Karda Gezinti, Başkasının Alarmı, Biricik Anlar ve Konsantre Hikâyeler
Uzun bir aradan sonra yine bir Kenji Miyazawa kitabıyla karşınızdayım: Karda Gezinti. Bu, ondan okuduğum ikinci kitap olmalı.

Tokyo Manga yayınlarının Mart 2025 tarihli birinci baskısından okudum. Zeynep Betül Türkçü çevirmiş. Kısa bir kitap aslında, 150 sayfa kadar; ama farklı kısa hikayelerden oluşuyor. Masalsı bir tadı var. Yine sanki bir anime okuyormuşsunuz gibi bir his bırakıyor. Zaten Miyazawa’nın alameti farikası da hikayelerinin animelere uyarlanmasıydı.
Bu kitabı okurken de acaba bunlar nasıl bir anime olurdu diye düşündüm. İlk eser olan Çellist Gauche, yazarın en önemli eserlerinden biri olarak geçiyor. Şöyle bir bölüm var:
“‘Kuşlar bile buraya geliyor. Ne işin var burada?’ diye sordu, Gauche.
‘Notaları öğrenmek istiyorum,’ dedi, guguk kuşu.
Gauche gülerek ‘Notaları mı? Senin tek bildiğin guguk guguk’ diye ötmek değil mi?’ deyince, guguk kuşu ciddiyetle, ‘Evet, aynen öyle. Ama o da zor, değil mi?’ dedi.
‘Zor değil. Çok fazla ötmeniz sadece rahatsız edici, ötmek çok da önemli bir şey değil.’
‘Bu dediğiniz çok yanlış. Mesela, ‘gu-guuk’ diye ötmekle ‘go-gook’ diye ötmek farklıdır, değil mi?’
‘Ben arada bir fark göremiyorum.’
‘O hâlde, siz anlamıyorsunuz. Arkadaşlarımızla bin kez’guguk’ diye ötsek, her birinde farklı bir ses duyulur.’
‘Kendin bilirsin. Madem o kadar çok şey biliyorsun, yanıma gelmene de gerek yok.’
‘Ben, ‘do-re-mi-fa’ ile düzgünce ötmek istiyorum.’(s.18)
Bu guguk kuşu notaları öğrenmek istiyor; ama Gauche, gördüğünüz gibi, ne kadar kibirli, ne kadar dışarıya karşı algıları kapalı bir sanatçı. Çünkü henüz birçok şeyin farkında değil. Gözünde bir perde var. Bir sonraki bölümde orkestra teması işleniyor. Güzel bir pasaj var, tamamını aldım:
“Artık, altıncı günün akşamı gelmişti. Venüs Orkestrası üyeleri, yüzleri ışıl ışıl biçimde, ellerinde enstrümanlarıyla kasabanın halk salonunun arka tarafındaki bekleme odasına geldiler ve sırayla sahneye çıktılar. Altıncı Senfoni’yi başarılı bir şekilde çaldılar. Salonda bir alkış fırtınası koptu. Orkestra şefi, alkışları pek umursamıyormuş gibi, elleri cebinde dolaşıyordu ama aslında sevinç doluydu. Herkes, kibritini çakarak sigarasını yaktı ve enstrümanlarını çantalarına yerleştirdi.
Salonda hâlâ şak şak alkış sesleri yükseliyordu. O kadar rahatsız edici olmasa da ses gittikçe yükseliyor; kulağa biraz korkutucu ve baş edilemez geliyordu. Göğsünde büyük, beyaz bir kurdele bulunan sunucu içeri girdi.
‘Bir tekrar yapacağız, ancak kısa bir parça daha rica edebilir miyim?’
Bunun üzerine şef, kendinden emin bir şekilde cevap verdi.
‘Hayır Efendim, yapamayız. Böylesine büyük bir performansın ardından bir daha aynısı olmaz maalesef.’”(s.33)
Burada, harika çaldık ya da muhteşem çaldık demekten ziyade, her anın biricikliğini vurguluyor bence. Ama tabii işin içinde biraz kibir de olabilir.
Gauche o ana kadar orkestra şefiyle pek barışık değildi. Ama güzel bir performansın ardından pişman oldu. O zaman şunu anladı:
O akşamın ilerleyen saatlerinde Gauche, evine döndü. Yine, lıkır lıkır suyunu içti. Sonra, pencereyi açıp guguk kuşunun uçup gittiğini anımsadı ve gökyüzünü izledi.
‘Ah guguk kuşu, o gün için özür dilerim. Kızgın değildim,’ dedi.(s.36)
Kızgın değildi belki, ama içinde bir huysuzluk vardı. Bazen modumuz düşmüş oluyor ve hak etmeyen insanlara ya da varlıklara haksızlık yapabiliyoruz. Kendisi mutsuzken karşısında enerjik ya da mutlu biri görünce rahatsız olan insanlar gibi. Harry Potter’daki ruh emicilere benziyor biraz; adeta ruhunuzu emiyorlar. Gauche de o moddayken guguk kuşunu kırdı; iyi performansın ardından pişman oldu.
Tilkilerle ilgili de güzel bir hikaye var:
“”Getirdik!” Biletlerini uzattılar.
“O hâlde, şöyle buyurun.”
Küçük tilki, ciddiyetle eğilip ışıl ışıl gözleriyle ormanın derinliklerini gösterdi. Çok sayıdaki ay ışığı çubukları, çapraz bir şekilde süzülerek mavimsi bir parlaklıkla etrafı aydınlatıyordu. Bu ışıklarla, açık bir alana geldiler. Bir baktılar ki tilki okulunun öğrencileri toplanmıştı, kestane kabuklarını birbirlerine fırlatıyorlar ve güreşiyorlardı. Asıl komik olan, fare kadar küçücük olan tilki yavrularının büyük tilkilerin omuzlarına çıkıp yıldızları tutmaya çalışmasıydı. Herkesin önündeki ağacın dalında, beyaz bir çarşaf asılıydı.
Birden arkalarından, “İyi akşamlar, iyi ki geldiniz. Geçen gün için kusura bakmayın,” diyen bir ses duydular. Shiro ve Kanko şaşkınlıkla dönüp baktılar ki bu sesin, Konzaburo’nun ta kendisi olduğunu gördüler. Konzaburō, şık bir frak giymiş ve göğsüne de nergis takmıştı. Bembeyaz bir mendille sürekli sivri ağzını siliyordu.
Shirō da eğilerek onu selamladı.
‘Asıl siz kusura bakmayın. Ayrıca, bu akşam için teşekkür ederiz. Bu mochileri kabul edin lütfen. Hep birlikte yersiniz.’
Tilki okulunun tüm öğrencileri, o tarafa bakıyordu. Konzaburo, göğsünü gererek mochileri aldı.
‘Mochiler için teşekkür ederim, zahmet etmişsiniz. Lütfen keyfinize bakın. Az sonra projeksiyon gösterisi başlayacak. Ben müsaadenizi isteyeyim, biraz işim var.’
Konzaburo, elinde mochilerle öte tarafa doğru gitti. Tilki okulunun öğrencileri hep bir ağızdan bağırdılar.
‘Donmuş karlar don don, buzlu karlar buz buz,
Katı mochiler kaskatı, beyaz mochiler bembeyaz.’
Perdenin yan tarafına kocaman bir tabela asıldı. Tabelada şöyle yazıyordu:
‘Hediye: Bir sürü mochi. İnsan Shiro Bey ve İnsan Kanko Hanım.’”(s.120,121)
Tilkiler bu iki insanı ağırlamış; onlara “mochi” ikram etmişler — bir tatlı mı, çorba mı tam bilemedim ama güzel bir şey olmalı. Sonra bir projeksiyon gösterisi düzenlemişler. Perdede şu yazı beliriyor: “Ateşi hafife almayın.” Ardından Tilki Konsuke’nin ızgara balığı almaya çalışırken kuyruğunun yandığı an yansıtılıyor. Tilki öğrenciler hep bir ağızdan şarkı söylüyor. Sonunda Kanzaburo söz alıyor:
“Resim kayboldu ve ‘ATEŞİ HAFİFE ALMAYIN’ yazısı göründü. Onun ardından bir resim yansıtıldı. Tilki Konsuke’nin ızgara balığı almaya çalışırken kuyruğunun yandığı anın resmi yansıtılmıştı. Tilki öğrenciler hep birlikte yüksek sesle şarkı söylemeye başladılar.
‘Kurnaz mı kurnaz kupkurnaz,
Konsuke tilki kaparken ızgara balığı
Yakıvermiş totişkosunu.’
Düdük çaldı ve perde aydınlandı. Konzaburo tekrar göründü.
‘Saygıdeğer misafirlerimiz, bu akşamki projeksiyon gösterimizin sonuna geldik. Bu akşam aklımıza kazımamız gereken bir durum var. O da; aklı başında olan iki tane insan çocuğunun, tilkilerin hazırladığı yiyecek- leri kibarca yemiş olmasıdır. Hepimiz büyüdüğümüzde asla yalan söylemeyen, kimseyi kıskanmayan yetişkin tilkiler olarak; bu zamana kadar olan kötü namımızı ortadan kaldıracağımıza inanıyorum. Diyeceklerim bu kadar.’”(s.126)
Tilkilerin o hırçın, üç kâğıtçı hallerinden biraz kurtulmaya çalışması; adeta “dönün kendinize bakın” der gibi bir şey. Kedilere de “nankör” derler; oysa kediler kesinlikle nankör falan değildir.
Ve Gece Şahini… Sırf isminden dolayı zorbalanan bir hayvanın hikayesi.
“Nihayet, bir akşam şahin, geceşahininin evine gitti.
‘Hey, kimse yok mu? Sen hâlâ adını değiştirmedin mi? Sen hiç utanmaz mısın? Sen ve ben çok farklıyız. Mesela ben, mavi gökyüzünde ta uzaklara kadar uçar giderim. Sen ise bulutsuz günlerde uçarsın ya da karanlık olmadıkça kapı dışarı çıkmazsın. Bir de, benim gagama ve pençelerime iyice bir bak. Bak da kendininkilerle bir kıyasla bakalım.’
‘Şahin Bey, bunu yapmam mümkün değil. Adımın böyle olmasına kendi kendime karar vermedim ki. Tanrı tarafından bahsedildi.’
‘Hayır, ben ismimi Tanrı’dan aldım. Ama sen, geceyi de benim adımı da ödünç aldın. Geri ver artık.’
‘Şahin Bey, bu imkânsız.’
‘İmkânsız değil. Ben sana güzel bir isim söyleyeceğim. Sana, Ichizo diyebiliriz. Ichizo nasıl? Güzel isim, değil mi? Bir de ismini değiştirmek için isim değiştirme partisi yapmak gerekir. Ne dersin?…’”(s.133)
Gece Şahini sonunda kardeşinden, yuvasından, çocuklarından ayrılmak zorunda kalıyor. Çünkü Şahin, onun “Gece Şahini” olarak kalmasına izin vermeyecek.
Bu hikaye bende şunu düşündürttü: İsimler. Hem o kadar sahipleniyoruz onları, hem de aslında bizim koyduğumuz şeyler değil. Tıpkı doğduğumuz yer, kültür, konuştuğumuz dil, inançlarımız gibi. Bunların bir kısmı doğuştan geliyor, sonradan şekilleniyor, değişiyor; ama hiç değişmeyenler de var. Biz seçimlerimizle belirlediğimiz şeyler için ne kadar sorumluyuz, seçmediğimiz şeyler için ne kadar eleştirilebiliriz? Hâlâ 2026 yılında, derisinin rengi yüzünden ayrımcılığa uğrayan insanlar varken, savaşlar sürerken — bu soru çok daha keskin duruyor.
“‘Abiciğim, yapma bunu. Arı kuşu da uzaklarda zaten; beni hepten bir başıma bırakma buralarda.’
‘Haklısın ama yapacak bir şey yok. Başka bir şey deme artık, lütfen. Bir de, ne olursa olsun ihtiyacından fazla balık yakalama lütfen. Oldu mu? Hoşça kal.’
‘Abiciğim, ne oldu sana böyle? Dur biraz, bekle.’
‘Yok, hayır. Kalsam da hiçbir şey değişmeyecek. Sinek kuşuna selamlarımı ilet lütfen. Elveda… Bir daha görüşemeyeceğiz, elveda…’
Geceşahini, ağlayarak yuvasına geldi. Kısa olan yaz gecesi aydınlanmaya başlamıştı bile. Sabah sisini soluyan eğrelti otunun yaprakları, yeşil ve soğuktu. Geceşahini, tiz sesiyle ‘tirrrr, tırrrr, turrrr,’ diye ötüyordu. Yuvasını güzelce toplayıp kanatlarını ve vücudunu temizledikten sonra, yuvasından tekrar uçup gitti.”(s.137)
Hikayede Gece Şahini yıldızlara da sığınmaya çalışıyor. Önce Küçük Ayı’ya, sonra Kartal Takımyıldızı’na sesleniyor:
“‘Kuzeyin mavi yıldızı! Ne olur beni yanına al, lütfen.’
Büyük Ayı usulca şöyle dedi:
‘Gereksiz şeylere takılıp kalma. Biraz sakinleşmeye çalış. Böyle zamanlarda, soğuk denizlere; yakınlarda deniz yoksa, buz dolu bir bardağa dalmak iyi gelir.’
Hayalleri yine suya düşen geceşahini, yalpalayarak alçaldıktan sonra üçüncü kez göğe yükseldi. Bu sefer de, doğudan yükselmekte olan, Samanyolunun karşı kıyısındaki Kartal Takımyıldızı’na seslendi:
‘Doğunun beyaz yıldızı! Ne olur beni yanına al, lüt- fen. Yanıp can versem de fark etmez.’
Kartal Takımyıldızı, kibirli bir edayla şöyle dedi:
‘Yok yok, söz konusu bile olamaz. Yıldız olabilmen için uygun bir konumunun olması gerekir. Bir de, çok paran olmalı.’”(s.140)
Bu son cümleyle Miyazawa çocuklara, hatta herkese bir hayat dersi veriyor. Yıldız olmak için bile para gerekiyor. Gökyüzü bile eşit değil; orada bile ayrımcılık var.
Karda Gezinti, böyle küçük hikayelerden oluşuyor; ama hiçbiri aslında küçük değil. Son derece konsantre. Yarım bardak bir şeyi bir litre suyla karıştırınca elde ettiğiniz o içeceğe benziyor — masalsı bir dil, masalsı bir diyar. Ve dikkat ettiyseniz, bu kitapta hiçbir karakter hikayesini mutlu bitirmiyor. Ama hiçbiri de yılmıyor. Devam ediyor. Gece Şahini ağlayarak uçuyor ama uçuyor. Guguk kuşu ötmeye devam ediyor. Tilkiler kötü şöhretlerini değiştirmeye çalışıyor.
Miyazawa’nın söylemek istediği bu sanırım: Mutlu olmak zorunda değiliz, her zaman mutlu olamayacağız; ama devam etmek zorundayız. Engeller bizi daha da geliştirmeli. Ne kadar zor bir engeli aşarsanız, o kadar büyük bir şeyi başarmış oluyorsunuz. Kolay olsa herkes yapar zaten. Küçük adımları sürekli olarak atabilmek — en uzun yolculuklar o ilk küçücük adımla başlar.
Yakında belki bir konuk da alabilirim, şimdiden haber vermiş olayım. Bir mail aracılığıyla yeni bir yazarla tanıştım — spoiler vermeyeyim şimdilik. Kitaplarını alıp okuduktan sonra yazarıyla bir söyleşi planlıyoruz. Yazarıyla birlikte bir kitabı konuşmak, tartışmak çok farklı bir deneyim olacak. Keşke Miyazawa ile de böyle bir konuşma yapmak mümkün olsaydı — ama o da öldükten sonra kıymet kazanan Japon yazarlarından. Kendi hikayesi de biraz hüzünlü aslında; ama bırakmamış, yılmamış ve yazmış.
Siz de bırakmayın, devam edin. Dinlemeye, dinlenmeye, okumaya, yaşamaya, hayal etmeye. Haftaya başka bir kitapla görüşmek dileğiyle, okumaya devam.

