Uşak, Okumak, Yazmak ve Bir Şeyleri Düzeltmek
Panait Istirati benim çok sevdiğim bir yazar. Yaklaşık 6 sene önce, her hafta bir kitap okuma — daha doğrusu bitirme — hedefini kendime koyduğumda ilk başladığım yazarlardandı. Kitaplar o kadar akıcıydı ki çok hızlı şekilde okunabiliyordu. “Hazır böyle bir yazar bulmuşken bütün kitaplarını alayım, okuyayım” diye düşünmüştüm.

O dönem kütüphanelere hiç gitmiyordum, kitap ödünç alma işinden de pek haberim yoktu; internetten sipariş vermiştim. Meğer Türkiye’de satılan bütün kitaplarını okumuşum.
Geçenlerde kütüphaneye yeni kitap almaya gittiğimde — bu aralar vaktim çok kısıtlı, olabildiğince kısa ve hemen bitecek kitaplar aradım — Jack London’ın Kahekili’nin Kemikleri’ni ve Istirati’nin Uşak kitabını aldım. Uşak’ı görünce “Aa, bu kitabı ben okumamıştım, nereden çıktı bu?” dedim. Varlık Yayınları’nın Mart 2017 tarihli 10. baskısını buldum; Yaşar Nabi Nayır çevirmiş. Sadece 128 sayfadan oluşan bir roman. Başında yer alan “Adrian Zografi’ye Önsöz ya da Bir Çağımız Yazarının İtirafları” bölümünü de yine yazarımız Temmuz 1932'de kaleme almış.
O kısacık bölümden bile iki alıntım var ve hemen onlarla başlamak istiyorum. Bu ilk cümle özellikle çok önemli:
“İnsanın söyleyecek bir şeyleri ve bunu söylemeye yeteneği varsa vazgeçmek bir cinayet, tembellik bir ayıp olur.”(s.8)
Kesinlikle öyle. Ben de o ritmi koyabildikten sonra — her hafta bir kitap bitirme ve bunlar hakkında yazma bahanesiyle — inanamayacağım hikayeler çıktı ortaya. “Sen yazdın bunları” deseler ağzım açık öyle bakardım. Gerçi son bir senedir çok bir şey yazamıyorum ama yine de hayatımda çok şey değişti. Kitaplar hakkında yazmak benim için terapiye dönüştü; hem bir blog, hem başımdan geçenlerin günlüğü, hem de bir hatıra defteri.
Peki neden yapıyorum bunu? Cevabı da hemen birkaç sayfa sonra Istirati yazmış. “Çünkü ben de bir şeyleri ispatlamaya çalışıyorum” diyor. Neyi?
“İyiliğin kötülüğü yenmesini niye isteriz bu kadar? Kötü adamın yenilmesi neden öylesine sevinç verir bize? Çünkü doğuştan iyiyizdir. Ama bu zaferi ve bu yenilgiyi insanlara yalnız romanlarda, tiyatroda ve beyaz perdede göstermekle yetinmeyelim. Hayatta hep böyle olacağını ispat etmeliyiz onlara; ama pek seyrek olur böyle şeyler.”(s.11)
Diyor yazar ve ardından hikaye başlıyor. Yine Adrian Zografi’nin hikayesi bu. Onun yazmaya ve yazdıklarının yayınlanmasına dair bir yeni başlangıç.
Ben de “bir şeyleri ispat etmek” deyince, sanki “ben çok iyiyim, dünya çok kötü” diyormuşum gibi anlaşılmasın. Aslında sürekli şu yalanla mücadele ediyorum: “İnsanların okumaya vakit bulamadığı, kitap okumanın çok büyük zaman istediği” yalanıyla. Haftada bir kitap bitirebilmek o kadar zor olmasa gerek. Hatta bu kitap hakkında oturup notlar çıkarmak, konuşmak üzerine kafa yormak, bir şeyler yazmak imkânsız değil. İsterseniz oluyor, yapabiliyorsunuz. Bunun üretkenlikle de bir alakası yok.
Hayatta bir şeyleri düzeltmek istiyorsanız — bu her şey olabilir — eminim ki hepinizin çok fazla derdi, sorunu, içinden çıkamadığı problemi vardır. Ama bir yerden başlamanız gerekiyor. O şey ne olursa olsun onu birazcık düzgün yapmaya çalışırsanız diğer şeyler de kendiliğinden düzeliyor. “Kendiliğinden” derken tabii ki büyük çoğunluğunu yine siz yapıyorsunuz, ama tıpkı Ramazan gibi: Aç kalmak değil sadece, inanılmaz bir irade gösteriyorsunuz ve bu size çok şey kazandırıyor. Bunu biraz daha farkındalıkla yapabilirseniz, her hafta bir kitap bitirme meselesi de size büyük bir irade kazandırıyor.
Kitap kulüpleri de çok şey kazandırıyor. Her ay ilginizi bile çekmeyen bir kitabı okumak durumunda kalmak; farklı insanların aynı şey üzerinde görüş birliğine varamaması, çok değişik konulara parmak basılması — bunlar iş hayatında da, aşk hayatında da çok şey katıyor. Daha anlayışlı, daha ılımlı bir insan oluyorsunuz. Öğrenciler için de zaten okumak, eğitimin hiç bitmeyen bir aşamasıdır. Yapay zekayı kullanacaksın ama önce onunla anlaşabilmen, derdini anlatabilmen, ne istediğini dile getirebilmen lazım. Bunun için dahi olmaya gerek yok; biraz daha düzenli okusak, okumaya devam etsek, birçok sorun çözülür.
Şimdi kitaba döneyim. Romanın içinden çok beğendiğim bir pasaj:
“Dehanın, her zaman tanınmış ve ünlü olması gerekmez. Örneğin benim Mihail bir dahidir, ama sanatçı değildir. Kadın Mihail’ler de bulunabilir. -Ya işte, profesör unvanın ve sonsuz ahmaklığınla böyle bir kadının karşısında bulunsan ne yaparsın?
Adrian bunları aklından geçirdi, ama bir şey söylemedi. Henüz insanlara, hatta en olgunlarına bile düşündüğünü söylemek cesaretini edinmemişti. Kendine güveni tam değildi. Çok aşağıdan geldiği, resmi öğrenim adına ilkokuldan ötesini okumadığı, kendi kendini yetiştirmenin ne zor bir iş olduğunu kavramadığı için, diplomalar, unvanlar ve dereceli bilgiler karşısında küçük düştüğünü anlıyordu.”(s.33)
İşte deminden beri demek istediğim şeylerin özü bu. Düzenli olarak bir şeyler yapmak — kitap okumak olması da şart değil, düzenli spor da yapabilirsiniz — kendinize güveninizi getirir. Düşündüğünüzü söyleyebilme cesaretini de edinirsiniz.
Bu alıntıdan sonra kitaba yaklaşık iki hafta bakamadım aslında. Kitap kulübümüz için Kemal Tahir’i aradım, onunla zaman geçti. Derken iade sürem dolmak üzereydi. Kalan 70–80 sayfayı gece su gibi akıttım. Bazı yerleri alıntı olarak alayım mı almayayım mı diye düşünürken bitirmiştim.
Hikayede, gelen teknoloji — metinde “elevatör” diye çevrilmiş ama bir asansör olmalı — limanlardan ürün yükleme işini çok hızlandırıyor ve yüzlerce işçi bu yüzden işsiz kalıyor. Teknolojinin ilk geliştiği dönemler olduğu için verimli de olmuyor tabii; yağmurda buğdaylar dökülüyor. Ama gelen teknolojinin geri gidecek hali yok, bir şekilde uyum sağlanacak. Bu sırada işçilerin direnişi ve “doğru bir direniş nasıl olur” meselesi çok güzel işleniyor. Adrian bir mektup yazıp gazeteye gönderiyor; gazete o haberi birinci sayfadan manşetten veriyor, “hiçbir noktasına, virgülüne dokunmadık” diyorlar.
Bütün bunları bir malikanede, zenginlerin yanında bir uşak olarak yapıyor. Hayatının o döneminde Adrian artık uşak olmuş; ama kaldığı evde aşık olduğu bir kadın da var, bu yüzden yaptığı işler ona hiç ağır gelmiyor. Sonra işçiler işsiz kalınca, grev yapınca, işin içine biraz siyaset girince devran tersine dönüyor. Bütün o zenginler bir anda tepe taklak oluyor.
Yazar şöyle bir ayrım da yapıyor: Fakirler aç kalınca eşlerinden, dostlarından borç isteyebilir. Ama zenginler lükslerinden mahrum kaldıklarında borç bile isteyemez; onlar için tek çare ölümmüş gibi görünüyor. Gururdan, “Bütün bunları nasıl açıklayacaksın?” derdinden.
Hikayede Kodin adlı bir karakterden de bahsediliyor ve bu geçiş bana çok ilginç geldi. Çünkü o ana kadar her şey Adrian’ın gözünden anlatılırken birdenbire başka bir bakış açısı geliyor. Gerçekçiliği baltalıyor olması lazım ama okurken hiç öyle hissetmiyorsunuz.
“Kodin adlı hikâyemizde görülen o kavgacı ve katil hovarda tipi ansızın ortadan kayboldu.
Çünkü İbrail kenar mahallerinin en korkunç dramı olan kanlı cinayetler değildi, her zaman işi cinayete kadar vardırmasa da karısına, çocuklarına zulmeden ve bütün bir mahalleyi sopa, bıçak, kundak tehdidi altında tir tir titreten o insafsız zorbalaların varlığıydı. Çok kez de bu zorba, ne katil diye adı çıkmış bir hovarda, ne de hatta kötü huylu bir insandı, iyi bir koca, iyi bir baba olan dürüst bir işçiydi. Ama çok kez üçüncü kadehi devirdikten sonra birdenbire çileden çıkıverirdi. Onun için İbrail mahkemesi, karşısına getirilen suçluların çoğunu ya beraat ettirir, ya da en hafif cezalara çarptırırdı. Jüri üyeleri kabul etmek zorunda kalırdı ki, karşılarında duran adam da bir kurbandı. Ama ne korkunçtu bu kurban! Bu mert adam, ayda bir kez de olsa, gece yarısı, kafayı çekince, nice masum insanları tatlı uykularından ederek korku içinde çil yavrusu gibi dağıtabilirdi. Çünkü bu adam liman işçisi tipiydi. Hepsi az çok birbirlerine benzerdi. Bu adamı, kudurmuş bir köpek gibi gebertemezdiniz, çünkü namuslu ve çalışkan olduğunu bilirdiniz, onu severdiniz, iyi bir komşu ya da dosttur, ertesi günü saçını başını yola yola gelip yaptıklarından özür dileyecektir, ama gene huyunu değiştirmeyecek, ilk fırsatta aynı hatayı işlemekten geri kalmayacaktır.”(s.100)
Ne kadar acıklı bir manzara. O ufacık kötü alışkanlıkla… Düzenli olarak iyi bir şeyi yapmak hayatınızı tamamen değiştirebilirken, kötü bir alışkanlığı düzenli olarak sürdürmek de yalnızca sizin hayatınızı değil, birçok hayatı olumsuz etkiliyor; domino etkisi gibi.
Özellikle bu işçi kesiminden şöyle de bahsediliyor: Sadece yoğun ve bereketli dönemlerde öyle hovardacılıklar yapıyorlar ki bütün paralarını saçıyorlar. Hâlbuki tam o dönem parayı bir kenara atman, biriktirmen, borçlarını ödemen, geleceği düşünmen gerekirken vur patlasın çal oynasın… Geç saatlere kadar eve gitmiyorlar, evde de öyle bir baskı kuruyorlar ki kadın ve çocuklar evin reisi gelene kadar yemeklerini bile yiyemiyorlar. Bu arada baktığımda bugünün tarım işçileri ya da inşaat işçileri de buna benziyor. Mevsimlik işçi derler ya; belli anlarda beyaz yakadan bile fazla kazanırlar ama o parayı doğru kullanamıyorlar.
Son olarak, bir yazısını ilk kez bir yerde yayınlayan herkesin hissettiği o büyük heyecanı çok güzel anlatıyor Istirati:
“Ondan sonraki üç gün gözüne uyku girmedi, dördüncü günün sabahı sevincinden az kalsın ölüyordu. İbrail Limanında başlığı birinci sayfada üç sütun üzerine konulmuştu, ortada Avramaki’nin fotoğrafı, en altta da Azog imzası vardı. Makaleyi okuyacak gücü kendinde bulamadı. Anna’yla birlikte pazara gitmek için Karol bulvarından yürüyordu. Tek söz söylemeden gazeteyi büküp cebine koydu, ama içinde öylesine bir coşkunluk vardı ki, sepeti havaya fırlattı, zıp zıp zıpladı, sonra Anna’ya dönerek kolunu, bağırtacak kadar sıktı.
— Nen var senin? Delirdin mi?
— Hayır! Ama kendimi Tuna’ya atmak için korkunç bir arzu var içimde, bunu da hemen yerine getiremiyorum.
Durup karşılıklı bakıştılar; Anna:
— Aman Yarabbi! diye haykırdı. Sende bir başkalık var! Bakışın bile değişmiş!
— Elbette! Size dememiş miydim; beni o kadar mutlu ediyorsunuz ki, bir gün büyük işler görebileceğimi sanıyorum. Ya, işte, bir iş gördüm. Eğer bir gördüm. Eğer bir kahramansanız bir ayağınızı ısırmama izin verirsiniz!
— Adrian, beni korkutuyorsun!
Anna yana doğru bir sıçradı, çevresine bakındı, sapsarı kesilerek istavroz çıkadı.
Adrian daha sakin bir tavırla:
— Telaş etmeyin, dedi. Uslu duracağım. Ama bütün gücümü sizden aldığımı söylerken emin olun ki doğru söylüyorum. Bugün başardığım işi salt sizi ve sevdiğim bir adamı düşünerek yaptım. Ben ancak birini düşünerek, birini severek büyük işler görebilirim. Tek başıma ben bir hiçim. Beni yücelten başkalarıdır.”(s.104)
Adrian işte burada kendini işçilere bir anlamda feda ediyor; gazeteye o yazıyı gönderirken bir takma ad kullanıyor ama sonradan işçi birliğinin, sendikanın nasıl yozlaştığını da görüyor. Burjuvadan nefret eden insanların aslında burjuvanın da aynı yollardan geçtiğini, ekonomik sistemlerin çözümlerinin öyle kolay olmadığını bir anlamda gösteriyor. Her şeyin iç yüzünü, insanlığın ne kadar yozlaşmaya ve yolsuzluğa meyilli olduğunu adeta ispatlıyor.
Ve Adrian’ın o mutluluğu — ben okurken de gerçekten hissettim. “Ne demek kendini Tuna’ya atmak? İnsan mutlu olunca kendini Tuna’ya mı atar?” diye düşünülebilir. Atmıyor tabii ki ama o his geliyor içinden. Çok mutlu olunca koşası geliyor insanın; yerinde duramazsın. Bunları paylaşmak, anlatmak, mutlu olunabildiğini göstermek lazım. Çünkü uzun süre hissiz, duygusuz yaşıyoruz. Kullanılmayan ne varsa çürüyor, eskiyor, bozuluyor; uzun süre mutlu olmayan insan nasıl yaşıyor zaten.
Evet, kötülükler var, zorluklar var hayatta. Birkaç gün önce ben de çok mutsuz olmuştum, geceleri uyuyamamıştım, uyusam da kabuslar görüyordum. Ama paylaşabileceğim biri vardı ve o bana doğru yolu gösterdi. Onun yardımıyla o karanlıktan çok kolay çıktım. Aslında o kadar da karanlık değilmiş — kendi kafamda kurmuşum her şeyi. İyi şeyler olurken hayal gücü güç ve enerji veriyor ama kötü bir şey olduğunda o hayal gücü kaygıya dönüşüyor, hiç olmamış ve olmayacak şeyleri sizi yoruyor, tüketiyor. Oysa hiçbir şey zannettiğiniz kadar kötü olmuyor. Abartmamak lazım. Bazı kötülüklere çıkar yol bulmak lazım. Bunun da en büyük ilacı belki sevmek; bir şeyleri, birileri. O zaman her şey çok daha katlanılır geliyor ve “o var, o bana yol gösterir, üzülürsek de beraber üzülürüz” diyebilmek bile büyük bir nimet.
Istirati yine duygudan duyguya ulaştırdı bizi. Kitabın sonu biraz hüzünlü biter gibi olsa da ben bu satırları hatırlayacağım ve benim için mutlu bitmiş gibi olacak. Çok güzel bir kitaptı. Bakalım, belki daha okumadığım kitapları da çıkar karşıma. Şimdi düşününce iyi ki daha önce okumamışım diyorum, çünkü o zaman podcast yapmıyordum ve bu podcast bir Panait İstirati kitabı olmadan eksik kalacaktı.
Bu yazarı çok bilmeyen, tanımayan, hiç okumamış insanlar da görüyorum. Klasikler arasına pek girmiyor; kimse onu Dostoyevski ya da Tolstoy kadar tanımıyor. Ama bence çok büyük bir yazar, önemli bir karakter. Yaşadıklarıyla, yaşattıklarıyla, bu coğrafyaya olan yakınlığıyla, yabancı bir dilde yazmasıyla ilham veren biri. Umarım siz de bir gün keşfedersiniz ve ondaki o saflığı, temizliği görürsünüz.
Buraya kadar vakit ayırdığınız için çok teşekkür ediyorum. Görüşmek dileğiyle.

