26 Mart 2026 Perşembe

Uşak

 

Uşak, Okumak, Yazmak ve Bir Şeyleri Düzeltmek

Panait Istirati benim çok sevdiğim bir yazar. Yaklaşık 6 sene önce, her hafta bir kitap okuma — daha doğrusu bitirme — hedefini kendime koyduğumda ilk başladığım yazarlardandı. Kitaplar o kadar akıcıydı ki çok hızlı şekilde okunabiliyordu. “Hazır böyle bir yazar bulmuşken bütün kitaplarını alayım, okuyayım” diye düşünmüştüm.

Press enter or click to view image in full size

O dönem kütüphanelere hiç gitmiyordum, kitap ödünç alma işinden de pek haberim yoktu; internetten sipariş vermiştim. Meğer Türkiye’de satılan bütün kitaplarını okumuşum.

Geçenlerde kütüphaneye yeni kitap almaya gittiğimde — bu aralar vaktim çok kısıtlı, olabildiğince kısa ve hemen bitecek kitaplar aradım — Jack London’ın Kahekili’nin Kemikleri’ni ve Istirati’nin Uşak kitabını aldım. Uşak’ı görünce “Aa, bu kitabı ben okumamıştım, nereden çıktı bu?” dedim. Varlık Yayınları’nın Mart 2017 tarihli 10. baskısını buldum; Yaşar Nabi Nayır çevirmiş. Sadece 128 sayfadan oluşan bir roman. Başında yer alan “Adrian Zografi’ye Önsöz ya da Bir Çağımız Yazarının İtirafları” bölümünü de yine yazarımız Temmuz 1932'de kaleme almış.

O kısacık bölümden bile iki alıntım var ve hemen onlarla başlamak istiyorum. Bu ilk cümle özellikle çok önemli:

İnsanın söyleyecek bir şeyleri ve bunu söylemeye yeteneği varsa vazgeçmek bir cinayet, tembellik bir ayıp olur.(s.8)

Kesinlikle öyle. Ben de o ritmi koyabildikten sonra — her hafta bir kitap bitirme ve bunlar hakkında yazma bahanesiyle — inanamayacağım hikayeler çıktı ortaya. “Sen yazdın bunları” deseler ağzım açık öyle bakardım. Gerçi son bir senedir çok bir şey yazamıyorum ama yine de hayatımda çok şey değişti. Kitaplar hakkında yazmak benim için terapiye dönüştü; hem bir blog, hem başımdan geçenlerin günlüğü, hem de bir hatıra defteri.

Peki neden yapıyorum bunu? Cevabı da hemen birkaç sayfa sonra Istirati yazmış. “Çünkü ben de bir şeyleri ispatlamaya çalışıyorum” diyor. Neyi?

“İyiliğin kötülüğü yenmesini niye isteriz bu kadar? Kötü adamın yenilmesi neden öylesine sevinç verir bize? Çünkü doğuştan iyiyizdir. Ama bu zaferi ve bu yenilgiyi insanlara yalnız romanlarda, tiyatroda ve beyaz perdede göstermekle yetinmeyelim. Hayatta hep böyle olacağını ispat etmeliyiz onlara; ama pek seyrek olur böyle şeyler.”(s.11)

Diyor yazar ve ardından hikaye başlıyor. Yine Adrian Zografi’nin hikayesi bu. Onun yazmaya ve yazdıklarının yayınlanmasına dair bir yeni başlangıç.
Ben de “bir şeyleri ispat etmek” deyince, sanki “ben çok iyiyim, dünya çok kötü” diyormuşum gibi anlaşılmasın. Aslında sürekli şu yalanla mücadele ediyorum: “İnsanların okumaya vakit bulamadığı, kitap okumanın çok büyük zaman istediği” yalanıyla. Haftada bir kitap bitirebilmek o kadar zor olmasa gerek. Hatta bu kitap hakkında oturup notlar çıkarmak, konuşmak üzerine kafa yormak, bir şeyler yazmak imkânsız değil. İsterseniz oluyor, yapabiliyorsunuz. Bunun üretkenlikle de bir alakası yok.

Hayatta bir şeyleri düzeltmek istiyorsanız — bu her şey olabilir — eminim ki hepinizin çok fazla derdi, sorunu, içinden çıkamadığı problemi vardır. Ama bir yerden başlamanız gerekiyor. O şey ne olursa olsun onu birazcık düzgün yapmaya çalışırsanız diğer şeyler de kendiliğinden düzeliyor. “Kendiliğinden” derken tabii ki büyük çoğunluğunu yine siz yapıyorsunuz, ama tıpkı Ramazan gibi: Aç kalmak değil sadece, inanılmaz bir irade gösteriyorsunuz ve bu size çok şey kazandırıyor. Bunu biraz daha farkındalıkla yapabilirseniz, her hafta bir kitap bitirme meselesi de size büyük bir irade kazandırıyor.

Kitap kulüpleri de çok şey kazandırıyor. Her ay ilginizi bile çekmeyen bir kitabı okumak durumunda kalmak; farklı insanların aynı şey üzerinde görüş birliğine varamaması, çok değişik konulara parmak basılması — bunlar iş hayatında da, aşk hayatında da çok şey katıyor. Daha anlayışlı, daha ılımlı bir insan oluyorsunuz. Öğrenciler için de zaten okumak, eğitimin hiç bitmeyen bir aşamasıdır. Yapay zekayı kullanacaksın ama önce onunla anlaşabilmen, derdini anlatabilmen, ne istediğini dile getirebilmen lazım. Bunun için dahi olmaya gerek yok; biraz daha düzenli okusak, okumaya devam etsek, birçok sorun çözülür.

Şimdi kitaba döneyim. Romanın içinden çok beğendiğim bir pasaj:

“Dehanın, her zaman tanınmış ve ünlü olması gerekmez. Örneğin benim Mihail bir dahidir, ama sanatçı değildir. Kadın Mihail’ler de bulunabilir. -Ya işte, profesör unvanın ve sonsuz ahmaklığınla böyle bir kadının karşısında bulunsan ne yaparsın?
Adrian bunları aklından geçirdi, ama bir şey söylemedi. Henüz insanlara, hatta en olgunlarına bile düşündüğünü söylemek cesaretini edinmemişti. Kendine güveni tam değildi. Çok aşağıdan geldiği, resmi öğrenim adına ilkokuldan ötesini okumadığı, kendi kendini yetiştirmenin ne zor bir iş olduğunu kavramadığı için, diplomalar, unvanlar ve dereceli bilgiler karşısında küçük düştüğünü anlıyordu.”(s.33)

İşte deminden beri demek istediğim şeylerin özü bu. Düzenli olarak bir şeyler yapmak — kitap okumak olması da şart değil, düzenli spor da yapabilirsiniz — kendinize güveninizi getirir. Düşündüğünüzü söyleyebilme cesaretini de edinirsiniz.

Bu alıntıdan sonra kitaba yaklaşık iki hafta bakamadım aslında. Kitap kulübümüz için Kemal Tahir’i aradım, onunla zaman geçti. Derken iade sürem dolmak üzereydi. Kalan 70–80 sayfayı gece su gibi akıttım. Bazı yerleri alıntı olarak alayım mı almayayım mı diye düşünürken bitirmiştim.

Hikayede, gelen teknoloji — metinde “elevatör” diye çevrilmiş ama bir asansör olmalı — limanlardan ürün yükleme işini çok hızlandırıyor ve yüzlerce işçi bu yüzden işsiz kalıyor. Teknolojinin ilk geliştiği dönemler olduğu için verimli de olmuyor tabii; yağmurda buğdaylar dökülüyor. Ama gelen teknolojinin geri gidecek hali yok, bir şekilde uyum sağlanacak. Bu sırada işçilerin direnişi ve “doğru bir direniş nasıl olur” meselesi çok güzel işleniyor. Adrian bir mektup yazıp gazeteye gönderiyor; gazete o haberi birinci sayfadan manşetten veriyor, “hiçbir noktasına, virgülüne dokunmadık” diyorlar.

Bütün bunları bir malikanede, zenginlerin yanında bir uşak olarak yapıyor. Hayatının o döneminde Adrian artık uşak olmuş; ama kaldığı evde aşık olduğu bir kadın da var, bu yüzden yaptığı işler ona hiç ağır gelmiyor. Sonra işçiler işsiz kalınca, grev yapınca, işin içine biraz siyaset girince devran tersine dönüyor. Bütün o zenginler bir anda tepe taklak oluyor.

Yazar şöyle bir ayrım da yapıyor: Fakirler aç kalınca eşlerinden, dostlarından borç isteyebilir. Ama zenginler lükslerinden mahrum kaldıklarında borç bile isteyemez; onlar için tek çare ölümmüş gibi görünüyor. Gururdan, “Bütün bunları nasıl açıklayacaksın?” derdinden.

Hikayede Kodin adlı bir karakterden de bahsediliyor ve bu geçiş bana çok ilginç geldi. Çünkü o ana kadar her şey Adrian’ın gözünden anlatılırken birdenbire başka bir bakış açısı geliyor. Gerçekçiliği baltalıyor olması lazım ama okurken hiç öyle hissetmiyorsunuz.

“Kodin adlı hikâyemizde görülen o kavgacı ve katil hovarda tipi ansızın ortadan kayboldu.
Çünkü İbrail kenar mahallerinin en korkunç dramı olan kanlı cinayetler değildi, her zaman işi cinayete kadar vardırmasa da karısına, çocuklarına zulmeden ve bütün bir mahalleyi sopa, bıçak, kundak tehdidi altında tir tir titreten o insafsız zorbalaların varlığıydı. Çok kez de bu zorba, ne katil diye adı çıkmış bir hovarda, ne de hatta kötü huylu bir insandı, iyi bir koca, iyi bir baba olan dürüst bir işçiydi. Ama çok kez üçüncü kadehi devirdikten sonra birdenbire çileden çıkıverirdi. Onun için İbrail mahkemesi, karşısına getirilen suçluların çoğunu ya beraat ettirir, ya da en hafif cezalara çarptırırdı. Jüri üyeleri kabul etmek zorunda kalırdı ki, karşılarında duran adam da bir kurbandı. Ama ne korkunçtu bu kurban! Bu mert adam, ayda bir kez de olsa, gece yarısı, kafayı çekince, nice masum insanları tatlı uykularından ederek korku içinde çil yavrusu gibi dağıtabilirdi. Çünkü bu adam liman işçisi tipiydi. Hepsi az çok birbirlerine benzerdi. Bu adamı, kudurmuş bir köpek gibi gebertemezdiniz, çünkü namuslu ve çalışkan olduğunu bilirdiniz, onu severdiniz, iyi bir komşu ya da dosttur, ertesi günü saçını başını yola yola gelip yaptıklarından özür dileyecektir, ama gene huyunu değiştirmeyecek, ilk fırsatta aynı hatayı işlemekten geri kalmayacaktır.”(s.100)

Ne kadar acıklı bir manzara. O ufacık kötü alışkanlıkla… Düzenli olarak iyi bir şeyi yapmak hayatınızı tamamen değiştirebilirken, kötü bir alışkanlığı düzenli olarak sürdürmek de yalnızca sizin hayatınızı değil, birçok hayatı olumsuz etkiliyor; domino etkisi gibi.

Özellikle bu işçi kesiminden şöyle de bahsediliyor: Sadece yoğun ve bereketli dönemlerde öyle hovardacılıklar yapıyorlar ki bütün paralarını saçıyorlar. Hâlbuki tam o dönem parayı bir kenara atman, biriktirmen, borçlarını ödemen, geleceği düşünmen gerekirken vur patlasın çal oynasın… Geç saatlere kadar eve gitmiyorlar, evde de öyle bir baskı kuruyorlar ki kadın ve çocuklar evin reisi gelene kadar yemeklerini bile yiyemiyorlar. Bu arada baktığımda bugünün tarım işçileri ya da inşaat işçileri de buna benziyor. Mevsimlik işçi derler ya; belli anlarda beyaz yakadan bile fazla kazanırlar ama o parayı doğru kullanamıyorlar.

Son olarak, bir yazısını ilk kez bir yerde yayınlayan herkesin hissettiği o büyük heyecanı çok güzel anlatıyor Istirati:

“Ondan sonraki üç gün gözüne uyku girmedi, dördüncü günün sabahı sevincinden az kalsın ölüyordu. İbrail Limanında başlığı birinci sayfada üç sütun üzerine konulmuştu, ortada Avramaki’nin fotoğrafı, en altta da Azog imzası vardı. Makaleyi okuyacak gücü kendinde bulamadı. Anna’yla birlikte pazara gitmek için Karol bulvarından yürüyordu. Tek söz söylemeden gazeteyi büküp cebine koydu, ama içinde öylesine bir coşkunluk vardı ki, sepeti havaya fırlattı, zıp zıp zıpladı, sonra Anna’ya dönerek kolunu, bağırtacak kadar sıktı.
— Nen var senin? Delirdin mi?
— Hayır! Ama kendimi Tuna’ya atmak için korkunç bir arzu var içimde, bunu da hemen yerine getiremiyorum.
Durup karşılıklı bakıştılar; Anna:
— Aman Yarabbi! diye haykırdı. Sende bir başkalık var! Bakışın bile değişmiş!
— Elbette! Size dememiş miydim; beni o kadar mutlu ediyorsunuz ki, bir gün büyük işler görebileceğimi sanıyorum. Ya, işte, bir iş gördüm. Eğer bir gördüm. Eğer bir kahramansanız bir ayağınızı ısırmama izin verirsiniz!
— Adrian, beni korkutuyorsun!
Anna yana doğru bir sıçradı, çevresine bakındı, sapsarı kesilerek istavroz çıkadı.
Adrian daha sakin bir tavırla:
— Telaş etmeyin, dedi. Uslu duracağım. Ama bütün gücümü sizden aldığımı söylerken emin olun ki doğru söylüyorum. Bugün başardığım işi salt sizi ve sevdiğim bir adamı düşünerek yaptım. Ben ancak birini düşünerek, birini severek büyük işler görebilirim. Tek başıma ben bir hiçim. Beni yücelten başkalarıdır.”(s.104)

Adrian işte burada kendini işçilere bir anlamda feda ediyor; gazeteye o yazıyı gönderirken bir takma ad kullanıyor ama sonradan işçi birliğinin, sendikanın nasıl yozlaştığını da görüyor. Burjuvadan nefret eden insanların aslında burjuvanın da aynı yollardan geçtiğini, ekonomik sistemlerin çözümlerinin öyle kolay olmadığını bir anlamda gösteriyor. Her şeyin iç yüzünü, insanlığın ne kadar yozlaşmaya ve yolsuzluğa meyilli olduğunu adeta ispatlıyor.

Ve Adrian’ın o mutluluğu — ben okurken de gerçekten hissettim. “Ne demek kendini Tuna’ya atmak? İnsan mutlu olunca kendini Tuna’ya mı atar?” diye düşünülebilir. Atmıyor tabii ki ama o his geliyor içinden. Çok mutlu olunca koşası geliyor insanın; yerinde duramazsın. Bunları paylaşmak, anlatmak, mutlu olunabildiğini göstermek lazım. Çünkü uzun süre hissiz, duygusuz yaşıyoruz. Kullanılmayan ne varsa çürüyor, eskiyor, bozuluyor; uzun süre mutlu olmayan insan nasıl yaşıyor zaten.

Evet, kötülükler var, zorluklar var hayatta. Birkaç gün önce ben de çok mutsuz olmuştum, geceleri uyuyamamıştım, uyusam da kabuslar görüyordum. Ama paylaşabileceğim biri vardı ve o bana doğru yolu gösterdi. Onun yardımıyla o karanlıktan çok kolay çıktım. Aslında o kadar da karanlık değilmiş — kendi kafamda kurmuşum her şeyi. İyi şeyler olurken hayal gücü güç ve enerji veriyor ama kötü bir şey olduğunda o hayal gücü kaygıya dönüşüyor, hiç olmamış ve olmayacak şeyleri sizi yoruyor, tüketiyor. Oysa hiçbir şey zannettiğiniz kadar kötü olmuyor. Abartmamak lazım. Bazı kötülüklere çıkar yol bulmak lazım. Bunun da en büyük ilacı belki sevmek; bir şeyleri, birileri. O zaman her şey çok daha katlanılır geliyor ve “o var, o bana yol gösterir, üzülürsek de beraber üzülürüz” diyebilmek bile büyük bir nimet.

Istirati yine duygudan duyguya ulaştırdı bizi. Kitabın sonu biraz hüzünlü biter gibi olsa da ben bu satırları hatırlayacağım ve benim için mutlu bitmiş gibi olacak. Çok güzel bir kitaptı. Bakalım, belki daha okumadığım kitapları da çıkar karşıma. Şimdi düşününce iyi ki daha önce okumamışım diyorum, çünkü o zaman podcast yapmıyordum ve bu podcast bir Panait İstirati kitabı olmadan eksik kalacaktı.

Bu yazarı çok bilmeyen, tanımayan, hiç okumamış insanlar da görüyorum. Klasikler arasına pek girmiyor; kimse onu Dostoyevski ya da Tolstoy kadar tanımıyor. Ama bence çok büyük bir yazar, önemli bir karakter. Yaşadıklarıyla, yaşattıklarıyla, bu coğrafyaya olan yakınlığıyla, yabancı bir dilde yazmasıyla ilham veren biri. Umarım siz de bir gün keşfedersiniz ve ondaki o saflığı, temizliği görürsünüz.

Buraya kadar vakit ayırdığınız için çok teşekkür ediyorum. Görüşmek dileğiyle.




12 Mart 2026 Perşembe

Belki Bir Gün Uçarız

 

Belki Bir Gün Uçarız, Değişmeyen Sıfatlar, Üç Gün Kuralı, Yoğun Bakım ve Dexter’a İmrenmek

Aylin Balboa’nın Belki Bir Gün Uçarız kitabından bahsedeceğim bugün sizlere. Okuma kulübünde okuduğumuz, mucize yerine seçtiğimiz kitaptı bu. Biraz geç katılsam da toplantıya gayet güzel, verimli bir toplantı olmuştu. Ben de orada daha çok çıkardım notlarımı. Çok fazla katkıda bulunamadım belki ama yine elimden geleni yaptım. İlk anlıntımı okudum; o da ayrıca güzel bir anekdota yer açtı, moderatörümüzün başından geçen bir çocukluk anısı. Yeni bir yazarla da tanışmış oldum böylece.

Aylin Balboğa zannediyordum ben, yumuşak yayını. “Balboa” direkt bana Rocky Balboa’yı hatırlatıyordu ama bu kadar birebir esinlendiğini düşünmemiştim yazarımızın. Uzun yıllar komada kalan abisini kaybetmiş, daha sonrasında hastane ziyaretleri… Tüm bunların izi var bu kitapta. İletişim Yayınları’ndan çıkan, 2016 tarihli 5. baskısını okudum. Çoğu zaman dinledim ama dediğim gibi kitap kulübündeki arkadaşların çıkarımlarından, yorumlarından da bir şeyler aldım kendime.

Hemen ilk anlatımla başlayayım isterseniz:

“Bir civcivim vardı. Koynuma sokup yattım bir gece. Sabah ölüsünü bulduk. Abim geldi. Katilsin artık sen dedi. Katil oldum. İnsan sadece ilk cinayetinde katil olur. Sonrakiler sıfatta bir değişikliğe neden olmaz. Bu yüzden kimi öldürsem civcivim gelir aklıma. Sonra geçer. Geçiyor çünkü. Yerine başka şeyler geliyor.”

Buradaki o sıfatların sadece ilkinde kazanılması, daha sonrasında hiç değişmemesi, üstümüze bir etiket gibi yapışması etkilemişti beni. Bunu okurken bir arkadaşımız da şunu söylemişti: Aslında çok sevdiği için koynuna sokup yatmış ve sonra onu öldürmüş. Aşırı sevgi ya da yanlış sevgi; bazen böyle karşı tarafı boğabilir, öldürebilir. Moderatörümüz de çocukluğunda, çok küçükken, daha aklı ermezken bir su kaplumbağası beslediğini, ona bir şeyler yedirmeye çalıştığını anlattı. Naif, güzel bir hikâyeydi aslında ama tabii sonu üzücü olunca insan buruk hissediyor. Benim de başımdan geçmişti benzer bir şey. Akvaryumdan çok güzel renkli bir balığı sanki oyuncakmışçasına çıkartıp elimde tutmuştum; o çırpınışı hâlâ hatırlıyorum. Hâlâ bir akvaryum gördüğümde içim sızlar, aklıma gelir.

“Bir yandan da telefon çalmaya devam ediyor. İnsanların ne kadar üzgün olduklarını söylemeleri gerek, merhamet dolu sesleriyle bu zor gününüzde yanınızda olduklarını bildirmeleri gerek, sizin için yapabilecekleri bir şey var mı diye sorup vicdanlarını rahatlatmaları gerek. Oysa olmadığını herkes biliyor. Bunlar son derece iyi niyetle yapılan hareketler aslında. Ama o anda hepsine karşı müthiş bir öfke duyuyorum.”

Burada aranan mı yoksa arayan mı olduğunuz birbirinden çok farklı psikolojiler. Arayan durumunda benim ilk üç gün gibi bir kuralım var. Bilmiyorum ne düşünüyorsunuz ama üç gün içinde aramam gerekiyormuş gibi hissediyorum; yoksa üçüncü günden sonra hatırlatma gibi de oluyor ve karşı taraf belki daha çok etkileniyor ya da geç kalmış oluyorsunuz. Ama ilk üç günde de başı çok kalabalık oluyor, o an acı da taze. Aranan olunca ise benzer bir kuralım yok; çünkü orada artık hiçbir şey kalmıyor. Ne yaptığınızın bile farkında değilsiniz, telefonları açmanız da lazım, bir yandan konuşmanız da lazım, hayat devam ediyor.

İşte bu kitabı okurken sık sık yazarlık atölyesindeki arkadaşlarımı da hatırladım. Yazarımıza çok benzeyen arkadaşlarım vardı. Bazı yerleri acaba onlar mı yazmış diye düşündüm hatta. Ama bazı yerlerde sanki ben yazmışım gibi hissettim. İşte o bölümlerden biri:

“Durdum sonra biraz öyle. Komik şeyler düşünmeye çalıştım. Düşününce buluyor insan. Güldüm biraz işte. Kendi kendine gülenlere deli diyenler insan değiller. Belki de insandırlar, emin değilim. Ama gülmeyen insanlardan çok Sonra durdum öyle biraz. Kırmızı koltuk eskiyene kadar oturdum. Ademoğlu ahir ömründe en çok korkuyorum. “Hayata katlanamadığımız için espri yapıyoruz” demiş… Kim demiş? Mühim değil, doğru demiş nihayetinde. Bu yüzden mi bu kadar gülüyorum yoksa güldüğüm için mi bu yüze varıyorum kuşkuluyum. Kaotik bir sebep-sonuç sarmalı bu. Yanisi gülünecek hiçbir durumu boş geçmiyorum. Böylece katlanıyorum. Görseniz, her tarafım kat izi…”

Sonra kitabın bir yerinde de ütüleniyordu ütüler tarafından. Tımarhane notlarındaydı galiba. Orası da hem komik hem ironik. Ben de böyle gülünecek yerleri pek es geçmem biliyorsunuz:

“Üstelik anlamazsın. Mevzu sıcakken yanında olan insanlar vardır. Mevzu soğudukça uzaklaşan insanlar vardır. Mutlaka onların da kendilerine göre sorunları vardır. Sıcakla soğuğu ayıramazsın. Zaten ayırsan da işin içinden çıkamazsın. Düpedüz anlamazsın. Mekanik sesler vardır. Ciddi yüzler vardır. Yapılan klinik çalışmalar vardır. Gerçekler vardır. 2 kere 2’ye farklı bir sonuç ararsın. Kendine yeni bir formül kurarsın. Pi’yi 3 alırsın. X’i yalnız bırakırsın. Limitin nereye gittiğine aldırmazsın. Ama hesabı bir türlü tutturamazsın. Hem zaten tuttursan da kimseyi inandıramazsın. Neresinden bakarsan bak, anlamazsın. Olanlar ve bitenler vardır. Elinden gelmeyen şeyler vardır. Tek çare zamandır. Kendini koltuğa bırakıp gözlerini kaparsın. Zamanı daha hızlı ilerletebilmek için tek tek saniyeleri sayarsın. Sekizbinaltıyüzyetmişiki… Sekizbinaltıyüzyetmişüç… Sekizbinaltıyüzyetmişdört…”

Bilmiyorum, hiç böyle koyun sayar gibi saniyeleri saydınız mı? Sekizbinaltıyüze kadar gelmek bile çokmuş; benim kesin uykum gelirdi oraya kadar. Ama kimse sonuna kadar da yanınızda olamıyor sanki böyle durumlarda. Çünkü yalnız kalmaya da ihtiyacınız var ve çevrenizdeki insanlar bu konuda anlayışlı da olabiliyor, olamıyor da bazen. Ama yalnız kalmak çok iyi değil. Böyle kayıplardan sonra en azından uzaktan bile olsa bir göz denetiminde olmak iyi bence. Hiç olmamış gibi yapmak, “ya ölümlü dünya işte” deyip geçmek de bence çok sağlıklı değil; çünkü o zaman o acıyı erteliyorsunuz. O bir yerde çıkar, başka bir yerde patlar.

“İçeriden haber gelmedikçe zaman uzar, sorular yorar. Her gün birbirine benzemeye başlar. Ağlamaya kalksanız “Hiç olmazsa nefes alıyor,” deyip sustururlar. Ne kadar özlemiş olabileceğinizi hesaba katmazlar. Ne kadar özleseniz de günde sadece bir kişi için 5 dakikalığına tanınan ziyaret hakkını anneniz çok ağladığı, kardeşiniz hiç uyumadığı için onlar kullansın istersiniz. Bazı dertler küçük yaşta abla yapar insanı. Günler geçer.
Olan biteni anlamak için zihninize attırmadığınız takla kalmaz. Uyansın diye zaman geçmesi gerektiğini söylerler, zaman geçtikçe uyanma ihtimalinin azaldığını söylerler. Anasını sattığımın zamanının tam olarak ne işe yaradığını bir türlü anlayamazsınız. Dipten umut çıkarmak için her gün daha derine dalarsınız. Düşündükçe aklınız gözlerinizden akar, ağlarsınız. Ağlamaktan bıkarsınız. Artık ağlamak istemezsiniz. Zaten ağlayarak dindiremezsiniz.”

Yoğun bakım süreci… Ben de şimdi okurken daraldım resmen, yoğun bakım süreçlerini hatırladım. Böyle bir şeyi üç gün yaşadım sadece ama çok yıpratıcıydı gerçekten. Normal, sağlıklı giren bir insan zaten üç günde ölüm noktasına gelebiliyor; hastayı o derece yıpratıyor. Ama dışarıda kalan insanları da öldürmüyor, süründürüyor. Ben orada da yine o olumlu yanım, her şeyde espri arayan her şeyden çıkar yol arayan tarafımla, “yoğun bakım, adı üstünde, daha yoğun bakacaklar, daha çok ilgi verecekler ve iyileştirip sabah sağlam karşımıza çıkaracaklar” gibi düşünmüştüm. Ama birçok insan yoğun bakım olduğunu duyar duymaz sanki ölmüş gibi davranmıştı önce. Yüzlerindeki o değişikliği, tedirginliği, o korkuyu görüyorsunuz. Ben görmeyi de reddetmiştim, inanmamıştım, ihtimal vermemiştim. Ve hastanın yanına da almıyorlar gerçekten, sadece beş-on dakikalık o süreler.

“Hiçbir şeye benzemeyen bir şey yaşadığınızı düşünürken, benzer bir şey yaşayan biriyle karşılaştığınızda duyduğunuz sevinç neresinden baksanız acıklıdır. Çünkü insan kaçınılmaz olarak kıyaslama ihtiyacı duyar. İyi ya da kötü olmak, ancak bir noktayı ölçüt olarak aldığınızda belirleyebileceğiniz durumlardır.”

Hastalık yarıştırmayı da anımsattı bana bu. Hastanelerde sürekli görürsünüz; “bizim hasta daha kötü, benim hastalığım daha kötü” diyerek övünüyormuşçasına yarışan insanlar. Ne olursa olsun bu hüzün de olmak zorunda değil aslında, mutluluk da olabilir. Aynı yollardan geçtiğiniz insanları görünce ister istemez iyi hissediyorsunuz, en azından ilk başta.

Ve su üzerine güzel bir bölüm:

“Dikkatlice baktım. İtiraf etmeliyim, suyun renginin olmaması ilk bakışta biraz kafa karışıklığına neden oluyor. Kokla deseydi de aynı gerilimi yaşardım çünkü su kokmaz. Bir de mesela Hidrojen çok delikanlı bir elementtir. Sırf su olsun diye her zaman kendinden 2 verir de 1 veren Oksijene gıkını çıkarmaz. O değil de 2’nin 1 olduğu her yerde kutsal bir şey vardır. Bu mühim. Ama mevzu bu değil.”

Diyerek artık kitabında ilerlediği bölümler; bu dile de alışıyorsunuz. İronik, şaka dolu, ama satır aralarında her zaman çok şey gizli. Çok acı çekmiş yazar, belli. Bunları böyle kaleme alabilmek çok kolay değil. Bunu başarabilmiş ve orada karşılık buluyor aslında kendine; benzer yollardan geçen birçok insan var çünkü.

“Günay abi diyorum da, öldüğünde benim şimdiki yaşımdan küçüktü daha. Benim için hep abi olarak kaldı. Ölüm birtakım şeyleri sabitliyor. Günay abinin yaşını sabitliyor, Recai abinin gülüşünü sabitliyor. Annelerin ıstırabını ve benim bu dünyadan hiçbir zaman hiçbir halt anlamayacağım gerçeğini sabitliyor.”

Yine çok zor bir bölümdü burası da. Ölümün sabitlediği gerçek ve zaman için de “anı yaşa” derler ya; bulunduğunuz anın aslında yaşamamak istediğiniz bir an olması, bir an evvel o andan kurtulma isteği. Onu da çok güzel anlatmış:

“Bana göre yaşanabilecek en güzel günler geçmişte, insanlara göre ise gelecekteydi. Hangisinin doğru olduğunu bilmiyordum. Bildiğim kesin olan tek şey vardı, o da o günlerin şimdiki zamanda olmadığıydı.”

Şimdiki zamanda olunca da zaten fark etmiyoruz. Üzerinden zaman geçtikten sonra “ah ne güzel o günler” diyerek geçmişe dönüyoruz. Kitabın sonlarına doğru bir ayrılık acısı daha vardı; yazarın sevgilisinden ayrılması. Bundan bahsettiği bölümden aldığım yer:

“O önce sorarsa dağılırım, yıkılırım, yerlere çakılırım diye hızlı davrandım ve “Sen nasılsın anlatsana biraz,” dedim. İyi olmasını hem canımın içinden istiyor, hem de iyiyse Allah da onun belasını versin diyordum. Bu duyguyu tanırsınız. Çok âşıkken terk edilen herkesin aşağı yukarı hissettiği şey. İyiyim işte, dedi. Sevinç ve öfke yanımdan halay çekerek geçti. Demek benden ayrılmmca iyi olunuyordu. Keşke ben de ondan değil de benden ayrılsaydım. Belki daha kolay olurdu.”

Ama kesinlikle o da hiç kolay değil; insanın kendinden ayrılması. Hatta belki daha zor bile olabilir. Bir yerlerden, bir şeylerden, birilerinden ayrılabiliyoruz ama nereye giderseniz gidin kendinizden ayrılamıyorsunuz. Hatta ölümle bile olacak bir şey değil bence; öbür tarafa da inandığınız takdirde yine kendinizle baş başa kalacaksınız, yine yaptıklarınızı çekeceksiniz, her şeyin hesabını vereceksiniz. Bir noktada bunu düşünmek, buna inanmak rahatlatıyor beni. Bu çok büyük bir lüks aslında.

Kısaca, ya da oldukça uzunca, böyleydi bu kitap. Belki bir gün uçarız diyordu yazarımız. Kapak seçimi de ayrıca etkileyici: Kitabın ön yüzünde aşağıya düşüyormuş gibi görünen bir kadın, arkaya çevirdiğinizde sanki uçuyormuş gibi. Bunu da tabii ki moderatörümüz söyledi; ben kesinlikle fark edemezdim bu ayrımı. Çok çok iyi hazırlanmıştı moderatörümüz, bize de birer küçük hediye almış. Bana da Kafka’nın Dönüşüm kitabının güzel bir anahtarlığı denk geldi. O yüzden de mutlu oldum, kitabı biraz da öyle hatırlayacağım.

Her ne kadar acı dolu, hüzün dolu bir kitap da olsa size neler hatırlattığı tamamen yaşadığınız olaylarla, bağlantılarla alakalı. Hayatta bir yerde bir şeyler olurken başka bir yerde mutluluklar da oluyor. Benim de babam öldükten birkaç ay sonra yeğenim doğmuştu. Geçen öğrendim, annem söyledi; on yaşını kutlamışlar. Şehir dışında olduğumuz için gidemedik ama bir yandan da “on sene olmuş” demek… On yıl ne kadar uzun bir süre ya. On senede doğmamış çocuk okula başlıyor, ortaokula geçiyor, hayatının çok büyük bir kısmının temellerini atıyor, hiç unutamayacağı yıllar. Bu kadar sene geçmiş babamın ölümünden. Hâlâ dün gibi bazı şeyler. Hâlâ o rüyalar…

Dexter gibi olmuyor. Ben Dexter’ı ilk seyrettiğimde onun babasıyla konuşmalarına çok imrenmiştim. “Keşke ben de öyle bir şey yaşasam” demişim. Bir yandan tabii ki neyi dilediğine dikkat edeceksin. Görebilseydik, konuşabilseydik keşke. Bazen rüyalarımda fark ediyorum, sarılıyorum, bırakmak istemiyorum. Ya da uyandığımda “keşke daha çok sarılsaydım” diye düşünebiliyorum.

Ya işte, üç günlük dünya. Dünyada hâlâ neden sevgiden başka şeyler duyuyoruz? Öfke, kavga niye geçmiyor? Mübarek Ramazan’dayız mesela şu an. Şu an anlıyoruz ağaçların hâlini ama bir ay sonra geçecek, gidecek. Muhteşem bir bayram gelecek; eksik olan sofraları, patlılar, şeyler… bütün açlık unutulacak. Halbuki öyle mi olmalı? Ayrıca bu bayram benim için de çok özel olacak. Ayrıntılara girmeyeyim artık.

Kitaptan da çok koptuğumuzu fark edip sizlerden de özür dileyeyim çaldığım vakit için. Haftaya başka bir kitapla görüşmek dileğiyle, kendinize çok iyi bakın.




5 Mart 2026 Perşembe

Kahekili'nin Kemikleri

 

Kahekili’nin Kemikleri, Anlaşılmayan Jestler, Bizim Yerimize Düşünenler ve Çamaşır Katlayamayan Robotlar

Jack London’ın bu kitabının içinde iki kısacık hikâye var: “Ah Kim’in Gözyaşları” ve kitaba ismini veren “Kahekili’nin Kemikleri”

Uzun bir zamandan sonra Jack London’la, onun yazdığı bir kitapla birlikteyiz: Kahekili’nin Kemikleri. Evet, bu kitabı daha önce hiç duymamıştım. O yüzden kütüphanede görünce dikkatimi çekti. Oldukça da kısaydı. Orada aslında okuyup bitirmeye çalıştım ama çok kalabalıktı. İnsanlar geçip duruyordu önümden. Normal, o çalışma masalarında zaten yer olmuyor. Ben ayrıca o tekli rafların karşısındaki koltuklarda oturuyorum genelde, ama orada da baktım, çok dikkatim dağılıyor. Aldım kitabı ödünç olarak ve evimde birkaç günde ancak okuyabildim. Çünkü başlayıp başlayıp bıraktım nedense. Gece yatmadan okumaya çalıştığım için uykuya yenik düştüm. O yüzden ilk hikayeyi hatta baştan okudum.

İki hikaye var bu kitapta. Kahekili’nin Kemikleri ikinci hikaye ve daha kısa mıydı? İlki de çok kısa gerçi. İkisi de birbirinden kısa ya. Elli sayfalık bir kitap zaten. Benim okuduğum, Can Sanat Yayınları’nın Aralık 2020 tarihli 1. baskısıydı. İngilizce aslından çeviren de Fatih Yiğitler olmuş.

Biraz nasıl desem, ilk hikaye Ah Kim’in gözyaşları… Ah Kim dedikleri Çinli bir adam aslında ve biraz ırkçı da aslında. Ahkim diye bir adamın annesinin onu sürekli dövmesi, ama o kadar dövmesine rağmen bu Ahkim’in hiçbir şekilde ağlamaması ve ileride bir kadını sevip onunla evlenecekken annesinin hâlâ onu dövmesi, annesinin de o kadını istememesi; daha önce evlenip boşandığı için ve kadın biraz… yani annesi zaten çok değişik bir karakter. Jack’in bunu nasıl hayal ettiğini bilmiyorum.

Kahekili’nin Kemikleri de kızılderililer arasında geçen bir hikaye. Onların törelerini, geleneklerini ve annenin bu müstakbel geliniyle anlaşamamasını anlatıyor. Oğlunu daraltmasının nedeni eski geleneksel gelin-kaynana ilişkisi. Gelini sanki hizmet edecek bir varlık olarak görmeleri; hatta canlı olarak bile görmüyorlar, adeta hizmetçi. Annem de yaşamış benzer zorluklar zamanında. O yüzden benim hiç hoşuma gitmeyen şeyler bunlar. Ama Çin kültüründe de görünce, burada onların zaten her kelimenin tek bir harf şeklinde yazılıp şekillerin birleşiminden oluşması hep ilgimi çekmişti. Burada da sırf o yüzden alıyorum bu alıntıyı. “Evlenmek” kelimesi bakın nelerden oluşuyormuş:

“‘Nelerden oluşuyor?’ diye üsteledi annesi. ‘Bir araya getirildiğinde evlenmek, evlilik, bir erkek ve bir kadının bir araya gelmesi anlamını veren üç esas şekil nedir? Çiz onları, ayrı ayrı çiz de bilelim eskilerin bilge insanların evlenmek kelimesini hangi şekilleri bir araya getirerek oluşturmuşlar.’
Annesinin sözünü dinleyen Ah Kim üç şekil çizmiş olduğunu gördü: bir el, bir kulak ve bir kadın.
‘Şimdi bunların isimlerini söyle,’ dedi annesi. Ah Kim de isimlerini söyledi.
‘Doğru, dedi. ‘Ne de güzel bir hikâye. Evliliğin resmedilmiş halidir bu. Eskiden evlilikler böyleydi, benim evimde bundan sonra da hep böyle olacak. Erkeğin eli kadını kulağından tutar ve onu kendi evine, yani ona ve annesine itaat edeceği yere götürür. Ben de rahmetli baban tarafından bu şekilde götürülmüştüm. Senin eline baktım. Babanın eli gibi değil. Ayrıca Li Faa’nın da kulağına baktım. Onun da öyle bir kulağı yok. Benim daha yaşayacak ömrüm var ve kadim geleneğimize göre ölene kadar oğlumun evinin hanımı olarak kalacağım.’”(s.21)

Ne inanılmaz ya. Jack bize ne anlatmak istiyor? Bu bir eleştiri tabii ki; öyle görüyorum, öyle düşünmek istiyorum. Zaten Lifa isimli kadın da şöyle diyor sonradan:

“O dediğin Çin’de olur. Ben Çin’i bilmem. Burası Hawaii ve Hawaii’de bütün yabancıların gelenekleri değişir.”(s.21)

Böyle savunuyor hemen yine aynı sayfada, bunu alıntı yapmamıştım aslında ama hazır kitaptan okuyorken okuyayım dedim. Geleneklerle ilgili ben de benzer bir şey düşünüyorum. Bir şey gelenek oldu diye, yıllardır devam ediyor diye buna saygı duyup aynı şekilde devam ettirmek zorunda değiliz. Birçok saçma sapan geleneğimiz de var. Yanlışlıkları özellikle bir an evvel unutup unutturup doğrularını yapmak gerekir. Geçen mesela bizim arkadaş söylemişti: onların eski çalıştığı bir şirkette doğum günlerinde pasta kesmek, mum üflemek yerine ağaç dikerlermiş. Her bir personelin doğum gününde ona sertifikasıyla şunu hediye edermiş patron: “Senin adına şuraya bağışta bulunduk, şu ağacı diktik.” Benzerini dün yine diğer arkadaş da yapmış. Çünkü o da ondan duyup anlatmıştı. Onlar da nikahlarında davetlilere dağıtmışlar: “Sizin adınıza şu ağacı diktik.” İşte o şeker, çikolata falan çeret meret vermektense diye düşünmüşler ve evet, çok daha güzel bir jest aslında. Ama tabii “bizimkiler ne anlar” demişti, biraz tepki görmüş. Canı sıkılmıştı. Hâlbuki ne kadar güzel bir şey yapmış. Bir an özendim ama tabii ben ne yaparım, ne ederim, şu an bilemiyorum. Konular böyle herkesin içine sinmesi gereken şeyler ya. Karşılıklı olması lazım, tek başına düşünmemek gerekir bence. O yüzden düşünmüyorum.

Mesaj gönderiyormuşum gibi oldu ama her şeyi vakti gelince, zamanı gelince düşünmek lazım. Yürümeyi öğrenmeden koşmamak lazım arkadaşlar. Kulağınıza küpe olsun, çok önemli bir hayat dersidir bu.

Ve yine kitabın ikinci hikayesine geçiyoruz. Ahkim’in gözyaşları gözyaşlarıyla bitiyor yani sonunda. Sonunda Ahkim’i de ağlatıyorlar, onu da okuyun. Ya, kısa bir hikaye. Jack London zaten her tür hikayenin ustası olduğu için böyle garip bir hikayeyi bile nasıl bitirebileceğini okuyunca göreceksiniz.

Kahekili’nin Kemikleri’nde de işte bu kızılderililerin kadim öğretilerinden mesela şu yer alıyor:

“‘Bu yüzden kadına duyulan arzunun, hayata duyulan arzudan daha büyük olması gerekir,’ diye hak verdi Pool. ‘Yoksa ne erkekler ne de kadınlar olurdu.’”(s.42)

Yine komik bence, değişik. Bir yandan da geçerliliği de olan bir şey; bütün savaşlar kadınlar yüzünden mi çıkıyordu? Öyle bir argüman da vardı. Bu da şimdi kadınları ikinci plana mı itiyor yoksa direkt baş aktör mü yapıyor? Ben böyle kadın-erkek ayrımları içeren şeyler söylemekten, yazmaktan korkuyorum. Çünkü hem günün şartlarına göre değişen hem de çok haksız olmaya müsait bir alan. Kesin kesilecek bir yer değil. Ama erkeklerin hayata duydukları arzunun daha büyük olup olmadığı da sorgulanabilir gerçekten. Hayatın anlamı biraz o oluyor çoğu erkek için. Kadınlar mesela erkeksiz de yaşayabiliyor aslında. Bizim kadar bağımlı değiller, diyeceğim mesela. Yine yanlış, saçma sapan bir şey söylemiş olacağım. Biz de aslında değiliz. Bu da işte yani insandan insana, erkekten erkeğe, kadından kadına değişecek. Kimse kimseye aslında bağımlı değil. Bazı şeylerin yokluğunu yaşamadan fark etmiyorsunuz, kaybettiğinizde anlıyorsunuz ya da…

Ve yine bu şeflerden birinin, bu sefer çok da katılmadığım bir sözü:

“‘Sana bunun cevabını vereyim,’ dedi Hardman Pool. Çünkü insanların çoğu aptaldır ve bu yüzden az sayıdaki akıllı adamın onlara göz kulak olmalarına ihtiyaç duyar. Şefliğin sırrı burada gizlidir. Tüm dünyada insanları yöneten şefler vardır. Ezelden beri tüm dünyada var olan bu şefler bir sürü aptal insana ‘bunu yapın, şunu yapın, çalışın, bizim size dediğimiz gibi çalışın; yoksa aç kalır ölürsünüz, yoksa aç kalır yok olursunuz. Size koyduğumuz kurallara uyun, yoksa birer canavara dönüşürsünüz ve bu dünyada yatacak yeriniz olmaz’ demiştir. Babalarınızı yöneten ve onlara çeki düzen veren şefler olmasa sizler de olmazdınız. Şimdi bizler sizi yönetmesek ve size çeki düzen vermesek sizin de soyunuz tükenir. Huzuru bozmamalı, terbiyeli olmalı ve burnunuzu temizlemelisiniz. Yatağınızda uyumak istiyorsanız ve şaşkın kuşlar gibi ağaçlara tünemek zorunda kalmak istemiyorsanız geceleri erken yatmalı, sabah da erkenden çalışmaya gitmelisiniz. Size yam ekme zamanı. Haydi, yam ekin bakalım. Bugün piknik düzenleyin, pula dansı yapın. Yam ekme işini yarına ya da aylak aylak gezdiğiniz başka bir güne bırakın demiyoruz. Şimdi yam ekeceksiniz diyoruz. Bugün birbirinizi öldürmemeli, komşularınızın karılarına göz dikmemelisiniz. Alın size bütün hayatınız. Çünkü siz 40 yılda bir gün düşünürsünüz. Bizler, yani sizin şefleriniz, sizin için her gün düşünür. Gelecek günlerinizi de düşünürüz.’”

Oh, ne güzel. Düşünün bakalım. Düşünmezsen başkaları düşünür senin adına ve senin adına kararlar alır; işte böyle.

Şu anda da bir çöp arabası geçti. Benim çöp arabalarından korkmam podcast işinden sonra başladı. Aslında bu seslerinden çekiniyorum, durmak zorunda kaldığım için. Şu anda mesela durmamam lazım, devam etmem gerekiyor. Çünkü işe geç kalacağım yoksa. O yüzden devam edeceğim. Biraz ufak tefek gürültü sesi olabilir. Sonradan bu sesleri azaltmaya çalışıyorum, gürültü engelleyici kullanıyorum. Oda sesindeki bazı yerleri gürültü zannetip onları da kesiyor. Böyle uğraşıyoruz ya işte. Doğru dürüst ekipmanlar çok tonu olmadığı için ve ben de bunu biraz hobi olarak yaptığımdan, iş olarak görmediğimden, çok abartmak istemiyorum. Çünkü zaten halihazırda vakit harcıyorum. Vakit en önemli şey bence. Kulaklıkla, müziksiz; bir de müziğin olmaması katlanılabilirliği daha da düşürüyor, farkındayım bunun. Ama böyle bilinçli bir isteğim var. Yoksa efektlerle falan güzel bir bölüm ortaya çıkabilir. İstemiyorum, dediğim gibi; bunu böyle kendi başınıza, yalnız bir anınızda, kitap okur gibi dinleyin. Yani kitap okurken de mesela bence çok müzik dinlenmez, ya da böyle enstrümantal bir şey. Neyse, şu an niye bu konuya geldim? Sizin adınıza düşünüyorum. Evet.

Anlatırken kendimi birden bir şef gibi hissettim böyle. Gerçekten öyle. Tabii ki evet yani. Ama böyle mi olması gerekir? Bilmiyorum. Ben o yöneticilerden biraz bunalmış, sıkılmış bir insan olarak bazen de kendimi o pozisyonda görüyorum. Bir şeyler istiyorum mesela ve yolunu bile söylüyorum bazen. “Şöyle olması gerekir, şuradan yaparsın, ChatGPT’ye sorarsın mesela bilmiyorsan, ya da ararsın araştırırsın, şurada şöyle yazar.” Ve bunu dememe rağmen hâlâ yapmayan, illa ben bakacağım, bulacağım, göstereceğim; ondan sonra yapabilen. Evet, şu anda da iş arkadaşlarımdan şikâyet ediyorum konuda, ama böyle çoğu yerde, şirketlerde de gittiğimi görüyorum. Yani insanlar koyun gibi güdülmek istiyor. Maalesef böyle, armut piş ağzıma düş, hiçbir emek sarf etmek istemiyor. O hâle getirdi yani dünya bizi. Şu anda da işte yapay zeka, robotlar; robotlar bütün evlere girecekmiş artık 2026'da, çamaşırlarımızı falan katlayıp…

İnanılmaz ya. Bu kadar robot yapacağınıza artık şu çamaşır katlama işinin hâl olması gerekmez miydi? Niye sürekli yıkıyoruz? Bu çamaşırlar niye kirleniyor ve niye kırışıyor? Bu işi bir çözemedik. Buna odaklanmak yerine kalkıp çamaşırı katlayacak robot yapıyorlar. Çok çok saçma yani. Çamaşır makinesine, bulaşık makinesine kirlileri yerleştirecek robot yapıyorlar mesela. Yapmaya çalışıyorlar, yapamıyorlar da; çok hassas hareketler olduğu için bunlar, uzman moduyla uzaktan dışarıdan bir insan girip müdahale edip şu an öyle yapabiliyormuş. 20.000 dolara satılan robotlar. Bu ne kadar tehlikeli; kurgu değil artık bu, korku filmlerinin konusu. Black Mirror, Love Death & Robots gibi şeyler gerçek oluyor ve öyle bakıyoruz. Paramız olsa da alacağız yani belki, aynı robot süpürgeler gibi. Ama bunların üzerindeki o mikrofonlardan, kameralardan çok rahat hacklenebilmesi, üçüncü kişilere açılması, yabancı insanların hiçbir mahremimizin kalmaması gibi bir şey bu bir yandan. Ama zaten sanki öyle de bir derdimiz kaldı mı? Biz hepimiz kendimiz her şeyi çekiyoruz, yüklüyoruz. Çok çok garip. Ama merak etmeyin, yakında bununla ilgili de açıklamalar gelir. Yine büyük şefler çıkar ortaya ve ne yapacağınızı size söylerler. Düşünmeyin yani isterseniz bunları hiç. Çünkü siz düşünmezseniz sizin adınıza düşünecek insanlar çıkar.

Jack London yine yapacağı eleştirileri çok güzel yapmış bence. İlk hikaye de bu hikaye de. Mutlu oldum yine Jack London’dan okuduğuma. Bir gün Martin Eden’ı da tekrar okuyacağım, da büyük bölümlerimden biri olur. Bu sezon olur mu bilmiyorum ama Jack London ne kadar tartışmalı bir insan da olsa, roman karakteri gibi bir insan. Gerçekten çok büyük bir yazar. Kitabını görünce de dayanamayıp aldığım, iyi ki de okumuşum. Umarım siz de beğenirsiniz. Teşekkür ederim vakit ayırıp dinlediğiniz için. Başka bir bölümde görüşmek dileğiyle. Hoşça kalın.