30 Aralık 2024 Pazartesi

İyiler Ölmez

İyiler Ölmez, Türk Dizileri, Yabancı Belgeseller, Suyu Sıkılan Portakallar ve Sonrasındaki Enerji Patlaması

Mustafa Kutlu’nun “İyiler Ölmez” kitabından bahsetmek istiyorum bugün sizlere. Bu benim üst üste okuduğum 3'üncü mü olacak, 4'ü mü? Mustafa Kutlu kitabı artık biraz bana da fazla gibi geldi. Hiç bu kadar üst üste Mustafa Kutlu okumamıştım. Gerçi bu bölümleri peş peşe koymayı düşünmüyorum, araya diğer kitaplardan da bölümler koyacağım ama böyle hazır kaptırmış gidiyorken okuyayım dedim. Ve bu kitap kadar da iyi geldim bence. Ama şimdi bir arada farklı kitaplar okumak istiyorum, çünkü aşırı doz Mustafa Kutlu’dan belki ölmem ama…

Bu tarz yazılarım, kitap hakkında tat kaçıracak bilgiler (spoiler) içerebilir. Her hâlükârda önce kitabı okumuş olmanızı ya da doğaçlama konuştuklarımı yazıya dökmeye çalıştığım bu yazıyı benden dinlemek için hesapkitappodcast’e kulak vermenizi dilerim.

İyiler Ölmez, 151 sayfalık hemen bir günde bitirilebilecek bir kitap aslında. Ama son 102 sayfaya falan gelirken artık böyle bilmiyorum, bana da bir hayatı sorgulama hissi geldi, son bölümü okuyamadım. Yani devamını araya 2 gün, hatta hiçbir şey okuyamadım. Bir boşluk girdi biraz. O hayatın da tabii meşgalelere, biraz diğer uzak kaldığım alanlara baktım. Medium’a mesela okuyamıyorum uzun zamandır. Bu eski, tabii benim telefondan giremediğim için, programı yükleyemediğinden yeni bir telefon aldım. Benim 10 yıldır kullandığım eski telefonum hala bozulmadı, hala sapa sağlam çalışıyor ama yani şarj sorunu ve yeni uygulamaları yükleyemediğinden falan açmama gerek kalmıyor. Mesela bu yeni telefon çok güzel bir şeymiş. Ama bir yandan da yani bir haftadır uğraşıyorum, hemen hemen her uygulama, dosya yöneticisinden tutun da işte müzik çalarına, video çalarına kadar hepsinde bir reklam, hepsinde bir bildirim… Tekrar tekrar sürekli, bunları kapatmanın yolu da varmış Allah’tan ama biraz geç anladım, biraz kurcalamak gerekiyor.

En azından Medium okumaya döndüm yani ve neredeyse iki sene olmuş… iki senedir kısa bir ara vermiştim. Ya işte benim aralarım biraz böyle oluyor maalesef. Çok böyle her şeyi takip etme isteği olunca… Şu an mesela hiç dizi seyretmiyorum, bayağı oldu birkaç aydır. En son Fallout’u bitirmiştim, o da zaten böyle iki günde bitmişti. Eski bir İngilizce hocam önermişti, “mutlaka seyret” diye. Böyle oyunlardan çevrilen güzel diziler var aslında. “Last of Us” vardı, bir de onu da mesela seyredemedim.

Ben çok alakasız şeylerden bahsetmeye başladım. Benim okuduğum kitap Dergâh Yayınları’nın Aralık 2018, 11. baskısı. Dört ana karakter tanıtılıyor. Böyle bir Mustafa Kutlu kitabı daha vardı, o da üç bölümdü… Şeydi sanırım, üç karakter ama hepsi konunun içinde yani, işleyişte orada. Onların bakış açısıyla devam ediyorduk bu bölümlere. Burada öyle değil, ama burada o bölümlerde daha çok o karakterleri tanıyoruz ve hikaye hep devam ediyor.

Bunlar birbirinden iyi insanlar gerçekten. Her biri kendince… İşte o biraz bana kendimi sorgulattı. “Nerede” dedim yani bu iyi insanlar? Ben mi acaba göremiyorum? Var, var muhtemelen. İyiler zaten hep daha çoktur, ben de buna inanırım. Ama işte sesi çıkmıyor iyi insanların. Sahneye çıkma imkanı biraz verilmesi lazım, onların desteklenmesi lazım. Yoksa herkes böyle kapalı kapılar ardında, kabuğuna çekilmiş şekilde kalırsa, meydan da işte kötülere kalıyor.

Ben bu bölümlerin isimlerini söyleyeyim. Böylece hem o dört karakterimiz: Sıtkı, Civan, Fotoğrafçı Sarhoş Mustafa, Doktor ve Dörtler Makamı şeklinde son bölümde… Dörtler makamı… Ben bu karakterlerin hiçbirini tanıtmayacağım size çünkü muhtemelen her birinden alıntılarım olacak. O yüzden alıntılarla devam etmek istiyorum. Hemen Sıtkı’nın bölümü zaten en başta. Kitabın o başlangıcı da şimdi bak hatırladım çok güzeldi. Sıtkı’nın kahveye girişi, o kahveci Kadir’le, Hacı Kadir’le karşılaşması… Anlıyorsunuz yani zaten o Sıtkı’nın güzel bir altyapısının olduğunu.

Zaten Mustafa Kutlu’nun en büyük özelliği bu: Karakterleri anasını babasını değil, ta dedelerinden başlayarak bütün o soy ağacını çıkarması, size sunması. Karakterleri böylece daha da içselleştiren… Neredeyse benim de o ilk alıntım biraz size Sıtkı’yı tanıtacak.

“Sıtkı gitti. Ruhi odasına döndü. Resme şöyle bir baktı. ‘Bu oğlan cevher, cevher. Ama bu ülkede ne cevherler var. İşte ben. Ben neyim? Harcanmış kabiliyet.’
Gerçekten bu ülkenin en önemli zenginliği insan unsurudur. Bunu iyi değerlendirmek lazım.
Ne yazık ki tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de en iyi okullarda zengin çocukları okuyor. Sonra Avrupa’ya gidiyor, tahsiline devam ediyor.
Fakir çocuklarının ilk hedefi kısa yoldan bir mektep bitirip işe girmek, ailesinin geçimine yardımcı olmak. Bunlar arasında ne cevherler var. Ama gelir farkı, bunun doğurduğu adaletsizlik çocukların harcanıp gitmesine sebep oluyor.
Dramatik bir durum.
Bunun önüne nasıl geçilir?
Gelir farkını azaltmak. Ülkenin her yanına iyi okullar açmak. Hadi canım sen de.
Bu çareleri kahvede okey oynayanlar da söyler. Başka lafın var mı?
Yok, benden bu kadar. Gerisini bizi idare edenler düşünsün. Düşünsün tamam, ama şunu unutma; memlekette ne fikir var ne de fikir adamı.”(s.24)

İşte bu son cümlede biraz moral bozan… Bir de ben çok gündemden de uzak kalmışım, haberleri falan pek seyretmediğim için medyadan, sosyal medyadan iyice uzak kalmışım ve neler neler olmuş, insan üzülüyor gerçekten. Ama benim zaten böyle çok kötü konulardan, kötü olaylardan bahsetmemek gibi de bir prensibim var. Bu yazıların zamansız olmasını, istiyorum her zaman okunabilsin.

İşte ilk karakterimiz Sıtkı… Buradaki o Ruhi dediği de onun resim öğretmeni. Çok çok güzel resimler yapıyor, çok kabiliyetli. Zaten yazarımız da, onun da bir ressamlık geçmişi, bir resim sevdası olduğundan biraz “acaba” dedim, böyle kendi çocukluğunu mu anlatıyor?

Sıtkı’da işte kabiliyet var. Ama kitabın hemen başında da anlıyoruz ki tası tarağı toplayıp gelmiş. Nereye geldikleri de bu arada Anadolu’nun bir şehrine, ama geçmiyor adı. O da böyle biraz Saramago gibi isim vermeyerek daha bir evrensel, herkesi kapsayan, herkesin aklına kendi memleketi gelecek muhtemelen okurken. Çünkü gerçekten her yer olabilir büyük şehirler haricinde.

Ve Sıtkı’nın yeteneğini öğretmeni görüyor, herkes görüyor çevresinde ve o muhitinde oturan zengin bir aile sahip çıkıyor demeyeyim ama en azından adam anlaşıyor. “Gel” diyor, “benim evimde yap bu resimleri, ben sana aylık şu kadar vereyim ama bütün yaptığın resimler de benim olsun” gibi bir anlaşma yapıyorlar. “Burada istediğin gibi de ye iç, her zaman gel, bu ev senin de bir evin gibi kullan…” da diyor. Ya çok büyük bir iyilik yapıyor yani aslında Sıtkı’ya. Hiç o zamana kadar görmediği imkana kavuşuyor, o zamana kadar görmediği ilgiyi alakayı görüyor bu insanlardan ve hiç ulaşamadığı o imkanlara da ulaşıyor. İşte o evde bunları anlatan kısa bir alıntım var.

“Sıtkı etrafa göz gezdirdi. Antika eşyalar, duvarlarda meşhur ressamların kopyaları, bazıları orijinal.
Çalıştığı resmin başına gitti. Buna kişiliğini yansıtması gerekiyordu. Ihlamur ağacı oldukça koyu gölgeler salmıştı. Buraya iyi bir ışık düşürmek için beygiri bir al at yapacaktı. Bu sırada hizmetçi portakal suyu ve kek getirdi. Sıtkı teşekkür etti.
İlk kez portakal suyu ile kek yiyordu.
Çok hoş. Kokusu da, tadı da.”(s.29)

Burada da hüzünlendim nedense, bilmiyorum. Halbuki ben hiç portakal suyu sevmem. Yani böyle çocukken falan işte “C vitamini” diye zorla içirmeye çalışırlardı kutu portakal sularından. Tabii bizim zamanımızda onlar çok sağlıklı bir şeymiş gibi yani lanse edilirdi insanlara. Bilmiyorlar o zaman şu anki gibi bilinç düzeyi yok. Bütün o beslenme çantalarını hatırlıyorum, bütün çocuklar kutu meyve sularından içerdi. Zararlı, sırf şeker olan ve onların o portakal suyu olanları da hiç güzel değildir gerçekten. Yani sıkma portakalla falan alakası yoktur — ki sıkma portakal suyu da iyi bir şey değildir bu arada. Portakal tüketeceksen normal meyveyi yemen lazım ki posası vesaire… Zaten öyle yersen en fazla iki portakal yersin, yani daha fazla yiyemezsin. Ama işte onun sadece suyu olduğu zaman kaç tane içiyorsun ve sırf onun şekerini alıyorsun. Büyük bir enerji patlaması o an… Onu nereye harcayacaksın? Yani sporcuysan falan bilmiyorum, belki faydalı olabilir ama normal bir insan için, hele bir de kahvaltıda, en son içilecek şey.

Ama kek… Kek en basit şeydir yani. İnsan kendisi bile yapabilir, yani herkesin yapabileceği… Otobüslerde falan dağıtılırdı yani eskiden o ikramlarda.

Yani Sıtkı bunları bile ilk defa yiyorsa, dedim yani gerçekten nasıl bir yokluktan, fakirlikten geliyor. Ama bu hikaye böyle gider mi? Sıtkı oradan büyük bir ressam olarak çıkar mı? Bunun tabii ki imkanı yok. Bu ancak Türk filmlerinde olur, gerçekçi olmayan senaryolarda.

Ama biraz da film gibi bir şey de başına geliyor Sıtkı’nın. Orada o ailenin kızına gönlünü kaptırıyor. Ama tabii ki zaten hem ayrı dünyaların insanları, hem de kızın hiçbir şekilde onunla bir alakası yok. Onu zaten küçümsüyor, işte “köylü” diyor, “pis kokuyor bunlar” falan diyor. Böyle bayağı… Zaten bir sevgilisi var, o çocuk da artık “bu gelmesin buralara” falan gibisinden bir şey yapınca da, tabii gururlu, orayı terk ediyor. Ve o içindeki o öfkeyle birlikte bambaşka da bir insana dönüşüyor. Böyle sessiz sakin çocuk, bayağı kabadayı gibi bir şey oluyor.

Bununla ilgili de şöyle de bir alıntım var. Burada işte Saramago’ya benzetmiştim… Mustafa Kutlu da da çıkıyor bizimle konuşuyor.

“İşte böylesi durumlarda Sıtkı’nın bir Köroğlu, bir Robin Hood olması beklenir değil mi?
Hayır.
O, ‘Kurt adam’ gibi birşey oluyor. Korkutucu, ürpertici. Boğazından hırıltılar geliyor, yüzü kızarıyor, sonunda öyle bir ses çıkarıyor ki, duyan bayılır.
Sıtkı’nın haksızlığa isyanı böyle sürüp gitti. Kurt adam olmadı ama zayıfı kollamada, zalime karşı çıkmada, merhamet ve şefkat bahsinde hep ön sırada yer aldı.
Sevgili okur!
Burada araya girmek zorunda hissettim kendimi. Ben öyle dalmış gitmişim. O günlerin İstanbul’undan bahsederken sizlerin uykuya dalacağınızı düşünüp bizim zavallı Sıtkı’yı en kahraman Rıdvan haline getirmişim. Yahu içinizden biri çıkıp da; ‘Hop, hop! Yazar efendi sen bizi keriz mi sanıyrosun? Ne anlatsam dinlerler mi diyorsun? Yo! O kadar uzun boylu değil. Biz bu hikâyeleri çok dinledik. Az sonra müzik hocası Cüneyt Arkın köşke gelir ve gözleri görmeyen Fatma Girik’e piyano dersleri vermeye başlar. Geçti bunlar.
Artık biraz hız, biraz renk, biraz müzik, aksiyon, aksiyon.’
— Tamam o zaman bir filim çekelim.
— Çekelim.
— Filim yetmez dizi olsun.
— Olsun.
Benden günah gitti, siz istediniz.”(s.37,38)

Diyor ve burada bakayım hemen bir sonraki alıntım zaten belli olacak… Evet, üç-dört sayfa kadar bir dizi senaryosu gibi o Sıtkı’nın başına gelenler. İşte sevdalandı, kızın başına gelenler… Onun da adı zaten Sevda mıydı neydi? Tam böyle yani olmayacak senaryolar, ama işte insanlar bunları dizilerde seyrediyorlar.

Bu arada ben de seyrettiğim zaten çok az Türk dizisi var diye söylüyorum bazen. Ama bizim diziler aslında çok çok başarılıymış. Yani bütün dünyada 150 küsur ülkeye mi ihraç ediliyormuş, 150 ülkede mi yayınlanıyormuş? İnanılmaz, inanılmaz sayılar. Yani bunları duyunca da çok şaşırmıştım ve dünyada şu an en çok dizi ihraç eden Amerika ve İngiltere’den sonra gelen 3. ülkeymiş Türkiye.

Zaten YouTube’da falan da belliymiş o sayılardan, izlenme sayılarından. Yani bizde en tutmayan diziler bile çok tutabiliyormuş özellikle işte Orta Doğu’da, Hindistan’da, Kore’de… Kore’yi bile geçmişiz yani dizi sektöründe.
Bizim zaten yani her bölüm film kadar uzun olduğundan, her hafta nasıl zaten çekiliyor, o ayrı bir unsur. Ve o bütün dizilerde yer alan o fitne fücur, kötü karakterler… O bir yandan işte o nereden geldiği belli olmayan zenginlikler, lüks, fakirlik, cinayetler, silahlar, bir şeyler hep böyle…
Yani ben seyretmiyorum belki ama arada işte böyle ayda yılda bir seyrettiğim için, çok böyle iyi olduğuna emin olduklarıma sadece başladığım için… Ama belki bizim dizilerimizi de seyretmek lazım, onlar da çünkü dünya çapında iş yapıyorlarmış.

En son seyrettiğim yerli diziyi şimdi düşünüyorum da gelmiyor aklıma. Ya bana işte kısa komediler olsun, şeyler olsun, biraz gülelim diye seyrediyorum genelde. Ve işte burada da yazarımız o yerli diziler gibi bir senaryo yazdıktan sonra bize dönüp sonra şöyle soruyor…

“Siz şimdi bu dizi palavralarına inandınız mı? Doğrusu beni hiç sarmadı. Bu hikâyede bir eksiklik var.
Ama ne?
Şudur: Hikâyenin dramatik yapısı yetersiz. Evet Sıtkı kullanışlı bir karakter, lâkin o villa, resim, Sevda masalları tamamen klişe.
İnanıyoruz ama etkilenmiyoruz.
Oysa bir hikâye, filim, roman iki unsura dayanır: İnandırıcılık ve etkili ollmak. Bu hikâye etkili değil. Sıtkı’nın bir ızdırabı, değişik bir derdi yok. Fakir oğlan, zengin kız diyebiliriz ki; bu konu okuyanı, seyredeni kusturacak kadar işlenmiştir.
Aslında kenarda duran bir mesele var. Lâkin maalesef yazar onun üzerine gidememiş.
Nedir o?
Harcanmış kabiliyet.
Zor bir şey mi bunu anlatmak?
Evet zor. Yazar kıvranıyor, bu esaslı meselenin kıyısından köşesinden geçiyor ama merkeze gidecek yolu bulamıyor. Harcanmış kabiliyetin bir dramı var. Ama yazar yazamıyor bu dramı. Biz de hikâye içinde hikâye için ahkâm kesmeyi bırakalım.
Bakalım şu kabiliyet yoksulu yazar Sıtkı’yı nereye götürecek.”(s.42)

Burası da bence çok anlamlıydı, yazarın kıvranışları dile getirmesi burada. Önemli dersler de içeriyor o iki unsur: inandırıcılık ve etkili olmak… Kulağımıza küpe olması gereken, özellikle böyle yazmak isteyen insanların böyle aynaya falan yazılacak, her gün her gün tekrar tekrar bakıp unutulmaması gereken şeyler bunlar. Ve “harcanmış kabiliyeti yazmak” bence de çok zor, çok zor… Çok da önemli bir konu aslında. İşte onları yazamayacak, kendi kabiliyetimizi de belki harcıyoruz.

Ama şimdi gelelim ikinci karakterimiz Civan’a. Sıtkı böyle, Sıtkı sevdaya kapılıp karşılık da bulamayınca o evden ayrılıyor. Bir daha da gelmiyor, bir mektup yazıyor onlara, her şey için teşekkür ediyor. Giderken de masada o kızın bir vesikalık fotoğrafını alıyor yanına ve ayrılıyor. Artık şehri falan da terk ediyor yani. Hatta böyle gezgin oluyor. O resimlerle biraz geçinen, yaptığı resimlerle biraz bir süre idare eden… Bir yandan da o kabadayılık da var.

İşte burada da Civan’la böyle karşılaşıyorlar. Civan’la böyle dalga geçiyor insanlar. Civan da bir kimsesiz çocuk ama böyle güçlü kuvvetli… İzmaritleri atıyorlar yere, çıplak ayağıyla basıyor, söndürüyor, hiç acı bile duymuyor. Bu da orada bir eğlence malzemesi olmuş. İnsanlar ondan her gören “A Civan, gel buraya, işte şuna da söndür, şuna da bas” falan diye… Böyle sonra kahkahalar, gülüyorlar, eğleniyorlar bu durumu.

Tabii Sıtkı ilk defa görünce hemen kızıyor, yapanlara da kızıyor, sonrasında Civan’a da kızıyor. Orası benim hoşuma gitti. Denk gelmişsinizdir böyle insanları kullanarak böyle, nasıl diyeyim, eğlenirler sanki… Sanki ayı oynatırmış gibi. Bir insanın böyle komikliği kimisinin bu konuşmasıyla olur, kimisinin işte yazısıyla. Benim mesela yazımla çok dalga geçerlerdi, “Arapça gibi yazıyorsun” derlerdi. Ondan sonra kimisinin işte hiç yapamadığı bir şeyle… Yani işte top oynamasıyla bile olabilir ya da bir kız ip atlayamaz, bir şey yapamaz, bilmiyorum. Onlar da zaten çok daha vahim yani durumlar… Kızlar birbirine karşı çok daha acımasız diye duyuyorum. Ama erkeklerde de olur yani bu. Ortaya birini geçirirler ve etrafında gülerler.

Burada sadece o eğlenen, linç eden insanlara kızmak değil çözüm. O çocuğa da kızacaksın, çocuğa da doğru yol göstereceksin, “yapma böyle” diyeceksin… Aynı Sıtkı’nın yaptığı gibi:

“Sıtkı Civan’ı karşısına alıp nasihat etmeye başlamıştı:
— Kendini ezdirmeyeceksin. Nedir o izmarite basmak falan. Sen soytarı mısın?
— Acımıyor ama.
— Bırak şimdi.
— Rica ediyorlar.
— Ne ricası be! Eğleniyorlar.
Sıtkı’nın köşedeki masası bir ‘Hayat Mektebi’ olmuştu. Gençler geliyordu. Sıtkı onlara ‘önce ahlâk’ diyerek bazı hikâyeler, menkıbeler anlatıyordu.
Gençlerin çoğu Sıtkı’nın masasında duran Sevda’nın fotoğrafına takılıyor, ama hiçbiri ‘Bu da kim’ diye soramıyordu. Hacı Kadir sormadan anlamıştı.”(s.51)

Anlayan anladı tabii. Yine görmüş geçirmiş o Hacı Kadir, hem kıraathanenin hem otelin sahibi. O da çok iyi bir insan. O dört ana karakterden biri değil ama aslında o da olacaksa beşincisi o yani. Ve bu arada o dörtlü gruplar, dört arkadaş gerçekten çok sağlam olur, ideali dörttür. Yani aslında sayının beş biraz böyle, beşinci biraz fazlalık gibi de olur, ama üç de azdır.

Yani bunun bunun çok ilgili değil ama komik bir anım vardı benim üniversitedeyken… Sonra artık mezun olacağız, bir arkadaş da uzatmış. Üniversite’de beşinci senesi… Ben de böyle son sene üstten dersler alıp falan üç senede bitirmiştim benim bölümü ve o arkadaş böyle gelmişti demişti ki… Ya demişti, çok komik gelmişti yani bana o zaman: “Ne güzel düşünmüşler” demişti, “Dört sene yapmışlar bu üniversiteyi. Dört tam ideal abi” demişti. “Bak ben mesela şimdi uzattım” dedi, “Beş, bak bana beşinci sene o kadar zor geliyor ki” dedi, “işte aileme bu durumu açıklamak, şey yapmak… Senin de” dedi, “bak mesela üç de çok az işte, yetmez. Sen de işte hiç keyfini çıkaramadın okulun” falan filan diye böyle… Biz de gülmüştük o öyle anlatınca.

Biraz bana yapılan gibi şey mi yaptık acaba orada? Şimdi o aklıma geldi. Ama o arkadaşa zaten herkes gülerdi, böyle neşeli, biraz umursamaz bir tavrı vardı… “Dördü ne kadar iyi düşünmüşler” diye. Ama arkadaş grubunda da, okeyde bile dördüncü aranır, dört tam idealdir.

Bu arada diziler demişken, yeni bir podcast keşfettim. Daha doğrusu yeni keşfetmedim ama böyle çok dinlemiyordum, çok başlamıştım böyle sonra bırakmıştım… Yani “Fidiro Kahvesi” diye. Orada da dört tane, dördü de akademisyen sanırım, çok okumuş etmiş entelektüel insanlar ve kitaplar hakkında konuşuyorlar. İnanılmaz çok güzel yani.

“Fidiro” bana ilk böyle duyunca şey gelmişti, bir bilmediğim bir kavram mı, kelime mi? Meğer bir kısaltmaymış: Film, Dizi ve Roman kelimelerinin ilk hecelerinden oluşan… Çok orijinal de bir isimleri var yani. Ve böyle çok acayip şeyler okuyorlar, seyrediyorlar.

Benim biraz işte o ilk bölümlerinden mesela şey de bırakmıştım. Ben “Alacakaranlık”, vampirler, kurt adamlar falan… Onun son bir kitabı daha mı ne çıkmış. O Edward’ın bakış açısından… Ben zaten o kitapları da okumamıştım ama o bölümü de dinlemiş miydim ne yapmıştım, çok hatırlamıyorum. Sonra kalmıştı öyle…

Yani bende de işte bu huy var maalesef. Bir podcast, bir şey keşfedince bir YouTube kanalını ilk bölümünden başlıyorum böyle seyretmeye, dinlemeye… Ona da işte ömür yetmiyor. O kadar şu an mesela şeye kadar geldim, “Ahtapot Öğretmenim” bölümüne kadar. Onu da zaten çok merak ediyordum, onu da böyle draft yaptılar. Çekiliş gibi bir şey yaptılar, seyircilerden, dinleyenlerden gelen önerilerden seçtiler. Yani çok güzel olmuştu o da, seçimi de çok hoşuma gitti. O da benim de çok duyduğum böyle listemde olan, aslında seyretmek istediğim belgesel gibi bir şeydi.
Şimdi ona da bir ara verdim. Önce onu seyredip ondan sonra dinlemek istiyorum. Onlar da harikalar yani. Ve bir yandan o dört sayısı, dört arkadaş… Onların hepsi de belli çok iyi arkadaşlar. Tavsiye ederim buradan size de. Hatta belki bazen aynı kitaplardan… Onlar böyle daha çok dizi, film konuşuyorlar sanki. Konuştukları romanlar da şey, genelde böyle çok benim okumadığım tarzlar. Ama olsun, o da güzel yani. Onları mesela hiç spoiler kaygısı olmadan dinliyorum çünkü zaten okumayacağım diyorum, mesela. En azından dört kişinin dört farklı bakış açısını öğreneyim. O açıdan çok güzel, eğlenceli, tekrar tavsiye ederim. Dediğim gibi, bir şey daha diyecektim ama onu da unuttum. Not almayınca işte böyle… Neyse, aklıma gelirse söylerim.

Civan’ın maceralarına dönelim. Civan da bir kıza tutuluyor. Dengi dengine… Kendisinin belki hiçbir şeyi yok ama kızın da öyle çok zengin değiller. Görüyor zaten, aşık oluyor, kızdan da böyle olumsuz bir şey almıyor. Yani en azından Sıtkı gibi değil buradaki durum. Ama bu sefer araya baba giriyor hemen:

“Kız kızarmış bir bakış fırlattı. Civan’a, oğlan eridi.
Çayı getirdi, verirken yine baktı. Yahu arkadaş, bakışlarla konuşmak böyle mi olurmuş!
— Ne yaparsın, işin gücün var mı?
— Marangozum. Anam yok, babam yok, bekârım.
Kızın dayanası kalmamıştı, çöpsüz üzüm. Ama bakalım bir sepetçi kızını alırlar mı? Bunun amcası var dayısı var.
— Evin var mı?
— Nerdee!
— Paran var mı?
— Nerdee!
— Hısım akraba?
— Nerdee! İbubullah, sivri külah.
Kızın ağabeyi ensesini ovuşturarak geldi, çadırın kenarına çöktü. Kendi kendine söylendi.
— Ayağım takıldı, takılmasaydı.
Baba ha bire soruyordu.
— Yahu adamın paralı bir dayısı, İstanbul’a taşınmış zengin bir halası olmaz mı?
— Yok işte.
— Bu kadar yokluk bize yaramaz.
— Sen önümü kesme baba. Ben ne yapar, eder …
Baba birden ayağa kalktı, Civan’ın sözünü kesti, tabancıyı çekti.
— Hadi ulan cıbıl. Yıkıl karşımdan.
Civan kös kös kalktı. Kızdan yana bir baktı.
Gidiş o gidiş.”(s.66)

Civan da işte buradan sonra ayrılıyor. Bu Sıtkı’yla tanışana kadar yine başından maceralar geçiyor. Ama Civan da işte böyle bir delikanlı. Kızın abiyle orada bir kavgaya tutuşuyorlar. Ona hemen bir çelme falan takıp düşürüyor. “O ayağım takıldı” dediği o. Ve babası da burada bakıyor. O delikanlı çocuk alıyor karşısında konuşuyor ama bayağı mülakattan geçemiyor yani.

Mülakatta… Bununla ilgili ya… Yine bak anlatsam mı anlatmasam mı? Bunu benim sadece çok yakın arkadaşlarım bilir. Belki onlardan dinleyenler olursa… Çok birebir tabii ki böyle bir durum değil ama ben zamanında bir görücü usulü… Bir hatta ilk gittiğim görüşmeyi… O zamana kadar işte hep böyle reddetmişim, “olmaz” demişim falan. Ama artık böyle bir yerden sonra insan şey gibi oluyor. Böyle “kendini büyük görüyormuşsun”, işte “istemiyormuşsun”, “kimseyi beğenmiyormuşsun” gibi bir algı oluşturuluyor etrafında. O yüzden o mahalle baskısı, yaşta ilerledikçe kabul etmek durumunda kalıyorsun yani.

Bunun üzerinden de bayağı geçmiştir. Yani bir on sene olmuştur. O yüzden şimdi ne kızı şimdi ne babasını hatırlıyorum. Bir daha da zaten hiç görmedim. O yüzden anlatayım yani, bir şey olmaz diye düşünüyorum.
İlk defa dediğim gibi böyle bir ortama gireceğim. Çok böyle heyecanlıyım, korkuyorum bir yandan. Neyle karşılaşacağımı bilmiyorum. Kızı hiç görmemişim mesela o zamana kadar. Gideceğiz ama konuşacağız diye düşünüyorum. Aynı odada tanışacağız. Ama hafta içi bir de öğle vakitleri falan, öyle bir tarih vermişlerdi bana. Çalışıyorum bir yandan, iş yerinden izin alacağım. Herkesin işte oradan haberi olmuştu zaten. Saçma sapan olaylar yani… Şimdiki aklım olsa hayatta yapmayacağım bir şey. Ama neyse… Gittim. Hiç usulü de bilmiyorum. Nasıl olacak, ne olacak… “Bir odaya geçersin, konuşursun on dakika. Çok uzun da sürmez zaten. Çayını, kahveni içip, olursa diğer görüşmeler de olur” gibisinden bir şey söylemişlerdi. “Tamam” demiştim. Ben de gittiğimde bir baktım, beni aldılar gerçekten bir odaya. Bekliyorum böyle işte kız gelecek diye… Babası geldi ve böyle… Yani ben oraya kafamda öyle bir senaryo da kurmadığım için ne diyeceğim, ne konuşacağım falan hiç bilmiyorum. Odada başladı böyle tapu ve kadastrodan memur gibi sorgulamaya: “Evin var mı? Araban var mı?..” Benim zaten o zaman yaşım belli. Yani yeni de işe girmişim. Zaten iş yerinden birisi aracı olmuştu “böyle böyle git görüş” diye. Onu da biraz kırmamak için gittiğim bir durumdu. Yani aslında ben de böyle bunu görünce, bu kadar para göz olduğunu… Bir rahatlama gelmişti bana. “Oh” dedim, “tamam, nasılsa bu iş olmayacak.” Böyle yayıldım, arkama yaslandım, rahat rahat cevaplıyorum adamı. Biraz da makara yapıyorum. Her dediğini aynı böyle buradaki Civan gibi “yok” diyorum, “o yok, bu yok.” “Arsan falan da mı yok?” demişti. “Memlekette falan da mı yok” demişti, “Ya hiçbir şeyim yok.” demişitm. “Niye geldin o zaman?” der gibi böyle baktı… Komik bir andı yani. Gerçi beni böyle silahla kovmadılar… Sonradan görüştüm kızla. Bu da böyle bir anı ve bu kadar güldük, yeter. Bütün karakterler böyle onların işte çocukluğundan, işte anasını babasını nasıl kaybettiğinden, anılarından falan bahsederek geçiyor. Ama bir karakterin, bu sarhoş Mustafa’nın bölümü olması lazım bakayım. Hatta bir saniye… Yanlış olmasın… Evet, fotoğrafçı sarhoş Mustafa’nın bölümü şu sayfayla başlıyor. Sayfanın da tamamını almışım ama hepimizin bildiği… Aslında “bildiği” dediğim, işte belgesellerden falan denk geldiği bir bölüm:

“Bir kartal yuvası, üç kartal yavrusu.
İkisi gelişmiş, biri çelimsiz.
Gelişmiş olanlar o çelimsiz yavruyu sürekli gagalıyorlar.
Zavallının yaralı başından kanlar akıyor.
Az sonra anne kartal pençesinde bir fare ile geliyor, yarısını kendi yemiş. Farenin vücudundan parça parça et koparıyor. Yavrular et daha annenin gagasında iken atılıp alıyorlar.
Çelimsiz yavru da aç.
O da arada bir atılıyor ama bir türlü ete erişemiyor. Bir seferinde yanına düşen parçayı alıp tam ağzına atacakken o yetişkin kardeşlerden biri çekip alıyor. Anne yeniden avlanmaya gidiyor. Çelimsiz yavru kimbilir ne zamandan beri aç. Boynu bükülüyor, göz kapakları ağır ağır iniyor. Yetişkinler onu ite ite yuvanın kenarına getiriyor.
Güneş ufukta bir tepsi alev gibi yana yana batıyor. Son bir hamle ile çelimsiz yavruyu iten yetişkinler onu yuvadan atıyor. Yavru karanlığa düştü.
Düşerken zaten ölmüştü.”(s.76)

Bu Mustafa’ya gelince neden böyle bir hikâyeyle başlıyor, onu da artık size bırakayım. Ama hemen birkaç sayfa sonra şöyle de bir atasözü gördüm. Bunu da hiç duymamıştım daha önce, güzel geldi bana.

Âlet işler el öğünür.
Talih işler kul öğünür.”
(s.78)

Ne kadar doğru! Bu Mustafa aslında böyle çok fakir, açlık çeken bir insan da değil. Ama fotoğrafçı zaten. Yani işte babadan kalan dükkânına geçip, o fotoğrafçılığı da öğreniyor biraz. O yüzden diyor “Âlet işler, el övünür” diye.
Ve doktora gelmeden önce… Doktor da bu arada o hikâyenin içinde artık. Yani zaten onun da adı geçiyor. Daha doğrusu hiç adı geçmiyor, hep “Doktor” diyorlar. Adının Atalay olduğunu Doktor bölümünde öğreniyoruz.
Ve hepsinin müziğe de bir yatkınlığı var. İşte Civan bağlama çalıyor, türküler söylüyor. İşte biri klarnet çalıyor, biri ut çalıyordu, Doktor galiba. Öyle de bir ortak yönleri var yani. Toplanıp böyle türküler söylüyorlar. Hem onunla ilgili hem de bizim halk hikâyeleriyle ilgili önemli bir bölüm var burada.

“Bazen içe işleyen bir parçayı geçeler ve kimse konuşmazdı. Musiki ayrılıklardan bahsederdi. Musikinin vaadettiği aşkta vuslat mümkün değildi. Bizim Halk Hikâyeleri de öyledir. Otuza yakın hikâyenin sadece birinde -Âşık Garip miydi, neydi- sevgililer birbirine kavuşur. Ötekilerde kavuşma mahşere kalmıştır.
Ancak bizim âşıkların üçü de tek taraflı aşk yaşamış, daha beter bir yangında yanmışlardı. Mustafa’ya ise aşk nasip olmamış, o da sevda defterini açmadan kapatmıştır. Ki bu da ayrı bir ızdıraptır.”(s.100)

Mustafa böyle bir aşk acısı çekmiyor. O bakımdan diğerlerine nazaran şanslı diyebiliriz belki, ya da şanssız da diyebiliriz. Gelelim doktora… Doktordan sadece bir alıntım varmış. Doktor da çok yine altyapısı sağlam, ince ince işlenmiş bir karakter.

“Günlerden Cuma idi. Doktor para almıyordu. İhtiyar Doktorun elini öpmek için eğildi. Doktor elini çekti. İhtiyarın cebine parayı koyarak kulağına eğildi. ‘Her ay gelip benden bur parayı alacaksın. Parayı çocuklara harcayacaksın, iyi beslenmeleri lazım. İtiraz istemem,’ dedi. “(s.142)

Evet, bu Doktor Atalay’ın da annesi istiyor doktor olmasını. Çok iyi annesi var. Babasıyla çok araları yok, ama babasının zaten aileyle de çok arası yok. Ve çocukluğu böyle çok zorlu geçiyor. Hep şişman olduğu için falan dalga geçiyorlar, akran zorbalığına uğruyor. Çocuklar hep dışlıyorlar onu. O yüzden de böyle biraz pasif kalmış, sessiz sakin. Hiç arkadaşı yok, kendisini ifade edemiyor. Kendisini böyle kitaplara, okula vermiş. Bir şekilde okuya okuya doktor olmuş. Ve o annesinden edindiği o eğitimin de sayesinde o merhamet…

Ve o tıp fakültesindeyken de başından onun da işte böyle sıkıntılı bir aşk macerası geçiyor. Bu da çok zengin, diğer karakterlerin aksine varlıklı. Zaten ailenin tek çocuğu, her şey de buna kalacak. İşte bir kız da bunu bildiği için onu hemen kandırıp bir an evvel evlenip o mirasa çökme derdinde. Bir yandan da yani bunu da aldatıyor zaten. Neyse ki bunu görüyor, yakalıyor bu doktor ve ondan sonra artık o sevdasını kalbine gömüyor ve o da göç ediyor oradan. Tayinini istiyor o Anadolu’nun köyüne. Başta bırakmak istemiyorlar ama bakıyorlar ki bu istifa edecek, iyice kafaya koymuş yani ayrılmayı. Kabul etmek zorunda kalıyorlar.
Ve tabii ki bu diğer üç kahramanımızın olduğu yere gidiyor. Orada onlara bir dördüncü olarak iyilik üstüne iyilik yapıyorlar. Yani o kadar gerçekten iyi insanlar ki bunlar. İşte bana biraz hayatı da sorgulatan, “nerede bu insanlar” dediğim… Var aslında, var tabii ki. O arkadaşlar olanları ben aramıyorum. Zaten araya da o kadar çok zaman girmiş ki, geçmiş ki arayamadığım için arayamıyorum artık bir yerden sonra.

Benim böyle zaten çok telefonla konuşmayı da sevmediğim, beceremediğim için önceden biraz bu eski telefonumu da bahane ederdim. “Ya işte her an şarjı bitiyor, suratına kapatmış gibi oluyorum insanların” diye. Şimdi artık mesela arayabilirim, aramam lazım, aramak istiyorum. Ama dediğim gibi araya o kadar zaman girmiş ki, “ya işi düştü, aradı” gibi olacak bazılarıyla. O da çok içime sinmiyor.

Ama şey diyecektim, işte bu insanlar gerçekten çok iyiler. O hastanede eşi doğum yapan bir adamı görüyorlar, kalacak yeri yok, orada uyukluyor aç. Alıyor bir tanesi işte, doyuruyor. Sonra dördü toplanıyor, “Ya” diyorlar, “böyle olmaz, bir hastaneye refakatçiler için kalacak yer yok. Bir misafirhane yapmak lazım”.

İşte yetim çocukları görüyorlar. Burada da o kartal yuvasını işte bir bölümün başında anlatmıştı. Ya orada da o zayıf düşen kartalın ölümü… Bu Cuma günü de işte o doktora gelen, dedesinin getirdiği küçük kız… Bir deri bir kemik bir şey yani, belli diyor. “Hiç yeterli beslenemiyor.” O yüzden o parayı veriyor o adama. O da yetim mi öksüz mü, anası babası ölmüş. Dedesi de fakir, ne kadar bakabiliyor? Çocuklar artık hasta olmuşlar.
Onlar için diyor işte, “Bir yetim bayramı yapalım burada, bir yetimhane hatta yapalım.” Oranın belediye başkanıyla falan da görüşüyorlar. Artık bu doktor zaten çok sevildiği için orada “Cuma doktoru” diyorlar. Cuma günleri para da almıyor, gelenleri de ücretsiz muayene… Yani “İyiler Ölmez” derken işte bunlardan bahsediyor.

Aslında böyle iyi insanlar var, zaten onların yüzü suyu hürmetine derler ya, “dönüyor bu dünya” diye, onların dualarıyla. Ama “Dörtler Makamı”ndan bir alıntı yapmak istemiyorum. Çünkü kitabı okumamış olanlar vardır muhtemelen. Ben de merak ediyorum, acaba nasıl insanlar okuyor bu yazıları? Elimdeki istatistiklerde işte sayılar, okunma süreleri, alkışlar, yorumlar, tıklanmalar... Ama şeyi bilemiyorum tabii, yani bir insan acaba nasıl buluyor bu yazıları? Böyle bir benim gibi psikopatlar var mı? Böyle ilk bölümden yazımdan okumaya başlayan. İlk yazılarım da çok kötüdür.
İyi cesaret ya hakikaten, bunları öyle koyup yayınlamama da… Ama şey düşünüyorum, gittikçe daha iyi olacağını bildiğim için. İşte “o günlerden geldik bugünlere” diye… Şu anda da sanki çok güzel! Ama o ilk yazılardan başlarsanız… Şey de olabilir, bak bir arkadaşım demişti: “Eski yazıların daha iyiydi, acaba yine öyle mi yapsam” falan diye söylemişti. Bilmiyorum, ben biraz böyle pratik bir insan olduğum için nasıl benim kolayıma geliyorsa öyle yapıyorum, öyle yapmaya çalışıyorum. Çünkü önemli olan süreklilik, ilerlemek.

Bak işte üç gün hiç kitap okuyamadığım bir dönem denk geldi mesela. Olabiliyor, olacak yani ileride de belki o süre daha da uzayabilir. Bu arada biraz… Evet, Fidiro kahvesinin de etkisiyle Harry Potter kitaplarını aldım, serinin o ilk üç kitabını. Ona da başlayacağım artık, başlamayı istiyorum. Bu zamana kadar erteledim çünkü onlar da çok fazla spoiler veriyorlar. Sürekli aralarda böyle hiç anlamadığım Harry Potter’dan örnekler, bir şeyler, her konu biraz ona bağlanıyor gibi. Artık ben de “yeter” dedim yani, “okuyayım artık şu kitabı”.

Ama o seriyi de paylaşınca burada, bilmiyorum nasıl bir geri dönüş alırım. Hiç dışarıdan bilmeyen biri olarak… Onun bir de filmleri de var, hepsinin. Acaba filmi var mı yedi tane mi? O filmlerde… Onu kitaplar ama yedi tane sanırım. Neyse, bakalım, onu da oraya gelince konuşuruz.

Dediğim gibi son sözleri, son sayfaları da aslında okumak isterdim. Ama büyük bir çoğunluğun bu kitabı hiç okumadan dinleyeceğini varsaydığım için… Kitabı edinirsiniz diye onları okumak istemiyorum. Yoksa bir alıntım daha vardı aslında, son cümleler…

Ve iyi ki de o arayı vermişim, dedim kendi kendime. Tüm kitabı bir günde bitirseydim kötü hissedebilirdim. Şimdi bana böyle daha güzel hissettiren bir kitap oldu. Güzel anılar bırakan, “İyiler Ölmez” dedirten, hayata biraz daha umutla bakmamı sağlayan… Çok ihtiyacımız var çünkü buna bugünlerde, özellikle. Ve iyi insanlar var, gerçekten var ve çoğunluktaydı onlar. Daha güçsüz olabiliriz, daha az imkânlara sahip, ama kesinlikle daha az sayıda ya da daha kabiliyetsiz değiliz.

Bu yetenekli, kabiliyetli insanlar da daha çok bu iyi insanlar arasında çıkıyor aslında. Daha önce başka bir bölümde de bahsetmiştim, her insanın bir özel yeteneği, bir gücü olduğuna inanıyorum ben diye. İşte o enerjiyi, o gücü, o yeteneği bir şekilde kullanabilen insanlar, yönlendirebilen, kendisini bir şekilde yetiştiren insanlar… Zaten o yeteneğinin üstüne gitmek zorunda olduğu için, o kendisiyle uğraşmak zorunda olduğu için, o insandan kimseye zarar gelmez gibime geliyor. Yani en azından daha az gelir, daha farkında olur, daha bilinçli olur.
Çocukları, gençleri o yüzden spora yönlendirin, sanata yönlendirin, edebiyata yönlendirin. Okusunlar, öğrensinler diye boşuna demiyorlar. Kitabın sonunu… Kitabın sonunu paylaşmayınca da nasıl bitireceğim, kapanışı nasıl yapacağımı şaşırdım açıkçası. Son cümleler gerekliymiş, bak şu anda onu anladım.

Neyse, dediğim gibi yakında Harry Potter kitaplarına da başlayacağım inşallah. Böylece onun hakkında da artık spoiler yemeyecek olmanın mutluluğu… Ve ben o Kerem Aktürkoğlu gol sevinci var ya, onu bile mesela şey zannetmiştim. Gördüğüm “Üç Silahşörler”den falan bir kılıç hareketi sanmıştım. O da mesela Harry Potter’ın yaptığı bir… Her yerden karşıma çıkıyor yani bu Harry Potter. Sonunda beğeneceğimi düşünüyorum o kitabı da. O yedi kitabı peş peşe okurum muhtemelen.

Sonrasında tekrar Mustafa Kutlu, Sait Faik ve Rasim Özdenören kitaplarına… Sait Faik zaten çok az kaldı, bir iki kitabı kalmış olması lazım. Araya da yine farklı dünya klasikleri ve Saramago belki girebilir. Ve daha neler neler… O kitaplarda görüşmek dileğiyle. Kendinize çok iyi bakın. Buraya kadar geldiniz, zaman ayırdınız, çok teşekkür ederim. Kitaplarla kalın, sağlıcakla kalın ve iyi insanlarla… Allah sizi iyi insanlarla karşılaştırsın.

26 Aralık 2024 Perşembe

Unutmanın Genel Teorisi

 

Unutmanın Genel Teorisi, Yarım Kalan Filmden Müthiş Bir Kitaba, Asi Anten ve Dört Harften Fazlası: Kaza

Jose Eduardo Agualusa, Afrika’nın en önemli yazarlarından biriymiş ancak ben onu Unutmanın Genel Teorisi isimli bu roman hakkında yazılan bir yazıyı okuduğumda tanımıştım. İtiraf etmem gerekirse yazarın adını sonradan unutmuştum ama bana oldukça ilgi çekici gelen bu kitap ismini kütüphanede gördüğümde hatırladım.

Bu tarz yazılarım, kitap hakkında tat kaçıracak bilgiler (spoiler) içerebilir. Her hâlükârda önce kitabı okumuş olmanızı ya da doğaçlama konuştuklarımı yazıya dökmeye çalıştığım bu yazıyı benden dinlemek için hesapkitappodcast’e kulak vermenizi dilerim.

Benim okuduğum kitap Timaş Yayınları tarafından Nisan 2018 tarihli birinci baskısıydı ve Portekizce aslından çeviren Sevcan Şahin’di. Onun da ellerine sağlık diyelim ve 268 sayfalık bu romana geçmeden önsözünü paylaşmak istiyorum çünkü bu cümleleri okuduktan sonra hiç tereddütsüz aldım hemen bu kitabı:

“Ludovica Fernandes Mano, 5 Ekim 2010 gününün ilk saatlerinde, Luanda’nın Sagrada Esperança Kliniği’nde yaşamını yitirdi. Seksen beş yaşındaydı. Sabula Estevao Capitango, Ludo’nun kendini eve kapatmasının ilk yıllarından itibaren yirmi sekiz yıl boyunca yazdığı günlüklerini, on defterin kopyasını bana verdi. Ayrıca cenazenin toprağa verilmesinin ardından, hem günlüklere hem de plastik sanatlar sanatçısı Sacramento Neto (Sakro) tarafından çekilen, Ludo’nun apartmanının duvarlarına kömürle yazdığı metinlerin ve yaptığı çizimlerin içinde olduğu muazzam bir fotoğraf koleksiyonuna ulaştı. Ludo’nun günlükleri, şiirleri ve düşünceleri, yaşadığı dramı yeniden inşa etmemi sağladı. Onu anlamam için bana yol gösterdiklerine inanıyorum. Devam eden sayfalarda Ludo’nun tanıklık ettiği olayları kullandım. Ancak okuyacağınız satırlar kurgudur, salt kurgu.”

Diye başlıyor ve evet, kurgu olduğu zaten çok belli oluyor okurken. “Bu kadar da olamaz” diyorsunuz artık bir yerden sonra. Bu Luanda acaba o kadar küçük bir yer mi? Bütün olaylar hep bir avuç insan etrafında dönüyor. “Bu kadar da tesadüf olamaz artık” falan diye düşünürken…
Zaten kitap beni biraz açıkçası geç içine aldı diyebilirim. Bayağı neredeyse on beş gündür elimde yani kitabı gezdiriyorum, sürekli okumaya çalışıyorum falan. 150. sayfalara kadar 3–4 günde zor okudum böyle. Araya hep zaman girince devam etmek de zor oluyor. 20 sayfa, 20 sayfa okuya okuya kendimi zorladım ve o ortalardan sonra, o olayların biraz bağlanması, her şeyin aslında muhteşem bir şekilde kurgulanması sizi kitabın içine alıyor ve bırakamıyorsun ondan sonrasında. Ve bir günde bitirdim yani kalan yarısını. Sonu, özellikle son bölümler o kadar etkileyiciydi ki.

Ve kitabın son sayfası… Bunu da hemen o sayfanın ilk cümlelerini de baştan paylaşayım. Merak etmeyin, kitaptan bağımsız:

“2004'te, şimdiden oldukça uzak bir öğle sonrasında, yönetmen Jorge Antonio, Angola’da çekilecek uzun metraj filmin senaryosunu yazmam için kışkırttı beni. 1975'te bağımsızlığın hemen öncesinde kendini eve kilitleyen, meydana gelen olaylar neticesinde dehşete kapılan Portekizli bir kadından bahsettim ona. Jorge’nin coşkusu bu senaryoyu yazmamı sağladı. Film her ne kadar yarı yolda kalsa da senaryonun orijinal yapısı kitabı bugüne getirdi.”(s.268)

Bu “Teşekkürler ve Bibliyografya” bölümünden öğrendiğimize göre “Haikai” ve “Şeytan Çıkarma” bölümlerindeki Ludo’nun şiirlerini yazan kişi de Brezilyalı şair Chirstiana Novoa’ymış. Onu da analım yeri gelmişken. Şimdi taşlar iyice yerine oturuyor, o zamana kadar çünkü dediğim gibi garipsemiştim. Bu kadar böyle de bir kurgu olur mu? Her şey nasıl birbirine bağlanıyor? Evet, bu bir film senaryosu, daha doğrusu senaryodan uyarlanma. Keşke filmi de çekilseydi, merak ettim yani. Sonradan çok güzel bir film olur, gerçekten çok etkileyici karakterler var.
Ludo zaten başlı başına modern bir Robinson Crusoe gibi bir şey. Ama onun etrafındakiler de en az onun kadar… diyeceğim, o zaman da çok abartmış olurum, ama onlar da çok etkileyici.

Bir küçük şefimiz var, ona da hayran olmamak elde değil. Neyse, yeri geldikçe açıklarım. Çok, çok fazla alıntım… Bu kadar çok alıntım… Ama kitabın son bölümlerini okudukça, olay o altyapısını öğrendikçe not birden uzamaya başladı. Normalde böyle işte bir sayfadan iki cümleyi not alacakken, o sayfanın tamamını aldım. “Ooow, bunun hepsini yazmam lazım” dediğim oldu. Çünkü başları biraz kitabı da ziyan etmişim aslında, anlayamamışım birçok yerin o ipuçlarını. O kadar büyük olaylar beklemiyordum o kelimelerin ardından, ama öyleymiş.

Olsun, o yüzden bu kitapta çok fazla o bilgileri vermemeye de çalışacağım. Ama bence mutlaka okuyun, ilk gördüğünüz yerde edinin. “Unutmanın Genel Teorisi” isimli bir roman olduğu çok belli olmuyor ama harika bir roman bence. Hemen ilk alıntım… İlk sayfası zaten kitabın… Aslında ilk cümlelerini alacaktım dediğim gibi, bu alıntılar hep uzadı. Kitap şu paragrafla başlıyor:

“Ludovica, hiçbir zaman gökyüzüne bakmayı sevmedi. Çocukken bile, açık alanlarda yaşadığı korku ona işkence gibi gelirdi. Evden çıkarken kendini zayıf, savunmasız, sırtından kabuğu çıkarılmış bir kaplumbağa gibi hissederdi. Çok küçükken, altı yedi yaşlarında, hava nasıl olursa olsun siyah büyük bir şemsiyenin koruması olmadan okula gitmeyi reddederdi. Ne ailesinin durumdan duyduğu rahatsızlık ne de arkadaşlarının acımasız alayları onu caydırırdı. Ludo, daha sonra iyileşti. ‘Kaza’ dediği şey gerçekleşene kadar bu ilkel korkuya bir önsezi gibi bakmaya devam etti.”(s.9)

Buradaki o tırnak içinde de yazılmış, -bunu da sonradan fark ettim, ilk okurken gözümden kaçmış- demek ki o “kaza” dediği şey aslında öyle kısa dört harflik bir kelime değil. Bunu da son bölümlere yakın öğreniyoruz.

Ama hemen bir sonraki sayfada kitaba çok sevimli, çok güzel bir karakter giriyor. Benim de bu son kitaplarımda karşıma çıkan… Gerçi insanlardan da biliyordum böyle çok iyi bir karakter olduğunu, böyle çok sevimli bir köpek olduğunu. Çünkü kitabın kapağında yer alıyordu. Ama bu kitapta mesela hiç ipucu yoktu bununla ilgili. Ama hemen ikinci sayfada çıktı karşımıza. Hem onu okuyayım, hem Ludo’nun kaldığı ev hakkında da ipuçları veriyor.

“Bir sonraki ay Luanda’nın en lüks apartmanlarından birinin üst katındaki büyük bir eve yerleştiler: Predio dos Invejados, Kıskanılanlar Apartmanı.
Ludo için yolculuk zor geçmişti. Sakinleştiricilerin etkisiyle evden bilinçsiz bir halde, sızlanarak çıktı. Uçuş boyunca hep uyudu. Sonraki sabah eskisine benzer bir rutine uyandı. Orlando değerli bir kütüphaneye sahipti; içinde Portekizce, Fransızca, İspanyolca, İngilizce ve Almanca dillerinde binlerce eserin olduğu, dünya edebiyatının neredeyse tüm büyük klasiklerinin yer aldığı bir kütüphaneydi bu. Ludo’nun şimdi daha fazla kitaba erişimi, ancak daha az vakti vardı. Çünkü evdeki iki hizmetçi ve bir aşçının gönderilmesi için ısrar etmişti, şimdi tüm ev işlerinden kendisi sorumluydu.
Bir akşam mühendis, elinde dikkatle taşıdığı karton bir kutuyla eve geldi ve kutuyu baldızına uzattı:
‘Bu senin için Ludovica, sana arkadaşlık etmesi için, çok uzun süre yalnız kalıyorsun.’
Ludo kutuyu açtı, kutunun içinde, ona korkuyla bakan yeni doğmuş beyaz bir köpek yavrusu buldu: Erkek, Alman Kurdu.
Orlando açıkladı:
‘Hızla büyük. Bu az rastlanır bir albino, güneşe çok çıkmamalı. Ona ne isim vereceksin?’
Ludo hiç tereddüt etmedi:
‘Fantasma!’
‘Fantasma?’
‘Evet, bir hayalete benziyor, onun gibi bembeyaz.’”(s.10)

Beyaz olmasının nedeni zaten albino olması ama ismi de ona cuk oturuyor yani. Ludo, Fantazma’yla sonradan can yoldaşı olacak. Yani bu köpek ve bu otuz yılını geçireceği apartman dairesi… O büyük kütüphane, binlerce kitap ve Ludo’nun o hizmetçileri kovması. Daha doğrusu gönderilmesini istemesi, o psikolojiyi de anlıyorum çünkü kardeşinin yanına aslında bir “üçüncü tekerlek” derler ona. İngilizcede öyle değişik bir deyimleri var. Yani bir fazlalık, aslında bir fazla kişi gibi hissediyor kendini. O yüzden bir şeyler yapması lazım o evde kalabilmek için, kendisini o hizmetçilerin işlerini yapmak zorunda hissediyor.

Ve okumayı da çok seviyor. Ve sonunda ilk defa hayatında belki de böyle rahatça kitap okuyabileceği, binlerce kitaba sahip olduğu bir ortama ulaşıyor. Ama işte bu sefer de işi başından aşkın. O da bana böyle bir empati yaptırmıştı. Şu an hayatımda benim öyle değil, sadece daha önce hep benzer zorlukları ben de yaşardım. İnsan o gerekli imkana sahip olunca da, yani o bolluğa… Bu para olaylarında çok herkesin başına gelir: Vaktiniz olunca paranız olmaz, paranız olunca vaktiniz olmaz.

Ve bölüm bölüm yazılmış kitap, her bölümün ayrı güzel bir başlığı var. O açıdan aslında okunuyor. Yani tam benim sevdiğim türde bir roman aslında. Bu evden biraz evet bahsedeyim: Ludovica evdeyken bir devrim oluyor ülkede. Angola şehri bağımsızlık mücadelesi veriyor bir yandan. Bir Portekiz sömürgesi miymiş oraları, ben de çok araştırmadım. Çok böyle kanlı olaylar olduğu için zaten okurken de biraz rahatsız etti beni.

Ama Ludovica işte bu evde kardeşiyle, ona bu köpeği veren maden mühendisi kardeşinin kocası, çıkıyorlar ve bir gün gelmiyorlar eve geri. Onlardan habersiz, ne olduğunu da bilmiyor. Ve dışarıda işte o isyan, çatışmalar, şiddet, savaş yani bir anlamda patlak verince, dışarı çıkmaya zaten korkan bir insan, yaşadığı kaza sonucu kendisini eve kapatıyor. Ama eve ne kadar kapanabilirsin böyle bir ortamda?

İşte o isyancılar, o haydutlar diyeyim yani artık… Onların çünkü çok devrimle de alakası yok. Bu savaşların aslında en korkunç yanlarından biri de böyle ortaya çıkan parazitler, parazit gibi insanlar, mikroplar… Talan için, yağma için ortaya çıkan, yani kendi halkına bile zulmedecek türdeki insanlar. Hiç onların yani savaşla, bağımsızlıkla falan da alakası yok.
Ve onun o kapısını çalıyorlar, çok korkuyor o zaman Ludo. Orada yine başına trajik bir olay geliyor ama bunu da söylemeyeyim. Sonradan aklına geliyor ki o terasta bir havuz yapacaklarmış zamanında. Malzemeleri, toplamışlar ama sonradan vaz mı geçmişler, kalmış arada, olmamış yani o iş. Ama malzemeler orada kalmış, çimentolar, tuğlalar… O geliyor aklına ve hemen kapının arkasında bir duvar örüyor. Gidiyor, orada o malzemeleri taşıyor ve artık o haydutlar da… Onlarla da bir şekilde başa çıkıyor. Başka kimse de gelmiyor ve otuz yıl, dile kolay, bu evde… Zaten çok zengin bir aile oldukları için evde her şey var yani, yiyecek, içecek üzerine.

Ama bu “her şey” dediğimizde, onunla ilgili bir alıntım vardı galiba. Evet varmış. Otuz yıl diyorum yani, ne olabilir ki bir evde? Hiçbir zaman otuz yıllık bir yiyecek içecek olamaz, zaten tarihi geçer onların, günü geçer, yine yiyemezsiniz. Mecburen çok büyük bir yaşam mücadelesi verecek. İşte o hayata tutunması, tutunmaya çalışması, pes etmemesi çok kıymetliydi. Hemen yine başlarda şöyle bir, o atmosfere bizi sokacak güzel bir alıntım var…

“Pencerenin öte yanında olanlardan korkuyorum, dışarıdan eve giren havadan ve getirdiği gürültüden. İsimlerini bilmediğim sayısız böcekten, sivrisineklerden ürküyorum. Akan bir nehre düşmüş kuş misali her şeye yabancıyım. Radyonun evin içine getirdiği, dışarıda konuşulan dilleri, ne söylediklerini anlamıyorum. Portekizceye benzeseler bile; çünkü onların konuştuğu Portekizce artık benimki değil.
Işık bile bana garip geliyor.
Aşırı aydınlık.
Sağlıklı bir gökyüzünde ortaya çıkmayacak kadar keskin renkler.
Kendimi dışarıdaki insanlardan çok köpeğime yakın hissediyorum.”(s.39)

Dediğim gibi o alıntıların uzaması… Son cümleyi alacaktım sadece ama bu başların da ne kadar önemli olduğunu, bütünün içindeki ufacık parçalar olduğumuz gerçeği… Bunu ileride çok güzel kullanmış yazar. Gerçekten çok başarılı bir yazar, belli yani. Bir gazeteci aynı zamanda ama kalemi çok kuvvetli. Böyle bilinen araştırmalar olur işte bilimsel… Ben onları da çok severim hem okumasını hem araştırmasını. Zaten bu podcastlerde de yeri geldikçe bahsetmeye çalışıyorum. Bazen çok kötü oluyor onları anlatmakta, fark ediyorum dinlerken “Ya bu araştırma böyle mi anlatılır?” diyorum kendi kendime. Ama işte öyle araştırmaları, böyle bilimsel gerçekleri ufak ufak alıp kitaba öyle bir yedirmiş ki, o kurguda öyle güzel kullanmış ki onları.

Zaten yine ikonik bir cümle yer alıyor kitapta: “İyi bir hikayesi olan kraldır” diyor, “kral gibidir” diyor. Aynen öyle. Bu kitap, zaten kapağın arkasında da Financial Times’tan sanırım… Normalde o kitap arkasındaki yorumları en son okurum ama o cümle de gözüme çarpmıştı. Diyor ki mesela orada: “Roman’ın karakterlerinden biri diyor ki ‘İyi bir hikayesi olan insan neredeyse kraldır.’ Bu doğruysa, Agualusa kendini kıtanın asilleri arasında görmeli.” demişler. Zaten bu kitap Dublin Edebiyat Ödülü de almış ve The Man Booker International finalistiymiş 2016 yılında. Ben işte onları direkt es geçtim, çok bahsetmedim. Bayağı bir ödüle aday olmuş aynı zamanda.
Ve kitabın bu olay örgüsü ilk başta… Bu olaylar birbirinden o kadar alakasız, o kadar bağımsız gibi görünüyor ki. “Şimdi bunu niye okuyoruz? Bu nereden çıktı? Bunu niye yazdı yazar?” falan diye şaşırıyoruz. Birkaç bölüm sonra o olayın altyapısı anlatılınca “Yok artık!” diyoruz. Yani bu kadar mı olur? Biraz böyle, o benim de çok sevdiğim “Memento” filmi vardır, sondan böyle geriye doğru gider gibi, Nolan’ın… Gerçi onun çılgınlığı, dehası… Bir yandan biraz o tadı da verdi kitap bana. Tabii ben onu anca sonunda, kitabı bitirince anlayabildim.

Ama böyle ufak ufak ipuçları, sonra o geriye doğru akış… İşte daha kitabın başından biliyoruz yani Ludo’nun otuz sene o evde kaldığını, ama nasıl kaldı? İşte onun ayrıntıları… Yani o kapıya duvar örmesi bile mesela en baştan veriyor onu. “Nasıl yani, insanın evinde inşaat malzemesi mi olur?” diyorsunuz, sonra işte o havuz olayını açıklıyor. Evinde o otuz sene boyunca kitaplarını, yerdeki o tahtaları yaktığından bahsediyor. “O kadar kitap olur mu evde?” diyorsunuz, kütüphaneden bahsediyor.

Hep böyle olmayacak, işte mesela “Asi Anten” diye bir bölüm var. O Ludo terasta dışarıda gördüğü antenlerden bir tanesi ters yöne bakıyor mesela, ona “Asi Anten” diye bir isim koyuyor. Sonra o antenin diğer antenlerle aynı yöne döndüğünden bahsediyor. “Ya bu ne saçma sapan bir bölüm, niye bunu anlattı?” diyorsunuz. Ve sonra o bile bir yere bağlanıyor.
Yani bunlar işte biraz o film senaryosu… Bir filme senaryo olarak yazılmasının da etkisi… İlk başta filmlerde çünkü çok güzel olur bunlar. Böyle her şey mutlaka birbirine bağlanır, o “silah çıktıysa patlar” görüşüne de uygun olarak. Ya hiçbir şey boş değil aslında. Neyse, neyse ben hemen devam edeyim…

“Sondan sonra zaman yavaşladı. En azından Ludo’ya öyle geldi. 23 Şubat 1976'da ilk günlüğünü yazdı:
Bugün hiçbir şey olmadı. Uyudum.
Rüyamda uyuduğumu gördüm.
Ağaçlar, küçük hayvanlar, bir böcek topluluğu rüyasını benimle paylaşıyordu. Hepimiz oradaydık, koro halinde rüya görüyorduk, küçük bir odada kalabalıkmışçasına karşılıklı fikir alışverişinde bulunuyorduk, kokularımız iç içe geçiyordu ve birbirimizi sevgiyle okşuyorduk. Hatırlıyorum, hem ağına yaklaşan bir örümcek, hem de o örümceğin ağına takılıp kalmış bir sinektim. Kendimi güneşte akan çiçekler, rüzgârın taşdığı polenler gibi hissettim. Uyandım ve yalnızdım. Uyurken rüyamızda uyuduğumuzu görüyorsak, görebiliyorsak, gözümüzü açtığımızda da daha bilincinde olduğumuz bir gerçekliğe uyanabilir miyiz?
Bir sabah uyandı, musluğu açtı, ama su akmadı. Korkmuştu. Belki de yıllarını geçireceği kapalı apartman dairesinde ilk kez sular kesilmişti. Kilerdeki yiyeceklerin kabataslak bir hesabını yaptı. Tuz için endişelenmesine gerek yoktu. Aynı zamanda aylarca yetecek kadar un, çuvallar dolusu fasulye, toz şeker paketleri, kasalarla şarap, meşrubat, onlarca kutu konserve sardelye, ton balığı ve sosis de vardı.”(s.43)

Burada o gördüğü rüya da aslında çok anlamlıydı. Onu da işte dediğim gibi sonradan anlıyoruz, çok güzel bağlanıyor kitap. Ve evdeki o bu kadar çok yemeğin bir altyapısı da, aynı zamanda bu ülkedeki, bu şehirdeki insanlar… Tuzu kuru olanlar, yani imkanı olanlar aslında kaçıyorlar ülke karışınca böyle. O bağımsızlık savaşının patlayacağı belli olunca ve o evlerindeki yiyecekleri, içecekleri hep komşularına dağıtma gibi, komşularına verme gibi bir durum var, “nasılsa gideceğiz biz, evde bozulmasın” diye. O yüzden de Ludo’nun evine hiç olmayacak kadar yiyecek geliyor. Onu da sonradan öğreniyoruz. İşte bunlar o başta böyle saçma gelebilecek ayrıntılar, sonradan çok güzel temelleniyor. O yüzden sevdim ben bu kitabı. Ve yine çok etkileyici bir bölüm:

“Kapana son yakalananlardan biri sağ ayağına sarılı bir halkayla gelmişti. Ludo, halkaya bağlı küçük bir plastik silindir buldu. Silindiri açtı ve içinden piyangoya benzer sarılı bir kâğıt çıktı. Lila renkli, özenli bir el yazısıyla yazılmış cümleyi okudu:
Yarın. Saat altıda, her zamanki yerde. Çok dikkatli ol. Seni seviyorum.
Ludo kâğıdı yeniden rulo yapıp küçük silindirin içine koydu. Tereddütte kaldı. Açlıktan midesi kazınıyordu. Bu arada güvercin bir ya da iki parça elmas yutmuştu. Geriye çok az elmas kalmıştı, bazıları yem olarak kullanılmak için fazla büyüktü. Diğer yandan not ilgisini çekmişti. Birden kendini çok güçlü hissetti. Çiftin kaderi oradaydı, onun ellerinin arasında; pür korkudan kalbi güm güm atıyordu. Kanatlı kaderi dikkatle tuttu, dipsiz gökyüzüne doğru fırlattı. Günlüğüne şöyle yazdı:
Güvercinin yolunu gözleyen kadını düşünüyorum. Postaya güvenmiyor mu ya da artık posta yok mu? Telefona güvenmiyor mu ya da artık telefonlar çalışmıyor mu? İnsanlara güvenmiyor, orası kesin. İnsanlık hiçbir zaman iyi olmayı beceremedi. Onu güvercini tutarken hayal ediyorum, daha önce benim ellerimin arasında titrediğini bilmeden. Kadın kaçmak istiyor. Neden kaçmak istediğini bilmiyorum. Bu parçalanan ülkeden, boğucu bir evlilikten, başkasının ayakkabısı gibi ayağını sıkan bir gelecekten? Küçük bir not iliştirmeyi düşündüm -’Posta güvercinini öldür.’- evet, eğer güvercini öldürürse bir elmas bulacak. Ya da güvercini güvercinliğe göndermeden önce notu okuyacak. Sabah saat altıda uzun boylu, hal hareketlerine dikkat eden, hassas kalpli olduğunu hayal ettiğim bir erkekle buluşmaya gidecek. Adam bu kaçışı hazırlarken müphem bir hüzün onu aydınlatacak. Bu kaçış onu vatan haini yapacak.
Başıboş dünyayı gezecek, bir kadının aşkından güç alacak, ama hiçbir zaman sağ elini sol yanındaki göğsüne götürmeden uykuya dalamayacak.
Kadın, adamın hareketlerini fark ediyor.
Canını acıtan bir şey mi var?
Erkek başını sağa sola sallayacak, -yok, hiçbir şey yok.
Nasıl açıklasın ki canını acıtan şeyin kaybettiği çocukluğu olduğunu?”(s.49)

Ludo burada o notu okuduktan sonra gerçekten o yaşadığı ikilemi hissediyorsunuz. Çünkü karnı aç, çok aç. O evdeki malzemeler çoktan bitti, yani artık avlanmaya başladı kendi çapında. O terasta basit bir o kutu tuzağı vardır ya, kuşları avladığı, güvercinleri. Ama işte onlara yem olarak sunabileceği bir şeyi bile yok evde.

O bütün her yeri araştırırken, çekmeceleri dolapları karıştırırken karşısına çıkan o elmaslar var. Aslında hepsi çok değerli, bir zenginlik yani taşıyor küçücük bir kesede. Ama bir yandan da işte açken hiçbir anlamı yok onların. Onları kullanıyor yem olarak ve güvercin de işte o bir iki tanesini yutuyor arada. O güvercini geri salması kitabın bütün akışını değiştirecek.
İşte hayatta da böyle, küçücük Kelebek Etkisi denilen olayların biz farkında değiliz, fark etmiyoruz. Ama her şey birbirine bağlı olunca, inanılmaz… Yani gerçekten… Zaten o güvercini, o notu yazan kişinin — o kişinin kim olduğunu da öğrendiğinizde, ve daha da bence önemlisi, o notun kime yazıldığını öğrendiğinizde şok oluyorsunuz.

“Radyoda öfkeli bir ses bağırarak firarilere gözdağı veriyordu:
Onları bulup bağlayıp kurşuna dizeceğiz!
Parlak gülüşlü adam başını sağa sola salladı.
‘Bağımsızlığımızı bunun için kazanmadık. Angolalılar birbirini kuduz köpek gibi öldürsün diye.’ Derin bir nefes aldı. ‘Şimdi yaralarını iyileştirmeye bakalım, sonrası dinlenme. Boş bir odamız var, kargaşa bitene kadar orada kalırsın.’
‘Kaosun sona ermesi biraz zaman alabilir.’
‘Geçecek hepsi yoldaş, kötülük bile dinlenmeye ihtiyaç duyar.’”(s.79)

Burada da yine aslında son cümleyi alacaktım ama alıntılar uzadı. Ve o radyodaki şakşakçılar, yanlı radyo yayınları… Ya medya… Gerçi kitapları da bir medya aracı olarak görebilir miyiz? Görebiliriz. Bu ayrıştırıcılığı yaptığı zaman ne kadar tehlikeli! O ateşi harlıyor git gide, burada daha o yaralı olan kişi “küçük şef” diye adlandırılan genç -bir isyankar diyebilir miyiz?- neyse, onun da yeri gelir. O zaman biraz nasıl artık spoiler vermeden anlatmaya çalışırım…

Ludo’nun artık defterlerinin bittiği, kalemlerinin tükendiği, kömür parçalarıyla duvarlara yazdığı bölüm geliyor.

“Günler sıvıymışçasına akıp gidiyor. Artık ne yazacağım bir defterim ne de kalemlerim var. Artakalan kömür parçalarıyla duvarlara kısa satırlar yazıyorum.
Yediğim yemekten, içtiğim sudan, yaktığım ateşten ve kullandığım sıfatlardan tasarruf ediyorum.
Orlando’yu düşünüyorum. Başlangıçta ondan nefret etmiştim. Daha sonra dikkatimi çekmeye başladı. Bşaştan çıkarıcı olduğu bile söylenebilir. Aynı çatı altında iki kadın ve bir erkek, -tehlikeli bir kombinasyon.”(s.91)

Orlando, o kız kardeşinin kocası. Başta adı aklıma gelmemişti, söyleyememiştim. Ve burada da bu son cümle özellikle size tuhaf gelebilir, biraz rahatsız edebilir. Ama tanımıyorsunuz ki Ludo’yu. Yani ben de orada biraz ön yargılı davrandım, sonra neden böyle düşündüğünü anlıyorsunuz. Ben o yüzden size fazla ayrıntı vermeyeyim ve az önce bahsettiğim küçük şeften uzunca da bir alıntımı paylaşayım:

“Küçük Şef aylar boyunca gizli saklı yaşamını sürdürdü. ilk devlet başkanının ölümünün ardından rejim çekingen bir açılım provası yaptı. Cezaevinde silahlı muhalif gruplarla herhangi bir bağlantısı olmayan politik tutsakları serbest bıraktılar. Bazıları devlet kademelerinde yer almak üzere davet aldılar. Küçük Şef başkentin sokaklarına çıktığında ona hâkim olan duygu korku ve meraktı. Neredeyse herkesin onun ölümüne inandığını öğrendi. Arkadaşları o kadar eminlerdi ki onun cenaze törenine bile katılmışlardı. Mücadeleden bazı yoldaşlar, onu sapasağlam karşılarında görünce nedeyse hayal kırıklığına uğramışlardı. Madalena’ya gelince, onu sevinçle karşıladı. Son yıllarda bir sivil toplum örgütü kurmuştu: Taş Çorbası. Kendini Luanda’nın gecekondularında yaşayan halkın beslenme koşullarını iyileştirmeye adamıştı. Başkentin kenar mahallelerine gidip kısıtlı imkânlarla geçinen annelere, çocuklarını nasıl en iyi şekilde besleyebileceklerini öğretiyordu.
‘Çok harcamadan da iyi beslenebilirsin,’ diye açıkladı Küçük Şef’e. ‘Sen ve arkadaşların büyük kelimelerle ağzınızı dolduruyorsunuz: Sosyal adalet, özgürlük, devrim… Ne var ki bu süreçte insanlar hapishanelerde çürüyor, hasta oluyor ve ölüyorlar. Söylemler karın doyurmuyor. İnsanların asıl ihtiyacı olan şey taze sebze ve lezzetli bir Muzonguê, en azından haftada bir kez. İnsanları yemek masasına oturtmakla başlayan devrimlere inanıyorum.’
Bu, genç adamı heyecanlandırmıştı. Sembolik bir ücret, üç öğün yemek, yatacak yer ve temiz çamaşır karşılığında hemşireyle çalışmaya başladı. Yıllar geçti, duvarlar yıkıldı, barış geldi, seçimler yapıldı ve savaş yeniden başladı. Sosyalist sistem bizzat onu kuranlar tarafından yıkıldı ve kapitalizm her zamankinden daha azgın bir şekilde onun küllerinden doğdu. Henüz çok kısa bir zaman geçmişti ki aile yemeklerinde, partilerde, protestolarda, gazete makalelerinde burjuva demokrasisine karşı olanlar şimdi görkemli arabaların içinde markalı elbiselerle geziyorlardı.”(s.100–102)

Böyle dışarıdan bir gözle bakınca, o olayların döngüselliği gerçekten inanılmaz. Ve burada o küçük şefin bir kurtulma hikayesi de var. Onu da başta anlatıyor. Sonradan, başta, “Ufak, böyle nasıl oldu bu?” diyorsunuz. Burada da işte mesela kendi cenazesi… Sonradan ama nasıl olduğunu da açıkladığında çok etkili oluyor, güzel bir anlatım şekli bence.

Ve bu “Muzonguê” bir balık çorbası gibi bir şeymiş, o Angola’nın yerel yemeği, dipnotta geçiyordu. Ve o Madalena’nın yaptığı… Aslında asıl direniş böyle olur dedirtti bana. Yani bir silah alıp insanları öldürmek değildir mücadele etmek; her zaman insanlara yemek yapmak çok daha zor, çok daha fazla emek istiyor. O yüzden de zaten biraz göz ardı ediliyor, böyle küçümseniyor belki, ama çok daha değerli. Savaş zaten alıp silahı böyle bütün gün gezmiyorsunuz. O sadece görünen yüzü. Bunlar, kapılarında o açlık, sefalet var her zaman.

Ve ben bu kaydı aldığım zaman Trump yeniden seçildi daha dün. Ve belki gün mü, bu hafta diyeyim, onların da seçimleri Salı günü olunca. Ama bu bölüm muhtemelen Aralık’ta falan yayınlanacak. Neyse, şunu diyecektim: Trump’ın ilk seçildiği zamanı hatırlıyorum, o 10 yıl öncesi falan olması lazım. Şimdi bir ara bir seçim daha kaybedince, 8–10 yıl önce falan olması lazım onların. Artık 4 senede bir, evet de bilmiyorum neyse.

İşte o ilk seçildiği zaman bayağı dünya böyle şok olmuştu. Yani “Nasıl Trump gibi bir adam seçilir? Bu bir şaka mı, dalga mı geçiyorsunuz?” Çok karikatürize edilmişti yani. Ama bak işte, aradan sonra gelen Biden gibi yine bir saçma sapan bir adam olunca, o koca, şu an belki de dünyaya hükmeden, en azından o dünyanın polisi, jandarması gibi kendisini gören vahşi bir devletin halkı yine büyük bir oranda gidip tekrar Trump’a dönüyor. Yani işte demokrasi… Yani “Körlük” romanının devamı olan “Görmek”teki gibi boş oy verebilecek kadar cesur bir halk çıkmıyor. Tabii ki Amerika’dan nerede çıkacak.

Ve bu arada, evet tam da sıradaki alıntıymış zaten, güzel denk geldi. Kitapta da “Körlük” diye bir bölüm var, onun da tamamını okuyayım. Çünkü Ludo notlarından, Ludo notları böyle kitapta genelde çok dengeli. O bölümlerde aralarda böyle Ludo bölümleri giriyor, onun yazdıkları. İlk başlarda biraz daha uzun, işte o günlükleri olduğu için. Sonradan kalemi bitince duvara yazdıkları gittikçe azalıyor, kısalıyor sözleri. İşte burası da o bölümlerden biri:

“Görme yeteneğimi kaybediyorum. Sağ gözümü kapattığımda tek görebildiğim şey gölgeler. Her şey kafamı karıştırıyor. Duvarlara tutunarak yürüyorum. Güçlükle ve her defasında daha büyük büyüteçlerle yalnızca gün ışığında okuyabiliyorum. Bunca yıl bana yoldaşlık eden güzel sesleri yakıyorum. Yakmaya kıyamadığım elimde kalan kitapları yeniden okuyorum.
Bazen düşünüyorum: Delirdim mi acaba?
Yan dairenin terasında bir su aygırının dans ettiğini gördüm. Eminim, bu bir yanılsama; ama öyle gerçekti ki…
Belki açlıktandır. Çok kötü besleniyorum.
Zayıflık, görme duyumu kaybetmemin yarattığı boşluk, okurken harfler arasında tökezlememe neden oluyor. Daha önce defalarca okuduğum sayfaları okuyorum, ama artık aynı değiller. Okurken hata yapıyorum ve bazen bu hatalarda inanılmaz doğrular buluyorum. Hatalarda sıklıkla kendimi buluyorum.
Bu hatalar bazı sayfaları daha da anlamlandırıyor.
Ateşböceklerinin parıltısı odaları ateşböceklendiriyor. Denizanası gibi hareket ediyorum bu puslu aydınlığın içinde. Kendi rüyalarıma gömülüyorum. Belki buna ölmek deniyor.
Bu evde mutluydu, güneşin beni ziyaret etmek için mutfağa uğradığı o akşamüstlerinde. Masaya otururdum. Fantasma gelir, başını kucağıma yaslardı.
Eğer hâlâ yer, kömür ve yeterince duvar olsaydı, unutmak üzerine muhteşem bir eser yaratabilirdim burada:
Unutmanın Genel Teorisi.
Bütün evi muazzam bir kitaba dönüştürdüğümü fark ettim. Kütüphane yandıktan sonra, ben öldükten sonra, artakalanlar benim sesim olacak.
Bu ev, bütün duvarlar benim sesim. “(s.109–110)

Kitabın ortalarında artık kitabın adının da açıklandığı bölüm olmuş burası. Aynı zamanda ben zaten özellikle dikkat ederim böyle kitabın ismi nereden gelmiş diye, onu yazan yazarlara da ayrı bir saygı duyarım. Burası yine çok çok etkileyiciydi. Zaten bu, kitap okumayı sevenlerin de en büyük korkularından biridir: Gözlerinin bozulması, artık okuyamamak. O korku bile yeter yani insana. Ludo’nun burada yaşadığı bir yandan da o, bir yandan da artık yazamamak… Da yazmaya da alışıyor, çünkü zaten onu aslında hayatta tutan o avladığı güvercinler, o yetiştirdiği tavuklar, bitkiler falan değil. Sadece yazmak da bence onu hayata bağlıyor, tutuyor, ona bir terapi gibi oluyor. O aklını kaybetmesi, “Acaba delirdim mi?” diye düşünmesi… Aslında onun delirmesini engelliyor yazmak ve bütün evi muazzam bir kitaba dönüştürmesi. O da bir yandan gerçekleşiyor.
Aslında çok güzel bir film olacaktı. Ama belki de böylesi daha etkileyici olmuştur. Belki film kötü çekilecekti, gerekli bütçe muhtemelen bulunmayacaktı ve tutmayacaktı, kaybolup gidecekti yani. Belki böyle daha çok insana sesini ulaştırmıştır. En azından ben, muhtemelen bu bir film olsaydı haberim olmazdı sanırım. Ve sonrasında yine acıklı bir bölüm var:

“Fantasma uykusunda öldü. Son haftalarda oldukça az yiyordu. Doğrusu hiçbir zaman çok yemedi -yiyecek çok bir şey de yoktu aslında- bu kadar uzun süre yaşamasının sırrı budur belki de. Laboratuvarda yapılan deneylere göre farelere düşük kalorili bir beslenme programı uygulandığında ortalama yaşam süreleri uzuyor.
Ludo uyandığında köpek çoktan ölmüştü.
Kadın, açık pencerenin karşısındaki yatağa oturdu. Zayıf dizlerini kollarının arasına aldı. Yavaş yavaş pembemsi bulutların şekillenmeye başladığı gökyüzüne doğru gözlerini kaldırdı. Terasta tavuklar gıdaklıyordu. Alt kattan bir çocuğun ağlama sesi duyuluyordu. Ludo, göğsünün boşaldığını hissetti. Bir şey, karanlık bir madde, tıpkı çatlak bir kabın içinden sızan su gibi onun içinden akıp gidiyor ve soğuk çimentonun üzerinde süzülüyordu. Dünyada onu seven, onun da sevdiği tek varlığı kaybetmişti ve dökecek tek damla gözyaşı yoktu.
Ayağa kalktı, bir parça kömür aldı, ucunu bileyip misafir yatak odasının hâlâ temiz olan duvarlarından birine saldırdı:
Fantasma bu gece öldü. Her şey anlamını yitirdi. Gözlerindeki bakış beni okşuyordu, beni anlıyordu, ayakta tutuyordu.”(s.127,128)

Sadece bunları yazabiliyor. Bu bir önceki alıntıda da şey geçiyordu, neydi o hayvanın adı, su aygırı… Evet! Bir de dans ediyor. Yani o da aslında gerçek, hemen yan komşusu. Yani oraları çok anlatmayayım, inanılmaz bir kurgusu var. Dediğim gibi bütün olaylar birbirine bağlanıyor. Ve burada da köpeğini kaybetmesi hüzünlü, acıklı bir sahneydi.

Ve sonunda geldik kitabın kötü karakterine. Ya bu kadar geç tabii ki karşımıza çıkmıyor, çok çok etkin bir rolü var onun da, en az küçük şef kadar. Bir dedektif oluyor sonradan, Monte isimli bir kahraman. Diğer sıfatlarını saymayayım, fazla spoiler olur. Sadece ben bu kısa alıntıyı paylaşayım en iyisi.

“Magno Moreira Monte, ışıksız bir sabaha uyandı, kendini kaynağını kaybetmiş bir nehir gibi hissediyordu.”(s.167)

Bu cümlede bana çok güzel geldi. Ben de bazen kendimi kaynağını kaybetmiş bir nehir gibi hissediyorum sanki, ama bunun farkında değildim okuyana kadar. Ve işte o kitabın arka kapağında da yazan bölüm buradaki… Bu hikayeyi de bu Monte uyduruyor. Monte çok akıllı bir adam zaten, bakın burada ne yapıyor. Ben o başlarını biraz bilerek atladım, fazla spoiler olmasın diye. O yüzden biraz orta yerinden başlayacak ama bakalım ne anlayacaksınız.

“Şapkayı çamurlaşmış zemine bıraktı. Sonra çöp konteynerinin yanı başında uyuyan oğlan çocuğunu sarsarak uyandırdı:
‘Şunu gördün mü?’
Çocuk sıçrayarak uyandı, irkildi:
‘Neyi ihtiyar?’
‘Şu şapkanın olduğu yeri! Uzunca bir melez işiyordu, sonra birdenbire toprak onu içine çekti. Ardında tek şapkası kaldı.’
Çocuk kocaman, sivilce kaplı yüzünü ona çevirdi, gözlerini kocaman açtı:
‘Vay canına babalık! Gerçekten gördün mü?’
‘Evet, apaçık gördüm. Toprak onu yuttu. Önce bir ışık belirdi, sonrası yok. Sadece şapka!’
İkisi orada öylece ayakta şaşkına dönmüş bir halde şapkaya bakakaldılar.
Onların şaşkınlığı diğer üç çocuğun da ilgisini çekti, korkulu ama aynı zamanda meyda okuyan bir ifadeyle yanaştılar.
‘Ne olup bitiyor burada Baiacu?’
Baiacu, zafer kazanmış komutan edasıyla onlara baktı. İlerleyen günlerde bu hikâye kulaktan kulağa yayılacaktı. İnsanlar çevresinde toplanıp onu dinleyeceklerdi. İyi bir hik3ayesi olan insan neredeyse kraldır.”(s.177,178)
“Bazı insanlar sevdikleri tarafından unutulmaktan korkarlar. Bu patolojiye atazagorafobi denir. Onun başınaysa tam tersi gelmişti. Hiç unutulmayacağı korkusu içinde yaşamıştı. Orada Okavango Deltası’nda kendini unutulmuş hissediyordu. Mutluydu.”(s.212,213)

Burada da tabii gençliğimizde bizi zehirleyen Emrah’ın o şarkısı geldi aklıma. “Unutulanlar unutanları asla unutmazlar” mıydı şarkıda geçiyordu sanki, yoksa bir filmden alıntı mı? Neyse, çok orasını hatırlamıyorum. Ve “patoloji” diye bahsetmiş bundan, sevdikleri tarafından unutulmak bir hastalık gibi bir şey yani, bunun korkusu. Ama herkeste de yani yok mudur acaba diye düşünürken, bunun tam tersinin de olması, o unutulmuş olmaya kaçmak, o saklanmak… Zaten onun psikolojisi de bambaşka, gerçekten o da çok çok zordur kesin. Ve küçük şefin ikinci kez hapse düşmesi var. Orada da o da bir hayvan sahipleniyor. Hemen o bölümü okuyayım size.

“Daima neşesizlikten ölürüz, ya da bu, ruhumuz bizi aldattığında gerçekleşir, yani ölürüz. Bu Küçük Şef’in teorisiydi. İş adamı bunu desteklemek için cezaevine ikinci kez girdiğinde başına gelenleri anlattı. Cezaevinin dehşet verici koşullarında, kötü muamele ve işkenceye cesaretle yüzleşirken sadece talihsiz yoldaşlarını değil, cezaevi gardiyanları ve ajanları bile şaşırtırdı.
‘Bu cesaret değildi,’ diye itiraf etti. ‘İsyankârlıktan çok çektim. Benim ruhum adaletsizliklere karşı geliyordu. Korku, evet, korku darbelerden daha çok acıtıyordu, ama polislerle karşı karşıya geldiğimde isyan korkuyu yeniyordu. Hiç sessiz kalmadım. Bana bağırdıklarında ben daha yüksek sesle bağırdım. Bir zaman sonra, benim onlardan korktuğumdan daha çok onların benden korktuğunu fark ettim.’
Bir defasında onu cezalandırmak için Kifangondo denen küçük hücreye tıktıklarında Küçük Şef bir fare buldu ve onu sahiplendi. Ona Esplendor ismini verdi; sıradan, kahverengi, hilekâr, bir kulağı kemirilmiş ve derisi çok kötü durumda olan bir fare için belki haddinden fazla iyimser bir isimdi.”(s.217)

Diye bitirmişim burada anlatımı. Çünkü “esplendor” ihtişam, görkem anlamına geliyormuş. Burada işte o küçük şefin zaten hayata bakış açısını da görmüş oluyorsunuz. Bir şeye konulan isim aslında sizin hakkınızda da çok şey söylüyor. Ve “Maalesef o zamana kadar hep bana bağırdıkları, ben daha çok bağırdım” diyor yani bu küçük şef. O farenin başına gelenlerden sonra uzun süre konuşmuyor, bir karşılık vermiyor. Daha da sinir ediyor o zaman o sorgulayıcı polisleri. Zor, onun da zor bir hayatı oluyor sonrasında. Her ne kadar zenginliğe kavuşsa da… Bak burada biraz spoiler verdim aslında yani.

Neyse gel biz o anten olayına… Çok iyi ya! Bizim ortaokuldaki miydi, lise… Lisedeki, evet lisede Barış Hoca matematik için, matematiği bize sevdiren öğretmenlerden biriydi yine. Ve tüm sınıfı kapsayan… Ben öyle hocaları çok sever. Bazı hocalar yüksek zümreye hitap eder, öyle diyeyim.

Anlayanlar sadece anlasın, sınıftaki 3–5 kişiyi kurtarsa ona yeter yani. O da bir bakış açısı olabilir ama bazı hocalarda sınıftaki o 3–5 kişiyi bile kaybetmek istemez. Herkese anlatmak ister, herkese bir şeyler vermek ister. Bana o hocalar sanki daha iyi yapıyormuş gibi gelirdi işlerini.
Ama onun da tabii şöyle bir yan etkisi var: O zaman da o konuları anlayan, çözen, bilen insanları biraz dersten soyutuyorsunuz. Yani onlar sıkılıyor bu sefer. Biz de öyle çok sıkılırdık bazen o derslerde. Çok tekrar tekrar hep aynı şeyleri anlattığı için. Çünkü herkese öğretmeye çalışıyor, hala anlamayanlar var. Matematik biraz zor olduğu için bazı insanlara ön yargıları, işte temelde alamayınca… Halbuki temel matematik orada lisede verilen. Ama işte biz de konuşurduk falan, kızardı bize de.

Kızardı, “Biliyorsanız anlatmayayım çocuklar” derdi. Değişik değişik böyle hitap şekilleri vardı. Bir soru sorup işte arada böyle boş atarsın, dolu tutturmaya çalışırsın ya. Daha çözememiş, yapamamış ama işte “Hocam şu mu cevap?” falan… “Atın atın” derdi, “Kaleden Barış Hoca var.” Bir de şeyi vardı, “anten” derdi işte. Çocuklara hakaret etmemek için aslında bir yandan bulduğu böyle orijinal bir şekil.

O zamanlar işte internet yok, bir şey yok, bu sosyal medya çağı gelmemiş. Aslında çok böyle fenomen olabilecek hocalarımız varmış gibi hissediyorum, bunlar internete düşseydi. Dediğim gibi bu kitapta da “Asi Anten” diye bir bölüm vardı. “Böyle niye anlatıyor?” diye anlamadığımız… Şimdi bakın, aşkı için ölen Monte’nin başına neler geliyor:

“Başkentin kirli ve gürültülü havasını arkalarında bırakıp bu eve taşındıklarında, Monte karısını televizyonsuz yaşamaya ikna etmeye çalışmıştı. Maria Clara da razı olmuştu. Ne de olsa onunla hemfikir olmayı alışkanlık haline getirmişti. İlk haftalarda beraber kitap okudular. Her şey yolunda görünüyordu. Ancak Maria Clara üzülüyordu. Zamanını saatlerce telefonda arkadaşlarıyla konuşarak geçiriyordu. Sonunda Monte bir uydu anteni alıp kurmaya karar verdi.
Sonuçta aşk için öldü desek yerinde olur.”(s.229,230)

Gibi burada da mizahı, mizahi yönünü görüyoruz yazarın. Güzeldi yani bence. Neyse şimdi fazla da ayrıntı vermeyelim, ama burada hayata dair de bir şey var. Mesela ben de şimdi çok televizyon seyretmem, güncel dizilerden filmlerden çok haberim olmaz. Ama ya insan tabii öyle olunca da öyle biriyle aynı kafada, en azından biriyle birlikte olmak, yaşamak ister, istiyor. Ama bu işte öyle ikna ederek olacak bir şey değil, ona da dikkat etmek lazım. Olursa işte böyle oluyor. Bir taraf mutsuz oluyor, kendinden fazla taviz vermiş gibi oluyor. “İkna edilenlerle değil, inananlarla yola çıkın” diye bir söz vardır zaten.

Bana da mesela işte “Bu bölümleri, podcastleri niye gruplarda paylaşmıyorsun, bize söylemiyorsun” gibi şeyler geliyor. Yani bilmiyorum, ben şimdi söyledim diye dinlenecek bir bölüm, hiç dinlenmesinin diyeceğim, olmayacak. O da yanlış olur yani. O da biraz böyle kibirli gibi anlaşılacak ama ya demek istediğim şu aslında: İstiyorum ki bu bölümleri insanlar kendileri keşfetsin, kendileri bulsunlar. Aynı kitapları olduğu gibi. Çünkü iyi bir kitap bulmak da bir keşif gibidir aslında. Ben öyle hissediyorum en azından.

Bu kitap hakkında mesela bir yazı okumuştum, dediğim gibi. O zamandan aklımda kalmıştı. Bir yerde karşıma çıkarsa okuyacağım diye not almamıştım aslında, çünkü ismi zaten çok unutabilecek gibi bir isim değildi. Ve karşıma çıkınca da okuyup, hatta yarıları gelene kadar, o 100 küsur sayfayı okuyana kadar biraz bir hayal kırıklığı da yaşamama rağmen, bitirince sanki o Ludo’nun elmaslarından birini ben de bulmuş gibi hissettim. Bir hazine gibi bir kitap yani. Böyle olunca işte çok daha değerli oluyor, çok daha anlamlı.

Ama mesela bir arkadaşım sürekli elinde bu kitap, “Ya bunu oku, oku, ne olur al bu kitabı oku” falan diye bana ısrar etse, ters tepme ihtimali çok fazla. O zaman okuyasım gelmeyecek ya da zorla başlayınca o zaman iyice sıkıcı gelecek.

Şey mesela, heh bak “Sofi’nin Dünyası”nda yaşamıştım ben bunu. Bir tane işte yine çok sevdiğim bir arkadaşım, ona da yine başka bir arkadaşı önermiş. Hayatını değiştiren kitapmış bu “Sofi’nin Dünyası”. O kitabı okuduktan sonra kitap kurdu olup çıkmış, hatta Felsefe Bölümü falan okumuş çocuk. Neyse, bana da işte sürekli önerdi, önerdi. Ben de biraz onun zoruyla başlamıştım o kitaba, çünkü kitabın ismi böyle beni çok çekmemişti, biraz böyle çocuk kitabı gibi.

Ben zaten bu “Beyaz Diş”i falan da çok sonradan okuduğumdan bahsederim, bahsetmiş olmam lazım. Böyle çocuk kitaplarını aslında, “Şeker Portakalı” işte, “Simyacı” falan, bunları hep çok sonradan okudum, yirmili yaşlarımdan sonra yani. O zaman insanın okuyası gelmiyor, halbuki okumak lazımmış.

İşte o “Sofi’nin Dünyası”nda da yarıya gelene kadar, ya dedim “Yani bundan mı etkilenmiş, çocuk kitabı” derken, o yarıda işte bir seyri değişiyor o kitabın. O ondan sonra elinizden düşüremiyorsunuz. Aynı bu kitap gibi. Yeri gelmişken onu da tavsiye edeyim. Bu kitaptan nasıl “Sofi’nin Dünyası”ndan bahsedebiliriz? Herhalde on kere yazmaya çalışsam bu yazıyı, bir tanesinde böyle bir şey olurdu, o da şansınıza size denk geldi arkadaşlar.

Ben hemen yine etkileyici bir bölüme geçeyim. Artık kitabın sonlarına geliyoruz, aradan otuz yıl geçmiş, o öğrenen duvar yıkılmış. Neyse şimdi anlayacaksınız:

“Maria da Piadade, sandalyesini ona yaklaştırdı. Elini onun sağ dizine koydu.
‘Luanda’ya sana hesap sormak için gelmedim. Seni tanımak için geldim. Seni kendi toprağımıza götürmek istiyorum.’
Ludo onun elini tuttu:
‘Çocuğum, benim toprağım burası, başka bir yurdum yok.’ Mulemba ağacını işaret etti, ‘Ben bu ağacın büyümesine, o da benim yaşlanmama tanıklık etti. Çokça sohbet ettik.’
‘Hanımefendi, Aveiro da bir aileniz olduğunu zannediyorum?’
‘Aile!?’
‘Aile, arkadaş ya da her ne varsa?’
Ludo, koltuklardan birine gömülmüş, dikkatli bir şekilde olanları izleyen Sabalu’ya bakıp gülümsedi:
‘Benim ailem bu çocuk, şu dışarıdaki mulemba ağacı ve bir köpeğin hayaleti. Her geçen gün görmekte daha da zorlanıyorum. Komşumun göz doktoru olan bir arkadaşı buraya beni muayene etmeye geldi. Gözlerimi hiçbir zaman tamamen kaybetmeyeceğimi söyledi. Çevresel görme yetisine sahip olacağım. Her zaman ışığı ayırt edebileceğim ve ışık bu ülkede bir bayram. Ne olursa olsun daha fazlasında gözüm yok: Işık, Sabalu bana kitap okuyor ve her gün bir nar sevinci.’”(s.234,235)

Burada da denk geliyor işte. Böyle kitaplar üst üste, nereden, nasıl… Aslında bu kitaptaki kurguya benzer bir şey olmaz zannediyorsunuz. Ama hayatta hepimizin başına da geliyor. Bu kitap da yine ağaçlar, nar… Hem o Herman Hesse’nin “Ağaçlar” kitabı, hem Mustafa Kutlu’nun son hikayelerinde… Hatta bir hikayesinde nar önemli bir yer alırdı, “Beyhude Ömrüm”de. Böyle benimle birlikte, benim okuduğum kitapları okumaya çalışan, o sırayı takip eden çılgın okurlar da varsa, onlar da daha iyi anlayacaktır ne demek istediğimi. Ve evet, gelelim yine bilgi kırıntılarından birine:

“Bazı biyologlar tek bir arının, tek bir karıncanın, bir bedenin yalnızca hareket eden hücrelerden oluşmadığını savunmaktadırlar. Gerçek organizmalar, arı kovanları ve karınca yuvalarıdır.”(s.252)

İşte bu biyologların düşüncesi diyeyim artık. Bu bilimsel temelini, ne kadar bir temeli var bilmiyorum ama böyle düşündüğünüz zaman gerçekten o büyük resmi görmek gibi. Deyince şimdi tabii bizde herkes büyük resmi gördüğü için ortada bir büyük resim de kalmıyor. Ama onun gibi bir şey yani.

Aslında bizim de bağırsaklardaki flora diyoruz. Bizim de içimizde başka binlerce, yüzlerce canlı var bizden bağımsız ya da bağımlı mı artık. Ne kadar bağımlı… Zaten tek başına da yaşayamıyor, işte görüyorsunuz. Hepimizi genel bir dünyayı da bir arı kovanı gibi görebilir miyiz ya da bir karınca yuvası gibi? E gökyüzünden bakınca zaten insanların ne farkı var? Artık plazalara falan da gerek yok, apartmanlar da 8–10 kat olduğu için o en üst katlardan bir bakın aşağıya, karıncadan farksız herkes bir yerlere koşuşturan.

Gerçi karıncalarda da vardır öyle. O da onların güvenlik görevlisi gibi bir şeymiş. Onunla ilgili ben okumuştum da; sürü bir yerde giderken bir-iki tane böyle etrafta anlamsız anlamsız dolaşan, sürüden ayrı olanlar olur. Onlar işte o sürünün, o diğer karıncaların aslında güvenliğini sağlıyorlar o şekilde. Tehlikeyi mi gözlüyorlar artık, ne yapıyorlarsa.

Bu kitapta da zaten her şeyin birbirine bağlanması, her şeyin birbiriyle bağlantısının olması… Böyle ufacık işte bir bilgiyi alıyor yazar ve muazzam bir hikayeye dönüştürüyor. İşte yazarlık, kalemin gücü. Ben de mesela bir tweet görüp bir hikaye yazmıştım, “Aç Gözlü Sincaplar”, evet. Aslında buna benzer bir şey: Sincapların gömdükleri meşe palamutlarının yüzde doksanını unuttukları ama o unuttukları palamutların filizlenip ormanları oluşturduğunu öğrendiğimde “Vay be!” dedim, “Bundan çok güzel bir hikaye çıkar.” Aslında öyle yazmıştım onu da.

Ve artık sondan bir önceki bölüm olması lazım, “Kaza” başlıklı bölüm şu cümlelerle bitiyor. Ben onu okurken çok üzülmüştüm, o yüzden o başlangıcını değil de sonlarını paylaşayım sizle. Sonları güzel, çünkü işte… Halbuki aynı bölüm… “Güzel” dediğim de işte biraz olgunluk gerekiyor, bakış açısı gerekiyor. Belki bazılarınız anlayabilir, belki bana kızabilir, ama umarım bu kitabı okumanıza engel olmaz:

“Evden çıkmama engel olan şey utançtı. Babam bana tek kelime etmeden öldü. Ben salona girdiğimde yerinden kalkar ve odadan çıkardı. Yıllar geçti, babam öldü. Aylar sonra annem de babamın ardından gitti. Ben de kız kardeşimin evine taşından. Yavaş yavaş kendimi unuttum. Her gün kızımı düşündüm. Her gün onu düşünmemek için çaba harcıyordum.
Bir daha asla derin bir utanç hissetmeden evden çıkamadım.
O günler artık geçti, sokağa çıkıyorum ve utanç hissetmiyorum. Korku duymuyorum. Sokağa çıkıyorum, sokakta sebze satan kadınlar bana selam veriyorlar. aynı ailedenmişiz gibi gülümsüyorlar bana.
Sokakta çocuklar benimle oyun oynuyorlar, elimden tutuyorlar. Çok yaşlı olduğum için mi, yoksa en az onlar kadar çocuk olduğum için mi, neden, bilmiyorum.”(s.258,259)

Yaşlandıkça çocuklaşma burada çok güzel anlatılmış. Gerisinden de çok bahsetmeye gerek yok zaten… Kitabı okuyup gelenler hatırlayacaklar, anlayacaklar. Unutmak mümkün değil. Ve son alıntım da şöyle:

“Harfleri el yordamıyla yazıyorum. Tuhaf bir deneyim, çünkü yazdıklarımı okuyamıyorum. Böylece kendim için yazmamış oluyorum.
Peki kimin için yazıyorum?
Eskiden olduğum insan için. Belki de bir gün ardımda bıraktığım ve hâlâ orada duran, ayakta, hareketsiz, ümitsiz, zamanın tavan arasında -bir dönemeçte, bir yol ayrımında- üstelik esrarengiz bir şekilde görmeden yazdığım satırları okuyabiliyor.
Ludo, canım: Şimdi mutluyum.
Ne kadar kör olsam da senden daha iyi görüyorum. Senin körlüğün için, sonsuz aptallığın için gözyaşı döküyorum. Kapıyı açmak, sokağa çıkmak ve hayatı kucaklamak çok kolay olabilirdi. Pencereden dışarıyı gözetlediğini görüyorum, dehşet içinde, -yatağının altında canavar görmeyi bekleyen bir çocuk gibi.
Canavarlar, canavarları göster bana: Sokaklardaki insanlar.
Benim insanlarım.
Çok üzgünüm, kaybettiğin her şey için.
Çok üzgünüm.
Ama mutsuz insanlık da senin gibi değil mi?”(s.263)

Bu son alıntım 263. sayfada. Sonra da hemen kısa kısacık bir bölüm daha geliyor ve sonra yazarın teşekkürleri. Bunları artık görmeden yazdıkları satırlar olarak kurgulamış yazar, muhteşem kurgulamış. Ya o da bana biraz… İşte ben “bu bölümleri dinlemiyorum” falan dedim ya. Güya kendim için yapıyordum, öyle de dedim ve ona da inanıyorum aslında. Bu bölümler en çok benim için, hem bir okuma yolculuğu hem bir okuduklarım sitesi. Hem bu unutmanın genel teorisinin yanında biraz da unutmamak için benim kendimce bulduğum bir yöntem.

E ama “dinlemiyorum” o zaman işte kendim için yapmıyor muyum? Sizler için mi yapıyorum? Ama “dinlemem”, “dinlemeyeceğim” anlamına gelmiyor. Şu an daha yeni, üzerinden çok fazla zaman geçmediği için, yıllar geçmediği için… En azından mutlaka bir gün ben de kendi bölümlerimi dinlerim. Ne düşünürüm o zaman bilmiyorum, ama belki Ludo’nun buradaki aydınlanması gibi bir şey de yaşıyor olabilirim, kim bilir?

Güzel, sert ve ağır da bir kitap aslında. Çok böyle yirmi yaş altının mesela kaldırabileceği bir kitap değil bence. Bunu da en son, en sona söylemem… “Ya şunu başta söylesene” diyeceksiniz belki. Şimdi geldi aklıma. Tekrar bu satırları okuyunca o moda girdim, hüzünlü… Ben böyle hüzünlü kitapları aslında sevmem ama burada o umut, mutluluk, unutmak, hatırlamak dengesi çok güzel sağlanmış.

Her gün bir şey unutmak için kalkıp yine unutmadığını fark etmek… Kısır döngü yani, aslında çelişkili de görünüyor. Onunla ilgili ben de bir hikaye yazmıştım. Bak yine geldi akla… Onun adı neydi? Oradaki karakter de her gün telefonuna bakıp “Bugün de unutmadım” diye hatırlıyordu, o unutmak istediği şeyi kontrol ediyordu yani bir anlamda. Öyle olunca unutmuyoruz. Unutmak bir nimet aslında, yani çok önemli bu. Acımız buna, özellikle travmalarımız, kötü anıları unutmak zorundayız belki de.

Unutabilmek için… Ve bu kitap, işte bu kitaptaki o hayatlar, o yaşamlar, o karakterler, o hepsinin uzun yıllar çektikleri işkenceler… Ona rağmen o hayatta kalabilmeleri bence çok çok değerli, çok önemli. O açıdan da aslında bence gençler de okuyabilir, okuması lazım. Okuyun, okuyun… Yirmi yaş altı da okuyabilir yani. Özellikle büyük travmaları olanlar, bir şeyleri unutmak isteyenler, unutmaya çalışanlar… Onlara da merhem olabilecek bir kitap olabilir diyeyim.

Ve artık bitireyim. Bu yazı da çok uzun oldu. Bu kadar uzun olmasını aslında planlamıyordum ama dün gece bitirdim bu kitabı, onun etkisi hala çok yoğun. Yani ondan dolayı muhtemelen böyle oldu. Dolayısıyla sizin de çok fazla zamanınızı aldım, vakit ayırdınız, hayatınızın bir parçasını benimle paylaştınız. Çok teşekkür ederim.