9 Nisan 2026 Perşembe

On Gece Rüyası

 

On Gece Rüyası, Çiçeklerden Anlama İsteğim ve Meyve Dönemim

Bugün Natsume Soseki’nin On Gece Rüyası’ndan bahsedeceğim. Yine Tokyo Manga yayınlarının güzel bir kitabı. Yahya Bulat çevirmiş. Ben de Eylül 2024 tarihli 4. baskısından okudum.

Press enter or click to view image in full size

On Gece Rüyası, adı üzerinde, birinci rüya, ikinci rüya diye on tane birbirinden bağımsız hikayeden oluşuyor. Güzel, değişik bir kitap. Zaten birine hediye edecektim; o yüzden o gece okumaya çalıştım ve tahmin ettiğim gibi bitirdim. Bitirdikten sonra beklentimi daha da karşıladı. Bu kadar güzel olacağını düşünmemiştim. Kısa olmasına rağmen bayağı alıntım var. Hemen başlayalım:

“‘Ne zaman görmeye geleceksin?’ diye sordum.
‘Biliyorsun ki Güneş doğacak. Sonra batacak. Tekrar doğacak ve tekrar batacak. Kızıl Güneş, doğudan batıya doğru alçalırken sen, bekleyebilir misin?’
Sessizce başımı salladım. Kadın sakin sesini biraz daha yükseltti ve cesurca, ‘Beni, yüz sene boyunca bekle, lütfen,’ dedi. ‘Yüz sene mezarımın başucunda oturup bekle çünkü mutlaka seni görmeye geleceğim.’
Sadece ‘Bekleyeceğim,’ diye cevapladım. Bunu yapınca siyah göz bebeklerinde açıkça görünen yansımam, şaşkınlık içerisinde kaybolmaya başladı. Sakin bir suyun üzerindeki yansımanın dağılması gibi benim yansımam da yok oluyordu. Bu sırada kadının gözleri bir anda kapandı. Uzun kirpiklerinin arasından bir gözyaşı, yanaklarına doğru süzüldü. Sonunda ölmüştü.”(s.12)

Bu ilk rüyaydı sanırım, emin olmamakla birlikte öyle hatırlıyorum. BUrada kadın, yüz yıl boyunca baş ucunda beklenmesini istiyor. Peki ne oluyor dersiniz? İşte hikayenin sonu:

“Yine de hâlâ yüz yıl geçmemişti. En son, yosunların büyüdüğü bu yuvarlak taşa bakarken kadının beni kandırmış olabileceğini düşündüm. Bunun üzerine, taşın altından çıkan yeşil bir sap, bana doğru yönelerek büyüdü. Gözümün önünde, tam da göğsümün oralara kadar uzayıp durdu. Bunu düşünürken sallanan; uzun, ince sapın, boynu bükük tek yapraklı tomurcuğu kabararak dolgun taç yapraklarını açtı. Bembeyaz zambak burnumun dibinde, beni derinden sarsacak kadar güzel kokuyordu. Yüksekten bir damla çiy düştü ve çiçek kendi ağırlığında büküldü. Boynumu öne eğdim ve üzerine soğuk çiy damlası düşmüş, beyaz çiçek yaprağını öptüm. Zambaktan yüzümü çektiğim anda içgüdüsel olarak uzak gökyüzüne baktım. Şafak Yıldızı bir anlığına bana göz kırpmıştı sanki.
O an ilk defa fark ettim ki yüz yıl geçmişti.”

Güzel bir rüya bence. Bu kadar beklemek insanda tabii halüsinasyon görmeye de neden olabilir. Bütün bunları — yıldızın göz kırpması falan — görmek istedi de diyebiliriz belki. Ya da hazır olduğu için mi gördü?
Ve şu çiçekler, çiçekler… Bu konuda o kadar kitap okuyup hâlâ tam anlayamamışımdır ama öğreneceğim.

‘Keskisini ne kadar da kolay kullanıyor. Kaşını veya burnunu hayal ettiği gibi yapabiliyor,’ diye hayranlıkla kendi kendime konuştum. Bunu duyan az önceki adam, ‘Hayır, kaşını veya burnunu keskisiyle üretmiyor. Zaten ağacın içinde gömülü olan kaşını ve burnunu, keskisi ve tokmağının gücüyle kazarak ortaya çıkarıyor. Tıpkı toprağın içindeki bir taşı kazıp çıkarmak gibi. Bu yüzden hiç hata yapmıyor,’ dedi.
O an ilk defa ‘Oymacılık böyle bir şey demek. Eğer öyleyse herkesin yapabileceği bir şey bu,’ diye düşündüm. Ardından kendi Niō’mu oymak istedim ve izlemeyi bırakıp bir an önce eve döndüm.
Alet çantamdan keskimi ve altın tokmağımı çıkartıp evin arka tarafına çıktım. Geçen seferki fırtınada devrilmiş ve yakacak odun yapmak amacıyla bıçkıcıya kestirdiğim meşe ağacının parçaları, tam da bu işe uygun bir şekilde, yerde yığılı duruyordu. En büyüğünü seçerek var gücümle oymaya başladım ancak ne yazık ki Nio’yu bulamadım. Şansıma, bir sonraki denememde de başarısız oldum. Üçüncü denememde de Nio hiçbir yerde yoktu. Yığılı odun parçalarını baştan sona oyup baktım ancak hiçbirinin içinde Nio yoktu. En sonunda, başından beri Meiji odunlarının içerisinde Nio’nun gömülü olmadığını anladım. Ayrıca Unkei’nin bu zamana nasıl hayatta kaldığını da biraz olsun anladım.”(s.60,61)

Burada Unkei dediği, işte o keskisiyle ağaçları oyup çıkartan, bir nevi heykel tıraş gibi biri. Michelangelo’nun Davut heykeli için de böyle bir söz vardı: “Fazlalıkları sadece ben aldım.” diye. İşte asıl meziyet zaten o fazlalıkları almak. “İçeride saklı” demek biraz fazla mütevazılık olabilir — o kadar kolay değil bu iş. Kolaydı desek herkes yapardı. Bütün mesele zaten orada.

“Gittikçe daha da sıkılıyordum. Nihayetinde canımı almaya karar verdim. Bir akşam, etrafta kimsenin olmadığı bir vakit, kararlılıkla denize daldım. Ancak ayağımın güverteden ayrıldığı ve gemiyle bağlantım koptuğu an, hemen canımın kıymetini fark ettim. Kalbimin derinliklerinden keşke vazgeçseydim, diye düşündüm. Lakin çok geçti. İstesem de istemesem de denizin derinliklerine doğru batıyordum. Yalnızca çok yüksek görünen gemiye bakıverdim. Vücudum gemiden çok- tan ayrılmasına rağmen ayaklarım kolay kolay suya ulaşmayacaktı. Gel gör ki tutunacak bir şey olmadığı için gitgide suya yaklaşıyordum. Ne kadar bacaklarımı çekip kendimi küçültmeye çalışsam da suya yaklaşıyordum. Suyun rengi siyahti.
Gemi, her zamanki gibi bacasından siyah dumanını üfleyerek geçip gitti. İlk defa nereye gittiğimi bilmesem bile gemide kalmam gerektiğini fark ettim. Ancak bunu fark etmem bir işe yaramadığından sonsuz bir pişmanlık ve korku içerisinde, sessizce siyah dalgaların arasında kayboldum.”

İntihar edenlerin hep son saniyede pişman oldukları söylenir. Bilinemez tabii. Bu da bir düşünce deneyi gibi bir şey. Yazar da bilemez ama en azından aklına böyle bir şey gelmiş. Açıkçası bana da öyle geliyor; çünkü ben de öyle fevri çıkışlarımda sonradan pişman oldum. “Keşke onu söylemeseydim, şöyle davranmasaydım.” diye düşünen, daha da çok düşünen bir insandım. Eskiden artık o kadar dürtüsel davranmıyorum, o öfkeyi biraz kontrol etmeyi öğrendim. Ama öyle de bir gerçek var. Çok sinirliydim gençliğimde. Bir şeyleri atıp kırma, parçalama huyum bile vardı. Hiç hoş değil. Ne kadar toyluk. Neyse, o günler geride kaldı, devam edelim.

“Shōtarō mahalledeki en yakışıklı adamdı ve iyi ahlaklı, dürüst bir insandı. Sadece bir tane düşkünlüğü vardı. Güneş batmaya yakın Panama şapkasını takar, manavın önüne oturur ve yoldan gelip giden kadınların yüzlerine bakarak onları hayranlıkla incelerdi. Bunlar dışında başka bir karakteristik özelliği yoktu.
Pek kadın geçmediği zamanlarda da gelip gidenlere değil meyvelere bakardı. Çeşit çeşit meyveler vardı.”(s.91)

Bu da son rüya olması lazım. Shōtarō burada beni güldürmüştü — kadınlar yokken meyvelere bakması. Meyveler de güzel ya.

“Ken-san, Shōtarō’nun hikâyesini buraya kadar anlattıktan sonra ‘Bu yüzden kadınlara o kadar bakmak iyi değil,’ dedi. Ben de ona hak verdim. Yine de ‘Shōtaro’nun Panama şapkası benim olacak,’ diye ekledi.
Shōtarō artık kurtarılamazdı. Panama şapkası Ken-san’ındı artık.”(s.96)

Bizde de “güzele bakmak sevaptır” diye bir söz var ya — aslında “güzel bakmak sevaptır” o. Ama herkes işine geldiği gibi anladığı için bazı şeyler böyle oluyor.

Kısaca böyleydi. On Gece Rüyası’ndan içlerinde en sevdiğim rüyaları paylaştım. Hepsi aynı düzeyde değil açıkçası; bazıları çok sarmayabilir, bazılarını ise tekrar tekrar okumak isteyebilirsiniz. Yine bir Japon edebiyatı, yine benzer konular, benzer duygular — ama yine de evrensel bence. Herkese hitap edebilecek şeyler.

Rüyalar zaten başlı başına hepinizi etkiliyordur. Zaman zaman gördüğünüz rüyalar… Bir görebiliyor musunuz? O bile artık başlı başına bir meziyet olmaya başladı. Ben son zamanlarda biraz daha uzun uyuduğum günlerde rüya görebildiğimi fark ettim. O kısa 3–4 saatlik uykulardan rüya bile hatırlamıyor insan. Rüyalar önemli; rüyalarımıza nelerin girdiği önemli. Onları bir de oturup yazabilsek kim bilir ne güzel şeyler çıkar ortaya.
Sanki Soseki gibi yazabilecekmişçesine düşündüm şimdi — tabii ki öyle kolay değil. “Sadece fazlalıkları atmak, cevher içinde gizli” demek biraz iyimser bir yaklaşım. Kolay değil. Öyle olsa herkes yapardı.

Haftaya yeni bir kitapla görüşmek dileğiyle. Kendinize çok iyi bakın.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder