Candide ya da İyimserlik, Livre de Chevet, Yazmaya Üşenmek, Kendi Yapay Zekamız, Bugonia ve Fanlık
Voltaire’in her yerde karşıma çıkan ve çok merak ettiğim “Candide ya da İyimserlik” kitabıyla karşınızdayım.

Çok kısa olmasından dolayı bu kitabı bir gün mutlaka okuyacağımı biliyordum. Ayrıca bir düşündürün yazdığı bir roman olarak dikkatimi de çekiyordu acaba ne anlatıyor diye ama okuma grubumun sayesinde başlayabildim. Sonunda sıra geldi yani ve bu kitapta biraz değişik bir şey yapacağım. Çünkü ben bu kitabı başka bir yayınevinden okudum. Cem yayıncılıktı sanırım ama başka bir yayınevinden okuduğum için alıntılarımı ADAM YAYINCILIK’tan çıkan Server Tanilli çevirisinden yapacağım.
Yaptım daha doğrusu, sizlerle paylaşırken birebir benim ilk okuduğum cümleler değil bunlar ama yine benzer şeyleri ifade ediyor. Neden böyle bir şey yapıyorum? Çünkü ilk okuduğum kitap yanımda değil. Onun özelliği neydi? Onda da böyle girişte haritalar falan vardı. Candide’nin gittiği yollar diye ülkeleri böyle çizmişler. O diğer yaşlı kadının hatta bir karakterin daha vardı. Pangloos’da bir belki ya da Martin miydi bilmiyorum. Onu çok şu an hatırlamıyorum. Ön sözü ve son sözü vardı, gerçi bu kitapta da var bir ön söz ve evet, ondan da kısa bir alıntı yapmışım. Hemen onunla başlayalım:
“Bugün hiç kimse, Candide’i okumadan, dünya edebiyatı hakkında her aydının edinmesi gereken bilgiye sahip olduğunu söyleyemez. Daha ileri gideceğiz, ‘Candide’ her aydının, Fransızların ‘livre de chevet’ dedikleri, yani yatarken karıştıracağı ve birkaç sayfa okuyacağı bir başucu kitabı olmalıdır.”
Evet, bu tabiri de hiç duymamıştım da hani bildiğimiz şeyler aslında o başucu kitabı dediğimiz belki bizde ama yatarken karıştıracağı ve her gün birkaç sayfa okuyacağı kitapların olması da duyduğumda hoşuma gitmişti.
Voltaire aslında burada iyimserlik görüşünü eleştirmiş, “bu dünya olabileceklerin en iyisi” görüşüne karşı yazmış bu hikâyeyi. Bizde biraz “olanda hayır vardır” gibi düşüncelerin tezahürü gibi ama oradaki çok da sağlıklı görünmüyor çünkü tamam, evet iyimserlik iyi bir şey olabilir ama abartılınca, haksızlıklara isyan etmeyip karşısında durmayınca, harekete geçmeyince… Yani aslında bu kitap bir harekete geçme kitabı daha ilk cümlesinden itibaren.
Biz de uzun süre sonra toplantıda görevlendirme de yaptık. Tabii ki benim görevimde nesneler ve sembollerdi ama iki kişi birden aynı görevdeydik. Toplantımız da biraz eksikti. Sene sonu hem hava şartları hem işlerin yoğunluğu — sadece demek bizim işler yoğun değilmiş, diğer işler de aynı şekilde — işte öğretmenlerin toplantıları falan vardı. Maliyeci arkadaş yine sene sonu işleri, hafta içi bir de buluşunca tabi zor oldu. Ben de geç kalmıştım biraz. Neyse işte yine klasik semboller ama dediğim gibi bir arkadaşımız daha vardı ve o yapay zekayı da kullanarak güzel hazırlanmış. Böyle on tane sembolü tek tek saydı, açıkladı ilginç bir şekilde.
Ben de tabi ki kullanmıştım chatgpt’yi ve bana da on tane vermişti sembol ama kendi notlarımda vardı. Biraz oradan da teyit etmeye çalıştım. Check ettim yani bakalım bana da aynı şeyleri mi yazmış diye. Gördüm ki bende sadece bir tane farklı yazmıştı. Diğer dokuzunu ona da yazmış. Gerçekten birebir aynı açıklamalarla yapmamış ama benzer şeyleri söylemiş. Zaten kendinizde okusanız yine benzer şeyleri bulabilirsiniz yani, daha fazlası biraz zorlama olacaktı.
Kitapta semboller var ama böyle her şey somut alarak değil. İşte yolculuk da mesela sembol diyor ve daha ilk cümleden geçen o şatonun adı neydi onu tabii ki evet, yazmamışım okuması güzeldi ama. Kendi notlarımdan bir bakayım, evet, Thunder — ten — Tronckh Candide’in şatosu, hikayenin başladığı ve idealize edilmiş sahte güvenlik alanı ve yapay mutluluk kabuğunu temsil eder, diyor.
Bu da bana işte o konfor alanı dediğimiz şeyi anımsattı. En iyi olası dünyalar, Liebnizci iyimserlikmiş. Bir de Eldorado ülkesi vardı, bu İncil’de de geçiyormuşuz sanırım, ütopya gibi bir şey.
Cezalar, sürgünler, depremler bunlar hep bir sembol aslında ve bahçemiz… Bahçemizi ekmeliyiz öğretisi, biraz benim hayat görüşüme de uyuyor aslında. Beş sene önce medium’da yazdığım ilk yazımda da söylediğim, muhteşem fikirlerin bile hayata geçmedikçe çok bir anlamı yok.
Muhteşem fikirlerim bile yani, düşünün. Kitaptaki Martin’de çok kötümser bir filozoftu. Pangloss’un tam tersini de yapmış yani, tezatları güzeldi kitapta — yani bir filozofa roman yaz derseniz — Ayrıca bu hikâye Dostoyevski’nin, Tolstoy’un kaleminden çıksa, 3-4 ciltlik upuzun bir kitap yapabilirdi bundan diye, onu da konuşmuştuk. Çok güzel aslında dizisi-filmi falan da olur. Günümüzde özellikle yapılabilirdi. İstanbul’a da geldikleri için, İzmir falan da vardı hatta.
Artık ilk anlatım çok uzun onu okuyabilirsek zaten halledeceğiz hepsini diye düşünüyorum:
“Konuşma uzun sürdü; hükümet biçimi, gelenekler, kadınlar, genel eğlenceler ve sanatlar üzerine söyleşildi. Metafiziğe karşı her zaman ilgi duyan Candide, Cacambo’nun yardımıyla bu ülkenin bir dini olup olmadığını Yaşlı adam biraz kızardı. ‘Bundan nasıl kuşku duyabilirsiniz?’ dedi. ‘Bizi nankör mü sanıyorsunuz?’ Cacambo utanarak, Eldorado dininin ne olduğunu sordu. Yaşlı adam yine kızardı. ‘Başka başka dinler olabilir mi?’, dedi. ‘Sanırım bizim de, herkesin dini gibi bir dinimiz var; akşamdan sabaha kadar Tanrıya taparız.’ Candide’in kuşkularına tercüman olmaya devam eden Cacambo: ‘Siz yalnızca bir Tanrıya mı taparsınız?’ diye sordu. Yaşlı adam: ‘Tabii değil mi ya,’ dedi; ‘Tanrı ne iki, ne de dört tanedir. Doğrusu ya, sizin dünyanızda yaşayanlar çok acayip sorular soruyorlar.’ Candide bu iyi yaşlı adama soru sordurmaktan bıkmıyordu; Eldorado’da Tanrıya nasıl dua edildiğini öğrenmek istedi. İyi ve sayın bilgin: ‘Biz Tanrıya hiç dua etmeyiz ki,’ dedi; ‘ondan isteyecek hiçbir şeyimiz yok; bize gereken her şeyi vermiş; biz kendisine durmadan şükrederiz.’ Candide papazları görmek hevesine kapıldı; nerede olduklarını sordurdu. İyi yaşlı adam gülümsedi: ‘Dostlarım,’ dedi; ‘biz hepimiz papazız; kral ve bütün aile reisleri her sabah törenle ilahiler söylerler; beş altı bin kişilik bir saz heyeti de onlara eşlik eder.’ ‘Nasıl? Sizin ders veren, tartışan, yöneten, kavga eden ve kendi düşüncelerinde olmayan kimseleri yaktıran papazlarınız yok mu?’ Yaşlı adam: ‘Bütün bunları yapmamız için deli olmamız gerekir,’ dedi. ‘Burada hepimiz aynı düşüncedeyiz, sizin papazlarla ne kastettiğinizi anlamıyoruz.’ Candide bütün bu sözlerin karşısında kendinden geçiyor, içinden: ‘Burası Vestfalya’dan ve Monsieur le Baron’un şatosundan ne kadar farklı bir yer,’ diyordu. Dostumuz Pangloss, Eldorado’yu görmüş olsaydı artık Thunder — ten — Tronckh şatosunun dünyanın en iyi yeri olduğunu söylemezdi; şu kesin ki insan yolculuk yapmalı!’’’(s.48)
Aynen öyle, insan yolculuk yapmalı, gezip görmeli! Ancak o zaman işte anlayabiliyorsunuz bir şeyleri. Candide de çok okumuş, çok meraklı, her şeyi de soruyor gördüğünüz gibi. Sorup öğrenmeye çalışıyor. Cacambo’nun da bilmediği dil yok yani, yardımcı oluyor burada. Eldorado dilinden de anlıyor. Onun sorularını bazen tercüme ediyor, bazen kendisi soruyor işte papazları yok ama kralları var. O da bana biraz değişik gelmişti. Madem hepiniz papazsınız, hepiniz kral da olun.
İşte insan bir lider olmadan başında, hayal edemiyor, düşünemiyor, filozof bile olsa ona ihtiyaç duyuyor demek ki diye de düşündüm. Burada birkaç sayfa sonra da şöyle bir alıntım var:
“Cacambo: ‘İyimserlik de neymiş’? diye sordu. Candid ‘Heyhat!’ dedi; ‘iyimserlik, insanın kötü bir durumdayken her şeyin iyi olduğunu ileri sürmek çılgınlığına tutulmasıdır.’”(s.53)
Bu da güzel bir eleştiri. Ya iyimserlik böyle bir şey değil işte. Yani bunu aslında anlatmaya çalışıyor bence ve Martin de kötümser bilgin, burada Candide’in gözünü açmaya çalışan biri. Şöyle güzel bir örnek veriyordu:
“Martin: ‘Atmacaların her zaman güvercin bulsalar yiyeceklerine inanır mısınız?’ dedi. Candide: ‘Elbette!’ diye yanıtladı. Martin: ‘O halde, madem ki, atmacalar hiç huylarını değiştirmemişler, niçin insanların huy değiştirmesini istiyorsunuz?’ dedi. Candide: ‘Yo….. dedi, arada çok fark var, çünkü…’ Böylece birtakım düşünceler ileri sürerek Bordeaux’ya vardılar.”(s.61)
Yine fransa’ya dönmüşler burada. Tamamen bir yolculuk kitabı aslında. Oradan oraya ve bölümler… Bölümlerin isimleri de var — kısa kısa cümleler — ve bütün bölümlerde ne olduğunu özetliyor. Yani spoiler da veriyor aslında. Çünkü o olayların o kadar çok fazla bir önemi yok. Her şey sembolik, bütün kitap semboldü diyebilirim aslında. Ben bunu öyle anlatmadım tabii. Neden? Çünkü sonraki anlatım da biraz bunu açıklıyor.
“… Budalalar, değer verilen bir yazarın her şeyine hayran olurlar. Ben yalnızca kendim için okurum; yalnızca yaradılışıma uygun olan şeyleri severim’ dedi.”(s.78)
Bu da çok uzundu aslında öncesini silmişim. Birisinin her şeyine hayran olmak, o fanlık, taraftarlık, fanatiklik gibi de biraz fan dedikleri fanatiklikten geliyor belki de, bak onda şu an fark ettim. Ben zaten fanatikliğe de karşıyım. Öyle bir şeyi körü körüne sevmek, bağlanmak çok iyi bir şey değil ama mesela gençken — sanırım bu fanlık işte — Jose Mourinho mesela. Benim ortaokuldan beri böyle merakla takip ettiğim, yaşayan efsane falan diye böyle üzerine yazılar yazdığım insan… Fenerbahçe’ye gelince nasıl hem o farklı yüzlerini gördük — aslında daha önceden de gördüğümüz o kendini beğenmiş tavırları — başarısız olunca bir de hiç çekilmiyor. Hadi başarılıyken biraz göz yumuyorsun. Her şeyini sevmemek lazım işte, körü körüne bağlanmamak yazarlar için de öyle.
Ben mesela işte kaç yazar vardı öyle hatırlayacaksınız, tüm kitaplarını okuyacağım dediğim, artık öyle kendimi zorunlu gibi de hissetmiyorum. Çıkacak karşıma ve okuyacağım tabii ki! Evet, okumak istiyorum, okumak gerekir Sait Faik’i, Mustafa Kutlu’yu, Rasim Özdenören’i — eğer bir kısa hikaye yazacağım diyorsanız — hâlâ aynı görüşteyim ama en azından o listemi biraz gevşettim. Böyle karşıma yeni kitaplar çıktıkça okuyacağım onlar birbirine bağlandıkça diye düşünüyorum en azından ve kesinlikle bir yazara ya da herhangi bir sporcuya falan böyle körü körüne bağlanmayacağım. Yapabileceğim bir şey değil artık, hepsi insan yani sonuçta. Çeşitli hataları, bütün o paketi hep birlikte geliyor. Görmezden gelmemek lazım diye düşünüyorum.
Bu arada geçen hafta da Sait Faik’in evini gördük, müzesine gittik. Burgazada’da üç katlı, çok güzel, onun o yazı kalemlerini falan gördüm mesela. Hokkalar, mürekkepler… Bir de böyle Osmanlıca da yazmış o Arapça harflerle. Güzeldi aslında yazısı ama tabi ben okuyamadığım için onları, değişik geldi. Ve ne kadar zor! Kendimi hiç öyle yazarken düşünemiyorum bile. Bana çok ilkel gelen bir teknoloji. Nasıl yazmışlar o şekilde? Ben de işte onu düşündüm bu kitap için. Ben burada klavyede yazmaya bile üşenip dijital olanından kopyala-yapıştır yaparak paylaşmak istedim. Yoksa daha başka alıntılarım da vardı aslında, onları tam böyle birebir bulamadım. Bu çeviride o kadar etkileyici gelmedi.
Yani kendi okuduğum kitapta daha güzeldi onlar mesela. İşte yaşlı bir kadın var, onun başından geçenler, onun anlattıkları hem çok uzun olacaktı hem de dediğim gibi bu yayınevinden o kadar etkileyici değildi. Aynı cümleler belki ama farklı şekilde söylenilince ayrı bir anlam katıyor. Çeviri işi gerçekten çok zor, bu kitabında zaten telif hakkı olmadığı için neredeyse bütün yayınevleri basmış ve önemli de bir kitap, Candide ya da İyimserlik, Voltaire güzel bir hiciv yazmış aslında. Bir yandan da onu da düşündüm. Bugün böyle bir şey yazılabilir miydi. Bugün film yapıyorlar bu tarz eleştiriler için.
Evet, o da geldi aklıma: Bugonia. Düz dünyacaları eleştirir gibi yapan Lanthimos muydu? Ondan hep çok korkmuşumdur zaten. Hiçbir filmini seyretmedim bu zamana kadar ama o şöhretini, o ayrı bakış açısını falan biliyorum ve o filmi de onun olduğunu bilmeden seyredince en sonunda artık bu kimin filmiymiş, nasıl böyle bizle dalga geçebilmiş yönetmen diye baktığımda gördüm ve evet dedim. Yani sanki diğer filmlerini de biliyormuşçasına, kesinlikle bana hitap eden bir film değil. Korkunç, komik ama çok gerçekçi ve çok aşırı böyle uç noktalardan hem güldürüyor hem düşündürüyor. Biraz bu kitap gibiydi aslında hemen ben de şimdi yaklaşık bir yarım saat önce bugün bu kaydı alsam mı, ne anlatacağım, ekleyebileceğim hiçbir şey yok diye düşünürken şimdi geldi aklıma. Çok kitapla alakalı değil ama yine özel bir şey paylaşmış olduk. Çok teşekkür ederim buraya kadar gelip vakit ayırdığınız için. Görüşmek dileğiyle, kendinize iyi bakın.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder