Karnak Kafe, Üçüncü Kişi Olmak, Birer Gün Çalışan İki Muhasebeci, Reddedilmekten Kötüsü, Otorite Figürleri, KDV Tartışmak ve Dil Mevzusu
Bugün sizlere, Nobel Edebiyat Ödülü olmasına rağmen daha önce adını duymadığım bir yazarın kitabından bahsedeceğim. Yolum bu kitapla tesadüfen kesişti ve kitabı bir kafede okumaya başladım. Bu da benim için ayrıca güzeli oldu. Yine kafede bitiririm sandım ama yarım kaldı. Sonra tekrar devam ettim. Biraz otobüste okudum ama en sonunda yine bir kafede bitirmek kısmet oldu.

Kırmızı Kedi Yayınevi’nden çıkan bu kitap, Arapçada ilk kez 1974 yılında El-Karnak adıyla yayımlanmış. Bunu da not almıştım. Benim okuduğum baskı ise Eylül 2019 tarihli üçüncü baskıydı. Kitabı Leyla Tonmuş Basmacı çevirmiş. Dört ana bölümden oluşuyor. Bu bölümler aslında dört farklı kişinin adıyla anılıyor ve her bölüm, o kişinin anlatımıyla yapılmış uzun bir söyleşi havasında ilerliyor.
Onların hayatlarını, kendi sözleriyle ve kendi kelimeleriyle tanıma fırsatı sunuyor. Sanki onlarla yapılmış bir röportaj okuyormuş gibi hissettiriyor. İlk bölümde Kurunfula, ikinci bölümde İsmail El-Şeyh, üçüncü bölümde Zeynep Diyab ve son bölümde de Halit Safvan gibi farklı karakterlerin hikâyeleri bir araya geliyor.
Karnak Kafe’nin sahibi olan kadın, İsmail ve Zeynep’in aşkı, gençlikleri ve dönemin baskıcı koşulları arasında yaşananlar… Bir yanda işkenceciler, bir yanda idealler, bir yanda kesişen yollar… Hepsinin ortak noktası da Karnak Kafe olabilir.
Kitaptan çok fazla alıntı yapmışım. Neden bu kadar abarttığımı bilmiyorum… Aslında biliyorum: Daha önce de beni çok fazla düşündüren satırlar okumuştum. Fakat tabii ki bu kitap için kopya çekmedim. Kopya sayılmaz. Gerçi gerçek sanatçılar çalar diye bir söz vardır; ilham aldım, esinlendim diyelim en iyisi. Şimdi hemen o alıntılardan birkaçını paylaşarak başlayalım:
“Hepsi bu mu?” diye şaşkınlıkla sordum.
“Eğer saygınlığa dair bir dış görünüm varsa,” diye gülerek cevap verdi, “bu kadarı da yeterlidir, değil mi?”
Başımla onayladım. Duyamadığım bir şeyler mırıldandı, sonra da, “Gerçek aşk, her zaman bir ilişkiye kusur bulunması zor bir meşruluk verir,” dedi.(s.11)
Aşk zaten yeterince karmaşık bir kavram değilmiş gibi, bir de ‘gerçek aşk’ gibi tabirler ortaya çıkıyor. Pembe yalanlar falan… Bunları pek sevmedim. Aşkın da gerçeği, yalanı olur mu? Eğer varsa, sanırım burada Kurunfula gerçek aşktan söz ediyor olmalı.
Yazarın kim olduğu sanki kitapta çok öne çıkmıyordu ya da ben mi tam hatırlamıyorum bilmiyorum. Biraz dönemin ruhuna dair bir analiz yapıyormuş gibiydi. Tarihî bir kitap havası da var, çünkü sık sık dönemin şartlarından bahsediyor.
Kitap gerçekten sert bir yapıya sahip. Özellikle işkence bölümlerini okumak zordu. Birkaç kez durup uzun uzun düşündüm. Her bölümden sonra kapatıp ara verdiğim oldu.
Umarım bu yazı da böyle olmaz; sizler de kapatmak zorunda kalmazsınız.
Kurunfula ile dostluğum artık o kadar sağlamlaşmıştı ki, ona kritik önem taşıyan bir soru sormak için gerekli cesareti toplayabilmiştim.
“Hayatta ve aşk ilişkilerinde çok tecrübe sahibisin, öyle değil mi?”
“Kimsenin o konuda şüphesi olmasın,” diye gururla cevap verdi.
“Ama yine de…” diye fısıldadım.
“Ama yine de, ne?”
“Bu ilişkinin mutlu bir şekilde sonlanacağına inanıyor musun?”
“Eğer gerçekten, sahiden âşıksan,” diye ısrar etti, “o duygu tecrübe, öngörü ve gurur gibi şeyleri unutmana izin verir.” Bunun üzerine bir ilişkiyi, o ilişkinin taraflarıyla tartışmanın bir anlamı olmadığı sonucuna varmak zorunda kaldım.(s.23)
Evet, ben de buna takılmışım. Bir ilişkiyi, o ilişkinin taraflarıyla tartışmanın anlamsız olduğu söyleniyor ya… Peki o zaman kimle tartışacaksın? Üçüncü kişiler de bir ilişki için çok fazla değil mi? Demek ki herkesin ilişkisi kendine göre şekilleniyor, öyle mi diyelim bilmiyorum.
Kurunfula onu kasıtlı olarak görmezden geldi.
“Ne yaptım ben?” diye devam etti. “Seni seviyorum. Bunun neresi yanlış? Niye her gün beni kötülüyorsun? Senin bu kadar üzgün olduğunu görmek beni öldürüyor, bunu anlamıyor musun? Neden? Benim sevgimi küçümseme. Sevgi küçümsenecek bir şey değildir. Çok daha asil ve yüce bir şeydir. Senin için çok üzülüyorum, değerli hayatının geri kalan kısmını acımasız bir şekilde harcıyorsun. Sana gerçekten tapan tek kalbin benimki olduğunu neden görmezden geliyorsun?”
Kurunfula sessizliğini bozdu. “Öyle görünüyor ki,” dedi, bizlere hitap ederek, “bu adamın benim üzüntüme saygı göstermeye hiç niyeti yok.”(s.26)
Evet, bir taraf bu kadar âşık ve ısrarcıyken, diğer tarafın istemediği bir senaryoda ısrar ona saygısızlık oluyor. Zaten bu, iki taraf için de çok kötü bir durum. Böyle bir yerde ısrarcı olmamak gerekiyor bence. Ama tabii bunu dışarıdan söylemek ne kadar kolay…Ben bunu ilişkinin bir tarafı olarak değil, üçüncü kişi konumunda konuşarak söylüyorum.
Bir de işin şöyle bir yanı var: Yazar sanki kişisel gelişim kitabı yazmıyor ama hayata dair görüşler sunarken, bunu zaman zaman insana gülümseten biçimde anlatıyor gibi.
“‘Ye, iç, mutlu ol’ der eskiler. Hayat için en iyi slogan bu.” “Ağzınızı bir bardak suyla çalkalayın! Suyun içine yarım limon sıkarsanız daha da iyi olur.”
“Dediklerine göre, eski zamanlarda bir filozof, bu kadar limonları varken Mısırlıların nasıl olup da hastalandıklarına çok şaşırırmış.”
“En son tıbbi araştırmalara göre, merdiven çıkmak kalbe iyi geliyormuş.”
“Yürümek de çok iyi gelir.”
“Seks de iyiymiş, öyle derler.” “O zaman kötü gelen ne?”
“Siyaset, tutuklanma ve hapsedilme haberleri ve değerli insanlarla aynı dönemde yaşamak zorunda olmak.” 27
Bunlar kulağa katı mı geliyor? Katılıyorum; özellikle ilk üçü yazarlıkla ilgili ama değerli insanlarla aynı durumda yaşamak zorunda olmak… Belki burada kilit nokta şu: İyi şeyler bile zorunda olunca insanı darlamaya başlıyor. Bilmiyorum. Tabii yazarın ‘değerli insanlar’ derken kimi kastettiği de önemli.
Bir de şu he zaman mutlu ol gibi hazcı sloganlar… Açıkçası bunlar bana pek hitap etmiyor. Çok katılamayacağım o tarz işlere. Öyle sloganvari mutluluk anlayışlarına pek katlanamıyorum.
“Yaşadığımız bu iyileşme dönemi, ölümden önceki son çırpınışlardan başka bir şey değil.”(s.37)
Fırtına öncesi sessizlik… Bu yüzden insanlar bazen mutlu anlarının bile kıymetini bilmiyor, anlayamıyor. Biraz da bu anlar çabuk geçtiği için insana daha hızlı, daha kırılgan geliyor. Hep ‘büyük bir kötülük öncesi son çırpınış’ gibi düşünüyoruz ama bence tam tersinden bakmak lazım.
En büyük zorluklardan, kötülüklerden sonra bir rahatlama, bir ferahlama dönemi de geliyor. Böyle düşünürsek daha sağlıklı olur.
Mesela şu an ben de bunu anlatmak istedim. Evet, şu an bizim Türkiye’miz için de böyle düşünmek mümkün. Hatta bence bütün dünya için.
“Bir an duraksadı. ‘Bugünlerde ortalıkta okula giden birçok kız ve erkek çocuk var,’ diye kızgınlıkla devam etti, ‘ama gelecekleri, ulusların devamlı birbirlerine paslayıp durduğu bir sorun.’”(s.40)
Bu yeni mezunların sayısı arttıkça ortaya ilginç bir durum çıkıyor. Bir yandan işsizlik problemi, ama diğer yandan da ‘iş beğenmeme’ gibi bir mesele var. Bu tam olarak nedir, nasıl açıklanır bilmiyorum.
Geçen hafta bizim bir şirkette de buna benzer bir durum yaşadık. İki muhasebeci işe başladı; ikisi de birer gün çalıştı ve sonra gelmediler.
İlkine biraz hak verdim açıkçası. Samimiydi; ‘Ben bu programı bilmiyorum, size fayda sağlayamam’ deyip ayrıldı. Bu dürüst bir yaklaşımdı ama diğeri hiçbir açıklama yapmadan sadece ‘affınıza sığınıyorum’ gibi bir mesaj bırakıp öbür gün gelmemiş.
Sayısal olarak mezun sayısı arttıkça, nitelikte düşüş oluyor sanki. Ortalama doğal olarak aşağı çekiliyor. Bu durumda işveren asıl ihtiyacı olan çalışanı bulamıyor, açıkta kalan gençlere de yazık oluyor.
Eğitim zaten başlı başına ayrı bir sorun. Hatta burada da dediği gibi daha büyük ve köklü sorunlar da var. Bunları da not almışım.
Araba bir yerlerde durdu ve dışarı çıkartıldım. İki adam kollarıma girdi, gözlerim kapalıyken bir binaya sokuldum. Kollarımı serbest bıraktılar, adımların uzaklaştığını duydum ve bir kapı gıcırdayarak kapanıp kilitlendi. Ellerimin ve gözlerimin bağını çözmüşlerdi, yine de hiçbir şey göremiyordum. Gözlerim sanki kör olmuştu. Boğazımı temizledim, ama kimse cevap vermedi. Gözlerim alışınca karanlığın biraz azalacağını düşündüm, ancak öyle olmadı. En ufak bir ses duyulmuyordu. Nasıl bir yerdeydim? Kollarımı uzattım, çok dikkatli bir şekilde hareket etmeye başladım. Çıplak ayaklarımın altındaki yer soğuktu. Dokunabildiğim tek şey duvarlardı; odada hiçbir şey yoktu, sandalye, halı, hiçbir şey. Karanlık, boşluk, umutsuzluk ve korku vardı, o kadar. Böyle karanlık ve sessiz bir ortamda zaman tamamıyla duruyor; beni kaçta almaya geldiklerini bile bilmediğim için saatin kaç olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu. Karanlığın ne zaman kaybolacağını, her şeyi kaplayan, ölüye benzer bu yerde hayatın ne zaman tekrar ortaya çıkacağını bilmiyordum.
Ama size söylemem gereken bir şey var: Istırap insanı ne kadar zorlarsa zorlasın, insan ıstırabı alt edebiliyor. En şiddetli acı anlarında bile, insan yerinden sıçrayıp endişelerini bir umutsuzluk veya güç işareti olarak -her ikisi de tamamıyla geçerlidir- görülebilecek bir kayıtsızlık düzeyinde ifade edebiliyor.
Böylece kaderime teslim oldum ve eğer kaderimde şeytanın gelmesi varsa, onu, hatta ölümü kabullenmeye karar verdim. Cevap bulamadığım soruları kendi kendime sormaktan vazgeçtim; antibiyotiklere karşı çıkmak için, ilaçlara dayanıklı olan yeni bakteri nesilleri yaratan gribi kendime örnek almaya karar verdim.”(s.46)
Uzun uzun bakınca neler okuduğumu şimdi daha iyi anlıyorum; biraz da zor okumuşum. Ama grip bile insana bir örnek olur mu? Sonuçta hayatta kalmak amaçsa, virüslerin de amacı aynı. Korona zamanında gördük; onların da hayatta kalmak için bulaşmaya, yayılmaya çalıştığını, her nesilde daha dayanıklı hâle geldiklerini…
İnsanda da benzer bir durum var aslında. Eğer kolektif bir hafıza, toplumsal bir bilinç varsa ve acılar, tecrübeler nesilden nesile aktarılıyorsa — ki aktarıldığı görülüyor — en azından böyle edebî eserlerle bu devam ediyor. O zaman bizim de nesiller boyunca daha dayanıklı, daha güçlü olmamız gerekiyor.
“Uzun bir süre sessiz kaldı. “Farkında değil misiniz,” diye devam etti sonra, “artık aramızda bir şey yok. Geriye kalan tek şey eski dostluğumuzun anıları.”
Böyle bir cevap veya buna benzer bir şey bekliyordum tabii, çünkü benim gözlemlerimi ve çıkarımlarımı doğruluyordu. Ama yine de onun olanlardan bu şekilde söz etmesine şaşırdım. “Birdenbire mi oldu?” diye sordum.
“Hayır, birdenbire olmadı,” diye cevap verdi. “Ama bir ceset gömülse bile, kokusunu gizlemek zordur. Hele her ikimiz de mezun olduktan sonra, öyle bir an geldi ki evlenmeyi düşünmemiz lazımdı. Bastırılmış acılarımı kendime saklayıp onunla bu konuyu konuştum. Ama Zeynep bu fikri ne kabul etti ne de reddetti; daha doğrusu bu konuda heyecan göstermedi. Nedenini anlayamadım, ama durumu olduğu gibi kabullenmek zorunda kaldım. Ondan sonra bu konuyu çok az açtık ve eskisi gibi bütün zamanımızı beraber geçirme ihtiyacı da hissetmemeye başladık. Karnak Kafe’de otururken sevgili gibi değil de, meslektaş gibiydik. Bunun işaretlerini, ikinci hapis süremizden sonra gördüğümü hatırlıyorum, ama üçüncü seferden sonra çok daha belirgin hale geldi. İlişkimiz o zaman zayıflamaya başladı zaten. Yavaş yavaş parçalandı. sonra da kaybolup gitti.
“Bitti demek?” “Sanmıyorum.”
“İkimiz de hastayız. En azından ben hastayım ve nedenini biliyorum. Ama o da hasta. Bir gün belki aşkımız tekrar canlanır, yoksa tamamıyla ölecek. Neyse, beklemeye devam ediyoruz, bu durum bizi rahatsız etmiyor.”
Dolayısıyla her ikisi de bekliyor. Öte yandan, kim beklemiyor ki?”(s.62)
Son cümlelerde ise yazarın sözleri yer alıyor. Zeynep’le aralarının bozulması… Daha doğrusu o tepkisizlik hâli. Mesela bir evlilik teklifinde en kötü şeyin reddedilmek olduğunu düşünürsünüz ya, aslında en kötüsü bu değildir. Belki aklınıza bile gelmez ama ne kabul edilmesi ne de reddedilmesi… Daha doğrusu, konuyla ilgili hiçbir heyecan göstermemesi.
Heyecan çok önemli bir şey aslında. Zaman zaman, bir şeylerin bitişinin işareti hâline de gelebiliyor. Sıradanlaşma, alışkanlık… Alışkanlığın da kendi içinde evreleri, seviyeleri, farklı versiyonları var. Kendi adıma söyleyeyim, ben de bazı alışkanlıklarda bunun farklı yüzlerini yaşıyorum. Bazı alışkanlıklar insanı daha da bağlıyor; bence bu kötü bir durum değil, hatta daha sağlıklı bile olabilir. Ama bazen de tam tersi bir etki yaratıp insanı ters köşeye düşürebiliyor. Bu da başka bir tür alışkanlık, biraz bezginlik ve bıkkınlık karışımı bir hâl.
Aşık olan insanlar da bazen her zaman ilk günkü gibi hissetmiyor. Bazen beklemek gerekiyor. Ve yazarın dediği gibi: Olmayınca bekliyorsunuz, olunca da bekliyorsunuz. Bazen beklemek zorunda kalıyorsunuz.
Hayatımın ‘üçte biri beklemekle mi geçiyor?’ diye düşündüğüm bir an olmuştu. Öyle bir kitaptan böyle bir çıkarım yapmıştım. Neredeyse öyle gerçekten. Ama belki de bu kötü bir şey değil. Farkında olarak beklemek gerekiyor; çünkü bekleyince bazı şeyler anlam kazanıyor, olgunlaşıyor.
“Tüccar, Zeynep ile İsmail arasında bir şey olduğuna dair bir dedikodu yaymış. Bu da avluda bir fırtına koparmış, ama Zeynep’in irade- si bütün bunların üstesinden gelecek kadar güçlüymüş. Yaşananlar onun davranışlarını etkilemiş. Bu haksız suçlamalarla yüzleşmek için muhafazakâr bir şekilde davranmaya karar vermiş. Bazılarının onu gericilikle suçlayabileceğini dert etmemiş. Giderek gelişen eğitim düzeyi bile davranışlarını değiştirmemiş,
“Bilerek ilericilik kılığına sokulmuş bir tutuculuğu temsil ediyoruz,” dedi. “Bundan dolayı, devrimin çerçevesi içerisinde hem beni avutan hem de bana güven veren unsurlar bulmuşumdur.”(s.66)
Zeynep’in yaşadıkları, o bölümdeki anlatım, tek bir noktadan alınmış olsa da hem çok iyiydi hem de zihinsel olarak oldukça zorlayıcıydı. İsmail nasıl fiziksel olarak işkencelere maruz kalıp eziyetler çektiyse, Zeynep de bunun karşılığı olan, hatta belki çok daha travmatik bir süreci psikolojik olarak yaşıyordu. Bence İsmail’in başına gelenler biraz trajikomikti; Zeynep’inki ise çok daha derine işleyen, insanın ruh durumunu bozan bir durum.
İsmail’in hikâyesi ilk bakışta komik gibi görünüyor çünkü önce karşıt gruptan zannedilip alınıyor. Tam ‘Neden ben?’ diye düşünürken, karanlık bir hücrenin taş duvarlarında günlerce işkence görüyor. Sonra masum olduğu anlaşılıyor; fakat bu sefer de tam ters yönden suçlanıyor, ‘komünist’ diye tekrar içeri alınıyor. Ardından yine masum olduğu ortaya çıkıyor.
Adeta bir kara mizah döngüsü. Ve bunlar sadece Mısır’da yaşanmış şeyler değil; dünyanın pek çok yerinde maalesef aynı hatalar tekrarlanıyor.
İşin en kötüsü, bunu yapan insanların kendilerini ‘sadece verilen emri uygulayan’ kişiler olarak göstermesi. Üniformanın, otoritenin arkasına saklanmaları… Zimbardo deneyleri de akla geliyor; sıradan insanlar bile otorite atfedildiğinde neler yapabiliyor. Zaten takım elbiseler, kravatlar, üniformalar da boşuna icat edilmedi; hepsi bir gücü, bir ağırlığı simgeliyor. Aynı durumu parayla da görüyoruz. Ülkemizde de para veya ‘patron’ figürü karşısında aklını yitiren, yaranmak için her şeyi yapan insanlar var.
Zamanlama olarak tuhaf ama doğruluğuna inandığım, kabul etmekte zorlandığım bir düşünce var; bu da sinirimi bozuyor. Onunla bitireyim.
“Acı çekmek kadar insanları bir araya getiren başka hiçbir şey yoktur.”(s.86)
Hani bunu paylaştığımda, tersten baktığımda aslında hissettiğim şey şu: Evet, aynı acıları paylaşmak insanları yakınlaştırır. Bu açıdan doğru, olumlu bir etkisi olabilir. Ama burada savunulan şey, insanlara ‘ölümü gösterip sıtmaya razı edilmesi’ gibi bir durum. Ve bu, yöneticilerin de sık sık yaptığı bir şey. ‘Biz çok çektik, siz de çekeceksiniz’ mantığıyla ilerliyorlar.
Benim düşünceme göre, çekilen acılar insanı olgunlaştırabilir ama insanların acı çekmesine sebep olmak başka bir şey. Dünya zaten yeterince zor. Bazen yapmak zorunda kaldığımız şeyler oluyor; içimize sinmeyen, kötü işler… O noktada da topu karşı tarafa atıp kendi vicdanımızı rahatlatma eğilimimiz var.
‘Sistem böyle, düzen böyle, zaman kötü’ deyip duruyoruz. Oysa herkes artık kendi sorumluluğunu alabilecek durumda. Benzer bir şeyi ben de yaşadım. Ofiste, bir müşteriyle KDV konusunda resmen tartıştık. Herkesin işveren olmaması gerekiyor bence. Bunun için ayrı bir eğitim lazım. Bir arkadaşım söylemişti ve çok hoşuma gitmişti: “Şirket açmak için ruhsat verilmeli.” Gerçekten doğru. Şu an isteyen vekâletle şirket açabiliyor. Bu kâğıt üzerinde işleri kolaylaştırıyor ama şirket sahibinin hiçbir şey bilmediği gerçeğini değiştirmiyor.
İnsanlar özellikle bizim alanda çok merak ediyor ama sistemler de karmaşık. Sanki özellikle anlaşılmasın diye yapılmış gibi. Mesela hâlâ ‘muhtasar beyanname’ veriyoruz. Aslında bu sadece bir özet, bir toplam. Neden böyle karmaşık isimler? Stopaj… Bin türlü teknik terim… Eski Arapça kelimeler… İnsanların anlamasını zorlaştırıyorlar sanki. Böyle olunca anlatamıyorsun da. Bu ne kadar sağlıklı?
Maalesef hukuk sistemi de böyle. Havalı, karmaşık konuşmalar… Teknoloji alanında plaza dili… Televizyonda bambaşka bir ağız… Eskiden sarayda ayrı, halk arasında ayrı, diplomasi alanında ayrı diller konuşulması yadırganıyordu. Ben de öğrenince ‘Nasıl olur böyle bir şey?’ diye şaşırmıştım. Ama bugün baktığımızda durum pek de farklı değil.
Gençler bambaşka bir dil konuşuyor. Yeni nesil şarkılar… Türkçe–İngilizce birbirine karışmış. Değişik kelimeler, tabirler… Dil yaşayan bir olgu; bunu da çok yadırgamamak lazım. Zorla dile kelime eklenmez; alacaksa alır, yoksa tutmaz.
Karnak Kafe’den nasıl buraya geçtiğimi bilmiyorum ama kitap da biraz böyleydi zaten: Yer yer sert, yer yer hüzünlü, kimi zaman acımasız; hayatın gerçeklerini yüzünüze çarpan… Ve benim bir kafede başladığım, yine bir kafede bitirdiğim bir kitaptı. Buraya kadar gelip zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederim. Haftaya başka bir kitapla görüşmek dileğiyle. Hoşça kalın.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder