyiciydi, duygusaldı. O kısımlarda gözyaşlarımı tutamadım. Kendimizi de bağışlamamız gerekiyor aslında. Kendi yaptığımız hatalara takılıp kalıyoruz; bazen sürekli onları düşünüyoruz. Yokluklar, eksiklikler bir süre sonra nefrete bile dönüşebiliyor.

İnsanın kendine karşı duyduğu öfke, farkında olmadan en çok içini yaralayan şey. Bu yüzden insanın en çok kendini bağışlaması, kendine anlayış göstermesi gerekiyor. Bunu böyle bir çocuk kitabından öğrenmek — hem de pratikleriyle, rehber gibi yol gösteren bir şekilde, kafanıza vura vura değil de nazikçe, omzunuza dokunarak — çok kıymetliydi.

Ve gerçekten sarılıyormuş gibi, “pat pat” sırtınıza dokunarak birlikte ilerlediğiniz bir hikâye. Gergedanları artık ayrıca seveceğim; çok sevdiğim hayvanların yanına onlar da eklendi. Her ne kadar sinirli ve sert görünseler de… Tabii hikâye baştan sona kurgu, ama onlara bile bir sempati duydum.

Çok teşekkür ediyorum bana buraya kadar vakit ayırdığınız için… Başka kitaplarda, yeni hikâyelerde görüşmek dileğiyle. Kendinize çok iyi bakın.
Ve Bağışlama Sanatı’nı sadece öğrenmekle kalmayın; sık sık uygulayın.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder