12 Mart 2026 Perşembe

Belki Bir Gün Uçarız

 

Belki Bir Gün Uçarız, Değişmeyen Sıfatlar, Üç Gün Kuralı, Yoğun Bakım ve Dexter’a İmrenmek

Aylin Balboa’nın Belki Bir Gün Uçarız kitabından bahsedeceğim bugün sizlere. Okuma kulübünde okuduğumuz, mucize yerine seçtiğimiz kitaptı bu. Biraz geç katılsam da toplantıya gayet güzel, verimli bir toplantı olmuştu. Ben de orada daha çok çıkardım notlarımı. Çok fazla katkıda bulunamadım belki ama yine elimden geleni yaptım. İlk anlıntımı okudum; o da ayrıca güzel bir anekdota yer açtı, moderatörümüzün başından geçen bir çocukluk anısı. Yeni bir yazarla da tanışmış oldum böylece.

Aylin Balboğa zannediyordum ben, yumuşak yayını. “Balboa” direkt bana Rocky Balboa’yı hatırlatıyordu ama bu kadar birebir esinlendiğini düşünmemiştim yazarımızın. Uzun yıllar komada kalan abisini kaybetmiş, daha sonrasında hastane ziyaretleri… Tüm bunların izi var bu kitapta. İletişim Yayınları’ndan çıkan, 2016 tarihli 5. baskısını okudum. Çoğu zaman dinledim ama dediğim gibi kitap kulübündeki arkadaşların çıkarımlarından, yorumlarından da bir şeyler aldım kendime.

Hemen ilk anlatımla başlayayım isterseniz:

“Bir civcivim vardı. Koynuma sokup yattım bir gece. Sabah ölüsünü bulduk. Abim geldi. Katilsin artık sen dedi. Katil oldum. İnsan sadece ilk cinayetinde katil olur. Sonrakiler sıfatta bir değişikliğe neden olmaz. Bu yüzden kimi öldürsem civcivim gelir aklıma. Sonra geçer. Geçiyor çünkü. Yerine başka şeyler geliyor.”

Buradaki o sıfatların sadece ilkinde kazanılması, daha sonrasında hiç değişmemesi, üstümüze bir etiket gibi yapışması etkilemişti beni. Bunu okurken bir arkadaşımız da şunu söylemişti: Aslında çok sevdiği için koynuna sokup yatmış ve sonra onu öldürmüş. Aşırı sevgi ya da yanlış sevgi; bazen böyle karşı tarafı boğabilir, öldürebilir. Moderatörümüz de çocukluğunda, çok küçükken, daha aklı ermezken bir su kaplumbağası beslediğini, ona bir şeyler yedirmeye çalıştığını anlattı. Naif, güzel bir hikâyeydi aslında ama tabii sonu üzücü olunca insan buruk hissediyor. Benim de başımdan geçmişti benzer bir şey. Akvaryumdan çok güzel renkli bir balığı sanki oyuncakmışçasına çıkartıp elimde tutmuştum; o çırpınışı hâlâ hatırlıyorum. Hâlâ bir akvaryum gördüğümde içim sızlar, aklıma gelir.

“Bir yandan da telefon çalmaya devam ediyor. İnsanların ne kadar üzgün olduklarını söylemeleri gerek, merhamet dolu sesleriyle bu zor gününüzde yanınızda olduklarını bildirmeleri gerek, sizin için yapabilecekleri bir şey var mı diye sorup vicdanlarını rahatlatmaları gerek. Oysa olmadığını herkes biliyor. Bunlar son derece iyi niyetle yapılan hareketler aslında. Ama o anda hepsine karşı müthiş bir öfke duyuyorum.”

Burada aranan mı yoksa arayan mı olduğunuz birbirinden çok farklı psikolojiler. Arayan durumunda benim ilk üç gün gibi bir kuralım var. Bilmiyorum ne düşünüyorsunuz ama üç gün içinde aramam gerekiyormuş gibi hissediyorum; yoksa üçüncü günden sonra hatırlatma gibi de oluyor ve karşı taraf belki daha çok etkileniyor ya da geç kalmış oluyorsunuz. Ama ilk üç günde de başı çok kalabalık oluyor, o an acı da taze. Aranan olunca ise benzer bir kuralım yok; çünkü orada artık hiçbir şey kalmıyor. Ne yaptığınızın bile farkında değilsiniz, telefonları açmanız da lazım, bir yandan konuşmanız da lazım, hayat devam ediyor.

İşte bu kitabı okurken sık sık yazarlık atölyesindeki arkadaşlarımı da hatırladım. Yazarımıza çok benzeyen arkadaşlarım vardı. Bazı yerleri acaba onlar mı yazmış diye düşündüm hatta. Ama bazı yerlerde sanki ben yazmışım gibi hissettim. İşte o bölümlerden biri:

“Durdum sonra biraz öyle. Komik şeyler düşünmeye çalıştım. Düşününce buluyor insan. Güldüm biraz işte. Kendi kendine gülenlere deli diyenler insan değiller. Belki de insandırlar, emin değilim. Ama gülmeyen insanlardan çok Sonra durdum öyle biraz. Kırmızı koltuk eskiyene kadar oturdum. Ademoğlu ahir ömründe en çok korkuyorum. “Hayata katlanamadığımız için espri yapıyoruz” demiş… Kim demiş? Mühim değil, doğru demiş nihayetinde. Bu yüzden mi bu kadar gülüyorum yoksa güldüğüm için mi bu yüze varıyorum kuşkuluyum. Kaotik bir sebep-sonuç sarmalı bu. Yanisi gülünecek hiçbir durumu boş geçmiyorum. Böylece katlanıyorum. Görseniz, her tarafım kat izi…”

Sonra kitabın bir yerinde de ütüleniyordu ütüler tarafından. Tımarhane notlarındaydı galiba. Orası da hem komik hem ironik. Ben de böyle gülünecek yerleri pek es geçmem biliyorsunuz:

“Üstelik anlamazsın. Mevzu sıcakken yanında olan insanlar vardır. Mevzu soğudukça uzaklaşan insanlar vardır. Mutlaka onların da kendilerine göre sorunları vardır. Sıcakla soğuğu ayıramazsın. Zaten ayırsan da işin içinden çıkamazsın. Düpedüz anlamazsın. Mekanik sesler vardır. Ciddi yüzler vardır. Yapılan klinik çalışmalar vardır. Gerçekler vardır. 2 kere 2’ye farklı bir sonuç ararsın. Kendine yeni bir formül kurarsın. Pi’yi 3 alırsın. X’i yalnız bırakırsın. Limitin nereye gittiğine aldırmazsın. Ama hesabı bir türlü tutturamazsın. Hem zaten tuttursan da kimseyi inandıramazsın. Neresinden bakarsan bak, anlamazsın. Olanlar ve bitenler vardır. Elinden gelmeyen şeyler vardır. Tek çare zamandır. Kendini koltuğa bırakıp gözlerini kaparsın. Zamanı daha hızlı ilerletebilmek için tek tek saniyeleri sayarsın. Sekizbinaltıyüzyetmişiki… Sekizbinaltıyüzyetmişüç… Sekizbinaltıyüzyetmişdört…”

Bilmiyorum, hiç böyle koyun sayar gibi saniyeleri saydınız mı? Sekizbinaltıyüze kadar gelmek bile çokmuş; benim kesin uykum gelirdi oraya kadar. Ama kimse sonuna kadar da yanınızda olamıyor sanki böyle durumlarda. Çünkü yalnız kalmaya da ihtiyacınız var ve çevrenizdeki insanlar bu konuda anlayışlı da olabiliyor, olamıyor da bazen. Ama yalnız kalmak çok iyi değil. Böyle kayıplardan sonra en azından uzaktan bile olsa bir göz denetiminde olmak iyi bence. Hiç olmamış gibi yapmak, “ya ölümlü dünya işte” deyip geçmek de bence çok sağlıklı değil; çünkü o zaman o acıyı erteliyorsunuz. O bir yerde çıkar, başka bir yerde patlar.

“İçeriden haber gelmedikçe zaman uzar, sorular yorar. Her gün birbirine benzemeye başlar. Ağlamaya kalksanız “Hiç olmazsa nefes alıyor,” deyip sustururlar. Ne kadar özlemiş olabileceğinizi hesaba katmazlar. Ne kadar özleseniz de günde sadece bir kişi için 5 dakikalığına tanınan ziyaret hakkını anneniz çok ağladığı, kardeşiniz hiç uyumadığı için onlar kullansın istersiniz. Bazı dertler küçük yaşta abla yapar insanı. Günler geçer.
Olan biteni anlamak için zihninize attırmadığınız takla kalmaz. Uyansın diye zaman geçmesi gerektiğini söylerler, zaman geçtikçe uyanma ihtimalinin azaldığını söylerler. Anasını sattığımın zamanının tam olarak ne işe yaradığını bir türlü anlayamazsınız. Dipten umut çıkarmak için her gün daha derine dalarsınız. Düşündükçe aklınız gözlerinizden akar, ağlarsınız. Ağlamaktan bıkarsınız. Artık ağlamak istemezsiniz. Zaten ağlayarak dindiremezsiniz.”

Yoğun bakım süreci… Ben de şimdi okurken daraldım resmen, yoğun bakım süreçlerini hatırladım. Böyle bir şeyi üç gün yaşadım sadece ama çok yıpratıcıydı gerçekten. Normal, sağlıklı giren bir insan zaten üç günde ölüm noktasına gelebiliyor; hastayı o derece yıpratıyor. Ama dışarıda kalan insanları da öldürmüyor, süründürüyor. Ben orada da yine o olumlu yanım, her şeyde espri arayan her şeyden çıkar yol arayan tarafımla, “yoğun bakım, adı üstünde, daha yoğun bakacaklar, daha çok ilgi verecekler ve iyileştirip sabah sağlam karşımıza çıkaracaklar” gibi düşünmüştüm. Ama birçok insan yoğun bakım olduğunu duyar duymaz sanki ölmüş gibi davranmıştı önce. Yüzlerindeki o değişikliği, tedirginliği, o korkuyu görüyorsunuz. Ben görmeyi de reddetmiştim, inanmamıştım, ihtimal vermemiştim. Ve hastanın yanına da almıyorlar gerçekten, sadece beş-on dakikalık o süreler.

“Hiçbir şeye benzemeyen bir şey yaşadığınızı düşünürken, benzer bir şey yaşayan biriyle karşılaştığınızda duyduğunuz sevinç neresinden baksanız acıklıdır. Çünkü insan kaçınılmaz olarak kıyaslama ihtiyacı duyar. İyi ya da kötü olmak, ancak bir noktayı ölçüt olarak aldığınızda belirleyebileceğiniz durumlardır.”

Hastalık yarıştırmayı da anımsattı bana bu. Hastanelerde sürekli görürsünüz; “bizim hasta daha kötü, benim hastalığım daha kötü” diyerek övünüyormuşçasına yarışan insanlar. Ne olursa olsun bu hüzün de olmak zorunda değil aslında, mutluluk da olabilir. Aynı yollardan geçtiğiniz insanları görünce ister istemez iyi hissediyorsunuz, en azından ilk başta.

Ve su üzerine güzel bir bölüm:

“Dikkatlice baktım. İtiraf etmeliyim, suyun renginin olmaması ilk bakışta biraz kafa karışıklığına neden oluyor. Kokla deseydi de aynı gerilimi yaşardım çünkü su kokmaz. Bir de mesela Hidrojen çok delikanlı bir elementtir. Sırf su olsun diye her zaman kendinden 2 verir de 1 veren Oksijene gıkını çıkarmaz. O değil de 2’nin 1 olduğu her yerde kutsal bir şey vardır. Bu mühim. Ama mevzu bu değil.”

Diyerek artık kitabında ilerlediği bölümler; bu dile de alışıyorsunuz. İronik, şaka dolu, ama satır aralarında her zaman çok şey gizli. Çok acı çekmiş yazar, belli. Bunları böyle kaleme alabilmek çok kolay değil. Bunu başarabilmiş ve orada karşılık buluyor aslında kendine; benzer yollardan geçen birçok insan var çünkü.

“Günay abi diyorum da, öldüğünde benim şimdiki yaşımdan küçüktü daha. Benim için hep abi olarak kaldı. Ölüm birtakım şeyleri sabitliyor. Günay abinin yaşını sabitliyor, Recai abinin gülüşünü sabitliyor. Annelerin ıstırabını ve benim bu dünyadan hiçbir zaman hiçbir halt anlamayacağım gerçeğini sabitliyor.”

Yine çok zor bir bölümdü burası da. Ölümün sabitlediği gerçek ve zaman için de “anı yaşa” derler ya; bulunduğunuz anın aslında yaşamamak istediğiniz bir an olması, bir an evvel o andan kurtulma isteği. Onu da çok güzel anlatmış:

“Bana göre yaşanabilecek en güzel günler geçmişte, insanlara göre ise gelecekteydi. Hangisinin doğru olduğunu bilmiyordum. Bildiğim kesin olan tek şey vardı, o da o günlerin şimdiki zamanda olmadığıydı.”

Şimdiki zamanda olunca da zaten fark etmiyoruz. Üzerinden zaman geçtikten sonra “ah ne güzel o günler” diyerek geçmişe dönüyoruz. Kitabın sonlarına doğru bir ayrılık acısı daha vardı; yazarın sevgilisinden ayrılması. Bundan bahsettiği bölümden aldığım yer:

“O önce sorarsa dağılırım, yıkılırım, yerlere çakılırım diye hızlı davrandım ve “Sen nasılsın anlatsana biraz,” dedim. İyi olmasını hem canımın içinden istiyor, hem de iyiyse Allah da onun belasını versin diyordum. Bu duyguyu tanırsınız. Çok âşıkken terk edilen herkesin aşağı yukarı hissettiği şey. İyiyim işte, dedi. Sevinç ve öfke yanımdan halay çekerek geçti. Demek benden ayrılmmca iyi olunuyordu. Keşke ben de ondan değil de benden ayrılsaydım. Belki daha kolay olurdu.”

Ama kesinlikle o da hiç kolay değil; insanın kendinden ayrılması. Hatta belki daha zor bile olabilir. Bir yerlerden, bir şeylerden, birilerinden ayrılabiliyoruz ama nereye giderseniz gidin kendinizden ayrılamıyorsunuz. Hatta ölümle bile olacak bir şey değil bence; öbür tarafa da inandığınız takdirde yine kendinizle baş başa kalacaksınız, yine yaptıklarınızı çekeceksiniz, her şeyin hesabını vereceksiniz. Bir noktada bunu düşünmek, buna inanmak rahatlatıyor beni. Bu çok büyük bir lüks aslında.

Kısaca, ya da oldukça uzunca, böyleydi bu kitap. Belki bir gün uçarız diyordu yazarımız. Kapak seçimi de ayrıca etkileyici: Kitabın ön yüzünde aşağıya düşüyormuş gibi görünen bir kadın, arkaya çevirdiğinizde sanki uçuyormuş gibi. Bunu da tabii ki moderatörümüz söyledi; ben kesinlikle fark edemezdim bu ayrımı. Çok çok iyi hazırlanmıştı moderatörümüz, bize de birer küçük hediye almış. Bana da Kafka’nın Dönüşüm kitabının güzel bir anahtarlığı denk geldi. O yüzden de mutlu oldum, kitabı biraz da öyle hatırlayacağım.

Her ne kadar acı dolu, hüzün dolu bir kitap da olsa size neler hatırlattığı tamamen yaşadığınız olaylarla, bağlantılarla alakalı. Hayatta bir yerde bir şeyler olurken başka bir yerde mutluluklar da oluyor. Benim de babam öldükten birkaç ay sonra yeğenim doğmuştu. Geçen öğrendim, annem söyledi; on yaşını kutlamışlar. Şehir dışında olduğumuz için gidemedik ama bir yandan da “on sene olmuş” demek… On yıl ne kadar uzun bir süre ya. On senede doğmamış çocuk okula başlıyor, ortaokula geçiyor, hayatının çok büyük bir kısmının temellerini atıyor, hiç unutamayacağı yıllar. Bu kadar sene geçmiş babamın ölümünden. Hâlâ dün gibi bazı şeyler. Hâlâ o rüyalar…

Dexter gibi olmuyor. Ben Dexter’ı ilk seyrettiğimde onun babasıyla konuşmalarına çok imrenmiştim. “Keşke ben de öyle bir şey yaşasam” demişim. Bir yandan tabii ki neyi dilediğine dikkat edeceksin. Görebilseydik, konuşabilseydik keşke. Bazen rüyalarımda fark ediyorum, sarılıyorum, bırakmak istemiyorum. Ya da uyandığımda “keşke daha çok sarılsaydım” diye düşünebiliyorum.

Ya işte, üç günlük dünya. Dünyada hâlâ neden sevgiden başka şeyler duyuyoruz? Öfke, kavga niye geçmiyor? Mübarek Ramazan’dayız mesela şu an. Şu an anlıyoruz ağaçların hâlini ama bir ay sonra geçecek, gidecek. Muhteşem bir bayram gelecek; eksik olan sofraları, patlılar, şeyler… bütün açlık unutulacak. Halbuki öyle mi olmalı? Ayrıca bu bayram benim için de çok özel olacak. Ayrıntılara girmeyeyim artık.

Kitaptan da çok koptuğumuzu fark edip sizlerden de özür dileyeyim çaldığım vakit için. Haftaya başka bir kitapla görüşmek dileğiyle, kendinize çok iyi bakın.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder