16 Nisan 2026 Perşembe

Karda Gezinti

 

Karda Gezinti, Başkasının Alarmı, Biricik Anlar ve Konsantre Hikâyeler

Uzun bir aradan sonra yine bir Kenji Miyazawa kitabıyla karşınızdayım: Karda Gezinti. Bu, ondan okuduğum ikinci kitap olmalı.

Tokyo Manga yayınlarının Mart 2025 tarihli birinci baskısından okudum. Zeynep Betül Türkçü çevirmiş. Kısa bir kitap aslında, 150 sayfa kadar; ama farklı kısa hikayelerden oluşuyor. Masalsı bir tadı var. Yine sanki bir anime okuyormuşsunuz gibi bir his bırakıyor. Zaten Miyazawa’nın alameti farikası da hikayelerinin animelere uyarlanmasıydı.

Bu kitabı okurken de acaba bunlar nasıl bir anime olurdu diye düşündüm. İlk eser olan Çellist Gauche, yazarın en önemli eserlerinden biri olarak geçiyor. Şöyle bir bölüm var:

“‘Kuşlar bile buraya geliyor. Ne işin var burada?’ diye sordu, Gauche.
‘Notaları öğrenmek istiyorum,’ dedi, guguk kuşu.
Gauche gülerek ‘Notaları mı? Senin tek bildiğin guguk guguk’ diye ötmek değil mi?’ deyince, guguk kuşu ciddiyetle, ‘Evet, aynen öyle. Ama o da zor, değil mi?’ dedi.
‘Zor değil. Çok fazla ötmeniz sadece rahatsız edici, ötmek çok da önemli bir şey değil.’
‘Bu dediğiniz çok yanlış. Mesela, ‘gu-guuk’ diye ötmekle ‘go-gook’ diye ötmek farklıdır, değil mi?’
‘Ben arada bir fark göremiyorum.’
‘O hâlde, siz anlamıyorsunuz. Arkadaşlarımızla bin kez’guguk’ diye ötsek, her birinde farklı bir ses duyulur.’
‘Kendin bilirsin. Madem o kadar çok şey biliyorsun, yanıma gelmene de gerek yok.’
‘Ben, ‘do-re-mi-fa’ ile düzgünce ötmek istiyorum.’(s.18)

Bu guguk kuşu notaları öğrenmek istiyor; ama Gauche, gördüğünüz gibi, ne kadar kibirli, ne kadar dışarıya karşı algıları kapalı bir sanatçı. Çünkü henüz birçok şeyin farkında değil. Gözünde bir perde var. Bir sonraki bölümde orkestra teması işleniyor. Güzel bir pasaj var, tamamını aldım:

“Artık, altıncı günün akşamı gelmişti. Venüs Orkestrası üyeleri, yüzleri ışıl ışıl biçimde, ellerinde enstrümanlarıyla kasabanın halk salonunun arka tarafındaki bekleme odasına geldiler ve sırayla sahneye çıktılar. Altıncı Senfoni’yi başarılı bir şekilde çaldılar. Salonda bir alkış fırtınası koptu. Orkestra şefi, alkışları pek umursamıyormuş gibi, elleri cebinde dolaşıyordu ama aslında sevinç doluydu. Herkes, kibritini çakarak sigarasını yaktı ve enstrümanlarını çantalarına yerleştirdi.
Salonda hâlâ şak şak alkış sesleri yükseliyordu. O kadar rahatsız edici olmasa da ses gittikçe yükseliyor; kulağa biraz korkutucu ve baş edilemez geliyordu. Göğsünde büyük, beyaz bir kurdele bulunan sunucu içeri girdi.
‘Bir tekrar yapacağız, ancak kısa bir parça daha rica edebilir miyim?’
Bunun üzerine şef, kendinden emin bir şekilde cevap verdi.
‘Hayır Efendim, yapamayız. Böylesine büyük bir performansın ardından bir daha aynısı olmaz maalesef.’”(s.33)

Burada, harika çaldık ya da muhteşem çaldık demekten ziyade, her anın biricikliğini vurguluyor bence. Ama tabii işin içinde biraz kibir de olabilir.

Gauche o ana kadar orkestra şefiyle pek barışık değildi. Ama güzel bir performansın ardından pişman oldu. O zaman şunu anladı:

O akşamın ilerleyen saatlerinde Gauche, evine döndü. Yine, lıkır lıkır suyunu içti. Sonra, pencereyi açıp guguk kuşunun uçup gittiğini anımsadı ve gökyüzünü izledi.
‘Ah guguk kuşu, o gün için özür dilerim. Kızgın değildim,’ dedi.(s.36)

Kızgın değildi belki, ama içinde bir huysuzluk vardı. Bazen modumuz düşmüş oluyor ve hak etmeyen insanlara ya da varlıklara haksızlık yapabiliyoruz. Kendisi mutsuzken karşısında enerjik ya da mutlu biri görünce rahatsız olan insanlar gibi. Harry Potter’daki ruh emicilere benziyor biraz; adeta ruhunuzu emiyorlar. Gauche de o moddayken guguk kuşunu kırdı; iyi performansın ardından pişman oldu.

Tilkilerle ilgili de güzel bir hikaye var:

“”Getirdik!” Biletlerini uzattılar.
“O hâlde, şöyle buyurun.”
Küçük tilki, ciddiyetle eğilip ışıl ışıl gözleriyle ormanın derinliklerini gösterdi. Çok sayıdaki ay ışığı çubukları, çapraz bir şekilde süzülerek mavimsi bir parlaklıkla etrafı aydınlatıyordu. Bu ışıklarla, açık bir alana geldiler. Bir baktılar ki tilki okulunun öğrencileri toplanmıştı, kestane kabuklarını birbirlerine fırlatıyorlar ve güreşiyorlardı. Asıl komik olan, fare kadar küçücük olan tilki yavrularının büyük tilkilerin omuzlarına çıkıp yıldızları tutmaya çalışmasıydı. Herkesin önündeki ağacın dalında, beyaz bir çarşaf asılıydı.
Birden arkalarından, “İyi akşamlar, iyi ki geldiniz. Geçen gün için kusura bakmayın,” diyen bir ses duydular. Shiro ve Kanko şaşkınlıkla dönüp baktılar ki bu sesin, Konzaburo’nun ta kendisi olduğunu gördüler. Konzaburō, şık bir frak giymiş ve göğsüne de nergis takmıştı. Bembeyaz bir mendille sürekli sivri ağzını siliyordu.
Shirō da eğilerek onu selamladı.
‘Asıl siz kusura bakmayın. Ayrıca, bu akşam için teşekkür ederiz. Bu mochileri kabul edin lütfen. Hep birlikte yersiniz.’
Tilki okulunun tüm öğrencileri, o tarafa bakıyordu. Konzaburo, göğsünü gererek mochileri aldı.
‘Mochiler için teşekkür ederim, zahmet etmişsiniz. Lütfen keyfinize bakın. Az sonra projeksiyon gösterisi başlayacak. Ben müsaadenizi isteyeyim, biraz işim var.’
Konzaburo, elinde mochilerle öte tarafa doğru gitti. Tilki okulunun öğrencileri hep bir ağızdan bağırdılar.
‘Donmuş karlar don don, buzlu karlar buz buz,
Katı mochiler kaskatı, beyaz mochiler bembeyaz.’
Perdenin yan tarafına kocaman bir tabela asıldı. Tabelada şöyle yazıyordu:
‘Hediye: Bir sürü mochi. İnsan Shiro Bey ve İnsan Kanko Hanım.’”(s.120,121)

Tilkiler bu iki insanı ağırlamış; onlara “mochi” ikram etmişler — bir tatlı mı, çorba mı tam bilemedim ama güzel bir şey olmalı. Sonra bir projeksiyon gösterisi düzenlemişler. Perdede şu yazı beliriyor: “Ateşi hafife almayın.” Ardından Tilki Konsuke’nin ızgara balığı almaya çalışırken kuyruğunun yandığı an yansıtılıyor. Tilki öğrenciler hep bir ağızdan şarkı söylüyor. Sonunda Kanzaburo söz alıyor:

“Resim kayboldu ve ‘ATEŞİ HAFİFE ALMAYIN’ yazısı göründü. Onun ardından bir resim yansıtıldı. Tilki Konsuke’nin ızgara balığı almaya çalışırken kuyruğunun yandığı anın resmi yansıtılmıştı. Tilki öğrenciler hep birlikte yüksek sesle şarkı söylemeye başladılar.
‘Kurnaz mı kurnaz kupkurnaz,
Konsuke tilki kaparken ızgara balığı
Yakıvermiş totişkosunu.’
Düdük çaldı ve perde aydınlandı. Konzaburo tekrar göründü.
‘Saygıdeğer misafirlerimiz, bu akşamki projeksiyon gösterimizin sonuna geldik. Bu akşam aklımıza kazımamız gereken bir durum var. O da; aklı başında olan iki tane insan çocuğunun, tilkilerin hazırladığı yiyecek- leri kibarca yemiş olmasıdır. Hepimiz büyüdüğümüzde asla yalan söylemeyen, kimseyi kıskanmayan yetişkin tilkiler olarak; bu zamana kadar olan kötü namımızı ortadan kaldıracağımıza inanıyorum. Diyeceklerim bu kadar.’”(s.126)

Tilkilerin o hırçın, üç kâğıtçı hallerinden biraz kurtulmaya çalışması; adeta “dönün kendinize bakın” der gibi bir şey. Kedilere de “nankör” derler; oysa kediler kesinlikle nankör falan değildir.

Ve Gece Şahini… Sırf isminden dolayı zorbalanan bir hayvanın hikayesi.

“Nihayet, bir akşam şahin, geceşahininin evine gitti.
‘Hey, kimse yok mu? Sen hâlâ adını değiştirmedin mi? Sen hiç utanmaz mısın? Sen ve ben çok farklıyız. Mesela ben, mavi gökyüzünde ta uzaklara kadar uçar giderim. Sen ise bulutsuz günlerde uçarsın ya da karanlık olmadıkça kapı dışarı çıkmazsın. Bir de, benim gagama ve pençelerime iyice bir bak. Bak da kendininkilerle bir kıyasla bakalım.’
‘Şahin Bey, bunu yapmam mümkün değil. Adımın böyle olmasına kendi kendime karar vermedim ki. Tanrı tarafından bahsedildi.’
‘Hayır, ben ismimi Tanrı’dan aldım. Ama sen, geceyi de benim adımı da ödünç aldın. Geri ver artık.’
‘Şahin Bey, bu imkânsız.’
‘İmkânsız değil. Ben sana güzel bir isim söyleyeceğim. Sana, Ichizo diyebiliriz. Ichizo nasıl? Güzel isim, değil mi? Bir de ismini değiştirmek için isim değiştirme partisi yapmak gerekir. Ne dersin?…’”(s.133)

Gece Şahini sonunda kardeşinden, yuvasından, çocuklarından ayrılmak zorunda kalıyor. Çünkü Şahin, onun “Gece Şahini” olarak kalmasına izin vermeyecek.

Bu hikaye bende şunu düşündürttü: İsimler. Hem o kadar sahipleniyoruz onları, hem de aslında bizim koyduğumuz şeyler değil. Tıpkı doğduğumuz yer, kültür, konuştuğumuz dil, inançlarımız gibi. Bunların bir kısmı doğuştan geliyor, sonradan şekilleniyor, değişiyor; ama hiç değişmeyenler de var. Biz seçimlerimizle belirlediğimiz şeyler için ne kadar sorumluyuz, seçmediğimiz şeyler için ne kadar eleştirilebiliriz? Hâlâ 2026 yılında, derisinin rengi yüzünden ayrımcılığa uğrayan insanlar varken, savaşlar sürerken — bu soru çok daha keskin duruyor.

“‘Abiciğim, yapma bunu. Arı kuşu da uzaklarda zaten; beni hepten bir başıma bırakma buralarda.’
‘Haklısın ama yapacak bir şey yok. Başka bir şey deme artık, lütfen. Bir de, ne olursa olsun ihtiyacından fazla balık yakalama lütfen. Oldu mu? Hoşça kal.’
‘Abiciğim, ne oldu sana böyle? Dur biraz, bekle.’
‘Yok, hayır. Kalsam da hiçbir şey değişmeyecek. Sinek kuşuna selamlarımı ilet lütfen. Elveda… Bir daha görüşemeyeceğiz, elveda…’
Geceşahini, ağlayarak yuvasına geldi. Kısa olan yaz gecesi aydınlanmaya başlamıştı bile. Sabah sisini soluyan eğrelti otunun yaprakları, yeşil ve soğuktu. Geceşahini, tiz sesiyle ‘tirrrr, tırrrr, turrrr,’ diye ötüyordu. Yuvasını güzelce toplayıp kanatlarını ve vücudunu temizledikten sonra, yuvasından tekrar uçup gitti.”(s.137)

Hikayede Gece Şahini yıldızlara da sığınmaya çalışıyor. Önce Küçük Ayı’ya, sonra Kartal Takımyıldızı’na sesleniyor:

“‘Kuzeyin mavi yıldızı! Ne olur beni yanına al, lütfen.’
Büyük Ayı usulca şöyle dedi:
‘Gereksiz şeylere takılıp kalma. Biraz sakinleşmeye çalış. Böyle zamanlarda, soğuk denizlere; yakınlarda deniz yoksa, buz dolu bir bardağa dalmak iyi gelir.’
Hayalleri yine suya düşen geceşahini, yalpalayarak alçaldıktan sonra üçüncü kez göğe yükseldi. Bu sefer de, doğudan yükselmekte olan, Samanyolunun karşı kıyısındaki Kartal Takımyıldızı’na seslendi:
‘Doğunun beyaz yıldızı! Ne olur beni yanına al, lüt- fen. Yanıp can versem de fark etmez.’
Kartal Takımyıldızı, kibirli bir edayla şöyle dedi:
‘Yok yok, söz konusu bile olamaz. Yıldız olabilmen için uygun bir konumunun olması gerekir. Bir de, çok paran olmalı.’”(s.140)

Bu son cümleyle Miyazawa çocuklara, hatta herkese bir hayat dersi veriyor. Yıldız olmak için bile para gerekiyor. Gökyüzü bile eşit değil; orada bile ayrımcılık var.

Karda Gezinti, böyle küçük hikayelerden oluşuyor; ama hiçbiri aslında küçük değil. Son derece konsantre. Yarım bardak bir şeyi bir litre suyla karıştırınca elde ettiğiniz o içeceğe benziyor — masalsı bir dil, masalsı bir diyar. Ve dikkat ettiyseniz, bu kitapta hiçbir karakter hikayesini mutlu bitirmiyor. Ama hiçbiri de yılmıyor. Devam ediyor. Gece Şahini ağlayarak uçuyor ama uçuyor. Guguk kuşu ötmeye devam ediyor. Tilkiler kötü şöhretlerini değiştirmeye çalışıyor.

Miyazawa’nın söylemek istediği bu sanırım: Mutlu olmak zorunda değiliz, her zaman mutlu olamayacağız; ama devam etmek zorundayız. Engeller bizi daha da geliştirmeli. Ne kadar zor bir engeli aşarsanız, o kadar büyük bir şeyi başarmış oluyorsunuz. Kolay olsa herkes yapar zaten. Küçük adımları sürekli olarak atabilmek — en uzun yolculuklar o ilk küçücük adımla başlar.

Yakında belki bir konuk da alabilirim, şimdiden haber vermiş olayım. Bir mail aracılığıyla yeni bir yazarla tanıştım — spoiler vermeyeyim şimdilik. Kitaplarını alıp okuduktan sonra yazarıyla bir söyleşi planlıyoruz. Yazarıyla birlikte bir kitabı konuşmak, tartışmak çok farklı bir deneyim olacak. Keşke Miyazawa ile de böyle bir konuşma yapmak mümkün olsaydı — ama o da öldükten sonra kıymet kazanan Japon yazarlarından. Kendi hikayesi de biraz hüzünlü aslında; ama bırakmamış, yılmamış ve yazmış.

Siz de bırakmayın, devam edin. Dinlemeye, dinlenmeye, okumaya, yaşamaya, hayal etmeye. Haftaya başka bir kitapla görüşmek dileğiyle, okumaya devam.




9 Nisan 2026 Perşembe

On Gece Rüyası

 

On Gece Rüyası, Çiçeklerden Anlama İsteğim ve Meyve Dönemim

Bugün Natsume Soseki’nin On Gece Rüyası’ndan bahsedeceğim. Yine Tokyo Manga yayınlarının güzel bir kitabı. Yahya Bulat çevirmiş. Ben de Eylül 2024 tarihli 4. baskısından okudum.

Press enter or click to view image in full size

On Gece Rüyası, adı üzerinde, birinci rüya, ikinci rüya diye on tane birbirinden bağımsız hikayeden oluşuyor. Güzel, değişik bir kitap. Zaten birine hediye edecektim; o yüzden o gece okumaya çalıştım ve tahmin ettiğim gibi bitirdim. Bitirdikten sonra beklentimi daha da karşıladı. Bu kadar güzel olacağını düşünmemiştim. Kısa olmasına rağmen bayağı alıntım var. Hemen başlayalım:

“‘Ne zaman görmeye geleceksin?’ diye sordum.
‘Biliyorsun ki Güneş doğacak. Sonra batacak. Tekrar doğacak ve tekrar batacak. Kızıl Güneş, doğudan batıya doğru alçalırken sen, bekleyebilir misin?’
Sessizce başımı salladım. Kadın sakin sesini biraz daha yükseltti ve cesurca, ‘Beni, yüz sene boyunca bekle, lütfen,’ dedi. ‘Yüz sene mezarımın başucunda oturup bekle çünkü mutlaka seni görmeye geleceğim.’
Sadece ‘Bekleyeceğim,’ diye cevapladım. Bunu yapınca siyah göz bebeklerinde açıkça görünen yansımam, şaşkınlık içerisinde kaybolmaya başladı. Sakin bir suyun üzerindeki yansımanın dağılması gibi benim yansımam da yok oluyordu. Bu sırada kadının gözleri bir anda kapandı. Uzun kirpiklerinin arasından bir gözyaşı, yanaklarına doğru süzüldü. Sonunda ölmüştü.”(s.12)

Bu ilk rüyaydı sanırım, emin olmamakla birlikte öyle hatırlıyorum. BUrada kadın, yüz yıl boyunca baş ucunda beklenmesini istiyor. Peki ne oluyor dersiniz? İşte hikayenin sonu:

“Yine de hâlâ yüz yıl geçmemişti. En son, yosunların büyüdüğü bu yuvarlak taşa bakarken kadının beni kandırmış olabileceğini düşündüm. Bunun üzerine, taşın altından çıkan yeşil bir sap, bana doğru yönelerek büyüdü. Gözümün önünde, tam da göğsümün oralara kadar uzayıp durdu. Bunu düşünürken sallanan; uzun, ince sapın, boynu bükük tek yapraklı tomurcuğu kabararak dolgun taç yapraklarını açtı. Bembeyaz zambak burnumun dibinde, beni derinden sarsacak kadar güzel kokuyordu. Yüksekten bir damla çiy düştü ve çiçek kendi ağırlığında büküldü. Boynumu öne eğdim ve üzerine soğuk çiy damlası düşmüş, beyaz çiçek yaprağını öptüm. Zambaktan yüzümü çektiğim anda içgüdüsel olarak uzak gökyüzüne baktım. Şafak Yıldızı bir anlığına bana göz kırpmıştı sanki.
O an ilk defa fark ettim ki yüz yıl geçmişti.”

Güzel bir rüya bence. Bu kadar beklemek insanda tabii halüsinasyon görmeye de neden olabilir. Bütün bunları — yıldızın göz kırpması falan — görmek istedi de diyebiliriz belki. Ya da hazır olduğu için mi gördü?
Ve şu çiçekler, çiçekler… Bu konuda o kadar kitap okuyup hâlâ tam anlayamamışımdır ama öğreneceğim.

‘Keskisini ne kadar da kolay kullanıyor. Kaşını veya burnunu hayal ettiği gibi yapabiliyor,’ diye hayranlıkla kendi kendime konuştum. Bunu duyan az önceki adam, ‘Hayır, kaşını veya burnunu keskisiyle üretmiyor. Zaten ağacın içinde gömülü olan kaşını ve burnunu, keskisi ve tokmağının gücüyle kazarak ortaya çıkarıyor. Tıpkı toprağın içindeki bir taşı kazıp çıkarmak gibi. Bu yüzden hiç hata yapmıyor,’ dedi.
O an ilk defa ‘Oymacılık böyle bir şey demek. Eğer öyleyse herkesin yapabileceği bir şey bu,’ diye düşündüm. Ardından kendi Niō’mu oymak istedim ve izlemeyi bırakıp bir an önce eve döndüm.
Alet çantamdan keskimi ve altın tokmağımı çıkartıp evin arka tarafına çıktım. Geçen seferki fırtınada devrilmiş ve yakacak odun yapmak amacıyla bıçkıcıya kestirdiğim meşe ağacının parçaları, tam da bu işe uygun bir şekilde, yerde yığılı duruyordu. En büyüğünü seçerek var gücümle oymaya başladım ancak ne yazık ki Nio’yu bulamadım. Şansıma, bir sonraki denememde de başarısız oldum. Üçüncü denememde de Nio hiçbir yerde yoktu. Yığılı odun parçalarını baştan sona oyup baktım ancak hiçbirinin içinde Nio yoktu. En sonunda, başından beri Meiji odunlarının içerisinde Nio’nun gömülü olmadığını anladım. Ayrıca Unkei’nin bu zamana nasıl hayatta kaldığını da biraz olsun anladım.”(s.60,61)

Burada Unkei dediği, işte o keskisiyle ağaçları oyup çıkartan, bir nevi heykel tıraş gibi biri. Michelangelo’nun Davut heykeli için de böyle bir söz vardı: “Fazlalıkları sadece ben aldım.” diye. İşte asıl meziyet zaten o fazlalıkları almak. “İçeride saklı” demek biraz fazla mütevazılık olabilir — o kadar kolay değil bu iş. Kolaydı desek herkes yapardı. Bütün mesele zaten orada.

“Gittikçe daha da sıkılıyordum. Nihayetinde canımı almaya karar verdim. Bir akşam, etrafta kimsenin olmadığı bir vakit, kararlılıkla denize daldım. Ancak ayağımın güverteden ayrıldığı ve gemiyle bağlantım koptuğu an, hemen canımın kıymetini fark ettim. Kalbimin derinliklerinden keşke vazgeçseydim, diye düşündüm. Lakin çok geçti. İstesem de istemesem de denizin derinliklerine doğru batıyordum. Yalnızca çok yüksek görünen gemiye bakıverdim. Vücudum gemiden çok- tan ayrılmasına rağmen ayaklarım kolay kolay suya ulaşmayacaktı. Gel gör ki tutunacak bir şey olmadığı için gitgide suya yaklaşıyordum. Ne kadar bacaklarımı çekip kendimi küçültmeye çalışsam da suya yaklaşıyordum. Suyun rengi siyahti.
Gemi, her zamanki gibi bacasından siyah dumanını üfleyerek geçip gitti. İlk defa nereye gittiğimi bilmesem bile gemide kalmam gerektiğini fark ettim. Ancak bunu fark etmem bir işe yaramadığından sonsuz bir pişmanlık ve korku içerisinde, sessizce siyah dalgaların arasında kayboldum.”

İntihar edenlerin hep son saniyede pişman oldukları söylenir. Bilinemez tabii. Bu da bir düşünce deneyi gibi bir şey. Yazar da bilemez ama en azından aklına böyle bir şey gelmiş. Açıkçası bana da öyle geliyor; çünkü ben de öyle fevri çıkışlarımda sonradan pişman oldum. “Keşke onu söylemeseydim, şöyle davranmasaydım.” diye düşünen, daha da çok düşünen bir insandım. Eskiden artık o kadar dürtüsel davranmıyorum, o öfkeyi biraz kontrol etmeyi öğrendim. Ama öyle de bir gerçek var. Çok sinirliydim gençliğimde. Bir şeyleri atıp kırma, parçalama huyum bile vardı. Hiç hoş değil. Ne kadar toyluk. Neyse, o günler geride kaldı, devam edelim.

“Shōtarō mahalledeki en yakışıklı adamdı ve iyi ahlaklı, dürüst bir insandı. Sadece bir tane düşkünlüğü vardı. Güneş batmaya yakın Panama şapkasını takar, manavın önüne oturur ve yoldan gelip giden kadınların yüzlerine bakarak onları hayranlıkla incelerdi. Bunlar dışında başka bir karakteristik özelliği yoktu.
Pek kadın geçmediği zamanlarda da gelip gidenlere değil meyvelere bakardı. Çeşit çeşit meyveler vardı.”(s.91)

Bu da son rüya olması lazım. Shōtarō burada beni güldürmüştü — kadınlar yokken meyvelere bakması. Meyveler de güzel ya.

“Ken-san, Shōtarō’nun hikâyesini buraya kadar anlattıktan sonra ‘Bu yüzden kadınlara o kadar bakmak iyi değil,’ dedi. Ben de ona hak verdim. Yine de ‘Shōtaro’nun Panama şapkası benim olacak,’ diye ekledi.
Shōtarō artık kurtarılamazdı. Panama şapkası Ken-san’ındı artık.”(s.96)

Bizde de “güzele bakmak sevaptır” diye bir söz var ya — aslında “güzel bakmak sevaptır” o. Ama herkes işine geldiği gibi anladığı için bazı şeyler böyle oluyor.

Kısaca böyleydi. On Gece Rüyası’ndan içlerinde en sevdiğim rüyaları paylaştım. Hepsi aynı düzeyde değil açıkçası; bazıları çok sarmayabilir, bazılarını ise tekrar tekrar okumak isteyebilirsiniz. Yine bir Japon edebiyatı, yine benzer konular, benzer duygular — ama yine de evrensel bence. Herkese hitap edebilecek şeyler.

Rüyalar zaten başlı başına hepinizi etkiliyordur. Zaman zaman gördüğünüz rüyalar… Bir görebiliyor musunuz? O bile artık başlı başına bir meziyet olmaya başladı. Ben son zamanlarda biraz daha uzun uyuduğum günlerde rüya görebildiğimi fark ettim. O kısa 3–4 saatlik uykulardan rüya bile hatırlamıyor insan. Rüyalar önemli; rüyalarımıza nelerin girdiği önemli. Onları bir de oturup yazabilsek kim bilir ne güzel şeyler çıkar ortaya.
Sanki Soseki gibi yazabilecekmişçesine düşündüm şimdi — tabii ki öyle kolay değil. “Sadece fazlalıkları atmak, cevher içinde gizli” demek biraz iyimser bir yaklaşım. Kolay değil. Öyle olsa herkes yapardı.

Haftaya yeni bir kitapla görüşmek dileğiyle. Kendinize çok iyi bakın.




2 Nisan 2026 Perşembe

Kurt Kanunu

 

Kurt Kanunu, Atasözü Yazmak, Tarafsızlık, Sorumluluktan Kaçmak ve Dünya Kupası Heyecanı

Neredeyse iki hafta önce notlarını çıkardığım kitaptan bahsedeceğim: Kemal Tahir’in Kurt Kanunu. Oldukça hacimli, uzunca bir kitap; ama okuması ilginç bir şekilde bir o kadar kolay. İki günde başlasanız bitirebileceğiniz bir kitap, üçyüz küsür sayfa olsa da.

İtiraf etmem gerekirse, okuma kulübünde sıradaki kitabımız olmasa bu dönem özellikle okuyacağım bir kitap değildi. Ama okuduğuma çok memnun oldum. Yalnız çok uzun alıntılarım var; o yüzden bu yazının bu kadar ertelenme nedeni hem bu alıntıların çokluğunun gözümü korkutması, hem de kitabın filmi ve dizisi olduğu için üzerine üretilmiş içerikleri tüketmek istemem. Ama o da pek mümkün olmadı. Sadece Emrah Safa Gürkan’ın videolarını izledim ve birkaç kitap yorumu okudum. Kitabın büyük çoğunluğunu da dinledim; son gün bitirmek zorunda kaldım.

Gayet dolu dolu bir içerik var elimde. Ancak materyal bu sefer çok güçlü ve ben onun yanında aciz kaldım.

Kemal Tahir zaten benim çok geç tanıştığım bir yazar. Yazmaya başladıktan sonra, gittiğim yazarlık atölyesinde hepimiz bir hafta bir yazar tanıtacaktık. Bunun için kura çekmiştik ve bana Kemal Tahir çıkmıştı. O zaman mutlu olmuştum; çünkü edebiyatımızın “Üç Kemal”ini hiç okumamıştım, merak da ediyordum. Devlet Ana’yı hemen o hafta bitirip yazarın hayatına bakmıştım ve çok etkilenmiştim. O hapis yılları, sinemaya yöneldiği dönem, neredeyse bir senaryo yazar gibi yazması… Kitap da eminim çok güzel uyarlanmıştır, filme çok müsait çünkü. Halkı, köylüyü, politikacıları o kadar doğru yansıtıyor ki “bu insan bunların arasından gelmiş” diyebiliyorsunuz Kemal Tahir için.

Kurt Kanunu’ndaki karakterlerin neredeyse tamamı gerçek hayattan alınmış. Üstelik Kemal Tahir yalnızca roman yazmakla da kalmamış; atasözleri de yazmış. “Atasözünün söyleyeni bilinmez” derler ya, bizim atasözü sandığımız “Kurtlukta düşeni yemek kanundur” ya da “İt izine karıştı” gibi cümleler hep onun kaleminden çıkmış, hâlâ kullanılıyor. Demek insan atasözü de yazabiliyormuş; bunu da öğrenmiş oldum böylece.

Nasıl özetlenir bu kitap? Özetlemeyeceğim zaten, böyle bir misyon yüklemiyorum kendime. Özellikle böyle kitapları bir çırpıda anlatmak mümkün değil. Çok etkileyici bir giriş yapıyor. Başta tam olarak ne okuduğunuzu anlamıyorsunuz; meğer İzmir suikastinden bahsediyormuş. Atatürk’ü öldürmeye çalışan insanların arasında hiçbir dahli olmasa da haberinin olduğu gerekçesiyle adı karışan Kara Kemal ve onun yaşadığı süreç… Ne kadar güçlü bir karakter olsa da birden yalnız kalması çok çarpıcı. Kitabın sonu da çok etkileyici, çok gerçekçi. Gelin ilk alıntıyla başlayalım:

“Katı hasır şapkasını her zamanki gibi sağ kaşına yıkmış, birine meydan okurcasına çenesini yumruğuna dayamıştı. “Hiç söz dinlemez bu herif… Dinlemez…” Sövdü. Duymasından ya da görüp sırıtarak şapkasını sallamasından çekinerek yanladı. “Söz dinlese, böyle işlere de girmez ya…” Korkmazlığını çok beğendiği halde, başından beri sevememişti bu Lazoğlu’nu… Saygılıydı her zaman kendisine karşı, hiç kimseyi adam yerine koymazken… Yadırgadığı, ikram edilen sigarayı bile sanki bileği gücüne haraç gibi almasıydı. Almanya’da okumuştu. Biraz da Fransızca biliyordu. Öyleyken üstünde yontulmamış köylü kabalığı vardı. Mebusken muhalefetin önemli konuşmacılarından olduğu halde, dinleyenler, okuma yazma bilmeyen biriymiş gibi şaşkınlık duyarlardı. Oysa şık giyinir, ellerini her zaman temiz tutar, tırnaklarına özenirdi. Para kazanmayı hiç sevmiyordu ama hesapsız harcamaya bayılıyordu. Terse düşüp bu kadar tehlikeli işlere girmesi belki de bundandı. Bütün gerçek kumarcılar gibi, oyunlardan başka her şeye karşı kesinlikle dalgındı. Yüzüne açıkça imrenerek haphazır bakan dünya güzellerini fark etmez, politikanın en kanlı ipinde cambazlığa çıktığı halde, iktidar koltuklarından birine oturmayı aklından geçirmezdi. İyi silahşör gözüpek kabadayı olması bile kumar masalarında enayi yerine konulmak, horlanmak korkusundan geliyor gibiydi. “Asıl enayilik bu… Hem de…” Merdiven boşalmıştı. Gemiciler çekmek için iplere yapıştıkları zaman bir kadın telaşla inmeye başladı.”

Bu alıntıda o kadar çok şey var ki… Gördüğünüz gibi bazı şeyler biraz doğuştan geliyor. İstediğiniz kadar şık giyinin, kendinize özen gösterin, para kazanın; ama o “yontulmamış köylü kabalığı” üzerinizde olabilir.

Emrah Safa Gürkan bu alıntıda kumarbazların “alık bakışından” bahsediyordu: “Oyunlardan başka her şeye karşı kesinlikle dalgındı.” Bu tipik bir kumarbaz özelliği, ama aslında genel bir bağımlılık özelliği. Bir şeye çok bağımlı olduğunuzda diğer her şeye karşı ilgisiz ve dalgın oluyorsunuz.

“Kendini öldürmektir aslında, adam vurmak… Dellenip kudurmaktır!”

Devam edelim. Kitapta Kara Kemal’in çevresindeki karakterler ve dönemin siyasi ortamı şöyle aktarılıyor:

“Bunlar değersiz buluyorlardı yeni idarecileri… Layık görmüyorlardı çıktıkları yerlere… Kızıyorlardı. Kimi bilgide, tecrübelilikte üstün görüyordu kendini, kimi kabadayılıkta…” “Ne ilgisi var kabadayılıkla devlet idaresinin?” “Kabadayılar, Cumhuriyetçi olan eski komitacılara kızıyorlar. İstiklal Mahkemeleri başkanlıklarına… Sorgusuz morgusuz, keyiflerince adam asabilmelerine imreniyorlar.” İçten gelmeyen gönülsüz bir sesle güldü. “Bilmez misiniz, herkes kendisine denk saydığını kıskanır.” “Delirdiler mi bunlar? Böyle saçmasapan kıskançlıklarla iktidar kavgası mı yapılır?” “Vatan millet lafı edenler var. Mübadil mallarını bölüşüyorlarmış kodamanlar… Musul parayla satılmış… Olmaz diyen Lazistan mebusu Şükrü Bey, Topal Osman gibi bir rezile boğdurulmuş… Hile katılmış son seçimlere… Bununla yetinmeyip Terakkiperver Parti kapatılmış. Şeyh Sait ayaklanmasını bahane edip söz hürriyetini, yazı hürriyetini ortadan kaldıran Takrir-i Sükûn kanunu çıkarılmış… Gazeteciler İstiklal Mahkemesi’ne verilmiş kanunsuz… Niyetleri terör yoluyla diktatörlükmüş… Yaşanmaz hale gelmiş memleket… Oysa, cephelerde İttihatçı subayların gayretiyle, cephe gerisinde İttihatçı memurların, İttihatçı eşrafın gücüyle kazanılmış zafer… Hanedanla halifeliğin kaldırılması İngilizlerin işine geliyormuş aslında… Bunu böyle düşünenler vatan haini sayılmış…”

Biraz diğer uçtan bakan, farklı bir bakış açısı bu; tarihin pek öğretilmemiş yanları. Ve içinde şu kıskançlık var: Tepedeki insanları, oraya nasıl geldiklerini bilmeden eleştirmek. Herkes kendisine layık saydığını kıskanıyor, hak etmediği yere kadar ilerleyebiliyor, sonra bir yerde patlıyor. Tek bir açıdan bakınca mutlaka haksız olunuyor, çünkü o bakış açısı yetersiz kalıyor. Karşı tarafı da görmek, anlamak lazım.

Orada cumhuriyet öyle kolay kazanılmadı; çeşitli zorunluluklar vardı. Bir bağımsızlık mücadelesiydi, aynı zamanda hayatta kalma savaşıydı. “Ya istiklal ya ölüm” denilen bir andı o. Orada hâlâ “başta kim olacak, senin partim benim partim” tartışmaları… Zaten o zamandan beri bir türlü çok partili hayata geçemedik.

Sonra kendimi yakaladım: Ben de aynı hataya düştüm, hepsini genelledim, tek bir açıdan baktım. Bu kadar kolay değil insanları eleştirmek; oturduğun yerden, işin iç yüzünü bilmeden. Şimdi bir de burjuva meselesi var. Kitapta şöyle geçiyor:

“Bir gün bana anlattıydı uzun uzadıya, ‘Her zengin senin istediğin işi göremez,’ dediydi. Dediydi ki, ‘Milli zenginin adı, burjuvadır. Batı’da derebeyliğin içinde yetişir bu hayvan… Bundan önce de tarihte zengin vardır, ama hiçbiri burjuva değildir. Hele Doğu’dakiler hiç değildir,’ dediydi. Anlattıydı burjuvanın özelliğini… İşe yatırırmış eline geçeni, son meteliğine kadar… Gerçekten hürlük istermiş ki pazardaki rakipleriyle boğuşmaya girişip hepsini ortadan kaldırsın! ‘Sizinkilerde burjuva çekirdeği yoktur, olamaz da hiç,’ dediydi, ‘bu sebeple bunlar sırtlarında devlet dayanağını aralıksız duymak isterler, bunlar tekel isterler. Yani isterler ki, devlet her işi bunların yerine yapsın, bütün tehlikeleri ortadan kaldırsın, zararlarını da gerektiğinde yüklensin! Bunlara salt, kürekle para toplamak kalsın… Topladıklarını yeniden yatırmayı da kendilerinden hiç kimse istemesin. Kazansınlar, kazandıklarını saklasınlar, taşa toprağa gömsünler, hatta yabancı ülkeler bankalarına kaçırsınlar. Devleti bırak, kendi kendilerine destek olamaz bunlar… İş bilmedikleri için, azınlıkların elinden iş alanlarını da çekip alamaz hiçbiri… Belki bunlarla ortak olur kimisi, böylece de devlet, eskiden bir ödüyorsa, beş ödemek zorunda kalır.’”

Tanıdık geldi mi? Sadece kürekle para toplamak isteyen, her şeyden şikayet eden, iş bilmeyen, tek derdi para olan insanlar. Maalesef böyle şirketleri sürekli görüyorum. Bu işveren modeli uzun süre ayakta kalamıyor; ama bazen kalıyor işte. Kalanlar da kul hakkı yiye yiye, çalıştırdıkları insanları eze eze ayakta duruyor.

Kara Kemal, kitapta halkın içinde bu burjuvayı yaratmaya çalışan, kilit noktalara kilit insanlar yerleştirerek saygınlık kazanmaya çalışan biri. Ama sonunda onu bile tanımıyorlar; çünkü o da zamanında kendini aklayamıyor, sessiz kalıyor, tarafsız duruyor, söyleyemiyor. Sonucu bekliyor. “Olursa ben de vardım, olmazsa haberim yoktu” stratejisi. Tıpkı o zenginlerin düştüğü hata gibi: kazanırken her şeyi kazanayım, kaybedince benden hiçbir şey eksilmesin. Kitapta dini kullanan fırsatçılık da çok güzel anlatılıyor:

“Meğerse dini bütün Müslümanlarmış ki, Osmanlıya müftü olacak bir Müslümanlar… ‘Gâvur zagonu getirdi bunlar, Lozan’dan, gâvurun yedi dediği yerde bunlar yetmiş aldı geldi,’ diyen kendini bilmezlere hiç aldırmayacaksın. Çünkü aslında zagona bakılmaz, paraya bakılır. Biri geçti Osmanlı tahtına oturdu mu, Türk keseden gözünü ayırmayacak… Paracıklar girmekte mi, çıkmakta mı? Bunun helalı haramı yok! Çünkü haramsa günahı hükumatımızın boynunadır. Evet, gayetle yararlı bir gidişattır bu Cumhuriyet gidişatımız! Hep mi Osmanoğlu otursundu canım? ‘Bozulalım da gerisin geri yeni baştan düzelelim,’ denilmiştir.” “İki karı almayı yasakladı bu Cumhuriyet Şaban Emmi, ya bunu n’apalım?” “Elini çabuk tutaydın da, Cumhuriyetimize bahana bulmıyaydın İnebollu! ‘Birden artığı varsa birini boşa!’ dedi mi? Demedi. Canım çeker, doktor damadımız uygun görür, üçüncüyü de alırım. Hükümattan ferman isteyecek değilsin! Parana geçer hükmün! Bir de bel gücüne bakar. Başlığı sayar alırım. Alan razı, veren razı olunca, bolşevik zagonu mudur ki, paralı işe karışsın hükumat? Evleri aramaya kalktılar diyelim, ceza kesmek için… Küçük karılar, ‘Biz hizmetçi durmaktayız Şaban Efendimize,’ deyince ne lazım gelir? Hizmetçi tutmayı da yasaklamadı ya, kıyamete kadar durası Gazi babamız?”

Ve Emin Bey’i anlatarak devam ediyor yazar:

“Emin Bey, sorumluluk korkusuyla evlenememiş, sorumluluk korkusuyla İttihatçılıktan vazgeçmiş, savaş sıralarında, alıp yürüyen soygun sorumluluğuna bulaşmamak için emekliliğe sığınmıştı. Evin idaresine hiç karışmayarak her şeyi kız kardeşi Perihan’a bırakması bile bu garip korkudandı. Çok tehlikeli bir sorgudaymış da, ağzından kaçacak bir yanlış kelimeyle mahvolabilirmiş gibi, sözlerini dikkatle araştırarak tek tek konuştu: “Kaçmak söz konusu değil… Çünkü sorumluluktan kaçamaz insanoğlu büsbütün… Ama zorunlu olarak yüklendiği sorumlulukların üstesinden gelebilir.” “Sözgelimi… Nasıl?” “Dikkatli yaşayarak…” “Tarafsız?” “Eh… Tarafsızlık da kolaylaştırıcıdır. Olup bitenlerden mümkün mertebe uzak bulunmak?” “Evet… Mümkün mertebe… Atılımlara katılmamak… İki tarafın da sadece haksız yanlarını, güçsüz yönlerini görmek değil midir tarafsızlık?” “Ne zararı var?” “Bence… En önemli zararı… Gerçeği yarım görmek… Gerçeği de yarım gördük mü, haklı yerde bulunup bulunmadığımızı nasıl ölçüp biçeriz? Burda yanılırsak, sorumluluk meselesinde rahatlanılabilir mi?” “Mümkün mertebe… Tutkularını dizginlersen… Hak etmediğini istemez, haketmişi kıskanmazsan… Kimseden korkmaz, bu yüzden başkasına zarar vermezsen… Onurlu yaşarsan… Namuslu adam olarak… Doğru adam…” “Nedir doğru? Ölçüsü nedir, demek isterim?” “Doğru… Ortalama doğru… İçinde yaşadığımız toplumun ortalama hesap doğru saydığı…” “Ortalama hesap… Nedir bu? Etliye sütlüye karışmamak ne demek? Fakirsin, zenginlik istemiyorsun, katlanıyorsun diyelim yoksulluğa… Ama zenginsen, durduğun yerde zenginliğin artıyorsa, zati ortalama söz konusu olamaz! Zenginliğin azalıyorsa gene durum öyle… Zenginleşme yok, ama fakirliğe düşmek tehlikesi de yok olmalı ki, ortalama hesap söz konusu olsun. Demek, en azından böyle bir kesin güven ister orta çizgi… Bütün tarafsızlar, bütün ortada direnmek isteyenler… Türkçesi, sorumluluktan kaçan bütün insanlar doğruluktan çok zor söz edecek kadar BENCİL sayılmazlar mı?” “Halt etmişsin… Hiç ilgisi yok…” “Olmaz olur mu? Bakın ben, bu suikast işinde, bütün varlığımla kovalayanlardan yanayım. Suikastçıları haksız buluyorum. Memlekete zarar vereceklerdi. Suçludurlar. Daha iyi bir şey getiremeyecekleri yüzde yüz olduğundan iki kat suçludurlar. Öyleyken, asılmak cezasından kaçıp kurtulmaya çabalayanlarla onları darağacına götürmek için kovalayanları nasıl bir tutarım! Nasıl elimle insan asamazsam, öyle de saklandıkları yeri haber veremem asacaklara… Demek, ister istemez taraf tutacağım, sorumluluk yükleneceğim ister istemez hem de. Karşı olduğum tarafı destekleyerek… Düpedüz bencilliğe vurmaktır bu… Bencillik orta yoldan tarafsızlığa uğrar, oradan da sorumluluk korkusuna, yani kaytarmacılığa bağlanır. Aslında dünyadaki son insan gerçekten mutlu değilse, ne kadar kurnaz olursak olalım, tarafsızlıkla rahat edemeyiz.”

Tarafsızlığı bu kadar güzel eleştirmek… Ben de hayatım boyunca birçok şeyde tarafsız kalmayı iyi zannetmiştim. Ama mazlumun yanında, haksızın karşısında olmak kolay değil. Bir risk alıyorsunuz, tarafınız belli oluyor. Ve tarafsızlığa ilişkin bir bölüm daha:

“Ölçüp biçmedim değil… Gene de yanılıp tarafsızlığı seçtim. Oysa tarafsızlık diye bir şeyin aslında var olmadığını, var gibi göründüğü yerdeyse ancak yüzde yüz güçlüysek buna başvurmak hakkına sahip bulunduğumuzu göz önüne almalıydım!” Söz döne dolaşa kendi yaşama felsefesine –tarafsızlığa– gelip dayandığı için Emin Bey birden dikkat kesilmişti. Kara Kemal Bey gülümsedi: “Senin bu konuda nasıl düşündüğünü biliyorum Emincim… Senin gibiler haklıyı haksızı pek aramaz. Bunu yargılamak sayar. Aslında politikanın dışına çıkmaktır bu… Bilmem ki mümkün müdür? Bak, Kara Kemal’i evine aldın, koruyorsun. Hani, nerde kaldı bunca yıl savunduğun tarafsızlık?” “Duruyor yerli yerinde… Gerçek tarafsız, dediğin gibi, yargılamaz. Haklı haksız ayırmadan kıstırılmış insandan yana olmak zorundadır. Sen onları kovalasaydın… Gene de haklı, haksız ayırmadan kıstırılmışı savunurdum, gücümün yettiğince…” Kara Kemal, eli bıyığında, “kıstırılmış insan” sözünün tarafsızlık konusunda hiçbir anlamı olmadığını düşünüyor, Emin Bey güvenle konuşuyordu: “Elbette, tarafsızlık, düşünmemek anlamına gelmez. Yani adamlıktan çıkmak anlamına… Tarafsızın tarafı ancak budur. Tarafsızlar kıstırılmış insanlardan yana olurlarsa, boğuşanların haklıları da, haksızları da insanoğlunu gaddarca kıstırmayı göze alamazlar sereserpe… Belki o zaman boğuşma biraz insancıl olur, daha insancıl boğuşmalarda her zaman bir anlaşma, bir uzlaşma imkânı vardır. Tarafsızın ödevi de bunu sağlamaktır.”

Tarafsızlık kolay değil; güçlülerin yapabileceği bir lüks. Belki o kadar güçlü olmak gerekiyor. Sorumluluk konusuna ise kitap çok sert bir şekilde çarpıyor:

“İster kazanç, ister suçunu cezasız atlatmak için olsun, insanın sorumluluktan kurtulmasına kesinlikle imkân yoktur. “Bu sebeple insanoğlunun dünyada başvurduğu en boş, en umutsuz, en aptalça iş sorumluluktan kaçmaya çabalamasıdır. Çünkü sorumluluktan kaçması, insanın kendine ve topluma karşı işleyebileceği en sefil suçtur. “Dünyada yalnız sorumluluktur ki, hiçbir şart altında insan onu kavrayamadığını ileri süremez. Çünkü namuslu insanda bunun, şuuru olmasa bile sezgisi mutlaka vardır. “Bütün toplumsal ve kişisel alçaklıklar insanları sorumsuzluğa alıştırmakla başlar, sorumsuzlukta tutmakla sürdürülür. “Sorumluluklarımızdan kaçıp kurtulmaya çabaladığımız sıralarda bütün kalleşlik gücümüzü kullanırız ki…”

Sorumluluktan kaçma en büyük sorunumuz olabilir mi? Olabilir. “Benim sorunum değil” demek, “not my problem” demek; ya da her şeyi fayda bakış açısıyla karşılamak. “Bana ne faydası var?” diye düşünmek. Bunlar, bütün toplumsal ve kişisel alçaklıkların ilk aşaması olabilir.

İş hayatında da öyle. Sorumluluk almayan, eksiklikleri görmezden gelen, elini taşın altına koymayan insanların vadesi uzun olmuyor zaten.

“Emin Bey, Perihan’ın da şarkıya koşulduğunu anlayınca şaşırdı. Kız, yıllar var ki, yalnız başına olmadıkça hiç böyle bir şey yapmıyordu. Demek sofraya oturalı beri kollamış, abisinin bunaltısını tamamıyla savuşturduğuna inanmıştı. Buna çok sevindi. Sevincinin tadını çıkarmak için kahedini aldı. Bir koca yudum içti. Murat sigara yakıyordu. “Peki, ya polislerle beraber gelseydi… Gurbet Hala bağırmasaydı da, rahmetlinin böyle bir ses çıkardığını gerçekten duysaydı?” Kadehi gürültü etmemeye çalışarak masaya bıraktı. Bunu bir suç işliyormuş gibi, oturanları kollayarak yapmıştı. Birden dayanılmaz bir yorgunluk duydu. Kaç günün uykusuzluğundan, çırpınmalarından, batıp çıkma çalkantılarından gelen gerçekten dayanılmaz bir yorgunluktu bu… Kederli türkülerin, rakının, ilerleyen gecenin, kız kardeşinin gösterdiği derin ilginin, belki de geçirdiği tehlikeli günlerin üst üste yığdığı yorgunluktu. “Çok şükür, görmemiş Murat, bulunmamış burada… Bulunsaydı… Hayır, üstesinden gelemezdim… Hiç gelemezdim. Burası…” Soluğunu keserek irkildi, “Kesin,” derken… Başı dönmüş gibi gözlerini yumdu. “Neyi değiştirir görüp görmemesi… Burda olup olmaması… Daha kötü ya… Demek hiç görmeden de söyleyebiliyor! Evet… İnsanoğlunun düşündükleri, yazdıkları, gerçek olanlardan daha gerçek… Kaç bin kişi okumuştur bunun yazdıklarını? Bunlardan kaçının aklından geçmiştir. Salt bunun yazdıklarını okumak şart değil… Bütün bu olay için yazılanlar… Bilir bilmez… Yarım yırtık… Saçmasapan… Aman yarabbi!” Gözlerini kapatmıştı. “Vur sineme mızrabın ile sine senindir..” Hemen gözlerini açtı. “Nedir bu? Ne diyorlar? Kimin için?” Boğazı kurumuş, demek ki bunaltı, kat kat büyüyerek yeniden başlamıştı. “Demek ki, şakaya alırmışım sorumluluğu ben bunca yıldır. Demek, üstünde düşündüm, kesinkes inanca vardım derken… Peki nasıl mutlu olabilir namuslu insanlar bu durumda? Bırak mutluluğu, nasıl yaşanabilir adam gibi? Hiç mutluluk yok mu namuslu insana?” Bunca yıldır evine kaçmakla bütün sorumluluklardan kurtulacağını sanmıştı. “Evine kaçmakla öyle mi? Etliye sütlüye karışmamakla… Bu kadar kolay mı, kurtulmak… İnsan gibi yaşamak… Bu kadar kolay mı adam olmak?”

Kesinlikle değil. Bu arada neler düşündüm, neler söyledim hiçbir fikrim yok. Belki de sadece sessiz kaldım ve şu an ne yazabileceğimi bilmiyorum. Bu boşlukları doldurmak da kolay değil anlayacağınız. Peki ne yapmalıyız? Merak etmeyin yazarımız reçeteyi de veriyor.

“Her çeşit hergeleliği, namussuzluğu, soygunu ortadan kaldırmaya çalışmalıyız, ancak insanın insana kahpelik etmesi ortadan kalkınca kurtuluş var. Çok düşündüm. Bugünkü dünyada, Allah’a sığınamıyorsun kişisel sorumluluklarından… Toplumun baskılarını da özür olarak ileri süremiyorsun. Çünkü sorumluluğu ancak hür insan duyar. İnsan bu konuda kendi kendisini yaratıyor. Düşünme, dayanma, hayal etme gücümüz ne kadarsa o kadar insanız. Yaratılmış olmanın, toplum baskılarının özürüne sığınamayız. Sorumluluk idrakine varmış insan, sınırsız olarak hürdür. Hürlüğü arttıkça sorumluluk artar. Artan sorumluluk karşısında ister istemez bunaltı duyarız. Anlıyor musun küçük abla, niçin uyumuyorum gecelerdir?” “Hayır, hiçbir şey anlamıyorum. Gülme öyle… Korkunç bunları böyle düşünmek… Yaşamak imkânsız olur abicim; mutlu olmak, sevmek, namuslu yaşayıp namuslu öldüğüne inanmak imkânsızlaşır. Yapma abi… Ayaklarını öpeyim, topla kendini… Çıkar aklından bunları… At zihninden… Deli olacağım ben, çıldıracağım!”

Kısa ama çok çarpıcı bir alıntı daha:

“Otomobil çıplak tepelerin arasından kıvrılarak yükselirken, biraz önce yanından geçtikleri kel çayır değişiyor, ortasından temiz bir dere akan yeşil bir boğaza benziyordu. “Yakından bilmeyince aldanırsın… Aldanmak istersen, bildiğini bilmezden gelirsin!”

Çok güzel bir cümle, atasözü olacak kıvamda. Aldanmak isteyen kendini aldatıyor. Gerçekten bir şekilde yolunu buluyor. Ve son alıntım:

“…Düşünüyorum. Güvenecek dostların çokluğu karar vermeyi zorlaştırıyor. Doğruymuş meğerse, çokluğun bir yerde yokluğa kavuştuğu…” Kısa kısa, sıkıntılı güldü. “Daha kimse bir şey bilmiyor. Misafir gibi hangisine olsa gideriz. Sevinirler, ağırlamak için ellerinden geleni yaparlar. İstemiyorum, bilgisizliklerinden yararlanalım. Güveni kötüye kullanmak olur. Çoğu, kendilerine büyük iyiliğim dokundu sanmakta… Bana borçlu bilirler bugünkü rahat durumlarını… Tehlikeliyse bu işin sonu, vaktiyle yaptığımız iyiliğe dayanarak güvenlerini kötüye kullanmış oluruz. Duyulunca, ‘Ya bizde tutulsaydı, mahvolurduk!’ diye düşünürler. Bence, iyilik edilenden çok, iyilik eden taşımalı yaptığı iyiliğin minnetini…” “Anlamadım.” “İyilik gördün, borçlu sayıyorsun kendini… İyilik ediyorsun! Çok olağandır bu… ‘Yaptığın iyiliğe borçlu kalmak daha güzel!’ demek istedim. Sen neleri tasarladın bakalım?” “Hiç… Hiç ama… Gözü kapalı güveneceklerim… Eh… Epeycedir.” “Benimkiler kadar çoksa, yoka varmasın!”

İlk okuduğunuzda tuhaf geliyor, sonradan oturuyor. İyilik eden, yaptığı iyiliğin minnetiyle yaşamalı. İyilik bir güç dengesi kuruyor farkında olmadan. Bunu tersine çevirmek, yani borcu karşı tarafa değil de kendinize yüklemek çok farklı bir duruş. Bunu anlamak, hayata geçirmek hele; en zoru da odur zaten.

Ama bu kitap işte bir sorumluluk kitabı. Okuma kulübündeki toplantımızda duvarda şöyle bir cümle yazıyordu: “Görüyorsam, duyuyorsam sorumluyum.” Kitabın özeti niteliğindeydi.

Bir de dediğim gibi şu alıntılara bakın; bunları nasıl okuyacaksınız? Ve ben bu podcast’te de hep aynı şeyi hissediyorum: Okuduğum kitapları bir şekilde paylaşmam, anlatmam gerekiyor insanlara. Ne kadar düzgün yapamasam da, bazı yerlerde bambaşka şeylere dalsam da. Bu zaten zamanla bir bloga dönüştü; Hesap Kitap Podcast sadece kitap değil, içinde hesap da var. İsmini de eşim gücüm “hesap kitap” diyerek — sadece bir muhasebeciymişim gibi değil — aslında işimin “hesap” olduğunu, gücümü ise kitaplardan aldığımı belirtmek istediğim bir slogandı.

Buraya kadar okuduğunuz için çok teşekkür ediyorum. Güzel dilekleriniz, yorumlarınız ve anlayışınız için gerçekten minnettarım.

Kemal Tahir’in Kurt Kanunu’nu mutlaka okuyun, görün. Kütüphanelerde, kitapçılarda, her yerde var. Dizisi ve filmi de var internette. Bu kitap yaşanmış tecrübeler; çok büyük bir yazarın kaleminden çıkan hayat tecrübeleri. Bunu üçyüz sayfada, konsantre bir şekilde okuyabilme şansı inanılmaz büyük bir lüks aslında. Böyle bir şey yazmaya kalksanız belki bir ömür harcamanız gerekecek. Belki birkaç ömür de yaşasanız kitapta yazılanlar kadar bir hayat yaşamayacaksınız. Ama buna şahitlik etme şansını sunuyor size Kemal Tahir. O yüzden ona da yeri gelmişken teşekkür ederim.

Haftaya bambaşka bir kitapla görüşmek dileğiyle. Hoşça kalın.