5 Mart 2026 Perşembe

Kahekili'nin Kemikleri

 

Kahekili’nin Kemikleri, Anlaşılmayan Jestler, Bizim Yerimize Düşünenler ve Çamaşır Katlayamayan Robotlar

Jack London’ın bu kitabının içinde iki kısacık hikâye var: “Ah Kim’in Gözyaşları” ve kitaba ismini veren “Kahekili’nin Kemikleri”

Uzun bir zamandan sonra Jack London’la, onun yazdığı bir kitapla birlikteyiz: Kahekili’nin Kemikleri. Evet, bu kitabı daha önce hiç duymamıştım. O yüzden kütüphanede görünce dikkatimi çekti. Oldukça da kısaydı. Orada aslında okuyup bitirmeye çalıştım ama çok kalabalıktı. İnsanlar geçip duruyordu önümden. Normal, o çalışma masalarında zaten yer olmuyor. Ben ayrıca o tekli rafların karşısındaki koltuklarda oturuyorum genelde, ama orada da baktım, çok dikkatim dağılıyor. Aldım kitabı ödünç olarak ve evimde birkaç günde ancak okuyabildim. Çünkü başlayıp başlayıp bıraktım nedense. Gece yatmadan okumaya çalıştığım için uykuya yenik düştüm. O yüzden ilk hikayeyi hatta baştan okudum.

İki hikaye var bu kitapta. Kahekili’nin Kemikleri ikinci hikaye ve daha kısa mıydı? İlki de çok kısa gerçi. İkisi de birbirinden kısa ya. Elli sayfalık bir kitap zaten. Benim okuduğum, Can Sanat Yayınları’nın Aralık 2020 tarihli 1. baskısıydı. İngilizce aslından çeviren de Fatih Yiğitler olmuş.

Biraz nasıl desem, ilk hikaye Ah Kim’in gözyaşları… Ah Kim dedikleri Çinli bir adam aslında ve biraz ırkçı da aslında. Ahkim diye bir adamın annesinin onu sürekli dövmesi, ama o kadar dövmesine rağmen bu Ahkim’in hiçbir şekilde ağlamaması ve ileride bir kadını sevip onunla evlenecekken annesinin hâlâ onu dövmesi, annesinin de o kadını istememesi; daha önce evlenip boşandığı için ve kadın biraz… yani annesi zaten çok değişik bir karakter. Jack’in bunu nasıl hayal ettiğini bilmiyorum.

Kahekili’nin Kemikleri de kızılderililer arasında geçen bir hikaye. Onların törelerini, geleneklerini ve annenin bu müstakbel geliniyle anlaşamamasını anlatıyor. Oğlunu daraltmasının nedeni eski geleneksel gelin-kaynana ilişkisi. Gelini sanki hizmet edecek bir varlık olarak görmeleri; hatta canlı olarak bile görmüyorlar, adeta hizmetçi. Annem de yaşamış benzer zorluklar zamanında. O yüzden benim hiç hoşuma gitmeyen şeyler bunlar. Ama Çin kültüründe de görünce, burada onların zaten her kelimenin tek bir harf şeklinde yazılıp şekillerin birleşiminden oluşması hep ilgimi çekmişti. Burada da sırf o yüzden alıyorum bu alıntıyı. “Evlenmek” kelimesi bakın nelerden oluşuyormuş:

“‘Nelerden oluşuyor?’ diye üsteledi annesi. ‘Bir araya getirildiğinde evlenmek, evlilik, bir erkek ve bir kadının bir araya gelmesi anlamını veren üç esas şekil nedir? Çiz onları, ayrı ayrı çiz de bilelim eskilerin bilge insanların evlenmek kelimesini hangi şekilleri bir araya getirerek oluşturmuşlar.’
Annesinin sözünü dinleyen Ah Kim üç şekil çizmiş olduğunu gördü: bir el, bir kulak ve bir kadın.
‘Şimdi bunların isimlerini söyle,’ dedi annesi. Ah Kim de isimlerini söyledi.
‘Doğru, dedi. ‘Ne de güzel bir hikâye. Evliliğin resmedilmiş halidir bu. Eskiden evlilikler böyleydi, benim evimde bundan sonra da hep böyle olacak. Erkeğin eli kadını kulağından tutar ve onu kendi evine, yani ona ve annesine itaat edeceği yere götürür. Ben de rahmetli baban tarafından bu şekilde götürülmüştüm. Senin eline baktım. Babanın eli gibi değil. Ayrıca Li Faa’nın da kulağına baktım. Onun da öyle bir kulağı yok. Benim daha yaşayacak ömrüm var ve kadim geleneğimize göre ölene kadar oğlumun evinin hanımı olarak kalacağım.’”(s.21)

Ne inanılmaz ya. Jack bize ne anlatmak istiyor? Bu bir eleştiri tabii ki; öyle görüyorum, öyle düşünmek istiyorum. Zaten Lifa isimli kadın da şöyle diyor sonradan:

“O dediğin Çin’de olur. Ben Çin’i bilmem. Burası Hawaii ve Hawaii’de bütün yabancıların gelenekleri değişir.”(s.21)

Böyle savunuyor hemen yine aynı sayfada, bunu alıntı yapmamıştım aslında ama hazır kitaptan okuyorken okuyayım dedim. Geleneklerle ilgili ben de benzer bir şey düşünüyorum. Bir şey gelenek oldu diye, yıllardır devam ediyor diye buna saygı duyup aynı şekilde devam ettirmek zorunda değiliz. Birçok saçma sapan geleneğimiz de var. Yanlışlıkları özellikle bir an evvel unutup unutturup doğrularını yapmak gerekir. Geçen mesela bizim arkadaş söylemişti: onların eski çalıştığı bir şirkette doğum günlerinde pasta kesmek, mum üflemek yerine ağaç dikerlermiş. Her bir personelin doğum gününde ona sertifikasıyla şunu hediye edermiş patron: “Senin adına şuraya bağışta bulunduk, şu ağacı diktik.” Benzerini dün yine diğer arkadaş da yapmış. Çünkü o da ondan duyup anlatmıştı. Onlar da nikahlarında davetlilere dağıtmışlar: “Sizin adınıza şu ağacı diktik.” İşte o şeker, çikolata falan çeret meret vermektense diye düşünmüşler ve evet, çok daha güzel bir jest aslında. Ama tabii “bizimkiler ne anlar” demişti, biraz tepki görmüş. Canı sıkılmıştı. Hâlbuki ne kadar güzel bir şey yapmış. Bir an özendim ama tabii ben ne yaparım, ne ederim, şu an bilemiyorum. Konular böyle herkesin içine sinmesi gereken şeyler ya. Karşılıklı olması lazım, tek başına düşünmemek gerekir bence. O yüzden düşünmüyorum.

Mesaj gönderiyormuşum gibi oldu ama her şeyi vakti gelince, zamanı gelince düşünmek lazım. Yürümeyi öğrenmeden koşmamak lazım arkadaşlar. Kulağınıza küpe olsun, çok önemli bir hayat dersidir bu.

Ve yine kitabın ikinci hikayesine geçiyoruz. Ahkim’in gözyaşları gözyaşlarıyla bitiyor yani sonunda. Sonunda Ahkim’i de ağlatıyorlar, onu da okuyun. Ya, kısa bir hikaye. Jack London zaten her tür hikayenin ustası olduğu için böyle garip bir hikayeyi bile nasıl bitirebileceğini okuyunca göreceksiniz.

Kahekili’nin Kemikleri’nde de işte bu kızılderililerin kadim öğretilerinden mesela şu yer alıyor:

“‘Bu yüzden kadına duyulan arzunun, hayata duyulan arzudan daha büyük olması gerekir,’ diye hak verdi Pool. ‘Yoksa ne erkekler ne de kadınlar olurdu.’”(s.42)

Yine komik bence, değişik. Bir yandan da geçerliliği de olan bir şey; bütün savaşlar kadınlar yüzünden mi çıkıyordu? Öyle bir argüman da vardı. Bu da şimdi kadınları ikinci plana mı itiyor yoksa direkt baş aktör mü yapıyor? Ben böyle kadın-erkek ayrımları içeren şeyler söylemekten, yazmaktan korkuyorum. Çünkü hem günün şartlarına göre değişen hem de çok haksız olmaya müsait bir alan. Kesin kesilecek bir yer değil. Ama erkeklerin hayata duydukları arzunun daha büyük olup olmadığı da sorgulanabilir gerçekten. Hayatın anlamı biraz o oluyor çoğu erkek için. Kadınlar mesela erkeksiz de yaşayabiliyor aslında. Bizim kadar bağımlı değiller, diyeceğim mesela. Yine yanlış, saçma sapan bir şey söylemiş olacağım. Biz de aslında değiliz. Bu da işte yani insandan insana, erkekten erkeğe, kadından kadına değişecek. Kimse kimseye aslında bağımlı değil. Bazı şeylerin yokluğunu yaşamadan fark etmiyorsunuz, kaybettiğinizde anlıyorsunuz ya da…

Ve yine bu şeflerden birinin, bu sefer çok da katılmadığım bir sözü:

“‘Sana bunun cevabını vereyim,’ dedi Hardman Pool. Çünkü insanların çoğu aptaldır ve bu yüzden az sayıdaki akıllı adamın onlara göz kulak olmalarına ihtiyaç duyar. Şefliğin sırrı burada gizlidir. Tüm dünyada insanları yöneten şefler vardır. Ezelden beri tüm dünyada var olan bu şefler bir sürü aptal insana ‘bunu yapın, şunu yapın, çalışın, bizim size dediğimiz gibi çalışın; yoksa aç kalır ölürsünüz, yoksa aç kalır yok olursunuz. Size koyduğumuz kurallara uyun, yoksa birer canavara dönüşürsünüz ve bu dünyada yatacak yeriniz olmaz’ demiştir. Babalarınızı yöneten ve onlara çeki düzen veren şefler olmasa sizler de olmazdınız. Şimdi bizler sizi yönetmesek ve size çeki düzen vermesek sizin de soyunuz tükenir. Huzuru bozmamalı, terbiyeli olmalı ve burnunuzu temizlemelisiniz. Yatağınızda uyumak istiyorsanız ve şaşkın kuşlar gibi ağaçlara tünemek zorunda kalmak istemiyorsanız geceleri erken yatmalı, sabah da erkenden çalışmaya gitmelisiniz. Size yam ekme zamanı. Haydi, yam ekin bakalım. Bugün piknik düzenleyin, pula dansı yapın. Yam ekme işini yarına ya da aylak aylak gezdiğiniz başka bir güne bırakın demiyoruz. Şimdi yam ekeceksiniz diyoruz. Bugün birbirinizi öldürmemeli, komşularınızın karılarına göz dikmemelisiniz. Alın size bütün hayatınız. Çünkü siz 40 yılda bir gün düşünürsünüz. Bizler, yani sizin şefleriniz, sizin için her gün düşünür. Gelecek günlerinizi de düşünürüz.’”

Oh, ne güzel. Düşünün bakalım. Düşünmezsen başkaları düşünür senin adına ve senin adına kararlar alır; işte böyle.

Şu anda da bir çöp arabası geçti. Benim çöp arabalarından korkmam podcast işinden sonra başladı. Aslında bu seslerinden çekiniyorum, durmak zorunda kaldığım için. Şu anda mesela durmamam lazım, devam etmem gerekiyor. Çünkü işe geç kalacağım yoksa. O yüzden devam edeceğim. Biraz ufak tefek gürültü sesi olabilir. Sonradan bu sesleri azaltmaya çalışıyorum, gürültü engelleyici kullanıyorum. Oda sesindeki bazı yerleri gürültü zannetip onları da kesiyor. Böyle uğraşıyoruz ya işte. Doğru dürüst ekipmanlar çok tonu olmadığı için ve ben de bunu biraz hobi olarak yaptığımdan, iş olarak görmediğimden, çok abartmak istemiyorum. Çünkü zaten halihazırda vakit harcıyorum. Vakit en önemli şey bence. Kulaklıkla, müziksiz; bir de müziğin olmaması katlanılabilirliği daha da düşürüyor, farkındayım bunun. Ama böyle bilinçli bir isteğim var. Yoksa efektlerle falan güzel bir bölüm ortaya çıkabilir. İstemiyorum, dediğim gibi; bunu böyle kendi başınıza, yalnız bir anınızda, kitap okur gibi dinleyin. Yani kitap okurken de mesela bence çok müzik dinlenmez, ya da böyle enstrümantal bir şey. Neyse, şu an niye bu konuya geldim? Sizin adınıza düşünüyorum. Evet.

Anlatırken kendimi birden bir şef gibi hissettim böyle. Gerçekten öyle. Tabii ki evet yani. Ama böyle mi olması gerekir? Bilmiyorum. Ben o yöneticilerden biraz bunalmış, sıkılmış bir insan olarak bazen de kendimi o pozisyonda görüyorum. Bir şeyler istiyorum mesela ve yolunu bile söylüyorum bazen. “Şöyle olması gerekir, şuradan yaparsın, ChatGPT’ye sorarsın mesela bilmiyorsan, ya da ararsın araştırırsın, şurada şöyle yazar.” Ve bunu dememe rağmen hâlâ yapmayan, illa ben bakacağım, bulacağım, göstereceğim; ondan sonra yapabilen. Evet, şu anda da iş arkadaşlarımdan şikâyet ediyorum konuda, ama böyle çoğu yerde, şirketlerde de gittiğimi görüyorum. Yani insanlar koyun gibi güdülmek istiyor. Maalesef böyle, armut piş ağzıma düş, hiçbir emek sarf etmek istemiyor. O hâle getirdi yani dünya bizi. Şu anda da işte yapay zeka, robotlar; robotlar bütün evlere girecekmiş artık 2026'da, çamaşırlarımızı falan katlayıp…

İnanılmaz ya. Bu kadar robot yapacağınıza artık şu çamaşır katlama işinin hâl olması gerekmez miydi? Niye sürekli yıkıyoruz? Bu çamaşırlar niye kirleniyor ve niye kırışıyor? Bu işi bir çözemedik. Buna odaklanmak yerine kalkıp çamaşırı katlayacak robot yapıyorlar. Çok çok saçma yani. Çamaşır makinesine, bulaşık makinesine kirlileri yerleştirecek robot yapıyorlar mesela. Yapmaya çalışıyorlar, yapamıyorlar da; çok hassas hareketler olduğu için bunlar, uzman moduyla uzaktan dışarıdan bir insan girip müdahale edip şu an öyle yapabiliyormuş. 20.000 dolara satılan robotlar. Bu ne kadar tehlikeli; kurgu değil artık bu, korku filmlerinin konusu. Black Mirror, Love Death & Robots gibi şeyler gerçek oluyor ve öyle bakıyoruz. Paramız olsa da alacağız yani belki, aynı robot süpürgeler gibi. Ama bunların üzerindeki o mikrofonlardan, kameralardan çok rahat hacklenebilmesi, üçüncü kişilere açılması, yabancı insanların hiçbir mahremimizin kalmaması gibi bir şey bu bir yandan. Ama zaten sanki öyle de bir derdimiz kaldı mı? Biz hepimiz kendimiz her şeyi çekiyoruz, yüklüyoruz. Çok çok garip. Ama merak etmeyin, yakında bununla ilgili de açıklamalar gelir. Yine büyük şefler çıkar ortaya ve ne yapacağınızı size söylerler. Düşünmeyin yani isterseniz bunları hiç. Çünkü siz düşünmezseniz sizin adınıza düşünecek insanlar çıkar.

Jack London yine yapacağı eleştirileri çok güzel yapmış bence. İlk hikaye de bu hikaye de. Mutlu oldum yine Jack London’dan okuduğuma. Bir gün Martin Eden’ı da tekrar okuyacağım, da büyük bölümlerimden biri olur. Bu sezon olur mu bilmiyorum ama Jack London ne kadar tartışmalı bir insan da olsa, roman karakteri gibi bir insan. Gerçekten çok büyük bir yazar. Kitabını görünce de dayanamayıp aldığım, iyi ki de okumuşum. Umarım siz de beğenirsiniz. Teşekkür ederim vakit ayırıp dinlediğiniz için. Başka bir bölümde görüşmek dileğiyle. Hoşça kalın.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder